AKP’nin de diğer kapitalist partiler gibi uygulamakta hiçbir beis görmediği vahşi liberal politikalar nedeniyle delicesine bir rekabet ortamında yaşamaktan yorulduğunuzu tahmin ettiğim için, bu kez, vaktinizi almak, sizi daha da yormak istemiyorum.
Bugün bir ayeti olduğu gibi yazacağım ve size birkaç soru soracağım.
Ayet, Bakara 219 ve mealen şöyle:
“Sana içki ve kumar hakkında soruyorlar. Onlara söyle: Her ikisinde de hem büyük bir zarar, hem de insanlar için bazı faydalar vardır. Ancak her ikisinin de zararı, faydasından daha çoktur. Yine sana neyi paylaşacaklarını soruyorlar. Onlara şöyle söyle: İhtiyaç fazlası olan her şeyi.” (yaşayan KUR’AN/Türkçe Meal-Tefsir/R.İhsan Eliaçık/İnşa Yayınları, 2007)
“Neyi paylaşmak” mı?!.
Paylaşmak?..
(Ayetin ikinci kısmını, yukarıdaki “Allah adamı” gibi meallendirenler, kişinin, kendisine ve bakmakla yükümlü olduklarına yeterli olanından artanını dağıtması gerektiğini belirtiyorlar; bu konuyu daha önceki çalışmalarımda uzun uzun anlattığım için bugün ayrıntısına girmiyorum. Yaşar Nuri Öztürk, aynen yukarıda belirttiğim gibi meallendiriyor bu ayeti mesela.)
İçki ve kumarla ilgilenmiyorum; çünkü bu ayeti yorumlayan ilahiyatçılar bu konuda sayfalar dolusu yazmaktan kendilerine alamıyorlar; onları okuyarak bu konuyu onlarla tartışabilirsiniz. (Böylece, ayetin ikinci kısmına zaman kalmaz, tehlikeli sulara kulaç atmamış olursunuz; sanırım istedikleri de bu!)
Ben bugüne özgü olarak ayetin ikinci kısmıyla da, yani neyin paylaşılması gerektiği bölümüyle de ilgilenmiyorum.
Bugün ilgilendiğim, bu ayetin ikinci kısmının iniş nedeni…
Bunu da birtakım sorularla yapmak istiyorum.
İşte size birkaç soru:
Bu adamlar, neyi paylaşacaklarını neden soruyorlar? Ayetin düzenleniş tarzından, birtakım insanların Allah’ın Elçisi’ne bu soruyu sorduklarını anlıyoruz.
(Meallendirme, “sorarlar”, “soracaklar”, “sorarlarsa” biçiminde değil; “soruyorlar” biçiminde; demek ki, bu soru Allah’ın Elçisi’ne sürekli soruluyordu.)
Neden soruyorlar?
Onları bu soruyu sormaya iten şey nedir?
Sahabenin “paylaşmak” ile ne alıp veremediği var ki, Haberci’ye hep bunu soruyor?
Kuran’da “zekat” denen bir kavram var, bu adamlar bunu çok iyi biliyorlar; bu onlara yetmiyor mu da, ayrıca neyi paylaşacaklarını bu kadar merak ediyorlar?
O güne kadar paylaşmıyorlar mıydı; bu nedenle mi neyi, ne kadar paylaşacaklarını bilmiyorlar da soruyorlar? (Paylaşmak istiyorlar aslında, ama ne kadar ve nasıl paylaşacaklarını bilmiyorlar.)
Hz.Muhammed tebliğ ile görevlendirildiğinde, müşrik Araplar Allah’ın Elçisi’nin anlattığı gibi olmasa da namaz kılıyorlardı, oruç tutuyorlardı, Tevrat’ta geçen “ondalık” kavramından haberdardılar, hatta hac bile yapıyorlardı, hatta hatta yukarıda değindiğim gibi zekat bile veriyorlardı. O halde, ne olmuştu da, bir kısım akrabaları dahil, o günün Mekke oligarşisini oluşturan bazı Araplar Allah’ın Elçisi’ne bu denli kızmışlardı?
Onları, Haberci’yi kendi memleketinden göç ettirmeye zorlayacak kadar kızdıran şey neydi?
Hz.Muhammed neyi “haber veriyordu” ki, bu adamlar bu denli köpürüyorlardı?
Bu insanları bu denli çıldırtan şey neydi?
Hz.Muhammed’i reddeden, tanımayan, kovmak isteyen, ambargo uygulayan, hatta suikastler düzenlemekten dahi kaçınmayan bu adamların ortak özellikleri neydi?
Bu konuya yoğunlaşmanızı istirham edeceğim; bu adamların ortak özellikleri neydi?
Daha açık sorayım:
Hz.Muhammed’den ölesiye nefret eden Ebu Leheb’in, Ebu Cehil’in, Velid Bin Muğire’nin ve benzerlerinin ortak özellikleri neydi?
Şüphesiz daha önceki üç Kitap da Allah’ın Kitabı’ydı; o Kitaplarda olmayan veya olduğu halde çıkarılan, göz ardı edilen veya Kuran’daki kadar şiddetle vurgulanmayan ne vardı ki, Kuran’ı tebliğ eden bu Arap kardeşlerine bu denli şiddetle saldırıyordu bu adamlar? (Putlarının kırılmasına bu denli öfkelenmiş olamazlar, çünkü Allah’ı onlar da kabul ediyorlardı; bu nedenle onlara “müşrik” deniyordu zaten, yani “ortak koşan”.)
Aynı şeyler, Hz.Şuayb’ın başına, “Ey Şuayb! Namazın mı emrediyor sana, atalarımızın tapar olduğunu terk etmemizi yahut mallarımızda dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi?!.” mealindeki ayet nedeniyle mi gelmişti? (Hud, 87/Yaşar Nuri Öztürk/Surelerin İniş Sırasına Göre Kur’an-ı Kerim Meali(Türkçe Çeviri)/Yeni Boyut, 1997)
Bugüne kadar televizyonlarda binlerce kez dini program izlediniz… Size hep kurban nasıl kesiliri, abdest nasıl alınırı, büyüden nasıl korunuluru, nafile ibadetler nasıl yapılırı, hacca nasıl gidiliri falan anlattılar… Bu adamların tamamına yakını ilim sahibi, mümin, samimi kişilerdi…
Peki…
Hiçbiri size neden Bakara 219’un ikinci kısmını anlatmadı, bu konuya neden hiç gir-e-medi? (İşin “şarap” kısmını hiçbiri geçiştirmiyor ama, bıraksanız bu konuyu, yiyip içmeden, uyku falan uyumadan üç gün anlatırlar size!)
İşte size, iç içe birkaç sorudan oluşan bir soru:
İnfak sizin babanızın keyfine mi kalmış, bu müessese sizin “içinizden gelmesine” mi bırakılmış, eğer siz “lütfederseniz” mi infak yapmalısınız, bu sizin lütfunuza mı terk edilmiş, bunu canınız isterse mi yapmalısınız?..
Temel kıstas şu:
İnfak, sizin lütfunuza mı kalmış; yoksa buna zorunlu musunuz?
(Namaz beş vakit; bunu lütfettiğiniz için mi kılıyorsunuz; mesela, “beş çok ciğerim, iki yeter!” deme hakkınız var mı; veya “otuz gün oruç mu olurmuş canım, bu alt tarafı ahlâki bir öğüt, bunu dört-beş güne indiririz, olur biter” diye düşünme ve bunu uygulama hakkınız var mı yok mu?)
(Günde iki kez namaz kılmak veya ramazanda birkaç gün oruç tutmak da önemli bir şeydir, bunu konuşmuyoruz; üzerinde durduğumuz şey, Kuran’da kesin hatlarıyla belirlenen bu ölçüyü değiştirmek gibi bir hakka sahip misiniz, değil misiniz. Namaz “farz” iken, infak sadece “ahlaki bir öğüt”ten mi ibaret; bunu bulmaya çalışıyoruz.)
Hadi biraz içinizi çekin bakalım dostlarım…
Sahi; “infak” ne demek Allahaşkınıza?
Ayrıca, “zekat” denen bir şey var; infak da nereden çıktı şimdi?
Son soru:
AKP, “infak”ı da özelleştirmeyi düşünüyor mu; yoksa tek derdi “dolar milyarderi” sayısını biraz daha mı artırmak?!.
Türk halkının yarısı açlık sınırında ve birileri bize sadece şarabı anlatmakta ısrar ediyor!
“İnfak” nedir ki din adamları bu kavramdan bu kadar korkuyor?
Tekrar ediyorum; “infak” nedir ki din adamları bu kavramdan bu kadar korkuyor?
Bugün herkes kendi cevabını kendi verecek.
(“Canım, biz yeteri kadar anlatıyoruz işte…” diye eveleyip geveleme birader; adamı hasta etme! Senin babanın keyfine kalan konuları dinlemek zorunda mıyım; bana Bakara 219’u, Nahl 71’i, Haşr 7’yi anlat! Ne demek mesela, “… Bu böyle düzenlenmiştir ki, o mal ve nimetler sizden yalnız zengin olanlar arasında dönüp duran bir kudret aracı olmasın!”… Bana bunu anlat Hoca; “türbe ziyareti adabı”ndan gına geldi artık! Kendi ülkesinde çoluk çocuk aç sabahlayan adama “oruç”u anlatmaktan bıkmadın mı be Hocam; adam zaten 365 gün oruçlu!..)
Hadi, konuyu, Şuayb’e kızan kavminin ileri gelenlerinin, yukarıdaki ayette belirtilen bitiş cümlesiyle bitirelim; mallarında diledikleri şekilde davranamayacaklarını anlatan Şuyb’e kızdıktan sonra bakın nasıl şaşırıyorlar; bana çok anlamlı geldi:
“Esasında sen, gerçekten yumuşak huylu, olgun bir insansın.”
Bugünün yumuşak huylu, olgun insanları, işin sadece “şarap” kısmıyla ilgileniyorlar; Hz.Şuayb bugün aramızda olsa, sanırım onlar da bu Peygambere kızarlardı…
Aslında pek de haksız sayılmazlar be!..
Deli midir nedir; mallarımızı ne karıştırıyorsun ciğerim?!.
Bu alt tarafı “ahlaki bir öğüt” işte…
İçimden gelirse…
“Lütfedip” bir şeyler verirsem veririm.
Daha ne istiyorsun birader!..
Not: Yukarıda mealininden alıntı yaptığım İhsan Eliaçık’ı televizyonda birkaç kez gördüm; esasında gerçekten yumuşak huylu, olgun bir insana benziyor, ama görünüşe aldanmamak gerekiyor demek ki!.. Şarabı anlatmakla yetinsene kardeşim; mallarımıza neden karışıyorsun ki?!. Yoksa bunu sana namazın mı emrediyor?!.
14 Nisan 2010 Çarşamba
9 Nisan 2010 Cuma
Tahterevalli Sendromu
“Benzerleriyle Değiştirilenlerin Hikâyesi” adlı kitabımın bir bölümünü “Tahterevalli Sendromu” diye isimlendirmiş ve satırlarıma “Servet ile merhamet bir tahterevallinin iki ucunda oturmaktadır; biri yükseldiğinde diğeri alçalır” diye başlamıştım.
Bu, uzun yıllara dayanan gözlemlerimin, amansız çelişkilerle dolu ruhsal yolculuğumun ve neredeyse çocukluğumdan beri tümüyle isyanlarla dolu yıldırıcı hayal kırıklıklarımın ruhumda oluşturduğu şaşırtıcı deneyimlerin ortaya koyduğu bir hayli ürpertici bir tespittir. (Çocukluğumda ve gençliğimde yağlıboyacılık yapıyordum; ustam olan bamam, kansere yakalandığında sigortasız olduğu için hastaneye kabul edilmemişti; “özde” bugün de değişen bir şey yok; çünkü sağlık sistemi, Dünya Bankası’nın veya ona eşdeğer bir alçak kurumun itelemesiyle giderek özelleşiyor, paralı hale geliyor, parası olan tedavi imkânı bulabiliyor. Şimdi size tüm bu çalışmayı bir cümlede özetleyecek bir soru: Hasta olan birine “paran var mı kardeş?” diye sorulabilir mi, sorulamaz mı?)
Servet, merhameti çözüp parçalamakta, benzetme yerinde ise, ekonomik literatürde “kötü paranın iyi parayı piyasadan kovması”nda olduğu gibi, onu insan ruhundan kovmakta; servetteki artışa paralel olarak, onu adeta her gün, her an, her vesile ile törpülemekte, eritmekte ve giderek tamamen yok etmektedir.
Tarih kitaplarının satır araları dikkatle ve eleştirel bir mantıkla incelendiğinde, savaşların o kitaplarda yazıldığı gibi eften püften nedenlerden çıkmadığı; aslında her savaşın, bir “paylaşım savaşı” (Kuran’ın emrettiği “paylaşım” değil elbette) olduğu gerçeğine ulaşılacaktır. İnsanoğlunun en merhametsiz eylemi haksız savaştır; ve bu eylemin arkasında yatan gerçek de “merhamet”in ortadan silinmiş olmasıdır. İnsanoğlu en büyük zulümlere Hristiyanların mezhep kavgalarında ve iki dünya savaşında maruz kaldı ve şu anda Arz’ın çeşitle yerlerinde yaşanan görece küçük ölçekli savaşlarla da bu maruz kalış devam ediyor. (Çünkü abd denen katil hırsıza henüz haddi bildirilemedi.)
Yirminci yüzyılın ikinci yarısında yaşanan Vietnam Savaşı henüz hafızalardan silinmedi; o savaşta ortaya konulan vahşet ve zulüm henüz çok taze… Binlerce amerikalının ve yüzbinlerce Vietnamlının can verdiği, güzelim Vietnam’ın mahvolduğu bu anlamsız(!) savaşın gerekçesi neydi? Sözde gerekçe kuşkusuz bilinmektedir: Konünizmi engellemek…
İşin aslı bu muydu peki?
Ruhunu, kapitalizmin bir gün kendisine de yönelmesi muhtemel aldatıcı ışıltısına rehin bırakmamış her benlik hemen kabullenecektir ki, esas sorun, emperyalizmin neden olduğu “merhamet yitikliği”dir. Yaratıcı’nın insan benliğine büyük armağanı olan o Tanrısal Nefes, emperyalizmin kahrolası çıkarları tarafından tutsak alınmış, halifenin gönül gözü/kalp gözü körelmiş; cenneti andıran o güzelim ülkede, 8-10 yaşlarındaki çocukların kutsal bedenleri napalm bombaları ile kavrularak emperyalizmin oluşturduğu uluslararası şirketlerin veya uluslarası şirketlerin oluşturduğu emperyalizmin kara/kapkara servetleri muhafaza edilmek istenmiştir. (Irak’ın işgaline hiç girmeyelim; bugün ağzımı bozmak istemiyorum.)
Dikkatli ve basiretli bir gözlemci, gerek Hristiyanların mezhep savaşlarının, gerek iki dünya savaşının ve Vietnam alçaklığının, gerekse de dünyamızda yaşanmış olan ve halen yaşanmakta olan diğer savaşların tamamına yakınının da benzer nedenlerle çıkarıldığını hemen teslim etmek zorundadır.
İnsanın “Tanrıca”lığının en büyük kanıtı olan “merhamet” tarihin her döneminde, ekonomik çıkar ve servet hırsı tarafından insan ruhundan kovulmuştur.
Merhamet ve servet ikilisinin bir tahterevallinin iki ucunda oturmakta olduğu gerçeği, matematik bir kesinliktir. (“Kesin” sözünü sadece cahillerin kullandığını pekala bilen bu fakirin gönlü rahat; çünkü bunu Kuran söylüyor; bu nedenle bu fakire göre kesin!) İnsan ruhunu yaratan Güç, bunun böyle olduğunu, insanlığa mesajında tüm açıklığıyla ortaya koymakta ve servet karşısında yenilgiye uğramaya mahkûm bu ruhu aynı mesajında durmaksızın uyarmaktadır.
