Siyaset, “servetlerin yeniden dağılımını düzenlemek için” yapılır.
Gerisi hikâyeden ibarettir!
Ya muktedirden yanasınızdır, ya da fakir fukaradan.
AKP’nin siyaseti, kitapların yazdığı ile birebir uyuşmaktadır; çünkü AKP servetlerin yeniden dağılımını düzenlemek üzere yola çıkmış, kendine yeni bir burjuvazi yaratma yolunda önemli mesafeler katetmiş kapitalist bir partidir.
Referandum işte tam olarak bu ortamda yapılmaktadır.
Bu konu üzerinde daha fazla durmak abesle iştigal olacağından, bu çalışmada sadece memurun aptal yerine konulması örneği ile iktifa edilecektir.
Memur aptal mıdır?
İktidara göre evet, memur aptaldır!
Ücret artışları ve diğer sosyal haklar meselesinde toplu sözleşme yapılacaktır; memur ve iktidar masaya oturacak, anlaşamadıklarında -ki anlaştıkları hiç görülmemiştir; zaten bu eşyanın tabiatına aykırıdır- memurun grev hakkı olmadığı için, dolayısıyla taleplerini kabul ettirmek için elinde hiçbir gücü bulunmadığı için hiçbir konuda isteğini kabul ettiremeyecektir. Bu durumda “son sözü kurul söylecek” ve bu kurulun kararı “kesin” olacaktır; yani yargı yolu da kapanmış olacaktır.
Peki “kurul” kimin kuruludur?
İktidarın… (Bugün AKP’nin, yarın bir başka iktidarın.)
Sadece bu örnek bile, “memurun refahı için evet” söyleminin, iktidarın ve yandaş basının bu kesimi gerçekten aptal sandığının veya aptal yerine koyduğunun en açık göstergesidir.
Bu, daha önce de bir vesile ile belirttiğim gibi, bir “çelik çomak oyunu”dur; Başbakanın söylediği gibi, milletin eline birer çelik ve çomak verilmiş ve “oyun oynaması” hedeflenmiştir.
Yapılan tartışmalar, bu oyunun tuttuğunun en açık göstergesidir.
Bu arada, “servet hızla el değiştirmeye devam etmekte”; eski muktedirlerin halktan gasp ettiği bu servet esas sahibi olan halka hiçbir biçimde aktarılmayarak yeni oluşturulan burjuvaziye kanalize edilmektedir.
AKP’nin yaptığı, mal ve servetleri eski muktedirlerden yeni muktedirlere aktarmaktan ve bu konu halk tarafından konuşulmasın diye ortaya yeni yeni çelik çomak oyunları sürmekten ibarettir.
Muhalefet ne yaparsa yapsın bu oyunu bozamamaktadır; çünkü eski muktedirler korkudan, yeni muktedirler de sevinç şımarıklığından öylesine yaygara yapmaktadırlar ki, yaygaranın bu desibelinden bu oluşumu bir türlü göremeyen halk kesimleri “kendi idam fermanları olacak” referandum için seve seve “evet” demeyi göze alabilmektedir.
Burada iş her zaman olduğu gibi Müslümanlara düşmektedir.
AKP’li seçmen, halka karşı işlenen bu günaha ortak olmamalı, referandumda mutlaka sandık başına giderek “hayır” oyu kullanmalıdır.
Bu iktidar sekiz yıldır işbaşındadır. Bu süre zarfında, halkın tüm birikimi “özelleştirme” adı altında “yeni burjuvazi sınıfı”na peşkeş çekilmiş, dolar milyarderi sayısı yediden yirmi yediye yükseltilmiş, Devlet bankalarından çıkarılan usulsüz krediler ve şaibeli birtakım ihalelerle halkın alın teri “yeni zenginler”e aktarılmıştır. Devletin resmi kuruluşu DİE, Türkiye’de otuz milyon kişinin açlık sınırında yaşadığını, milyonlarca kişinin işsiz dolaştığını söylemektedir.
Bu referandum maddeleri ile aptal yerine konan, böyle olduğu sanılan memur, -daha önce de belirttiğim gibi- evine bir serçeden bile daha az kırmızı et götürebilmektedir.