O kitabımda uzun uzun anlatmaya çalıştığım şey, “sonraki merhaleler”de önemli görevler üstlenecek olan insan ruhunun, servet karşısında yitip gitmemesi/marhemat denen Tanrısal Esinti’sini yitirmemesi için, tüketebileceğinden fazlasına sahip olmaması gerektiğidir. Tüketebileceğinden fazlasını depolayabilme imkânını bulabilen insanoğlu, insanlığından çıkmakta, liyakatini ispatlama şansından uzaklaşmakta, Tanrısal Nefes’e ihanet etmek zorunda kalmaktadır; bu, hiç tereddüt edilmeyecek derecede açık bir gerçektir.
Peki; Tahterevalli Senrdomu tam olarak nedir…
Yukarıda kısaca anlattığım şeyleri, yani servetin merhameti silip süpürdüğü, onu insan hayatından kovduğu, liyakatini kanıtlama şansını elinden aldığı gerçeğini servet sahiplerinden bazıları da görmektedir. Belki de, “görebilenler”in göremeyenlere göre daha şanssız olduklarını söylemek mümkündür; çünkü görebilenler, görebildikleri için acı çekmektedirler…
Acı çekmektedirler.
Çünkü görebilmektedirler…
Bu sapkın(!) görüşüme muhatap olan kimi servet sahiplerinin mimiklerinden, hareketlerinden, vücut dillerinden bunu rahatça okuyabiliyorum; gerçekten acı çekiyorlar…
Bu öyle zorlu bir savaş ki, ne servetlerinden vazgeçebiliyorlar, ne de merhametlerinden… Üstelik, fark ettikleri bir şey daha var ki, işte bu, bu insanları mahvediyor: Servetleri arttıkça, bir başka deyişle servetleri yükseldikçe, merhametleri azalıyor, giderek yok oluyor… Ama işin daha da vahim tarafı, bu amansız girdaba tutsak olduklarında biliyorlar ki, daha da gaddarlaşmak, daha da vicdansızlaşmak, daha da merhametsizleşmek zorundalar; çünkü servet denen belanın durup nefes alacak, mola verip ferahlayacak vakti hiç yok… Her geçen gün, servetin büyüdüğü her gün, savaş daha da acımasızlaşıyor; merhamet daha da derinlere doğru alçalıp giderek yok oluyor. “Durmak yok, yola devam” şiarı, işte bu gerçeği yansıtıyor; çünkü durduğunuz zaman düşüyorsunuz…
Kapitalist sistem gerçekten çok acımasız. “Rekabet” adındaki İlah, “Rekabet” diye isimlendirilen Tanrı, müminlerinden tam bir teslimiyet istiyor. Öyle kurallar koymuş, öyle mekanizmalar geliştirmiş ki, tüm sistemin tasarlayıcısının bizzat İblis olduğu açıkça görülebiliyor. Bu dinde, Tanrı ve İblis ortak bir çalışma yürütüyorlar; mükemmel bir işbirliği içindeler. (“Tanrı” kelimesinin “T” harfini özellikle büyük yazıyorum; çünkü bu tanrı gerçekten de Tanrı…)
Daha ucuza mâlet; daha kârlı sat…
Kapitalist mantık, “insana rağmen” rekabet koşıllarında daha fazla kazanmak için hen şeyi, her yolu mübah görüyor; çünkü başka çaresi yok, kaçınılmaz bir şey bu…
Sümürülecekler içine erkekler, kadınlar, çocuklar (özellikle çocuk işçiler), ormanlar, nehirler, göller, madenler, denizler, türü yok olmak üzere olan hayvanlar; hatta kendi çevresi yetersiz kaldığında başka ülkelerin halkları, doğal zenginlikleri, namusları…
Sömürülebilecek ne varsa!..
Ama düstur hep aynı, hiç değişmiyor: Daha ucuza mâlet; daha kârlı sat!..
(Ekonominin irin kokulu mahzenlerinin kendine özgü şartları nedeniyle taktiksel geri çekilişler bu gerçeği değiştirmez; örneğin, o ülkeyi enflasyonla mı yoksa enflasyonsuz mu sömüreceğiniz, o irin kokulu mahzenin şartlarına göre değişir. Arz ve talep dengesinin nasıl manipüle edileceği ve fiyatların nasıl oluşacağı da… Bu konu uzun; burada ayrıntısına giremeyiz.)
Kölecilik ortadan kalkmamış, biçim değiştirmiştir. Zamanımızın Bilalleri, zamanımızın Bilalleri olduklarının farkında değillerdir; hiçbir zaman özgür olamayacaklarını bilememektedirler, çünkü “oyun” çok ustaca oynanmaktadır. Bilal özgürlüğüne kavuşmuştu, ama zamanımızın Bilalleri için bu neredeyse imkânsız derecede zordur; çünkü bir “sahip”in en büyük zaafı merhametidir ve şimdiki sahipler bu “lüks”ü göstermek lüksüne sahip değillerdir. Rekabet Tanrısının buyrukları doğrultusunda rekabet edilen diğer müminler o denli merhametsizdirler ki, bunların daha da merhametsiz olmaktan başka seçenekleri yoktur.
Aksi takdirde kaybederler…
Rekabet Tanrısına, Piyasa Tanrısına, Doğal Fiyat Tanrısına, Serbest Pazar Tanrısına mümin olmak, o Tanrıya iman etmek, sanıldığı kadar kolay değildir. İslam’ın Tanrısı ne kadar merhametli, ne kadar bağışlayıcı, ne kadar sevgi dolu ise; yukarıda saydığım Tanrılar da o oranda acımasız, merhametsiz ve sevgisizdir. İslam’ın Tanrısı koyduğu kurallarda ne kadar ruhsat tanımakta ise, bu Tanrılar da koydukları kurallarda o denli katıdırlar: Maliyete artıran her şey yasaktır! Ücretler düşürülmeli, ikramiyeler kaldırılmalı, çalışma saatleri artırılmalı, hammadde nerede ucuz ise oradan temin edilmelidir. Hammadde veya ucuz işgücü nedeniyle paranın yabancı ülkelere gitmesi önemli değildir, çünkü hangi ülkede olurlarsa olsunlar müminler birbirlerinin kardeşleridirler!..
Servet kolay elde edilmiyor! İnsanları “alabildiğine katılaştıran” unsur, İblis’in reyonundaki en değerli ürün: Ver merhameti, al ürünü!..
Bu dinin bu ilk düsturu, Hz.Muhammed’e vahyedilen ilk Sure olan Alak Suresi’nin bir benzeri; tek fark, “Oku” diye değil, “Ver merhameti” diye başlaması…
İşte bunun farkında olan servet sahibinin yaşadığı karabasan, ruhunda kopan ve onu tarif edilemez biçimde kasıp kavuran fırtınanın yol açtığı sendrom bu: Farkında; dolayısıyla acı çekiyor.
Farkında; bu nedenle acı çekiyor…
Acı çeken zengin bazen hayır işlerine veriyor kendini, bazen ikinci bir dine. (Ama yine de ilk dininde ısrar ediyor tabii; “alabildiğine katılaşabilmekte özgür olduğu veya bunun zorunda olduğu” dine; çünkü seçenek yok!)) Bazen sanatta yoğunlaştığını görüyorsunuz onun, bazen sporda. Kimi siyasette bir arayışa giriyor, kimi dergahta…
Ama nafile tabii.
Acı çekmeye devam ediyor.
Çünkü farkında…
Bu sütunu izleyenlerdenseniz, bu fakirin aşırı zenginliğe, tüketilebilecek olandan fazlasına sahip olunmasına karşı olduğunu biliyorsunuzdur. Öyleyse, servet sahiplerini uyarmak için bunca gayrete neden giriyor bu fakir? İstatistikler, servet sahiplerinin, Arz nüfusunun % 4’üne yakın olduğunu gösteriyor. Yüzde 96 bu fakire yetmiyor mu da, % 4 için bu kadar uğraşıyor?
Bu sorunun cevabına geçmeden önce bazı şeyleri açıklamak gerekiyor.
Bu fakirin, insanların tümünü Müslüman yapmak gibi bir amacı yok, hatta bu fakirin bırakın tüm insanları, birtakım insanları Müslüman yapmak gibi bir amacı bile yok; çünkü böyle bir yeteneğinin olmadığının farkandı, Arapçası bile yok zavallının! Bu, herkesin özgür iradesiyle, kendi seçimiyle, iyice araştırıp kafasındaki tüm kuşkuları sildikten sonra karar vermesi gereken bir şey. (Tabii, bu “riya” ortamında, bu “çamur” ortamında, ne’ye göre karar verecekse! Benim yaşam düsturum olan Bakara 219’un Suudi Kralı tarafından Türk hacılara dağıtılan mealine bakın: “… Sana iyilik için neyi dağıtacaklarını da sorarlar; onlara, “affetmek” olduğunu söyle.” Ne anladınız? Kim kimi veya kim neyi affediyor? Oysa bu harikulâde ayet, kişinin, ailesine yetecek olandan fazlasını dağıtması gerektiğini söylüyor.) İsteyen, istediği yolda özgürce hareket etmeli, inanıyorsa inanmalı, inanmıyorsa inanmamalıdır. İslam, her insana cehenneme girebilme özgürlüğü tanıyor. Bu o kadar böyle ki, mesajı insanlığa tebliğ ile görevlendirilen o eşsiz ruh dahi uyarılmıyor mu; “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündeki insanların tümü toptan iman ederdi. Hal böyle iken, mümin olmaları için insanları sen mi zorlayacaksın!” diye… (Yunus, 99) Hatta, bu yine o kadar böyle ki, o güzelller güzeli, “Sen hırslanasıya istesen de, insanların çoğu inanmayacaktır!” diye uyarılmıyor mu? (Yusuf, 103)
Bu satırları yazmamın iki amacı var:
Birincisi, servet sahiplerinin içinde birçok iyi insan olması, birçok değerli kardeşimin bulunması; ikincisi ise, merhameti silip süpüren servet belasının def edilmemesi halinde başamıza nelerin geleceğini -“gelebileceğini” değil, “geleceğini”- çok iyi bilmem… Nüfusun % 96’sını oluşturan kardeşlerimin “Benzerleriyle değiştirilmemeleri” için, milyonlarca yıllık bu muhteşem serüvende bir kez daha yenik düşmemeleri, bir kez daha mahcup olmamaları için, bu belanın bir an önce def edilmesi gerekiyor!..
Zira, bir, “Biz bir ülkeyi/medeniyeti mahvetmek istediğimizde, onun servet ve nimetle şımarmış elebaşlarına emirler yöneltiriz de onlar orada bozuk gidiş sergilerler. Böylece o ülke aleyhine hüküm hak olur; biz de oranın altını üstüne getiririz.” diye uyarılıyoruz (İsra, 16); iki, “Allah pisliği aklını kullanmayanların üzerine bırakır.” (Yunus, 100) diye dakkatimiz çekiliyor…
Ülkeleri yönetenler, ülkelerin başında bulunanlar, bu % 4’ü oluşturanlar, yani servet sahipleri; bu, çok az istisna hariç dünyanın tüm ülkelerinde böyle! (“Demokrasi” mi?.. Mizahı bırakın birader; burada ciddi bir konu üzerinde çalışıyoruz!) O halde, bu “servet ve nimetle şımarmış elebaşlar”ı, ülkeleri yöneten bu servet sahiplerini engellemek, Yunus Suresi’nin 100. ayetinde belirtildiği gibi, akıl sahiplerinin, yani nüfusun % 96’sının görevi… Ya bu kötü gidiş sergileyenleri servetlerinden kurtarıp merhamet çizgisine çekeceğiz, ya da “ülkemizin altı üstüne gelecek”, yani “benzerlerimizle değiştirileceğiz” (İnsan, 28)… (Bu uzun bir mesele: Ben, insan ırkının vahim hatalar yaptıkça Arz’dan silindiğini, bu anlamda, Hz.Adem’in ilk insan olduğuna değil, bizimle başlayan son insan ırkının ilk ferdi olduğuna inanıyorum. Ayrıntılar için sözünü ettiğim kitaba başvurmalısınız.)
Bu aşamada, “T Sendromu”na yol açan gerçekleri biraz daha açmak gerekiyor.
Kuran incelendiğinde hemen görülen, uzun uzun uğraşmaya, gayret sarf etmeye ve harhangi bir bilim dalında uzman olmaya gerek olmadan görülebilen bir şey var: Biraz sonra ayrıntısını vereceğim, bu, “hemen ve çok kolayca anlaşılabilen ayetler”in dışında, bazı ayetler şu anda anlaşılamıyor, çünkü bilim henüz o seviyeye gelmedi (en azından bu fakir o seviyede değil); bazı ayetleri anlamak ise biraz zor oluyor, çükü bu ayetleri anlayabilmek için, o ayetin konusuna giren bilim dalında uzmanlaşan kişilerden yardım almak gerek. Örnek isterseniz, birincisine, Mearic Suresi’nin 4. ayetini(1) ve Secde Suresi’nin 5.ayetini (2); ikincisine ise, Tekvir Suresi’nin 1. ayetini (3) gösterebiliriz. Mearic Suresi’nin 4. ayetini ve Secde Suresi’nin 5. ayetini henüz tam olarak anlayamıyoruz (yukarıda söylemiştim; en azından ben anlayamıyorum); çünkü bilim henüz o seviyeye gelmedi. Einstein’ın “izafiyet teorisi” bu konuda bir şeyler anlatıyor gibiyse de, belki de henüz zamanı gelmediği için tam olarak içinden çıkılamıyor.Tekvir Suresi’nin 1. ayeti ise, ancak iyi bir astrofizikçinin anlayabileceği boyutlarda. (Bu, Kuran’ın tümüyle anlaşılamayacağı anlamına gelmez elbette; sadece, özel bazı konuların daha bir gayret göstermek suretiyle anlaşılabileceği anlamına gelir. Ben anlamam, ama anlayan bir astrofizikçiye sorarım örneğin. Allah, kullarının anlamayacağı şeyleri neden Mesaj’a koysun ki!)
Hemen ve çok kolayca anlaşılabilen, anlaşılabilmesi için çeşitli şekillerde örneklendirilen, uyaran, tehdit eden; bir başka ifadeyle neredeyse “tokatlayan/çimdikleyen”, gaflet uykusunda ısrar eden insanoğlunun suratına “soğuk su boca eden” yüzlerce ayetten çıkan sonuç şu:
Servet, insan fıtratına aykırı!..
Servet, insanın Yaratılış Kanunlarına aykırı!..
“İhtiyaçtan artanı” ve “Eşitlik” konusunda, bu sütunda okuduğunuz bir önceki çalışmamda (İslamcı Komünist) yeterli sayıda ayet zikrettiğim için, burada tekrar ederek vaktinizi almayacağım; sadece “O mal ve servet arzusu yüzünden alabildiğine katıdır.” mealindeki Adiyat 8’i vermekle yetineceğim.
“O, mal ve servet arzusu yüzünden alabildiğine katıdır!”
Mal ve servet arzusu insanı alabildiğine katılaştırabiliyorsa, varın, bu mal ve servete sahip olanın durumunu siz hesaplayın!..
Katı, kamkatı, katının da katısı…
Bu adamdaki bu katılıkta merhamet barınabilir mi?!.
Yeri gelmişken hemen belirtmem gerekiyor: Birtakım Yaratılış düşmanları, birtakım alçaklar konuyu saptırıyorlar. İnsan hiç kuşkusuz mal ve servete sahip olacaktır; sorun, bunun ne kadar olacağıdır… Bunun ölçüsünü, bu sütunu izleyenler bilirler; ayrıca, Bakara 219. ve Nahl 71. ayetler bu konuda yeterli “kanıt”ı sunmaktadır bize.