Memur perişandır, işçi perişandır, çiftçi perişandır, esnaf perişandır, halk yoksulluk ve yoksunluktan bitap düşmüştür; ve bu anayasa değişikliği ile oylanacak olan maddeler bu perişanlığı “sistemleştirme” çabasından ibarettir.
Dini duyguları istismar edilerek kandırılmak istenen AKP’li seçmen bu oyunu bozmalıdır.
Bu kapitalist iktidar, türbanlı kesimi bile “cipli türbanlılar-Akbilli türbanlılar” diye ikiye ayırmış; Diyanet İşleri Başkanlığı’nın açıkladığı gibi, memuru bile “zekat verilecekler listesi”ne yazdırmıştır.
Fakir fukara bu oyunu bozmaz, kendi sefaletini sistemleştirecek olan bu referandumda “hayır” oyu vermezse, bunun sonuçlarına çok uzun bir süre katlanmak zorunda kalacaktır.
AKP’li Müslüman taban bu kapitalist oyunu bozmalı ve referandumda “hayır” oyu kullanmalıdır.
AKP’li seçmen 12 Eylül sabahı oy kullanmak üzere yola çıkmadan önce Kuran’ın herhangi bir Suresinden herhangi bir ayeti bir kez daha okumalı ve kapitalist AKP’nin bu oyununu bozmak için Allah’ın kendisine ilham vermesi için dua etmelidir.
Müslümanlar bu günaha ortak olmamalıdırlar!
Bu, Müslümanlara son uyarımdır!
Allah, rızıkta insanların eşitliğini emretmekte ama AKP hükümeti bunun tam tersini yaparak “yeni bir zengin sınıf oluşturmak” peşinde koşmakta; bunun için de iyiniyetli Müslüman halkın dini duygularını istismar etmektedir.
Müslümanlar bu oyuna gelmemelidirler.
Sorulması gereken soru, son sekiz yılda zenginin neden daha zengin, fakirin neden daha fakir olduğudur! (Bu mesele, referandum paketi ile birebir örtüşmektedir.)
AKP tabanı, kendisinden “evet” oyu isteyen yöneticilerinin son zamanlarda neden bu denli zenginleştiğini, üç gün üç gece süren düğünlerini neden beş yıldızlı otellerde yaptığını, henüz sakalları bile çıkmamış olan küçücük çocuklarının şirketler kurarak nasıl olup da bu yaşta dolar milyoneri olduğunu sorgulamalıdır.
AKP Müslüman bir parti değil, kapitalist bir partidir!
Kapitalizm Allah’ın dinine aykırı bir sistemdir!
12 Eylül’de oylanacak olan bu değişiklik paketi ile demokrasinin olmazsa olmazı “kuvvetler ayrılığı ilkesi” berhava edilmekte, tüm yetkiler tek elde toplanarak “faşist bir sistem” kurulmaya çalmışılmaktadır. Amaç, “servetlerin el değiştirmesi esnasında” demokrasi güçlerinin bu oyuna çomak sokmasının engellenmesinden ibarettir.
Müslüman seçmen vebali çok ağır olacak bu günaha ortak olmamalıdır! (Müslümanlar bu oyunu bozabilecek güçte olduklarını Irak’a asker göndermek isteyen iktidarın teskeresine “hayır” diyerek göstermişlerdir; bu oyun, CHP, MHP ve Müslüman olduğunu hatırlayan AKP’lilerin oylarıyla bozulmuştur. İktidarın dediği olsaydı ve teskere Meclis’ten geçseydi, şu anda o batağın içinde biz de olacaktık. AKP’li seçmen, iktidarın, Müslüman Irak’ın emperyalist Amerika tarafından işgal edilmesine neden ortak olmak istediğini sorgulamalıdır; bunun tam sırasıdır.)
Evine, çoluk çocuğuna günde ancak 3 gram kırmızı et götürebilen memur, toplu iş görüşmelerinda anlaşma sağlanamadığında -bu paket kendisine grev hakkı vermediği için- son sözü iktidarın atadığı kurulun vereceğini unutmamalıdır.
Bu denli aptal yerine konan memur, bu günaha ortak edilmek istenen Müslüman, birden fazla sendikaya bölünerek parçalanmak istenen işçi, bu cennet gibi Vatan’da işsiz gezen milyonlar, son sekiz yılda daha da yoksullaşan halk, bu iktidar döneminde hemen her gün şehit veren bu Millet bu duruma isyan etmelidir!
Yoksul, neden bu denli yoksul olduğunu sorgulamalı ve buna isyan ederek, kendisini daha da yoksullaştıracak bu tezgâhta “hayır” oyu kullanmalıdır.
İnsanlık dışı kapitalist sistem bugüne kadar sağılacak bir inek yerine koyarak iliğini kemiğini emdiği yoksul kesimi bugün aptal yerine koyarak daha da fazla sömürmek, mümkünse parçalayıp yemek istemektedir.
Fakir fukara bu oyunu bozmalı, buna isyan etmelidir!
Yoksul kesim, “kapitalizme hayır” deme hakkını artık kullanmalıdır.
Yoksulluğun AKP’lisi, CHP’lisi, MHP’lisi; yoksulluğun Türk’ü, Kürt’ü, Laz’ı, Çerkez’i olmaz; yoksulluk bir “sınıf” meselesidir. Kapitalist zihniyet sömüreceği kişiyi partisine, etnik kökenine veya mezhebine bakarak sömürmez; onun için yoksul yoksuldur ve her türlü yoksul sömürülmeye hazır bir “meta”dır, bir “eşya”dır, bir “nesne”dir! (Halk giderek yoksullaşırken AKP’li kesimin bu denli zenginleşmesi bunun en açık göstergesidir.)
Ve bugün kapitalizm gemisini yürüten kaptan kapitalist AKP hükümetidir.
Faşist 12 Eylül Anayasası, bu değişikliklerle çok daha faşist bir hale getirilmektedir. (YÖK’e dokunulmamakta, dokunulmazlıklar kaldırılmamakta, seçim barajı düşürülmemekte; Yüksek Yargı iktidarın emrine sokularak faşist bir yönetim kurulmaya çalışılmaktadır.)
AKP kapitalist bir partidir ve şu anda bu kapitalist gemiyi bu parti yüzdürmektedir.
Allah’tan sakınan Müslümanlar bu gemiyi durdurmalıdır!
Bugün bu görev Müslümanlarındır!
Allah, 12 Eylül’de Müslümanları bir kez daha imtihan edecektir.
Müslümanlar bunu unutmamalıdırlar…
29 Ağustos 2010 Pazar
26 Ağustos 2010 Perşembe
Suç Kimde ?
Adı Ömer Çetin’di.
20 yaşındaydı.
Üniversite öğrencisiydi.
Tanrı izin verseydi edebiyat öğretmeni olacaktı.
Ama Tanrı izin vermedi.
Neden?
Çalıştığı inşaattan düşererek öldürdü onu çünkü!
Çünkü bu Tanrı gaddar bir Tanrı; kimini eline keser verip inşaata sürüyor; kimini de elindeki milyon dolarlarla dolu çantalarla bankaya/borsaya gönderiyor…
Bu benim açıklama tarzım değil; bizim referandumda “hayır” oyu kullanacak oluşumuza sirinlenip kirli ağızlarından salyalar saçarak “bunların aklı yok!” diyenlerin söylemi…
Biri çıkıp da, “Ciğerim, bu kapitalist sistemin, özelikle vahşi liberalizmin kurallarından biridir; rekabet esnasında böyle şeyler olur, dünyanın her tarafında oluyor!” dese, o adamı alnından öperim. Doğru söylüyordur çünkü. (Ama sonra ağzını da yırtarım; çünkü ömrümün yarısı inşaatlarda geçti. Biraz para harcayarak ne gibi önlemler alınması gerektiğini ve bu önlemlerden sonra kazaların en az seviyeye nasıl indiğini biliyorum. Muktedirlere “zırhlı araç”, bana bir “emniyet kemeri” bile yok! Sahtekârlar sizi!)
Ama bunlar ağızlarından Allah’ı, Kuran’ı, Sünnet’i düşürmeyen tipler ve daha önce de benzerlerini yaşadığımız gibi, bu “cinayet”i de “kader” diyerek Allah’a yüklemekten zerre kadar utanmıyorlar!