Çok kısa bir özetle denilebilir ki, insan, kandisini “alabildiğine katılaştırmayacak kadar” mal ve servete sahip olmalıdır. Kimseye muhtaç olmadan, namerde el açmadan, ailesini şerefle, haysiyetle geçindirebilecek kadar servete tabii ki sahip olmalıdır. Bunun somut bir ölçüsü verilemez; bunu zaman ve şartlar belirler. Örneğin bir ev, bir araba, bir imalathane, büyükçe bir tarla; ne bileyim, yazlık bir ev hatta… Hatta keşke mümkün olsa da, “katılaştırmamak” şartıyla daha da fazlası olsa; ama Kuran’ı gördünüz işte; katılaştırıyor birader, katılaştırıyor. Bunu seni Yaratan Güç söylüyor sevgili Müslüman; bunu seni Yaratan Güç söylüyor; kendi yarattığı insanı ondan daha mı iyi bileceksin yani!..
Allah ne diyorsa o!..
Fazlası, Yaratılış Kanunlarına meydan okumak, insan ruhundaki “Özel Nefes”in içsel tezahürü olan “merhamet”i karanlıklara hapsetmek, “benzerleriyle değiştirilme” keyfiyetine davateyi çıkararak milyonlarca yıllık bu muhteşem serüvene ihanet etmek anlamındadır.
Bakara 219 ve Nahl 71 mucizeleri boşuna vahyedilmedi!..
“T Sendromu”, bu sendromu yaşayanlara “İlahi bir ihtar”dır!..
Bu ihtara uymayıp-uyamayıp, isyanda ısrar edenlerle mücadele ederek hem tüm insanlığı, hem de bizzat o sendromu yaşayıp ızdırap çekenleri kurtarmak, “akıl sahipleri” için “zorunlu bir görev”dir.
Nüfusun % 4’ünü oluşturanlar “emperyalizm” adı verilen uğursuz örgütlenmeyle dirsek temasına girdiklerinde, yanlarında çalıştırdıkları ve dolayısıyla merhametsizliklerine ortak ettikleri mutsuz kardeşlerimle büyük bir kitleyi oluşturmaktadırlar. İnsanoğlu, bir gün, öyle veya böyle, Nisa 75. ayet doğrultusunda(4), bunlarla mücadele etme şansını yakalayacak, bu mutluluğa mazhar olacaktır -ya da daha önceki kuşakların hatasını tekrarlayarak tribünde oturacak ve maç bittiğinde tribünleri çok uzun bir süre boş bırakmak zorunda kalacak; tribünler tekrar dolduğunda ise o zaten orada olmayacaktır-.
Akılla ödüllendirilen -yoksa “sınava tabi tutulan” mı- insanoğlu bu ihtarı iyi değerlendirmelidir…
Peki; bu fakir çalışmalarını neden hep “merhamet” üzerine bina ediyor…
Çünkü “merhamet” denen bu İlahi hasleti insan ruhundan söküp attığınızda, geriye aslında hiç de mükemmel olmayan bir hayvan kalıyor ortada…
Hayvanları severim, hatta onlara aşığım; en iyi dostlarım arasında hep hayvanlar var.
Ama “sonradan hayvanlaşanlar” veya şartların itelemesiyle “hayvanlaşmak zorunda kalanlar”…
İşte buna canım sıkılır.
“Ölüm” denen bir şey var sevgili dostlarım; bundan kaçmak mümkün değil; öyle veya böyle, bir gün hepimiz “oraya” gideceğiz.
Ben oraya hiç de mükemmel olmayan bir hayvan olarak gitmek istemiyorum; servetlerinden dolayı katılaşmak zorunda olan dostlarımın da böyle gitmesine gönlüm elvermiyor.
Neden “paylaşıp” bu sorunu kökten çözmeyelim ki?!.
“Rekabet, rekabet rekabet”; e, illallah birader!..
Neden “yardımlaşma, yarrdımlaşma, yardımlaşma”yı denemiyoruz?
Artık yorulmadınız mı sevgili dostlarım?
Artık yorulmadınız mı?..
“Hepimiz kardeşiz”, koskoca bir yalandan mı ibaret yoksa?..
Her şey bir yalandan mı ibaret gerçekten?..
1) Mearic 4: Melekler ve Ruh, miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselir O’na.
2) Secde 5: İş ve oluşu gökten yere doğru çekip çevirir, sonra o, O’na yükselip çıkar. Bir günde ki, süresi sizin saymakta olduğunuz günlerden bin yıla denktir.
3) Tekvir 1: Güneş büzülüp dürüldüğünde.
4) Nisa 75: Size ne oluyor da Allah yolunda ve “Ey Rabbimiz, bizi, halkı zulme sapmış şu kentten çıkar; katından bize bir dost gönder, katından bize bir yardımcı gönder” diye yakaran mazlum ve çaresiz erkekler, kadınlar ve yavrular için savaşmıyorsunuz!
Not: Bu iş, zenginlerin mallarını ellerinden alıp fakirlere dağıtarak çözülmez; bu, ucuz filmlerde veya hayal satan kitaplarda olur ancak. Bu bir sistem meselesidir. Bu sistemde kimsenin kimseyi incitmesine, malını mülkünü elinden almasına gerek kalmaz zaten…
Kuran’da “Kamu malından aşıran onu bir gün yüklenip getirir.” mealinde (Ali İmran, 161) ürpertici bir ayet var; çözüm bu ayette yatıyor işte.
“Kamu malı” ne demek?
“Kamu” ne demek?
Hadi biraz yardım:
Kamu (eski dilde “amme”): Halk hizmeti gören devlet organlarının tümü/Bir memleket halkının tümü/Hep/Bütün.
Ve son soru:
Allah, “kamu malı” kavramını Mesaj’ına neden koymuş; bu bir hata sonucu mu olmuş, yoksa bizi Yaratan Güç bize bir şey mi söylüyor?
Allah’a emanet olun…
Bu, uzun yıllara dayanan gözlemlerimin, amansız çelişkilerle dolu ruhsal yolculuğumun ve neredeyse çocukluğumdan beri tümüyle isyanlarla dolu yıldırıcı hayal kırıklıklarımın ruhumda oluşturduğu şaşırtıcı deneyimlerin ortaya koyduğu bir hayli ürpertici bir tespittir. (Çocukluğumda ve gençliğimde yağlıboyacılık yapıyordum; ustam olan bamam, kansere yakalandığında sigortasız olduğu için hastaneye kabul edilmemişti; “özde” bugün de değişen bir şey yok; çünkü sağlık sistemi, Dünya Bankası’nın veya ona eşdeğer bir alçak kurumun itelemesiyle giderek özelleşiyor, paralı hale geliyor, parası olan tedavi imkânı bulabiliyor. Şimdi size tüm bu çalışmayı bir cümlede özetleyecek bir soru: Hasta olan birine “paran var mı kardeş?” diye sorulabilir mi, sorulamaz mı?)
Servet, merhameti çözüp parçalamakta, benzetme yerinde ise, ekonomik literatürde “kötü paranın iyi parayı piyasadan kovması”nda olduğu gibi, onu insan ruhundan kovmakta; servetteki artışa paralel olarak, onu adeta her gün, her an, her vesile ile törpülemekte, eritmekte ve giderek tamamen yok etmektedir.
Tarih kitaplarının satır araları dikkatle ve eleştirel bir mantıkla incelendiğinde, savaşların o kitaplarda yazıldığı gibi eften püften nedenlerden çıkmadığı; aslında her savaşın, bir “paylaşım savaşı” (Kuran’ın emrettiği “paylaşım” değil elbette) olduğu gerçeğine ulaşılacaktır. İnsanoğlunun en merhametsiz eylemi haksız savaştır; ve bu eylemin arkasında yatan gerçek de “merhamet”in ortadan silinmiş olmasıdır. İnsanoğlu en büyük zulümlere Hristiyanların mezhep kavgalarında ve iki dünya savaşında maruz kaldı ve şu anda Arz’ın çeşitle yerlerinde yaşanan görece küçük ölçekli savaşlarla da bu maruz kalış devam ediyor. (Çünkü abd denen katil hırsıza henüz haddi bildirilemedi.)
Yirminci yüzyılın ikinci yarısında yaşanan Vietnam Savaşı henüz hafızalardan silinmedi; o savaşta ortaya konulan vahşet ve zulüm henüz çok taze… Binlerce amerikalının ve yüzbinlerce Vietnamlının can verdiği, güzelim Vietnam’ın mahvolduğu bu anlamsız(!) savaşın gerekçesi neydi? Sözde gerekçe kuşkusuz bilinmektedir: Konünizmi engellemek…
İşin aslı bu muydu peki?
Ruhunu, kapitalizmin bir gün kendisine de yönelmesi muhtemel aldatıcı ışıltısına rehin bırakmamış her benlik hemen kabullenecektir ki, esas sorun, emperyalizmin neden olduğu “merhamet yitikliği”dir. Yaratıcı’nın insan benliğine büyük armağanı olan o Tanrısal Nefes, emperyalizmin kahrolası çıkarları tarafından tutsak alınmış, halifenin gönül gözü/kalp gözü körelmiş; cenneti andıran o güzelim ülkede, 8-10 yaşlarındaki çocukların kutsal bedenleri napalm bombaları ile kavrularak emperyalizmin oluşturduğu uluslararası şirketlerin veya uluslarası şirketlerin oluşturduğu emperyalizmin kara/kapkara servetleri muhafaza edilmek istenmiştir. (Irak’ın işgaline hiç girmeyelim; bugün ağzımı bozmak istemiyorum.)
Dikkatli ve basiretli bir gözlemci, gerek Hristiyanların mezhep savaşlarının, gerek iki dünya savaşının ve Vietnam alçaklığının, gerekse de dünyamızda yaşanmış olan ve halen yaşanmakta olan diğer savaşların tamamına yakınının da benzer nedenlerle çıkarıldığını hemen teslim etmek zorundadır.
İnsanın “Tanrıca”lığının en büyük kanıtı olan “merhamet” tarihin her döneminde, ekonomik çıkar ve servet hırsı tarafından insan ruhundan kovulmuştur.
Merhamet ve servet ikilisinin bir tahterevallinin iki ucunda oturmakta olduğu gerçeği, matematik bir kesinliktir. (“Kesin” sözünü sadece cahillerin kullandığını pekala bilen bu fakirin gönlü rahat; çünkü bunu Kuran söylüyor; bu nedenle bu fakire göre kesin!) İnsan ruhunu yaratan Güç, bunun böyle olduğunu, insanlığa mesajında tüm açıklığıyla ortaya koymakta ve servet karşısında yenilgiye uğramaya mahkûm bu ruhu aynı mesajında durmaksızın uyarmaktadır.
O kitabımda uzun uzun anlatmaya çalıştığım şey, “sonraki merhaleler”de önemli görevler üstlenecek olan insan ruhunun, servet karşısında yitip gitmemesi/marhemat denen Tanrısal Esinti’sini yitirmemesi için, tüketebileceğinden fazlasına sahip olmaması gerektiğidir. Tüketebileceğinden fazlasını depolayabilme imkânını bulabilen insanoğlu, insanlığından çıkmakta, liyakatini ispatlama şansından uzaklaşmakta, Tanrısal Nefes’e ihanet etmek zorunda kalmaktadır; bu, hiç tereddüt edilmeyecek derecede açık bir gerçektir.
Peki; Tahterevalli Senrdomu tam olarak nedir…
Yukarıda kısaca anlattığım şeyleri, yani servetin merhameti silip süpürdüğü, onu insan hayatından kovduğu, liyakatini kanıtlama şansını elinden aldığı gerçeğini servet sahiplerinden bazıları da görmektedir. Belki de, “görebilenler”in göremeyenlere göre daha şanssız olduklarını söylemek mümkündür; çünkü görebilenler, görebildikleri için acı çekmektedirler…
Acı çekmektedirler.
Çünkü görebilmektedirler…
Bu sapkın(!) görüşüme muhatap olan kimi servet sahiplerinin mimiklerinden, hareketlerinden, vücut dillerinden bunu rahatça okuyabiliyorum; gerçekten acı çekiyorlar…
Bu öyle zorlu bir savaş ki, ne servetlerinden vazgeçebiliyorlar, ne de merhametlerinden… Üstelik, fark ettikleri bir şey daha var ki, işte bu, bu insanları mahvediyor: Servetleri arttıkça, bir başka deyişle servetleri yükseldikçe, merhametleri azalıyor, giderek yok oluyor… Ama işin daha da vahim tarafı, bu amansız girdaba tutsak olduklarında biliyorlar ki, daha da gaddarlaşmak, daha da vicdansızlaşmak, daha da merhametsizleşmek zorundalar; çünkü servet denen belanın durup nefes alacak, mola verip ferahlayacak vakti hiç yok… Her geçen gün, servetin büyüdüğü her gün, savaş daha da acımasızlaşıyor; merhamet daha da derinlere doğru alçalıp giderek yok oluyor. “Durmak yok, yola devam” şiarı, işte bu gerçeği yansıtıyor; çünkü durduğunuz zaman düşüyorsunuz…
Kapitalist sistem gerçekten çok acımasız. “Rekabet” adındaki İlah, “Rekabet” diye isimlendirilen Tanrı, müminlerinden tam bir teslimiyet istiyor. Öyle kurallar koymuş, öyle mekanizmalar geliştirmiş ki, tüm sistemin tasarlayıcısının bizzat İblis olduğu açıkça görülebiliyor. Bu dinde, Tanrı ve İblis ortak bir çalışma yürütüyorlar; mükemmel bir işbirliği içindeler. (“Tanrı” kelimesinin “T” harfini özellikle büyük yazıyorum; çünkü bu tanrı gerçekten de Tanrı…)
Daha ucuza mâlet; daha kârlı sat…
Kapitalist mantık, “insana rağmen” rekabet koşıllarında daha fazla kazanmak için hen şeyi, her yolu mübah görüyor; çünkü başka çaresi yok, kaçınılmaz bir şey bu…
Sümürülecekler içine erkekler, kadınlar, çocuklar (özellikle çocuk işçiler), ormanlar, nehirler, göller, madenler, denizler, türü yok olmak üzere olan hayvanlar; hatta kendi çevresi yetersiz kaldığında başka ülkelerin halkları, doğal zenginlikleri, namusları…
Sömürülebilecek ne varsa!..
Ama düstur hep aynı, hiç değişmiyor: Daha ucuza mâlet; daha kârlı sat!..
(Ekonominin irin kokulu mahzenlerinin kendine özgü şartları nedeniyle taktiksel geri çekilişler bu gerçeği değiştirmez; örneğin, o ülkeyi enflasyonla mı yoksa enflasyonsuz mu sömüreceğiniz, o irin kokulu mahzenin şartlarına göre değişir. Arz ve talep dengesinin nasıl manipüle edileceği ve fiyatların nasıl oluşacağı da… Bu konu uzun; burada ayrıntısına giremeyiz.)
Kölecilik ortadan kalkmamış, biçim değiştirmiştir. Zamanımızın Bilalleri, zamanımızın Bilalleri olduklarının farkında değillerdir; hiçbir zaman özgür olamayacaklarını bilememektedirler, çünkü “oyun” çok ustaca oynanmaktadır. Bilal özgürlüğüne kavuşmuştu, ama zamanımızın Bilalleri için bu neredeyse imkânsız derecede zordur; çünkü bir “sahip”in en büyük zaafı merhametidir ve şimdiki sahipler bu “lüks”ü göstermek lüksüne sahip değillerdir. Rekabet Tanrısının buyrukları doğrultusunda rekabet edilen diğer müminler o denli merhametsizdirler ki, bunların daha da merhametsiz olmaktan başka seçenekleri yoktur.
Aksi takdirde kaybederler…
Rekabet Tanrısına, Piyasa Tanrısına, Doğal Fiyat Tanrısına, Serbest Pazar Tanrısına mümin olmak, o Tanrıya iman etmek, sanıldığı kadar kolay değildir. İslam’ın Tanrısı ne kadar merhametli, ne kadar bağışlayıcı, ne kadar sevgi dolu ise; yukarıda saydığım Tanrılar da o oranda acımasız, merhametsiz ve sevgisizdir. İslam’ın Tanrısı koyduğu kurallarda ne kadar ruhsat tanımakta ise, bu Tanrılar da koydukları kurallarda o denli katıdırlar: Maliyete artıran her şey yasaktır! Ücretler düşürülmeli, ikramiyeler kaldırılmalı, çalışma saatleri artırılmalı, hammadde nerede ucuz ise oradan temin edilmelidir. Hammadde veya ucuz işgücü nedeniyle paranın yabancı ülkelere gitmesi önemli değildir, çünkü hangi ülkede olurlarsa olsunlar müminler birbirlerinin kardeşleridirler!..