Bunların Tanrısı garip bir Tanrı!
Ayrımcılık yapıyor!
Kendisine iman edenlere eşit davranmıyor.
Pislik bir Tanrı bu, kokuşmuş bir Tanrı!
Son derece açık ve tartışmaya hiç yer bırakmayacak kadar veciz bir biçimde söylemekten gurur duuyorum.
Ben bu Tanrı’yı reddediyorum!
Ben bu Tanrı’yı inkâr ediyorum!
Tövbe 31 ne diyor: “Allah’ın yanında hahamlarını ve ruhbanlarını da rabler edindiler. Meryem oğlu Mesih’i de öyle. Oysa kendilerine tek olan Allah’tan başkasına ibadet/kulluk etmemeleri emredilmişti. İlah yok o tek Allah’tan başka. Onların ortak koştuklarından arınmıştır o.”
Bunlar da kapitalizmi, malı mülkü, serveti, makam ve mevkiyi, şan ve şöhreti, hatta aynen Allah’ın söylediği gibi “ruhbanlarını” rabler edindiler. Allah’ın dinine yakışmayan ne varsa, “o ruhbanlarını” koruma içgüdüsüyle bütün suçu Allah’ın üzerine atmakta bir an bile duraksamıyorlar! (Hz.Peygamber bunu söylemişti; “Benim ümmetimin şirki riya olacak!” demişti.)
Bu naçiz yazıyı okuyanlar kendilerini günde otuz lira yevmiye için inşaattan düşerek ölen bu fukara üniversite öğrencisinin ana babasının yerine koymalıdır.
Çocuğunuzu okula gönderiyorsunuz, sonra kanlı bir kefen içinde cansız bedenini iade ediyorlar size; bu konuyu düşünün biraz.
Sizin de çocuğunuz var mı?
O zaman dikkatli olmanızda fayda var!
Çünkü ortalıkta gaddar, ahlâksız ve pislik bir Tanrı dolaşıyor!
Bu kalleşlerin kalleşi Tanrı, kimini eline keser verip inşaat yolluyor, kimini de eline milyon dolaralık çantalar verip bankaya!
Kahrolası kalleş bir Tanrı bu!
Neden hep fakir fukara çocuklarını öldürüyor bu Tanrı?
İstatistikler bunu gösteriyor; bu tip “kazalarda”(!) ölen çocukların tamamına yakını fakir fukara çocuğu; neden?
Bu çok basit bir matematik kuralı aslında; -ben bilmiyorum- matematiği iyi bilen biri bunu çok kolayca açıklayabilir.
Bu tip kazalarda yüz çocuk ölüyorsa, neredeyse yüzü de fakir fukara çocuğu!
Çünkü toplumun tamamına yakını fakir fukara, dolayısıyla bunların çocukları da; ve yine dolayısıyla bu tip işlerde çalışan tüm çocuklar da bu fakir fukaranın çocuğu.
Bu uğursuz Tanrı, bizim çocuklarımızı inşaatlardaki, tersanelerdeki, maden ocaklarındaki kazalarda öldürüyor; bunların çocuklarını ise daha sakalları bile çıkmadan şirketler kurdurarak zengin edip, bu tip kazalarda “çocuk öldürmeye” teşvik ediyor!
Kahrolası Tanrı!
Kahrolası!..
Ama -siz her ne kadar kabul etmemekte ısrar etseniz de- meselenin cevabı aşağıdaki soruda yatıyor:
Suç kimde; bu şerefsiz Tanrı’da mı, bizde mi?
(“Tanrı” sözcüğü özellikle büyük “T” ile yazılmaktadır, çünkü Kuran, bu şerefsiz Tanrı’nın, müminleri için gerçekten “Tanrı” olduğunu söylemekte, hatta bu müesseseye bir isim bile takmaktadır: Şirk!..)
Ömer Çetin’i öldürenler, Allah’ın kendilerini asla affetmeyeceğini bilmelidirler. (Nisa, 48)
Allah, “Ey inananlar! Müşrikler bir pisliktir. Artık bu yıllarından sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar.” diye emredecek; sonra da bunlar kalkıp, “Referandumda ‘evet’ oyu vermek umre sevabından bile büyüktür!” diye sırnaşacaklar.