Servet kolay elde edilmiyor! İnsanları “alabildiğine katılaştıran” unsur, İblis’in reyonundaki en değerli ürün: Ver merhameti, al ürünü!..
Bu dinin bu ilk düsturu, Hz.Muhammed’e vahyedilen ilk Sure olan Alak Suresi’nin bir benzeri; tek fark, “Oku” diye değil, “Ver merhameti” diye başlaması…
İşte bunun farkında olan servet sahibinin yaşadığı karabasan, ruhunda kopan ve onu tarif edilemez biçimde kasıp kavuran fırtınanın yol açtığı sendrom bu: Farkında; dolayısıyla acı çekiyor.
Farkında; bu nedenle acı çekiyor…
Acı çeken zengin bazen hayır işlerine veriyor kendini, bazen ikinci bir dine. (Ama yine de ilk dininde ısrar ediyor tabii; “alabildiğine katılaşabilmekte özgür olduğu veya bunun zorunda olduğu” dine; çünkü seçenek yok!)) Bazen sanatta yoğunlaştığını görüyorsunuz onun, bazen sporda. Kimi siyasette bir arayışa giriyor, kimi dergahta…
Ama nafile tabii.
Acı çekmeye devam ediyor.
Çünkü farkında…
Bu sütunu izleyenlerdenseniz, bu fakirin aşırı zenginliğe, tüketilebilecek olandan fazlasına sahip olunmasına karşı olduğunu biliyorsunuzdur. Öyleyse, servet sahiplerini uyarmak için bunca gayrete neden giriyor bu fakir? İstatistikler, servet sahiplerinin, Arz nüfusunun % 4’üne yakın olduğunu gösteriyor. Yüzde 96 bu fakire yetmiyor mu da, % 4 için bu kadar uğraşıyor?
Bu sorunun cevabına geçmeden önce bazı şeyleri açıklamak gerekiyor.
Bu fakirin, insanların tümünü Müslüman yapmak gibi bir amacı yok, hatta bu fakirin bırakın tüm insanları, birtakım insanları Müslüman yapmak gibi bir amacı bile yok; çünkü böyle bir yeteneğinin olmadığının farkandı, Arapçası bile yok zavallının! Bu, herkesin özgür iradesiyle, kendi seçimiyle, iyice araştırıp kafasındaki tüm kuşkuları sildikten sonra karar vermesi gereken bir şey. (Tabii, bu “riya” ortamında, bu “çamur” ortamında, ne’ye göre karar verecekse! Benim yaşam düsturum olan Bakara 219’un Suudi Kralı tarafından Türk hacılara dağıtılan mealine bakın: “… Sana iyilik için neyi dağıtacaklarını da sorarlar; onlara, “affetmek” olduğunu söyle.” Ne anladınız? Kim kimi veya kim neyi affediyor? Oysa bu harikulâde ayet, kişinin, ailesine yetecek olandan fazlasını dağıtması gerektiğini söylüyor.) İsteyen, istediği yolda özgürce hareket etmeli, inanıyorsa inanmalı, inanmıyorsa inanmamalıdır. İslam, her insana cehenneme girebilme özgürlüğü tanıyor. Bu o kadar böyle ki, mesajı insanlığa tebliğ ile görevlendirilen o eşsiz ruh dahi uyarılmıyor mu; “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündeki insanların tümü toptan iman ederdi. Hal böyle iken, mümin olmaları için insanları sen mi zorlayacaksın!” diye… (Yunus, 99) Hatta, bu yine o kadar böyle ki, o güzelller güzeli, “Sen hırslanasıya istesen de, insanların çoğu inanmayacaktır!” diye uyarılmıyor mu? (Yusuf, 103)
Bu satırları yazmamın iki amacı var:
Birincisi, servet sahiplerinin içinde birçok iyi insan olması, birçok değerli kardeşimin bulunması; ikincisi ise, merhameti silip süpüren servet belasının def edilmemesi halinde başamıza nelerin geleceğini -“gelebileceğini” değil, “geleceğini”- çok iyi bilmem… Nüfusun % 96’sını oluşturan kardeşlerimin “Benzerleriyle değiştirilmemeleri” için, milyonlarca yıllık bu muhteşem serüvende bir kez daha yenik düşmemeleri, bir kez daha mahcup olmamaları için, bu belanın bir an önce def edilmesi gerekiyor!..
Zira, bir, “Biz bir ülkeyi/medeniyeti mahvetmek istediğimizde, onun servet ve nimetle şımarmış elebaşlarına emirler yöneltiriz de onlar orada bozuk gidiş sergilerler. Böylece o ülke aleyhine hüküm hak olur; biz de oranın altını üstüne getiririz.” diye uyarılıyoruz (İsra, 16); iki, “Allah pisliği aklını kullanmayanların üzerine bırakır.” (Yunus, 100) diye dakkatimiz çekiliyor…
Ülkeleri yönetenler, ülkelerin başında bulunanlar, bu % 4’ü oluşturanlar, yani servet sahipleri; bu, çok az istisna hariç dünyanın tüm ülkelerinde böyle! (“Demokrasi” mi?.. Mizahı bırakın birader; burada ciddi bir konu üzerinde çalışıyoruz!) O halde, bu “servet ve nimetle şımarmış elebaşlar”ı, ülkeleri yöneten bu servet sahiplerini engellemek, Yunus Suresi’nin 100. ayetinde belirtildiği gibi, akıl sahiplerinin, yani nüfusun % 96’sının görevi… Ya bu kötü gidiş sergileyenleri servetlerinden kurtarıp merhamet çizgisine çekeceğiz, ya da “ülkemizin altı üstüne gelecek”, yani “benzerlerimizle değiştirileceğiz” (İnsan, 28)… (Bu uzun bir mesele: Ben, insan ırkının vahim hatalar yaptıkça Arz’dan silindiğini, bu anlamda, Hz.Adem’in ilk insan olduğuna değil, bizimle başlayan son insan ırkının ilk ferdi olduğuna inanıyorum. Ayrıntılar için sözünü ettiğim kitaba başvurmalısınız.)
Bu aşamada, “T Sendromu”na yol açan gerçekleri biraz daha açmak gerekiyor.
Kuran incelendiğinde hemen görülen, uzun uzun uğraşmaya, gayret sarf etmeye ve harhangi bir bilim dalında uzman olmaya gerek olmadan görülebilen bir şey var: Biraz sonra ayrıntısını vereceğim, bu, “hemen ve çok kolayca anlaşılabilen ayetler”in dışında, bazı ayetler şu anda anlaşılamıyor, çünkü bilim henüz o seviyeye gelmedi (en azından bu fakir o seviyede değil); bazı ayetleri anlamak ise biraz zor oluyor, çükü bu ayetleri anlayabilmek için, o ayetin konusuna giren bilim dalında uzmanlaşan kişilerden yardım almak gerek. Örnek isterseniz, birincisine, Mearic Suresi’nin 4. ayetini(1) ve Secde Suresi’nin 5.ayetini (2); ikincisine ise, Tekvir Suresi’nin 1. ayetini (3) gösterebiliriz. Mearic Suresi’nin 4. ayetini ve Secde Suresi’nin 5. ayetini henüz tam olarak anlayamıyoruz (yukarıda söylemiştim; en azından ben anlayamıyorum); çünkü bilim henüz o seviyeye gelmedi. Einstein’ın “izafiyet teorisi” bu konuda bir şeyler anlatıyor gibiyse de, belki de henüz zamanı gelmediği için tam olarak içinden çıkılamıyor.Tekvir Suresi’nin 1. ayeti ise, ancak iyi bir astrofizikçinin anlayabileceği boyutlarda. (Bu, Kuran’ın tümüyle anlaşılamayacağı anlamına gelmez elbette; sadece, özel bazı konuların daha bir gayret göstermek suretiyle anlaşılabileceği anlamına gelir. Ben anlamam, ama anlayan bir astrofizikçiye sorarım örneğin. Allah, kullarının anlamayacağı şeyleri neden Mesaj’a koysun ki!)
Hemen ve çok kolayca anlaşılabilen, anlaşılabilmesi için çeşitli şekillerde örneklendirilen, uyaran, tehdit eden; bir başka ifadeyle neredeyse “tokatlayan/çimdikleyen”, gaflet uykusunda ısrar eden insanoğlunun suratına “soğuk su boca eden” yüzlerce ayetten çıkan sonuç şu:
Servet, insan fıtratına aykırı!..
Servet, insanın Yaratılış Kanunlarına aykırı!..
“İhtiyaçtan artanı” ve “Eşitlik” konusunda, bu sütunda okuduğunuz bir önceki çalışmamda (İslamcı Komünist) yeterli sayıda ayet zikrettiğim için, burada tekrar ederek vaktinizi almayacağım; sadece “O mal ve servet arzusu yüzünden alabildiğine katıdır.” mealindeki Adiyat 8’i vermekle yetineceğim.
“O, mal ve servet arzusu yüzünden alabildiğine katıdır!”
Mal ve servet arzusu insanı alabildiğine katılaştırabiliyorsa, varın, bu mal ve servete sahip olanın durumunu siz hesaplayın!..
Katı, kamkatı, katının da katısı…
Bu adamdaki bu katılıkta merhamet barınabilir mi?!.
Yeri gelmişken hemen belirtmem gerekiyor: Birtakım Yaratılış düşmanları, birtakım alçaklar konuyu saptırıyorlar. İnsan hiç kuşkusuz mal ve servete sahip olacaktır; sorun, bunun ne kadar olacağıdır… Bunun ölçüsünü, bu sütunu izleyenler bilirler; ayrıca, Bakara 219. ve Nahl 71. ayetler bu konuda yeterli “kanıt”ı sunmaktadır bize.
Çok kısa bir özetle denilebilir ki, insan, kandisini “alabildiğine katılaştırmayacak kadar” mal ve servete sahip olmalıdır. Kimseye muhtaç olmadan, namerde el açmadan, ailesini şerefle, haysiyetle geçindirebilecek kadar servete tabii ki sahip olmalıdır. Bunun somut bir ölçüsü verilemez; bunu zaman ve şartlar belirler. Örneğin bir ev, bir araba, bir imalathane, büyükçe bir tarla; ne bileyim, yazlık bir ev hatta… Hatta keşke mümkün olsa da, “katılaştırmamak” şartıyla daha da fazlası olsa; ama Kuran’ı gördünüz işte; katılaştırıyor birader, katılaştırıyor. Bunu seni Yaratan Güç söylüyor sevgili Müslüman; bunu seni Yaratan Güç söylüyor; kendi yarattığı insanı ondan daha mı iyi bileceksin yani!..
Allah ne diyorsa o!..
Fazlası, Yaratılış Kanunlarına meydan okumak, insan ruhundaki “Özel Nefes”in içsel tezahürü olan “merhamet”i karanlıklara hapsetmek, “benzerleriyle değiştirilme” keyfiyetine davateyi çıkararak milyonlarca yıllık bu muhteşem serüvene ihanet etmek anlamındadır.
Bakara 219 ve Nahl 71 mucizeleri boşuna vahyedilmedi!..
“T Sendromu”, bu sendromu yaşayanlara “İlahi bir ihtar”dır!..
Bu ihtara uymayıp-uyamayıp, isyanda ısrar edenlerle mücadele ederek hem tüm insanlığı, hem de bizzat o sendromu yaşayıp ızdırap çekenleri kurtarmak, “akıl sahipleri” için “zorunlu bir görev”dir.
Nüfusun % 4’ünü oluşturanlar “emperyalizm” adı verilen uğursuz örgütlenmeyle dirsek temasına girdiklerinde, yanlarında çalıştırdıkları ve dolayısıyla merhametsizliklerine ortak ettikleri mutsuz kardeşlerimle büyük bir kitleyi oluşturmaktadırlar. İnsanoğlu, bir gün, öyle veya böyle, Nisa 75. ayet doğrultusunda(4), bunlarla mücadele etme şansını yakalayacak, bu mutluluğa mazhar olacaktır -ya da daha önceki kuşakların hatasını tekrarlayarak tribünde oturacak ve maç bittiğinde tribünleri çok uzun bir süre boş bırakmak zorunda kalacak; tribünler tekrar dolduğunda ise o zaten orada olmayacaktır-.
Akılla ödüllendirilen -yoksa “sınava tabi tutulan” mı- insanoğlu bu ihtarı iyi değerlendirmelidir…
Peki; bu fakir çalışmalarını neden hep “merhamet” üzerine bina ediyor…
Çünkü “merhamet” denen bu İlahi hasleti insan ruhundan söküp attığınızda, geriye aslında hiç de mükemmel olmayan bir hayvan kalıyor ortada…
Hayvanları severim, hatta onlara aşığım; en iyi dostlarım arasında hep hayvanlar var.
Ama “sonradan hayvanlaşanlar” veya şartların itelemesiyle “hayvanlaşmak zorunda kalanlar”…
İşte buna canım sıkılır.
“Ölüm” denen bir şey var sevgili dostlarım; bundan kaçmak mümkün değil; öyle veya böyle, bir gün hepimiz “oraya” gideceğiz.
Ben oraya hiç de mükemmel olmayan bir hayvan olarak gitmek istemiyorum; servetlerinden dolayı katılaşmak zorunda olan dostlarımın da böyle gitmesine gönlüm elvermiyor.
Neden “paylaşıp” bu sorunu kökten çözmeyelim ki?!.
“Rekabet, rekabet rekabet”; e, illallah birader!..
Neden “yardımlaşma, yarrdımlaşma, yardımlaşma”yı denemiyoruz?
Artık yorulmadınız mı sevgili dostlarım?
Artık yorulmadınız mı?..
“Hepimiz kardeşiz”, koskoca bir yalandan mı ibaret yoksa?..
Her şey bir yalandan mı ibaret gerçekten?..
1) Mearic 4: Melekler ve Ruh, miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselir O’na.
2) Secde 5: İş ve oluşu gökten yere doğru çekip çevirir, sonra o, O’na yükselip çıkar. Bir günde ki, süresi sizin saymakta olduğunuz günlerden bin yıla denktir.
3) Tekvir 1: Güneş büzülüp dürüldüğünde.
4) Nisa 75: Size ne oluyor da Allah yolunda ve “Ey Rabbimiz, bizi, halkı zulme sapmış şu kentten çıkar; katından bize bir dost gönder, katından bize bir yardımcı gönder” diye yakaran mazlum ve çaresiz erkekler, kadınlar ve yavrular için savaşmıyorsunuz!
Not: Bu iş, zenginlerin mallarını ellerinden alıp fakirlere dağıtarak çözülmez; bu, ucuz filmlerde veya hayal satan kitaplarda olur ancak. Bu bir sistem meselesidir. Bu sistemde kimsenin kimseyi incitmesine, malını mülkünü elinden almasına gerek kalmaz zaten…
Kuran’da “Kamu malından aşıran onu bir gün yüklenip getirir.” mealinde (Ali İmran, 161) ürpertici bir ayet var; çözüm bu ayette yatıyor işte.
“Kamu malı” ne demek?
“Kamu” ne demek?
Hadi biraz yardım:
Kamu (eski dilde “amme”): Halk hizmeti gören devlet organlarının tümü/Bir memleket halkının tümü/Hep/Bütün.
Ve son soru:
Allah, “kamu malı” kavramını Mesaj’ına neden koymuş; bu bir hata sonucu mu olmuş, yoksa bizi Yaratan Güç bize bir şey mi söylüyor?
Allah’a emanet olun…
4 Nisan 2010 Pazar
İslamcı Komünist
Uyarı: Bu çalışma, “ aslandan korkan bir kısım yaban eşeklerinin” inancını sarsabilir; “muhterislerin ve şakşakçılarının” bu “vahim çalışmayı” okumamaları tavsiye olunur!
Not: “Aslandan korkan yaban eşekleri” tanımlaması bana ait değildir; O’na aittir!