Soru tekrar karşımızda:
Suç kimde; bu şerefsiz Tanrı’da mı, bizde mi?
Bu soru layıkıyla cevaplandırılmadığı taktirde daha çok fakir fukara çocuğu inşaatlarda ölüp gidecektir.
Kapitalist paradigmada insan sadece bir “girdi”den ibarettir; cıvata gibi, kum gibi, çimento ve demir gibi; sıradan bir “maliyet unsuru” yani.
Düşüp ölürse, günde otuz lira için düşüp ölmeyi göze alacak milyonlarca “girdi” sırada beklemektedir nasıl olsa!
Kararar sizindir…
“İşte bu, bir hatırlatıcı ve düşündürücüdür.” (İnsan, 29)
20 yaşındaydı.
Üniversite öğrencisiydi.
Tanrı izin verseydi edebiyat öğretmeni olacaktı.
Ama Tanrı izin vermedi.
Neden?
Çalıştığı inşaattan düşererek öldürdü onu çünkü!
Çünkü bu Tanrı gaddar bir Tanrı; kimini eline keser verip inşaata sürüyor; kimini de elindeki milyon dolarlarla dolu çantalarla bankaya/borsaya gönderiyor…
Bu benim açıklama tarzım değil; bizim referandumda “hayır” oyu kullanacak oluşumuza sirinlenip kirli ağızlarından salyalar saçarak “bunların aklı yok!” diyenlerin söylemi…
Biri çıkıp da, “Ciğerim, bu kapitalist sistemin, özelikle vahşi liberalizmin kurallarından biridir; rekabet esnasında böyle şeyler olur, dünyanın her tarafında oluyor!” dese, o adamı alnından öperim. Doğru söylüyordur çünkü. (Ama sonra ağzını da yırtarım; çünkü ömrümün yarısı inşaatlarda geçti. Biraz para harcayarak ne gibi önlemler alınması gerektiğini ve bu önlemlerden sonra kazaların en az seviyeye nasıl indiğini biliyorum. Muktedirlere “zırhlı araç”, bana bir “emniyet kemeri” bile yok! Sahtekârlar sizi!)
Ama bunlar ağızlarından Allah’ı, Kuran’ı, Sünnet’i düşürmeyen tipler ve daha önce de benzerlerini yaşadığımız gibi, bu “cinayet”i de “kader” diyerek Allah’a yüklemekten zerre kadar utanmıyorlar!
Bunların Tanrısı garip bir Tanrı!
Ayrımcılık yapıyor!
Kendisine iman edenlere eşit davranmıyor.
Pislik bir Tanrı bu, kokuşmuş bir Tanrı!
Son derece açık ve tartışmaya hiç yer bırakmayacak kadar veciz bir biçimde söylemekten gurur duuyorum.
Ben bu Tanrı’yı reddediyorum!
Ben bu Tanrı’yı inkâr ediyorum!
Tövbe 31 ne diyor: “Allah’ın yanında hahamlarını ve ruhbanlarını da rabler edindiler. Meryem oğlu Mesih’i de öyle. Oysa kendilerine tek olan Allah’tan başkasına ibadet/kulluk etmemeleri emredilmişti. İlah yok o tek Allah’tan başka. Onların ortak koştuklarından arınmıştır o.”
Bunlar da kapitalizmi, malı mülkü, serveti, makam ve mevkiyi, şan ve şöhreti, hatta aynen Allah’ın söylediği gibi “ruhbanlarını” rabler edindiler. Allah’ın dinine yakışmayan ne varsa, “o ruhbanlarını” koruma içgüdüsüyle bütün suçu Allah’ın üzerine atmakta bir an bile duraksamıyorlar! (Hz.Peygamber bunu söylemişti; “Benim ümmetimin şirki riya olacak!” demişti.)
Bu naçiz yazıyı okuyanlar kendilerini günde otuz lira yevmiye için inşaattan düşerek ölen bu fukara üniversite öğrencisinin ana babasının yerine koymalıdır.
Çocuğunuzu okula gönderiyorsunuz, sonra kanlı bir kefen içinde cansız bedenini iade ediyorlar size; bu konuyu düşünün biraz.
Sizin de çocuğunuz var mı?
O zaman dikkatli olmanızda fayda var!
Çünkü ortalıkta gaddar, ahlâksız ve pislik bir Tanrı dolaşıyor!
Bu kalleşlerin kalleşi Tanrı, kimini eline keser verip inşaat yolluyor, kimini de eline milyon dolaralık çantalar verip bankaya!
Kahrolası kalleş bir Tanrı bu!
Neden hep fakir fukara çocuklarını öldürüyor bu Tanrı?
İstatistikler bunu gösteriyor; bu tip “kazalarda”(!) ölen çocukların tamamına yakını fakir fukara çocuğu; neden?
Bu çok basit bir matematik kuralı aslında; -ben bilmiyorum- matematiği iyi bilen biri bunu çok kolayca açıklayabilir.
Bu tip kazalarda yüz çocuk ölüyorsa, neredeyse yüzü de fakir fukara çocuğu!
Çünkü toplumun tamamına yakını fakir fukara, dolayısıyla bunların çocukları da; ve yine dolayısıyla bu tip işlerde çalışan tüm çocuklar da bu fakir fukaranın çocuğu.
Bu uğursuz Tanrı, bizim çocuklarımızı inşaatlardaki, tersanelerdeki, maden ocaklarındaki kazalarda öldürüyor; bunların çocuklarını ise daha sakalları bile çıkmadan şirketler kurdurarak zengin edip, bu tip kazalarda “çocuk öldürmeye” teşvik ediyor!
Kahrolası Tanrı!
Kahrolası!..
Ama -siz her ne kadar kabul etmemekte ısrar etseniz de- meselenin cevabı aşağıdaki soruda yatıyor:
Suç kimde; bu şerefsiz Tanrı’da mı, bizde mi?
(“Tanrı” sözcüğü özellikle büyük “T” ile yazılmaktadır, çünkü Kuran, bu şerefsiz Tanrı’nın, müminleri için gerçekten “Tanrı” olduğunu söylemekte, hatta bu müesseseye bir isim bile takmaktadır: Şirk!..)
Ömer Çetin’i öldürenler, Allah’ın kendilerini asla affetmeyeceğini bilmelidirler. (Nisa, 48)
Allah, “Ey inananlar! Müşrikler bir pisliktir. Artık bu yıllarından sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar.” diye emredecek; sonra da bunlar kalkıp, “Referandumda ‘evet’ oyu vermek umre sevabından bile büyüktür!” diye sırnaşacaklar.
Soru tekrar karşımızda:
Suç kimde; bu şerefsiz Tanrı’da mı, bizde mi?
Bu soru layıkıyla cevaplandırılmadığı taktirde daha çok fakir fukara çocuğu inşaatlarda ölüp gidecektir.
Kapitalist paradigmada insan sadece bir “girdi”den ibarettir; cıvata gibi, kum gibi, çimento ve demir gibi; sıradan bir “maliyet unsuru” yani.
Düşüp ölürse, günde otuz lira için düşüp ölmeyi göze alacak milyonlarca “girdi” sırada beklemektedir nasıl olsa!
Kararar sizindir…
“İşte bu, bir hatırlatıcı ve düşündürücüdür.” (İnsan, 29)
23 Ağustos 2010 Pazartesi
Sahtekâr Söylem Ve Çığırtkanlar
“Bu güzel vatan hepimizin. Kavga edip birbirimizin gözünü oyacağımıza Allah’ın bize bahşettiği lütuf ve nimetler için şükredelim. Orucumuzu tutalım, namazımızı kılalım, haccımızı yapalım. Allah yeryüzünde fesat çıkaranları lanetlemiştir, bunu unutmayalım. Peygamber efendimiz sabrı öğütlemiştir; sabır, Müslümanın önde gelen hasletlerinden biridir. Başımıza gelen bazı felaketler için isyana kalkışmayalım; bunların hepsinin arkasında ilahi bir neden olduğunu gözden kaçırmayalım ve sabredelim. Birbirimize güzel ahlâkı öğütleyelim. Kimse kimsenin malına mülküne göz dikmeden Yüce Rabbimizin kendisine bağışladıkları ile yetinmeyi öğrensin; haset, kıskançlık, kin ve nefret İslâmda asla yeri olmayan kötü huylardır.”