Ey merhametten zerre kadar nasiplenmemiş yitik!
Fakir fukaranın hakkını savunan birine, hem de bu fakir gibi yaşamını bu mukaddes davaya adamış birine böyle hakaret edilebilir mi?!.
Sence bu bir hakaret midir?!.
Sence bu fakir, bu mübarek tanımlamayı bir hakaret olarak kabul eder mi?!.
Hakaret etmeyi bile beceremiyorsun, be hey gafil! (Yüzüme karşı hakaret etmeyi zaten hiçbiriniz beceremezsiniz!..)
Sadece, şu “İslamcı”yı, “Müslüman” yapmakta fayda var tabii…
Hadi, oku bakayım; çok ufak bir ihtimal ama belki bir şeyler sezinleyebilirsin…
Sonra, “uyarmadın ama” demeyesin diye bu çalışmayı yapıyorum; bu uyarı derlemesinin son satırını okuduğunda ne dediğimi anlayacaksın!
“Yine de anlayamıyorsan, o zaman, canın cehenneme!”
(Dikkat! Mahkemeye vermeyi düşünüyorsan Levhi Mahfuz’a başvurman gerekecek; çünkü bu söz de bana ait değil!)
Bak, ne diyor:
“Servet sahibi olduğu için şımaran, hayrı engelleyen, kaba ve alaycı insanlarla ilişki kurma, tanıma onları!” (1)
“Sadece engellemeye, şiddete gücü yeten ve yanlarına bir yoksulun yaklaşmasından rahatsızlık duyanlar bir gün pişman olacaklardır; ama bunu henüz bilmiyorlar.” (2)
“Siz ne biçim kararlar alıyorsunuz; yoksa sizin, ders çıkardığınız ve keyfinize uygun her şeyi içinde bulduğunuz bir kitabınız mı var?!.” (3)
“Nimete boğulmuş yalanlayıcılar, hak ettikleri dersi alacaklardır.” (4)
“Servetlerinizin bir kısmını yoksullar üzerine geçirin, o kısım, onların mülkiyetinde olsun.” (5)
Hemen sevinmeyin; “kalan kısım” için de bir şeyler söyleyecek!
“İyilik yaptığın zaman bu iyiliği kimsenin başına kakma!” (6)
“Ölçülemeyecek kadar büyük servet sahibi olmuş kimseler, bu servetleri daha da artsın diye durmaksızın hırslanırlar; ama bu hiç de doğru bir şey değildir. Bunlar bunun hesabını bir gün vereceklerdir!” (7)
“Yoksula iyi davranmayanlar, bir gün gelecek, aslandan korkan yaban eşekleri gibi sağa sola kaçışacaklardır; ama kurtulamayacaklardır tabii!” (8)
“Şundan bundan yardım dilemek yanlıştır; kimden yardım dileyeceğinizi bilmelisiniz!” (9)
Yukarıdaki söz çok önemlidir, lütfen bir kez daha okuyun; bir yoksul, bir zenginin “lütfuna” neden ihtiyaç duysun ki!
“Serveti onu kurtaramayacak, iktidarı bir gün yıkılacaktır!” (10)
(O, “eli kurusun” diye Türkçeleştirilen şey, aslında “iktidarı yıkılsın” anlamında bir halk deyişidir.)
“Servetinin bir kısmını yoksulların mülkiyetine geçiren kişi çok iyi yapmaktadır.” (11)
Kalan kısım mülkiyeti geçirilmeyecek, harcasınlar, kullansınlar veya yararlansınlar diye halka dağıtılarak veya halkın yararına işlerde harcanarak tüketilecek; okul, hastane, yol, su, elektrik, ulaşım vb. Peki, zamanımızda böylesine büyük organizasyon isteyen işler nasıl yapılır? Devlet yapar, Devlet!.. O zaman bu sisteme ne isim verilir?
“Cimrilik yapar, servetinizi yoksullara dağıtmazsanız, bir gün aşağı yuvarlandığınızda bu servet sizi korumayacaktır.” (12)
“Temizlenip arınmak için servetinizi dağıtmalısınız.” (13)
“Yetime ikramda bulunmazsanız, yoksulun doyurulmasını teşvik etmezseniz, mirası sadece siz yerseniz, serveti onu depolayacak kadar çok severseniz, bilin ki bu böyle gitmez; bir gün bunun ne kadar iğrenç bir şey olduğunu anlarsınız anlamasına, ama bu sizin hiçbir işinize yaramaz. Yapmayın!”(14)
“Yetimi neden incitiyorsunuz, yoksulu neden azarlıyorsunuz!” (15)
“Servet arzusu insanı alabildiğine katılaştırır; bu iyi bir şey değildir.” (16)
“Çokluk yarışına giriyorsunuz, yapmayın; bir gün, bu nimetler konusunda sorguya çekileceksiniz.” (17)
“Yetimi itip kakıyor, yoksulu doyurmuyor, sonra da namaz kılıyorsunuz, öyle mi; riya yapıyorsunuz riya; vay sizin halinize riyakârlar!” (18)
Vay canına ki vay canına, ne kadar ağır konuşuyor değil mi? Hadi yargılasanıza göreyim sizi sahte kabadayılar!
“Sizin dininiz size, benim dinim bana; sizi nankör kafirler sizi!” (19)
“Servetleriniz sizin zannediyorsunuz ya, yanılıyorsunuz!” (20)
“Ve siz kibirlenip kafa tutarak sersemce somurtuyorsunuz! (21)
“Allah, işin sonundan korkacak değil ya!” (22)
“İnsan, başıboş bırakılacağını mı sanıyor!” (23)
“Servetinin kendisini sonsuzlaştıracağını sanan, bu serveti sayıp durmaktan büyük zevk alan kişi, kaçınılmaz olarak alaycı ve gammaz olmak durumundadır; ve yine kaçınılmaz olarak, bir gün çok feci biçimde pişman olacaktır!” (24)
Psikolojik tespite bakın!.. Sonucuna da…
“Bu sözlere inananlar bir gün çok mutlu ve rahat olacaklardır; inanmayanlar ise, dağların un ufak edilip savrulduğu o günde perişan olacaklardır!” (25)
“Biz onların neler söylediklerini çok iyi biliyoruz. Sen onların üstünde bir zorba değilsin. O halde, tehdidimden korkanlara sadece Kuran’la öğüt ver.” (26)
Peki bu öğüdü dinlemeyenler?
Devam edelim o halde…
“ ‘Yığınlarla mal telef ettim’ diyor. Hiç kimsenin kendisini görmediğini sanıyor. Hata ediyor. Ezilmiş, boynu bükük bir yoksulu veya bir yetimi doyuranlar bereket ve uğur dostlarıdır; diğerleri, şomluk ve uğursuzluk yâranıdır, bunların üzerine bir ateş kilitlenecektir.” (27)
“Andolsun ki, biz Kuran’ı öğüt ve ibret için kolaylaştırdık; ama düşünen mi var!” (28)
“Yemin olsun, biz sizin benzerlerinizi hep yok ettik; ama düşünen mi var!” (29)
“Kibir göstermek ha! Seni alçak seni; senin haddine mi orada büyüklük taslamak; defol!” (30)
“Yalan düzerek Allah’a iftira eden yahut O’nun ayetlerini yalanlayanlardan daha zalim kim vardır!” (31)
“Ne zaman ki, yasaklandıkları şeylerden ötürü öfkelenip başka aşırılıklar yapmaya başladılar, onlara şöyle dedik: ‘Aşağılık maskara maymunlar olun!’” (32)
“Aklınızı hiç işletmiyor musunuz?!.” (33)
“İğreti arzusunu ilah edinen kişiyi gördün mü? Şimdi ona sen mi vekil olacaksın?!. Yoksa sen bunların çoğunun işittiğini, akledip düşündüğünü mü sanıyorsun! Onlar hayvanlar gibidirler, hatta yolca, hayvanlardan bile şaşkındırlar!” (34)
“O aldatıcı, o çok gururlu, sizi Allah ile aldatmasın!” (35)
“Kendilerine sunduğumuz rızıkları dağıtarak tüketenler, asla batmayacak bir ticaret umabilirler.” (36)
“İnfak” kavramını, “hayır için dağıtarak tüketmek” olarak meallendirdim; çünkü gerçekte bu anlama geliyor.
“Namuslu olun; halkın malını değerini düşürerek almayın!” (37)
“Ve biz istiyoruz ki, yeryüzünde ezilip horlananlara nimet ve bağış sunalım, onları önderler yapalım, onları mirasçılar haline getirelim.” (38)
Dikkat!
Üstteki ültimatomu bir kez daha okuyun lütfen…
Ne diyor?
Kimler önder yapılacakmış?
Kimler mirasçı olacakmış?
“Yeryüzünde ezilip horlananlar!”
Kim bunlar; uluslararası parababaları veya borsada trilyonlar kazandıkları halde beyanname dahi vermeyenler mi?!.
“Biz bir ülkeyi/medeniyeti mahvetmek istediğimizde, onun servet ve nimetle şımarmış elabaşlarına emirler yöneltiriz de onlar orada bozuk gidiş sergilerler. Böylece o ülke aleyhine hüküm hak olur; biz de oranın altını üstüne getiririz!” (39)
“Yeryüzünde kasılıp kabararak yürüme!” (40) “Yürüyüşünde doğal ol; sesini alçalt. Şu bir gerçek ki, seslerin en çirkini eşeklerin sesidir!” (41) “Hiç kuşkusuz o, büyüklük taslayanları sevmiyor!” (45)
Kimden söz ediyor?
“Servetlerinin bir kısmını halkın mülkiyetine geçirmeyenler ölüm sonrası hayatı inkâr edenlerdir.” (42)
Dikkat!
Servetlerin bir kısmı halkın mülkiyetine geçirilecek (zekat); kalan kısmı da Kamu yararı için kullanılarak TÜKETİLECEK (infak). (Y.Y.)
Bana ne kızıyorsun merhametsiz sersem; Kuran okuyorum burada!..
“Servetle şımarmış kodomanlar!” (43)
“Zenginlerin mallarında yoksulların hakkı vardır!” (44)
Kim söylüyor bu sözleri; Marx mı?!.
“Allah, rızıkta kiminizi kiminize üstün kılmıştır. Fazla verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilere aktarıp da HEPSİ ONDA EŞİT HALE GELMİYOR; Allah’ın nimetini mi inkâr ediyor bunlar!” (46)
Seni kırtosbağası seni!..
Hani Kuran’da “eşitlik” yoktu?!.
Hani Allah bizi eşit yaratmamıştı?!.
Bu ayet Kuran’a yanlışlıkla mı girdi?!.
Bu ayeti Kuran’a Tekel işçileri mi sokuşturdu?!.
Yoksa, Allah’ın nimetini mi inkâr ediyorsun; aynen ayetin bitiş cümlesi gibi…
“Çünkü o, yüce Allah’a inanmıyordu. Yoksulu doyurmayı özendirmiyordu.” (47)
“Namaz kılıp dua edenlerin mallarında, yoksul ve yoksun için belirli bir hak vardır.” (48)
(Belirli kısmı “zekât”; kalanı “infak”. Zekat mülkiyete geçirilir, infak kamu yararı için harcanarak tüketilir. Y.Y.)
Bu, müthiş, olağanüstü, harikulâde bir tespittir. Zekat, o kişinin mülkiyetine geçirilir, o onu nasıl isterse öyle tüketir; infak ise mülkiyete geçirilmez, onn yararına sunulur. Örneğin, köy ile okul arasında dere bulunuyorsa, o dereye bir köprü yaparsın… İşsizlik varsa fabrika kurarsın, herkes namusuyla çalışır, evine ekmek götürür…
“Sıkıntı içindeki fakiri de doyurun.” (49)
“İsteyen yoksulu da, istemeyen yoksulu da doyurun.” (50)
“Ki onlar, gayba inananlar, namaz kılanlardır. Ve kendilerine rızık olarak sunduklarımızdan başkalarına pay çıkaranlardır.” (51)
Bu “pay” ne kadardır peki?
Devam edelim…
“Gerçeği örtenler için rezil edici bir azap vardır!” (52)
“Zafer ve mutluluğa ermek o kişinin hakkıdır ki, Allah’a, ahret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır; akrabaya, yetimlere, çaresizlere, yolda kalmışa, yoksullara, özgürülüğüne kavuşmak gayretinde olanlara malı seve seve verir, namazı kılar, zekatı öder.” (53) (Âhiret”, Arapça telaffuzudur; Türkçe’de biz buna “ahret” diyoruz.)
(Dikkat! Ayet önce “malı seve seve verir” diye bildiriyor; ardından “zekat”a geçiyor. Neden yapıyor bunu? Çünkü “zekat” ve “infak” ayrı şeyler ve Yaratıcı bunu iyice bir kavramamızı istiyor.)
“Mallarınızı aranızda haksız ve uydurma yollara başvurarak yemeyin; bilip durduğunuz halde insanların mallarından bir kısmını günaha saparak yemek için onları yargıçlara aktarmayın.” (54)
Mucize değil de nedir bu; 1.500 yıl öncesinden Türkiye manzaraları…
“Allah yolunda harcama yapın/nimetleri paylaşın; kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın.” (55)
Ne demek “nimetleri paylaşın”?..
“Paylaşma” ne demektir?
Dikkat!..
“… Ve sana neyi dağıtıp infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: ‘Helal kazancınızın size ve bakmakla yükümlü olduklarınıza yeterli olanından artanını verin.’ İşte Allah, ayetleri size böyle açıklar ki, derin derin düşünebilesiniz.” (56)
(Dikkat! Allah, “artanından verin.” demiyor; “artanını verin” diyor. “Artanından bir kısmını, artanından bir miktarını” falan değil; Allah’tan korkun biraz; “artanını” diyor, “artanını”!..)
E, “derin derin düşünme”ye başladınız mı?
“Ey iman edenler! Allah’a ve ahret gününe inanmadığı halde, insanlara riya için malını infak eden kişi gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve eza etmek suretiyle boşa çıkarmayın.” (57)
(Dikkat! “infak”, “nefk ve nefak” köklerinden gelen bir kelime, “tüketmek” anlamına geliyor; “artan malı dağıtarak tüketmek” anlamına!)
“Ey iman sahipleri! Kazandıklarınızın ve yerden sizin için çıkarmış olduklarımızın temiz ve güzellerinden infak edin. Kendinizin göz yummadan alıcısı olmadığınız pis/bayağı şeyleri vermeye kalkmayın!” (58)
“Sadakaları açıklarsanız bu da güzeldir. Ama onları gizler ve yoksullara bu şekilde verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır; günahlarınızın bir kısmını örter.” (59)
“Ey iman sahipleri! Allah’tan korkun. Ve eğer inanıyorsanız ribadan geri kalanı bırakın.”(60)
(Dikkat! “Riba” ne?.. Faiz maiz değil sahtekâr seni, faiz maiz değil; faizi de içinde barındıran ama esas olarak “servetteki haksız ve makul olmayan artış” demek! “Haksız” ve “makul olmayan artış”!.. “Haksız” tamam da, ne demek “makul olmayan artış”?..)
Hadi bu tanımlama üzerine biraz düşünün; gerçekten, ne demek “makul olmayan artış”?..
Dikkat!
“Her kim hıyanet eder, kamu malından bir şey aşırırsa, aşırdığını kıyamet günü yüklenip getirir!” (61)
Dikkat! “Kamu malı” ne demek? “Kamu” ne demek?
Dikkat!
“… Bu böyle düzenlenmiştir ki, o mal ve nimetler sizden yalnız zengin olanlar arasında dönüp duran bir kudret aracı olmasın!” (62)
Üstteki inanılmaz tespiti bir kez daha, bir kez daha okuyun; ne demek istiyor, daha doğrusu, ne diyor?
“Yalnız zenginler arasında dönüp duran bir kudret aracı”…
Dikkat!
“Biz emaneti göklere, yere, dağlara sunduk da onlar onu yüklenmekten kaçındılar, ondan ürktüler. İnsan ise çok zalim ve çok cahil olduğu halde onu yüklendi.” (63)
Dikkat!
Yukarıda sözü edilen “emanet” ne?
“Şu bir gerçek ki, Allah size emanetleri onlara ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi EMREDİYOR!” (64)
Seni sahtekâr düzenbaz seni; hani bunlar “sadece ahlâki birer tavsiye” idi; ayetteki bu “EMREDİYOR” ne demek peki?!.
Dikkat!
“Size ne oluyor da, Allah yolunda ve ‘Ey Rabbimiz, bizi, halkı zulme sapmış şu kentten çıkar; katından bize bir dost gönder, katından bize bir yardımcı gönder.’ diye yakaran mazlum ve çaresiz erkekler, kadınlar, yavrular için savaşmıyorsunuz!” (65)
Dikkat!
Allah, “Neden savaşmıyorsunuz!” diye çıkışıyor; bu sahtekâr kırtosbağası “bunlar tavsiye canım!” diye gerdan kıvırıyor.
Yatacak yeriniz yok ulan sizin!
“Şunda kuşku yok ki, biz bu Kitap’ı sana, insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği ile hükmedesin diye hak olarak indirdik. Sakın hainlere yardakçı olma!” (66)
Dikkat!
Ne diyor Yaratıcı:
“Sakın hainlere yardakçı olma!”
“Peki bunlar, Kuran’ın anlamını inceden inceye düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri üzerinde mühürler mi var!?.” (67)
Ve tüm bu anlatılanların esas amacı:
“İnsanlar, inandık demeleriyle kendi hallerine bırakılacaklarını ve hiç imtihana çekilmeyeeklerini mi sandılar!” (68)
“İmtihana çekilmek” ne demek? “İmtihan” nerede oluyor, burada mı “orada” mı?..
“Burası” imtihan yeri…
“Orada” sadece sonuçlar açıklanıyor…
Diplomayı benim gibi “Müslüman komünistler” mi alacak, yoksa senin gibi “Müslüman kapitalistler” mi, onu “orada” göreceğiz…
Bunca “uyarı” karşısında kimin ürperip, kimin “sapmış” olduğunu da…
“Sapmış” kelimesine dikkat etmeni öneririm; bak ne diyor:
“Ve Kuran okumakla emrolundum. Artık kim yola gelirse kendi nefsi için gelir. Sapmışa gelince, böylesine de ki: ‘Ben uyarıcılardan biriyim. Hepsi bu!’” (69)
Ey sapmış bahtsız!
“Ben uyarıcılardan biriyim; hepsi bu!..”
1) Kalem, 10-14
2) Kalem, 24-25, 33
3) Kalem, 36-38
4) Müzzemmil, 11-14
5) Müzzemmil, 20
6) Müddessir, 6
7) Müddessir, 12-17
8) Müddessir, 42-51
9) Fatiha, 5
10) Tebbet, 1-2
11) A’la, 14
12) Leyl, 5-11
13) Leyl, 18
14) Fecr, 17-26
15) Duhâ, 9-10
16) Âdiyât, 8-11
17) Tekâsür, 1-8
18) Mâun, 1-7
19) Kâfirûn, 1-6
20) Necm, 31
21) Necm, 61
22) Şems, 15
23) Kıyamet, 36
24) Hümeze, 1-9
25) Mürselat, 1-50
26) Kaf, 45
27) Beled, 6-20
28) Kamer, 17, 22, 32, 40
29) Kamer, 51
30) A’raf, 12, 13
31) A’raf, 37
32) A’raf, 166
33) Yâsin, 62
34) Furkan, 43-44
35) Fâtır, 5
36) Fâtır, 29
37) Şuara, 181-183
38) Kasas, 5
39) İsra, 16
40) İsra, 37
41) Lukman, 19
42) Fussilet, 7
43) Zühruf, 23
44) Zâriyat, 19
45) Nahl, 23
46) Nahl, 71
47) Hâkka, 33-34
48) Mearic, 23-25
49) Hac, 28
50) Hac, 36
51) Bakara, 3
52) Bakara, 90
53) Bakara, 177
54) Bakara, 188
55) Bakara, 195
56) Bakara, 219
57) Bakara, 264
58) Bakara, 267
59) Bakara, 271
60) Bakara, 278
61) Âli İmran, 161
62) Haşr, 7
63) Ahzâb, 72
64) Nisa, 58
65) Nisa, 75
66) Nisa, 105
67) Muhammed, 24
68) Ankebût, 2
69)Neml, 92
Neredeyse Marx'ı bile mahcup edecekler
“Bütün tek tanrılı dinler, kurulu düzene karşı oluştu, örgütlendi, gelişti. Arabistan çöllerinde inanılmaz bir yokluk, yoksulluk, yozluk vardı. Müslümanlık bir ‘isyan bayrağı’ olarak doğdu. Murabaha (kısaca, ana değere kâr ilavesiyle yapılan satış. Y.Y.) sermayesi her yere, her şeye hakimdi. Tefeciler ülkenin insanını soyuyor, soğana çeviriyordu. Ama fakirin fukaranın, göçebenin, yoksulun ideolojisi yoktu. Kendine şemsiye edineceği, kalkan olarak kullanabileceği bir felsefesi yoktu. Müslümanlık onu sağladı.”
İnsan bu paragrafı okuduğunda içini çekmekten kendini alamıyor…
Ne acı, ne kadar acı, ne kadar utanç verici…
Bu satırları herhangi bir yerde okuduğunuzda, bu tespitleri kimin yaptığı hususunda herhangi bir görüş ileri süremeyebilirsiniz, çünkü birçok Müslüman aynen böyle düşünmektedir, düşünebilir, hatta düşünmelidir tabii; ama aynı satırları benim bir çalışmamda okuduğunuzda, bu fakiri ötedenberi takip eden biriyseniz, bu sözleri, Allah’ın Elçisi’nin yakın dostu ve benim can yoldaşım Ebuzer’in söylediğini düşünebilirsiniz. Çünkü İslâm’ın büyük vicdanı Ebuzer gerçekten de aynen böyle düşünmekte, hatta düşünmekle kalmayarak bunu pratiğe dökmekteydi; onu durduk yerde açlıktan öldürüp Arabistan çöllerine gömmemişlerdi herhalde!..
Yukarıdaki ilk paragrafı Ebuzer’den veya başka herhangi bir Müslüman vicdandan almadım; bu sözler, Karl Marx’ın 1881’de yazdığı “İslamiyet Üzerine” adlı iki sayfalık mektubundan alıntılanmıştır. (Cengiz Özakıncı/İslam’da Bilimin Yükselişi Ve Çöküşü/(827-1117)/Otopsi Yayınları/Ocak, 2000/Sayfa 204-205)Şimdi sırada buram buram sahtelik kokan bir paragraf var:
“İleride başınıza öyle amirler gelecek ki, bunların kabul ve reddedeceğiniz tutum ve davranışları olacaktır. Bunlar düzensizlikler meydana getirecekler, kargaşalar çıkaracaklardır. Fakat (Allah’ın) onlar vasıtasıyla islah edip düzelttiği, onların karagaşa ve düzensizlik çıkartarak bozduklarından daha çok olacaktır. İyilik yaparlarsa sevap onlara, şükrü de sizedir. Kötülük yaparlarsa cezası onlaradır. Size düşen sabretmektir.”
“Size düşen sabretmektir.”
Bunlar, yani bu paragrafta sözü edilen amirler, düzensizlikler-kargaşalar çıkaracaklar, benim tasvip etmediğim bir sürü uygulamaya imza atacaklar; bu esnada iyi bir şeyler olursa şükredeceğim, kötü şeyler olursa sadece sabretmekle yetineceğim, hiçbir şey yapmayacağım, öyle mi?!.
Sizi Allahsız kırtosbağaları sizi!..
Dayandıkları prensip şu:
Allah’a isyanı görülmediği sürece, zalim de olsa ulu’l-emr’e itaat şarttır.
Kuran bu konuda ne söylüyor, yani bu ulu’l-emr konusunda?
Bu konuda iki ayet var:
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir hususta gerçekten anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a ve ahrete gerçekten iman ediyorsanız, onu Allah’a ve Resulüne döndürün. Bu hem hayırlı, hem de netice itibariyle daha güzeldir.” (Nisa, 59)
“Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelince hemen onu yayarlar. Halbuki onu Resul’e veya aralarındaki emir sahibi kimselere götürselerdi, onların arasında işin içyüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi. Allah’ın size lütuf ve rahmeti olmasaydı, pek azınız müstesna, şeytana uyup giderdiniz.” (Nisa, 83)
Kuran’da “Ulu’l-emr” konusunda başka ayet yok.
Siz bu ayetlerden ulu’l-emr’e, yani “yöneticilere/yönetici sınıfa”, zalim olsalar dahi uymak gerekir gibi bir anlam çıkarabiliyor musunuz?
Biraz yukarıdaki o buram buram sahtelik kokan sözleri de Allah’ın Elçisi’ne yamamaya çalışıyorlar; hani “ses çıkarmayın, sabredin” mealindeki sözleri…
Marx, “Müslümanlık bir isyan bayrağı olarak doğdu.” diyor; bunlar, İslam’ın temel değerlerine hiçe sayma pahasına “aman isyan etmeyin, sizi yöneten zalim bile olsa sabredin.” diyorlar.
Kim doğru söylüyor; Marx mı, Müslüman taklitçileri mi?
Sabır mı edelim, isyan mı?
Ne dersiniz?
En iyi cevabı, en doğru cevabı kim verebilir?
Tamam; o versin:
“Size ne oluyor da Allah yolunda ve ‘ey Rabbimiz, bizi, halkı zulme sapmış şu kentten çıkar; katından bize bir dost gönder, katından bize bir yardımcı gönder’ diye yakaran mazlum ve çaresiz erkekler, kadınlar, yavrular için savaşmıyorsunuz!” (Nisa, 75)
Sahte hadislerin ve Müslüman taklitçilerinin Emevi ve Abbasi devletleri döneminden beri devam eden “halkın, zalim ve günahkâr olsa da, kendilerini yöneten ‘imam’a itaat etmelerinin gerekliliğine dair” fetva ve telkinleri ışığında “sabır” etmek mi; yoksa Kuran’ın, savaş (harb) sözcüğünü özellikle kullanarak, bu zalimlere karşı alabildiğine direnmek mi?.. (“Emevi ve Abbasi devletleri döneminde verilen fetvalar” konusunda, “İktibas.org” adını taşıyan sitedeki, yazarının kim olduğunu bilmediğim “Ulu’l-Emr” başlıklı makaleden yararlandım; yazar hakkını helal etsin.)
Karar sizin!..
Türkiye son yedi yılda perişan edildi. Tüm Cumhuriyet tarihinden devreden borcun üstüne, yani 80 yıllık borcun üstüne, sadece yedi yılda, bir bu kadar borç daha eklendi. Ortada ne yeni bir yatırım var, ne yeni bir fabrika, ne de yeni bir baraj…
Hastane bile yok!..
Yaklaşık yirmi milyon insan, onları geçindirmekle mükellef olanlar işsiz olduğu için sefalet içinde. (Abartılıyor mu bilmiyorum; Devletin memuru kırmızı eti sadece Kurban Bayramında görüyormuş; çünkü kilosu 30 lira… Peki; Et Ve Balık Kurumu ne iş yapar?..)
Özelleştirme karşıtı ateist komünist işte; tutamıyor kendisini!..
Teröristbaşını Türkiye’ye getiren Komutan bile hapiste.
Kamunun borç toplamı 295 milyar dolar…
Ortada elle tutulur hiçbir şey yok, ama bu arada Kamunun, Cumhuriyetin, bu gariban halkın alınteriyle yapılmış olan iktisadi kuruluşları “babalar gibi” satıldı; buradan gelen 30 milyar dolar da buharlaşıp gitti.
Özelleştirme öylesine saldırganlaştı ki, Özelleştirme İdaresi’ni bile özelleştirmeyi düşünüyor (olsa gerek).
“Oraya” gittiğimde, yeminler olsun ki soracağım görevlilere, yeminler olsun ki...
“Sümerbank’ın ismini tarihten siliyoruz elhamdülillah!” sözünü, Levhi Mahfuz’un neresine kazıdınız diye; ve yine yeminler olsun, -günahsa günah, bunu da göze alarak- görevlilerin sözleriyle yetinmeyeceğim, o tüyler ürpertici kazıntıyı gözlerimle görmek için ısrar edeceğim, arıza çıkaracağım!..
Yoldaşım Ebuzer ne diyordu?
“Aç sabahlayıp da kılıcına sarılmayana hayret ederim!”
Bu kısa çalışmaya, yukarıda sözünü ettiğim ve ne yazık ki kim olduğunu bilmediğim yazar dostumla devam edelim; libofaşistler ve Müslüman taklidi yapan uğursuzlar belki ürperirler de kendilerine gelirler…
“Emevi ve Abbasi devletleri döneminde, halkın zalim ve günahkâr da olsa, kendilerini yöneten ‘imam’a itaat etmelerinin gerekliliğine dair fetfalar verilmiştir. Bunun için birtakım hadisler uydurulmuş, Kur’an ayetleri o doğrultuda tevil (tahrif) edilmiştir. Hâlbuki Allah’ın ‘sizden’ diye kayıt altına aldığı yöneticiler, fasık ve zalim kimseler olamaz. Peygamber (a.s.) da, Müslüman adını taşımakla beraber, kâfirler gibi yaşayan ve İslam toplumunu fısk ve fücura sevk eden sözde emirlere itaat etmeyi emretmiş olamaz. … İşin gerçeği böyle olmakla beraber, her devirde, ister fasık, isterse zalim ve kâfir yöneticiler, kendilerini meşru İslamî hükümet oldukları propogandasını yapan bir din adamları (Bel’am/Samiri) sınıfını istihdam etmişlerdir. Saraya yakın bu tür dâiler, ücret karşılığında, zalim ve kâfir yöneticileri halka benimsetmek görevini yapmışlardır. Bununla beraber, ihlâslı ilim adamları, mümkün mertebe sultanların sofrasından uzak durmayı salık vermişlerdir. Çünkü bir ilim adamının ‘bab-ı âli’ ile teması, oldukça riskli bir ilişkidir. Hiçbir zalim sultan, kendisine destek verilmemesinden hoşlanmayacaktır.” (Fısk: Allah’a itaat etmekten çıkıp, O’na karşı isyan etme haline girmek. Fasık: Fıskı görünür olan, apaçık ortada olan kimse. Fücur: Haktan sapmak, sınır tanımazlık. Dai: Dua eden. Y.Y.)
Peki, Marx, İslam hakkında böyle düşündüğü için mahcup olmalı mı gerçekten?
Tabii ki hayır! O, “Müslümanlık” derken, Allah’ın Elçisi’nin de aramızda bulunduğu o saadet dolu günlerden söz ediyordu.
Allah’ın Elçisi’nin, yoldaşım Ebuzer’e “dostum” diye hitap etmekten özel bir mutluluk duyduğu o mübarek günlerden…
Şimdi ikisi de yok, Allah’ın Elçisi’nin kendi ağzından çıktığı kesin olan sözlerle “Kuran da dışlanmış/terk edilmiş”(Furkan, 30) zaten…
Marx neden mahcup olsun ki!
O, “Müslümanlıktan” söz ediyordu; hani şu unuttuğumuz, bize unutturulan, hatta hiç öğretilmeyen dinden…
Tüm servet, nimet ve imkânların herkes tarafından eşit biçimde bölüşülmesi gerektiğini emreden dinden…(Bakara 219, Nahl 71 ve daha yüzlerce ayet.)
“Mahşer Günü” gibi çarpıcı bir isim taşıyan şu örneğe bakar mısınız:
“… Bu böyle düzenlenmiştir ki, o mal ve nimetler sizden yalnız zengin olanlar arasında dönüp duran bir kudret aracı olmasın. …” (Haşr, 7)
Marx, Müslümanlıktan söz ediyordu.
74.999.974 “sizden”e 26 dolar milyarderini uygun gören saçma sapan bir hurafeden değil!..
Bu Kuran’ı gerçekten okutmamak lazım; adamın aklını karıştırıyor birader!