Herifçioğlu televizyona çıkmış, masasının üstüne onlarca kitaptan koca koca setler yapmış; önce Arapçasını okuduğu birtakım şeyleri sonra Türkçeye çevirerek konuşuyor da konuşuyor. Ses tonu, mimikleri, jestleri, seçtiği kelimeler, vurgulaması, hepsi ustaca… Bu konuda ders aldığı belli. “Peygamber efendimiz” derken ağladı ağlayacak, hatta bazen gözlerinin altını gizlice sildiğine göre muhtemelen ağlıyor da…
Peygamber efendimiz Miraç’ta Cennet’e de uğramış ve orada Hz.Ömer’in köşkünün önünden geçmiş. Muazzam bir köşkmüş, kocaman, her tarafı ışıl ışıl; hatta Hz.Ömer’in hizmetçisini bahçede abdest alırken bile görmüş. Televizyonda konuşan hatip, Peygamber efendimizin bu zenginlikten, bu şaşadan, bu ihtişamdan nasıl etkilendiğini anlata anlata bitiremiyor.
Bunlar din(!) adamı!
Bunlar din adamı, ama bunların hangi dinden olduklarını anlamak mümkün değil!
Allah, Kuran, Hz.Muhammed, Hz.Ömer, Peygamber efendimizin hadisleri, namaz, hac, sünnet gibi kelimeleri kullandıklarına göre kendilerine Müslüman süsü veriyor olmalılar!
Ama işin en hüzün verici tarafı, ekranda aynı anda akıp giden altyazı şeklindeki seyirci mesajları!
“Allah razı olsun, bizi böyle aydınlatıyorsunuz.” diyeninden tutun da, “Sizin gibi hocalar olmasa biz ne yapardık, yüreğinize sağlık hocam.” diye alkış tutanına kadar, sürekli akıp giden zavallı cümleler…
Neden?
Çünkü bu halk kendi dinini bilmiyor!
Neden bilmiyor?
Çünkü bu halkın kendi dinini bilmesi sahtekârların goygoyculuğunu yaptığı hakim sınıfların işine gelmiyor!
Hakim sınıflar kendilerini “hoca” yakıştırması yapan bu adamları televizyonlarda program, gazetelerde köşe sahibi yapmışlar, bu “hocalar” da, 500 dönüm araziyi duvarlarla çevirmiş, içine muhteşem bir malikhane yapmış, yüzme havuzunda keyif çatan, bir eli yağda bir eli balda bu muktedirlerin sözcülüğünü yaparak; duvarların dışında aç susuz dolaşan, işsiz dolaşan, derme çatma evlerde perişan bir yaşam süren Müslümanlara “Allah’ın bize verdiği nimetler için şükredelim.” nutukları çekiyor.
İşi öyle rezil bir hale getiriyorlar ki, tüm yaşamını fakir fukara yolunda harcayan Allah’ın Elçisi’ni bile bu işe alet ederek, sanki Elçi bu muktedirlerin safında yer tutuyormuş gibi anlatmaktan utanmıyorlar, sıkılmıyorlar, Allah’tan bile korkmuyorlar!
Be hey rezil kırtosbağaları!
Bakın, o her gün küfürler yağdırdığınız Marx ne diyor:
“Bütün tek tanrılı dinler, kurulu düzene karşı oluştu, örgütendi, gelişti. Arabistan çöllerinde inanılmaz bir yokluk, yoksulluk, yozluk vardı. Müslümanlık, bir ‘isyan bayrağı’ olarak doğdu. Murabaha sermayesi (bugünkü dile ‘kapitalist sermayesi’ olarak çevrilebilir. Y.Y.) her yere, her şeye hakimdi. Tefeciler ülkenin insanını soyuyor, soğana çeviriyordu. Ama fakirin fukaranın, göçebenin, yoksulun ideolojisi yoktu. Kendine şemsiye edineceği, kalkan olarak kullanabileceği bir felsefesi yoktu. Müslümanlık bunu sağladı.” (Marx’ın, 1881’de yazdığı “İslamiyet Üzerine” adlı iki sayfalık mektubundan alıntıdır.)