Yarın bir gün dolar milyarderi olursam, yemin ederim okumayacağım!
Ne gerek var ciğerim!..
1 Nisan 2010 Perşembe
Gizemli Yolculuk
İster ateist olun ister deist, ister Müslüman olun ister gayrimüslim, ister komünist olun ister liberal; her an genişlemekte olan Kâinat’la birlikte gizemli bir yolculuk yapmakta olduğumuzu kabul etmek zorundasınız.
Buna mecbursunuz, çünkü Kâinat da gizemli bir yolculuğun tam göbeğinde yer alıyor zaten; sadece, nereye gittiği bilinmiyor, biz bilmiyoruz yani, gizemi oluşturan da bu zaten.
Hepimiz bir çeşit enerjiden ibaretiz, Kâinat’taki her şey gibi.
İnsan, bir karga veya bir kestane ağacıyla yakın akraba, Anrdomeda Galaksisi’yle de, çünkü aynı harçtan karılmışız; atom sayılarımız veya bu atomların dizilişi biraz farklı, hepsi bu.
Ve elektron mikroskobunun altına ne koyarsanız koyun, göreceğiniz şey, dönüp durmakta olan ve gözle görülmesi mümkün olmayan alt atomik parçacıklar. “En küçük parçacık” olan atom, en küçük parçacık değil artık; “daha küçük parçaya bölünemez” denilen “şey”, sayılarla ifade edilemeyecek kadar çok küçük parçadan ibaretmiş meğer. Ve o küçük parçacıkların daha da küçük parçacıkları var mı, kimse bilmiyor (şimdilik).
Kuantum fiziği daha da ilginç şeyler söylüyor mesela… “İçine yeteri kadar girdiğinizde”, artık daha küçük parçaya bölünemez denilen “şey”in aslında kendi çapında bir Kâinat olduğu ortaya çıkıyor. Parçacıklar arasındaki mesafe görece o denli uzak ki, teorik olarak atomaltı zerreciklerde sayısız Kâinat bulunması mümkün. (Bir tuz zerreciğinin üzerinde miliyorlarca mikroorganizma bulunabiliyor; bunlar aynen sizin bizim gibi canlı yaratıklar.)
Ama esas “tuhaf” olan şey; bu parçacıkların bazen o zamanda bazen bu zamanda, bazen o mekanda bazen bu mekanda olması…
Korkutucu olanı ise, pu parçacağın gözlemcisinin farkında olması; sizin onu izlediğinizi “biliyor” ve deyim yerinde ise “gözlemcisi ile, yani sizinle oynaşıyor”… İzlenmediğini ‘anladığında” somurtup oturuyor muhtemelen; bakıyor ki izleniyor, başlıyor bir şeyler anlatmaya…
“Bazen o zamanda bazen bu zamanda, bazen o mekanda bazen bu mekanda” olmak, başlıbaşına bir muamma aslında.
Bu zamanda olmadığında hangi zamanda mesela?
Bu mekanda olmadığında hangi mekanda mesela?
Bu fakir gibi cahil birini değil de meselâ bir kuantum fizikçisini dinlediğinizde, hele bir de anlatılanlar birtakım aygıtlarla görselleştirildiğinde büyülenmemeniz, ürkmemeniz, ürpermemeniz mümkün değil; biz neredeyiz, bizi de kapsayan akıl alamaz Yaratış nerede!..
Şu anda bulunduğunuz odanın, salonun veya işyerinizin içinde, sayıyla ifade edilemeyecek kadar çok ve birbirinin içine geçmiş Kâinat/Evren bulunması mümkün… (“Paralel evrenler” meselesi hani; sanırım kuantumun en çarpıcı sonuçlarından biri.)
Ne demekse, “dalga boyları/titreşimleri/manyetik alanları” farklı olduğu için kimse kimseye engel olmuyor veya kimse kimsenin farkına varmıyor.
Gökyüzünü içinde yaşadığı kuyunun ağzı kadar sanan kurbağadan farkımız yok!..
İlk satırda belirttiğim gibi, Allah’a inanın inanmayın, “rastlantılar” veya “Akıllı Tasarım” yanlısı olun olmayın bunu kabul etmek zorundasınız; çünkü bilimsel bir gerçeklikten söz ediyoruz burada…
Bu satırlar sizi buna inandıramıyorsa, bu, bilimin inandırıcı olmamasından değil, bu cahil fakirin anlatımındaki yetersizlikten kaynaklanıyordur.
Giz, sadece bilimsel şaşırtıcılıktan ibaret değil ki.
Hz.Adem ilk insan değildi mesela, ondan önce sayısız insan ırkı gelip gitmişti Arz’a; aynı anda iki farklı yerde bulunan ermişlerin “hikâyeleri” hikâye olmayabilir mesela; Atlantis ve Mu uygarlıkları pekala mümkün görünüyor artık; Sümerler kimdi mesela, nereden geldiler ve birden bire nereye gittiler; İnkalar ve Mayalar kimlerdi, bu kadar uzun takvim yapmayı nasıl becerebilmişlerdi ve buna neden gerek duymuşlardı; Tevrat’taki Hezekiel Peygamber mesela, öyle tuhaf şeyler anlatıyor ki, insan nasıl düşünmesi gerektiğine bir türlü karar veremiyor…
“Tevrat” demişken, şu ayete bakın mesela: “”İlahi varlıkların insan kızlarıyla evlenip çocuk sahibi oldukları günlerde ve daha sonra yeryüzünde Nefiller yaşardı.”
İlahi varlıklar, “Tanrı Oğulları” anlamına geliyormuş; Nefiller de “gökten düşmüş kimseler” veya “devler” anlamına…
“Tanrı Oğulları” kim? Bunlar insan kızlarıyla nasıl evlenip çocuk sahibi olabiliyor; genetik problemler nasıl çözülüyor veya bu iki farklı tür arasında genetik bir problem yok muydu gerçekte? Peki “gökten düşmüş kimseler” ne demek veya “devler”?..
Tevrat’a inanırsınız inanmazsınız, bu, özün önceliği kavramında gözardı edilebilecek bir unsur; Arz’ın o günkü koşullarında hem insan var, hem Tanrı Oğulları var, hem de gökten düşmüş kimseler veya devler… (Hele bir de Eski Hint Kutsal Kitapları’ndaki ayrıntıları okusanız, kafanız bir anda karmakarışık olacaktır, bunu garanti ederim. “Uçuş aygıtlarını hareketsiz kılmanın sırrı/uçuş aygıtını görünmez kılmanın sırrı/Düşman aygıtlarındaki konuşmaları ve diğer sesleri dinlemenin sırrı/parçalara ayrılmayan, ateşe dayanıklı ve bozulmaz uçuş aygıtları yapmanın sırrı”… Bunlar, -sanırım- 5.000-6.000 yıl önce kaleme alınmış cümleler.)
Ne demek istiyor Tevrat?
Kutsal veya değil (bana göre kutsal tabii), elimizde bir kaynak var ve bu kaynak binlerce yıl öncesinden bunları aktarıyor bize…
“Tahrif edilmiş edilmemiş”; kaynak aynen bunları söylüyor ve siyak sibak karinesinde bunu destekleyen bir sürü şey daha ekliyor (Burada uzun sürer, bu nedene ayrıntısına giremiyorum)…
Kuran ayetlerinden yola çıkarak yazmış olduğum bir kitapta (Kuran’daki UFO) öyle tuhaf şeyler anlatmıştım ki, kimileri şaşkınlıktan küçük dilini yutarken, kimileri de bu fakirle alay etmekten kendini alamamıştı; ama unuttukları veya konuya uzak oldukları için farkında olmadan gözardı ettikleri bir şey vardı: Kaynağım, benim Kutsal Kitabım Kuran’dı…
Başka bir konu:
Mesela, “O, odur ki, gökleri ve yeri altı günde yaratmıştır. O’nun arşı da su üzerinde idi. …” (Kuran, Hud Suresi, 7. ayet)
Tevrat’tan bir ayet mesela: “Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı. Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı. Tanrı’nın Ruhu suların üzerinde dalgalanıyordu.” (Yaratılış 1/ 1. ve 2. ayetler)
Kuran’dan ve Tevrat’tan bu okuduklarınız, Arz’ın yaratılışı esnasında meydana gelen veya var olan birtakım şeylerden bahsediyor; okyanusların veya o günün şartlarında tek bir okyanusun üzerinde bir şey var veya okyanusun üzerinde bir şey dalgalanıyor…
Bu, Arz’ın yaratılışı (aslında biçimlendirilişi; karalar, denizler, otlaklar vb.) esnasında meydana geliyor.
Ne demek bu?
Yapılan yorumları okumaya kalksanız, bir daha Kutsal Kitap veya Kuran okumamaya yemin edersiniz; binlerce yıllık yalan yanlış, saçma sapan şeyler… Ebu bilmem ne şunu demiş, rabbi bilmem kim bunu demiş…
Bilim bu işlerle haklı olarak uğraşmıyor, din bilginleri ellerini taşın altına sokmaktan özellikle kaçınıyor, benim gibi cahiller de konuştuklarında ya uçuk kaçık şeyler söylemek zorunda kalıyorlar, ya da gerçeğe bir parça yaklaştıklarında çok bilmişlerin alay dolu mimikleriyle karşılaşmaktan, hatta bazen açık açık dalga geçilmekten kurtulamıyorlar…
Bu ayetlerde önemli bazı şeyler söyleniyor ciğerim; giz üstün giz…
Yapılan hesaplamalar, “gözlemlenebilen Evren’de” milyarlarca galaksi, bu galaksilerde de 1.000.000.000.000.000.000.000 yıldız olabileceğini ortaya koyuyor. Bu sayının nasıl okunabileceğini bilmiyorum; ille de bir şekilde telaffuz etmek gerekirse, bu sayıya “bir milyar trilyon” gibi garip bir isim takabiliriz belki…
Odanızın duvarı büyüklüğünde bir Evren haritası yapmaya kalktığınızda Dünya’yı toplu iğne ucu ile bile gösteremiyorsunuz; çünkü toplu iğne ucu, bu ölçekte çok büyük yer tutuyor.
Var mıyız yok muyuz belli bile değil…
Herhalde hiçbir şey göründüğü gibi değil…
Fikir üretmek yerine -hatta en azından bu konularda bir kez daha düşünmek yerine- tanrılaştırdıklarını papağan gibi tekrar etmekten başka bir şey yapmamayı adet haline getirmiş olanlar işin kolayını bulmuşlar:
“İslamcı komünist ulan bu herif, abuk subuk konuşuyor işte!..”
E, sen bir şeyler söyle!..
“Cık; ebu bilmemne veya rabbi bilmemne bin yıldır söylüyor işte, bununla yetineceksin, karıştırma!..”
Peki, Bakara 219, Nahl 71, Nisa 75 ne diyor?
“Şişşştt, hıııı!..”
(Tabii “Şişşştt, hıııı!”, çünkü Kuran’daki bu ayetler servetlerin, nimet ve imkânların eşit biçimde dağıtılmasını ve mazlumlar için savaşılmasını emrediyor.)
Evrenin genişleme hızı saniyede 70 kilometre olarak hesaplanıyor, siz bu yazıyı okumaya başladığınızdan beri galaksiler birbirlerinden 100.000 kilometre uzaklaştı; her biri “bir yere” doğru çılgınca bir hızla gidiyor.
Da…
Nereye gidiyor?..
Gittiği yerde ne var?
Unutmayın; biz de bu galaksilerle birlikte gidiyoruz, aynı yolun yolcularıyız yani.
Peki, yolculuk nereye?
Aslında sorum bu değil tabii…
Allah, zihnimizin kavrayamayacağı gizemlilikte bir macerada bize de bir rol vermiş; bizden istediği şey ise son derece basit:
Buna layık ol.
Buna layık ol; hepsi bu!..
Peki, neredeyse tamamına yakını anlamsız bir koşuşturmadan ibaret olan şu kısacık yaşamımızda biz ne yapıyoruz? (Bize bağışlanmış en önemli hazine olan “yaşam” gerçekten o denli kısa ve bu “kısalık” o denli şaşırtıcı ki, insan, zamanın kendisine muzip bir oyun oynayıp oynamadığını düşünmeden edemiyor; tabii, “zaman” diye bir şey gerçekten varsa!)
Öyle veya böyle; insan yaşamı hüzünlendirici biçimde kısa.
Bir ışıma gibi parlayıp sönüveren bu kısacık süreçte huşu içinde, tefekkür içinde, ürperti içinde bir arayışa girişeceğimize, yarıtılmışların tümüne merhamet göstererek, birbirimizle yardımlaşarak, Allah’ın bu muazzam yaratışını anlamaya, bu yolla ruhumuzu geliştirmeye çalışacağımıza, birbirimizin gözünü oymak için didinip duruyoruz; ve ne acıdır ki, neden de son derece basit, bir o kadar da çarpıcı:
Daha fazla mal mülk, daha fazla servet…
Daha fazla tüketim…
Daha yüksek bir mevki…
Daha büyük bir şöhret…
Daha fazla haz…
Daha fazla intikam…
Daha fazla iktidar, daha kapsamlı muktedirlik, daha rezilce sömürme…
Merhamet hariç her şeyde alabildiğine bir yarış; amok koşucularını hatırlamadan edemiyor insan. (Bir tür hastalık; sürekli olarak amaçsızca koşuyor hasta, bitap düşüp ölene dek.)
abd denen haydut, ta Atlantik’in ötesinden gelip, gülünç olduğuna aldırış etmeksizin ileri sürdüğü birtakım yalanlarla komşumuz Irak’a girip her yeri darma duman ettiğinde, çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek herkesi katlettiğinde (1,5 yılda, 1.500.000 kişi), bu işin salt petrol için olduğunu bildiğimiz halde hiçbir şey yapamadık; çünkü zulme karşı çıkmak önceliklerimiz arasında değildi. Çoğunluğu Arap olan katledilenler için kendisi de Arap olan Suudi Arabistan bir şeyler yaptı ama; katil sürülerinin kendi topraklarını kullanmasını seve seve kabul etti. “İncirlik” meselesini hiç sormayın; bu ayıp, Arz var olduğu sürece bize yeter; en azından bu fakire yeter!..
(Bu fakir de bir şey yapamadı; kimseyi suçlamıyorum, bir gerçeği ortaya koymaya çalışıyorum.)
“Kibir” en büyük günah olarak gösteriliyor (şirkten sonra)…
Bence yanlış.
Çok yanlış.
En büyük günah “aptallık” olmalı.
“Şirk”i de doğuran da bu değil mi zaten…
Einstein, “Tanrı zar atmaz!” demişti. (Kendisi atmıştı oysa.)
Ne demek istemişti?..
Kitaplarımın birinde, “Adem’le başlayan son insan ırkı da başaramadı”, derken bunu söylemeye çalışıyordum işte.
Oysa kural çok net:
Başaramayan gider, başarabilecek olan gelir.
Olacak olan da budur zaten…
Hep olduğu gibi…
“Hayır ve şer Allah’tandır” diyor kimi İslam bilginleri.
Olur mu öyle şey!
Allah’tan şer gelir mi?!.
Peki; kimden geliyor şer, İblis’ten mi?
Gerçekten mi?..
E, aynaya sadece saçımızı taramak için bakarsak, öyle tabii.
“Muazzam” sözcüğünün yetersiz kaldığı bir macerada küçük veya büyük bir rolle ödüllendirilmişiz; “bir şeyleri” anlamak için didinip duracağımıza, nasıl yaparız da birbirimizin gözünü daha feci biçimde oyarız diye koşuşturup duruyoruz; bir yere doğru kavrayamayacağımız bir hızla gitmekte olan Kâinat’la ve karşısında boynumuzu büküp ürpermekten başka bir şey yapamayacağımız bu gizemli Yaratışla alay edercesine.
Kendi adıma söylüyorum; ne yazık ki, içinde bulunduğum kuyunun ağzı o kadar küçük ki…
Geçen gün gözlerimle gördüm; bilginler, hâlâ arka ayaklarından biri ile doğmakta olan kaşalot türü bir balinayı inceliyorlardı şaşkınlık içinde…
Ne demek, “hâlâ arka ayaklarından biri ile doğmakta olan balina”?..
Hadi bana müsaade; aynaya bakmam gerekiyor, sanırım saçım bozulmuş…
Buna mecbursunuz, çünkü Kâinat da gizemli bir yolculuğun tam göbeğinde yer alıyor zaten; sadece, nereye gittiği bilinmiyor, biz bilmiyoruz yani, gizemi oluşturan da bu zaten.
Hepimiz bir çeşit enerjiden ibaretiz, Kâinat’taki her şey gibi.
İnsan, bir karga veya bir kestane ağacıyla yakın akraba, Anrdomeda Galaksisi’yle de, çünkü aynı harçtan karılmışız; atom sayılarımız veya bu atomların dizilişi biraz farklı, hepsi bu.
Ve elektron mikroskobunun altına ne koyarsanız koyun, göreceğiniz şey, dönüp durmakta olan ve gözle görülmesi mümkün olmayan alt atomik parçacıklar. “En küçük parçacık” olan atom, en küçük parçacık değil artık; “daha küçük parçaya bölünemez” denilen “şey”, sayılarla ifade edilemeyecek kadar çok küçük parçadan ibaretmiş meğer. Ve o küçük parçacıkların daha da küçük parçacıkları var mı, kimse bilmiyor (şimdilik).
Kuantum fiziği daha da ilginç şeyler söylüyor mesela… “İçine yeteri kadar girdiğinizde”, artık daha küçük parçaya bölünemez denilen “şey”in aslında kendi çapında bir Kâinat olduğu ortaya çıkıyor. Parçacıklar arasındaki mesafe görece o denli uzak ki, teorik olarak atomaltı zerreciklerde sayısız Kâinat bulunması mümkün. (Bir tuz zerreciğinin üzerinde miliyorlarca mikroorganizma bulunabiliyor; bunlar aynen sizin bizim gibi canlı yaratıklar.)
Ama esas “tuhaf” olan şey; bu parçacıkların bazen o zamanda bazen bu zamanda, bazen o mekanda bazen bu mekanda olması…
Korkutucu olanı ise, pu parçacağın gözlemcisinin farkında olması; sizin onu izlediğinizi “biliyor” ve deyim yerinde ise “gözlemcisi ile, yani sizinle oynaşıyor”… İzlenmediğini ‘anladığında” somurtup oturuyor muhtemelen; bakıyor ki izleniyor, başlıyor bir şeyler anlatmaya…
“Bazen o zamanda bazen bu zamanda, bazen o mekanda bazen bu mekanda” olmak, başlıbaşına bir muamma aslında.
Bu zamanda olmadığında hangi zamanda mesela?
Bu mekanda olmadığında hangi mekanda mesela?
Bu fakir gibi cahil birini değil de meselâ bir kuantum fizikçisini dinlediğinizde, hele bir de anlatılanlar birtakım aygıtlarla görselleştirildiğinde büyülenmemeniz, ürkmemeniz, ürpermemeniz mümkün değil; biz neredeyiz, bizi de kapsayan akıl alamaz Yaratış nerede!..
Şu anda bulunduğunuz odanın, salonun veya işyerinizin içinde, sayıyla ifade edilemeyecek kadar çok ve birbirinin içine geçmiş Kâinat/Evren bulunması mümkün… (“Paralel evrenler” meselesi hani; sanırım kuantumun en çarpıcı sonuçlarından biri.)
Ne demekse, “dalga boyları/titreşimleri/manyetik alanları” farklı olduğu için kimse kimseye engel olmuyor veya kimse kimsenin farkına varmıyor.
Gökyüzünü içinde yaşadığı kuyunun ağzı kadar sanan kurbağadan farkımız yok!..
İlk satırda belirttiğim gibi, Allah’a inanın inanmayın, “rastlantılar” veya “Akıllı Tasarım” yanlısı olun olmayın bunu kabul etmek zorundasınız; çünkü bilimsel bir gerçeklikten söz ediyoruz burada…
Bu satırlar sizi buna inandıramıyorsa, bu, bilimin inandırıcı olmamasından değil, bu cahil fakirin anlatımındaki yetersizlikten kaynaklanıyordur.
Giz, sadece bilimsel şaşırtıcılıktan ibaret değil ki.
Hz.Adem ilk insan değildi mesela, ondan önce sayısız insan ırkı gelip gitmişti Arz’a; aynı anda iki farklı yerde bulunan ermişlerin “hikâyeleri” hikâye olmayabilir mesela; Atlantis ve Mu uygarlıkları pekala mümkün görünüyor artık; Sümerler kimdi mesela, nereden geldiler ve birden bire nereye gittiler; İnkalar ve Mayalar kimlerdi, bu kadar uzun takvim yapmayı nasıl becerebilmişlerdi ve buna neden gerek duymuşlardı; Tevrat’taki Hezekiel Peygamber mesela, öyle tuhaf şeyler anlatıyor ki, insan nasıl düşünmesi gerektiğine bir türlü karar veremiyor…
“Tevrat” demişken, şu ayete bakın mesela: “”İlahi varlıkların insan kızlarıyla evlenip çocuk sahibi oldukları günlerde ve daha sonra yeryüzünde Nefiller yaşardı.”
İlahi varlıklar, “Tanrı Oğulları” anlamına geliyormuş; Nefiller de “gökten düşmüş kimseler” veya “devler” anlamına…
“Tanrı Oğulları” kim? Bunlar insan kızlarıyla nasıl evlenip çocuk sahibi olabiliyor; genetik problemler nasıl çözülüyor veya bu iki farklı tür arasında genetik bir problem yok muydu gerçekte? Peki “gökten düşmüş kimseler” ne demek veya “devler”?..
Tevrat’a inanırsınız inanmazsınız, bu, özün önceliği kavramında gözardı edilebilecek bir unsur; Arz’ın o günkü koşullarında hem insan var, hem Tanrı Oğulları var, hem de gökten düşmüş kimseler veya devler… (Hele bir de Eski Hint Kutsal Kitapları’ndaki ayrıntıları okusanız, kafanız bir anda karmakarışık olacaktır, bunu garanti ederim. “Uçuş aygıtlarını hareketsiz kılmanın sırrı/uçuş aygıtını görünmez kılmanın sırrı/Düşman aygıtlarındaki konuşmaları ve diğer sesleri dinlemenin sırrı/parçalara ayrılmayan, ateşe dayanıklı ve bozulmaz uçuş aygıtları yapmanın sırrı”… Bunlar, -sanırım- 5.000-6.000 yıl önce kaleme alınmış cümleler.)
Ne demek istiyor Tevrat?
Kutsal veya değil (bana göre kutsal tabii), elimizde bir kaynak var ve bu kaynak binlerce yıl öncesinden bunları aktarıyor bize…
“Tahrif edilmiş edilmemiş”; kaynak aynen bunları söylüyor ve siyak sibak karinesinde bunu destekleyen bir sürü şey daha ekliyor (Burada uzun sürer, bu nedene ayrıntısına giremiyorum)…
Kuran ayetlerinden yola çıkarak yazmış olduğum bir kitapta (Kuran’daki UFO) öyle tuhaf şeyler anlatmıştım ki, kimileri şaşkınlıktan küçük dilini yutarken, kimileri de bu fakirle alay etmekten kendini alamamıştı; ama unuttukları veya konuya uzak oldukları için farkında olmadan gözardı ettikleri bir şey vardı: Kaynağım, benim Kutsal Kitabım Kuran’dı…
Başka bir konu:
Mesela, “O, odur ki, gökleri ve yeri altı günde yaratmıştır. O’nun arşı da su üzerinde idi. …” (Kuran, Hud Suresi, 7. ayet)
Tevrat’tan bir ayet mesela: “Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı. Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı. Tanrı’nın Ruhu suların üzerinde dalgalanıyordu.” (Yaratılış 1/ 1. ve 2. ayetler)
Kuran’dan ve Tevrat’tan bu okuduklarınız, Arz’ın yaratılışı esnasında meydana gelen veya var olan birtakım şeylerden bahsediyor; okyanusların veya o günün şartlarında tek bir okyanusun üzerinde bir şey var veya okyanusun üzerinde bir şey dalgalanıyor…
Bu, Arz’ın yaratılışı (aslında biçimlendirilişi; karalar, denizler, otlaklar vb.) esnasında meydana geliyor.
Ne demek bu?
Yapılan yorumları okumaya kalksanız, bir daha Kutsal Kitap veya Kuran okumamaya yemin edersiniz; binlerce yıllık yalan yanlış, saçma sapan şeyler… Ebu bilmem ne şunu demiş, rabbi bilmem kim bunu demiş…
Bilim bu işlerle haklı olarak uğraşmıyor, din bilginleri ellerini taşın altına sokmaktan özellikle kaçınıyor, benim gibi cahiller de konuştuklarında ya uçuk kaçık şeyler söylemek zorunda kalıyorlar, ya da gerçeğe bir parça yaklaştıklarında çok bilmişlerin alay dolu mimikleriyle karşılaşmaktan, hatta bazen açık açık dalga geçilmekten kurtulamıyorlar…
Bu ayetlerde önemli bazı şeyler söyleniyor ciğerim; giz üstün giz…
Yapılan hesaplamalar, “gözlemlenebilen Evren’de” milyarlarca galaksi, bu galaksilerde de 1.000.000.000.000.000.000.000 yıldız olabileceğini ortaya koyuyor. Bu sayının nasıl okunabileceğini bilmiyorum; ille de bir şekilde telaffuz etmek gerekirse, bu sayıya “bir milyar trilyon” gibi garip bir isim takabiliriz belki…
Odanızın duvarı büyüklüğünde bir Evren haritası yapmaya kalktığınızda Dünya’yı toplu iğne ucu ile bile gösteremiyorsunuz; çünkü toplu iğne ucu, bu ölçekte çok büyük yer tutuyor.
Var mıyız yok muyuz belli bile değil…
Herhalde hiçbir şey göründüğü gibi değil…
Fikir üretmek yerine -hatta en azından bu konularda bir kez daha düşünmek yerine- tanrılaştırdıklarını papağan gibi tekrar etmekten başka bir şey yapmamayı adet haline getirmiş olanlar işin kolayını bulmuşlar:
“İslamcı komünist ulan bu herif, abuk subuk konuşuyor işte!..”
E, sen bir şeyler söyle!..
“Cık; ebu bilmemne veya rabbi bilmemne bin yıldır söylüyor işte, bununla yetineceksin, karıştırma!..”
Peki, Bakara 219, Nahl 71, Nisa 75 ne diyor?
“Şişşştt, hıııı!..”
(Tabii “Şişşştt, hıııı!”, çünkü Kuran’daki bu ayetler servetlerin, nimet ve imkânların eşit biçimde dağıtılmasını ve mazlumlar için savaşılmasını emrediyor.)
Evrenin genişleme hızı saniyede 70 kilometre olarak hesaplanıyor, siz bu yazıyı okumaya başladığınızdan beri galaksiler birbirlerinden 100.000 kilometre uzaklaştı; her biri “bir yere” doğru çılgınca bir hızla gidiyor.
Da…
Nereye gidiyor?..
Gittiği yerde ne var?
Unutmayın; biz de bu galaksilerle birlikte gidiyoruz, aynı yolun yolcularıyız yani.
Peki, yolculuk nereye?
Aslında sorum bu değil tabii…
Allah, zihnimizin kavrayamayacağı gizemlilikte bir macerada bize de bir rol vermiş; bizden istediği şey ise son derece basit:
Buna layık ol.
Buna layık ol; hepsi bu!..
Peki, neredeyse tamamına yakını anlamsız bir koşuşturmadan ibaret olan şu kısacık yaşamımızda biz ne yapıyoruz? (Bize bağışlanmış en önemli hazine olan “yaşam” gerçekten o denli kısa ve bu “kısalık” o denli şaşırtıcı ki, insan, zamanın kendisine muzip bir oyun oynayıp oynamadığını düşünmeden edemiyor; tabii, “zaman” diye bir şey gerçekten varsa!)
Öyle veya böyle; insan yaşamı hüzünlendirici biçimde kısa.
Bir ışıma gibi parlayıp sönüveren bu kısacık süreçte huşu içinde, tefekkür içinde, ürperti içinde bir arayışa girişeceğimize, yarıtılmışların tümüne merhamet göstererek, birbirimizle yardımlaşarak, Allah’ın bu muazzam yaratışını anlamaya, bu yolla ruhumuzu geliştirmeye çalışacağımıza, birbirimizin gözünü oymak için didinip duruyoruz; ve ne acıdır ki, neden de son derece basit, bir o kadar da çarpıcı:
Daha fazla mal mülk, daha fazla servet…
Daha fazla tüketim…
Daha yüksek bir mevki…
Daha büyük bir şöhret…
Daha fazla haz…
Daha fazla intikam…
Daha fazla iktidar, daha kapsamlı muktedirlik, daha rezilce sömürme…
Merhamet hariç her şeyde alabildiğine bir yarış; amok koşucularını hatırlamadan edemiyor insan. (Bir tür hastalık; sürekli olarak amaçsızca koşuyor hasta, bitap düşüp ölene dek.)
abd denen haydut, ta Atlantik’in ötesinden gelip, gülünç olduğuna aldırış etmeksizin ileri sürdüğü birtakım yalanlarla komşumuz Irak’a girip her yeri darma duman ettiğinde, çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek herkesi katlettiğinde (1,5 yılda, 1.500.000 kişi), bu işin salt petrol için olduğunu bildiğimiz halde hiçbir şey yapamadık; çünkü zulme karşı çıkmak önceliklerimiz arasında değildi. Çoğunluğu Arap olan katledilenler için kendisi de Arap olan Suudi Arabistan bir şeyler yaptı ama; katil sürülerinin kendi topraklarını kullanmasını seve seve kabul etti. “İncirlik” meselesini hiç sormayın; bu ayıp, Arz var olduğu sürece bize yeter; en azından bu fakire yeter!..
(Bu fakir de bir şey yapamadı; kimseyi suçlamıyorum, bir gerçeği ortaya koymaya çalışıyorum.)
“Kibir” en büyük günah olarak gösteriliyor (şirkten sonra)…
Bence yanlış.
Çok yanlış.
En büyük günah “aptallık” olmalı.
“Şirk”i de doğuran da bu değil mi zaten…
Einstein, “Tanrı zar atmaz!” demişti. (Kendisi atmıştı oysa.)
Ne demek istemişti?..
Kitaplarımın birinde, “Adem’le başlayan son insan ırkı da başaramadı”, derken bunu söylemeye çalışıyordum işte.
Oysa kural çok net:
Başaramayan gider, başarabilecek olan gelir.
Olacak olan da budur zaten…
Hep olduğu gibi…
“Hayır ve şer Allah’tandır” diyor kimi İslam bilginleri.
Olur mu öyle şey!
Allah’tan şer gelir mi?!.
Peki; kimden geliyor şer, İblis’ten mi?
Gerçekten mi?..
E, aynaya sadece saçımızı taramak için bakarsak, öyle tabii.
“Muazzam” sözcüğünün yetersiz kaldığı bir macerada küçük veya büyük bir rolle ödüllendirilmişiz; “bir şeyleri” anlamak için didinip duracağımıza, nasıl yaparız da birbirimizin gözünü daha feci biçimde oyarız diye koşuşturup duruyoruz; bir yere doğru kavrayamayacağımız bir hızla gitmekte olan Kâinat’la ve karşısında boynumuzu büküp ürpermekten başka bir şey yapamayacağımız bu gizemli Yaratışla alay edercesine.
Kendi adıma söylüyorum; ne yazık ki, içinde bulunduğum kuyunun ağzı o kadar küçük ki…
Geçen gün gözlerimle gördüm; bilginler, hâlâ arka ayaklarından biri ile doğmakta olan kaşalot türü bir balinayı inceliyorlardı şaşkınlık içinde…
Ne demek, “hâlâ arka ayaklarından biri ile doğmakta olan balina”?..
Hadi bana müsaade; aynaya bakmam gerekiyor, sanırım saçım bozulmuş…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)