Yaşamış en büyük ekonomist dahi olan Marx, bazı Müslümanlar nezdinde sözüne güvenilemeyecek biri olabilir; o halde, bu müminlere kendilerinden birini sunmanın tam zamanıdır:
“Ebu Zer de göründüğü gibiydi. Hakikatin bilgisini, irfanı alemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber’den, asıl arı duru kaynaktan almış, dünyaya değer vermeme, onu elinin tersiyle itme yürekliliğini sünnetten gözlemiş Ebu Zer için, Peygamberden sonrası dönemde olup bitenler karşısında sessiz durulamazdı. Ruhunun derinliklerinde yatan özgürlük kasırgasını estirmek, ismine kişilik kazandıran doğru, adil ve yerinde eleştiri kamçısını şaklatmak onun göreviydi. Hakkı hak, batılı batıl olarak orta yere getirip umursamaz görünenlere, en rahatsızlık verici gerçeği bütün çıplaklığıyla yüzlerine vuruyordu; bunu yaparken ağır bir ahlâki sorumluluk taşıdığının bilincindeydi. Ebu Zer, dediklerinin tümünü gerçekten diyebilirdi; çünkü buna en çok kendisinin hakkı vardı, çünkü sünnette gördüğü gibi dünya sevgisini, israfı, debdebe ve yalancı ihtişamı elinin tersiyle itebiliyordu. Hiç kimse, söylediklerinin aksini yapıyor diye onu saçlayamazdı. Belki sert mizaçlıydı, telaşlıydı, belki sözleri inciticiydi; ama samimiydi, tutarlıydı. Çünkü söylediklerinin aynısını hayatında yaşıyordu. Ebu Zer, Peygamber (s.a.)’in sade hayatından, kutlu sünnetinden ayrılmakla suçladığı Şam hayat tarzını ve yöneticilerini açıkça suçluyordu. Ona göre, Tevbe 34’te sözü edilen ‘Altını ve gümüşü biriktirip Allah yolunda infak etmeyenlerin’ sayısı hayli çoğalmıştı. Şam valisi ise, bu ayetin Müslümanlar için değil, Kitap ehli için (Hristiyanlar ve Yahudiler. Y.Y.) indirildiğini öne sürüyor, Ebu Zer’in sokak sokak dolaşıp servet ve refaha karşı yürüttüğü kampanyaya bir son vermesini istiyordu.” (İnsanın Özgürlük Arayışı/Ali Bulaç/Beyan Yayınları, 1988)
Ne diyor Bulaç: “Ebu Zer, sünnette gördüğünü yapıyordu!”
Bu ne demek?
Allah’ın Elçisi de böyle davranıyordu demek!
Ebu Zer, Hz.Muhammed’in en yakın dostlarından biriydi, kelimenin tam anlamıyla komünistti ve yaptığı şeylerin tamamını en yakın dostunun uygulamalarıdan görmüştü! (Komünist olmak için önşart marksist olmak değildir; 50.000 yıllık komünizm Marx’ın babasının malı mı!)
Peki, Allah’ın Elçisi neden böyle davranıyordu?
Çünkü Kuran’ı tebliğ ediyordu ve dolayısıyla bu Kitap’ı herkesten daha iyi biliyor, anlıyor, uyguluyordu!
Sizi kırtosbağaları sizi!
Allah’ın tüm insanlara bahşettiği imkân ve nimetleri kendi depolarınıza yığın, tüm servetleri Allah’ın kullarından kurnazlıklarınızla gaspedin; sonra da millet açlıktan, perişanlıktan, yoksunluktan kırılırken televizyonlarınıza ve gazetelerinize sahtekâr din adamlarını çıkartıp bu rezil duruma şükretmemiz için beynimizi yıkayın!
Rab, beni bir doktora günde yüz tane hasta düşen SSK hastenesinde kuyruğa sokacak, ama birilerinin kulağına “Clevaland’a git ey kulum!” diye fısıldayacak; öyle mi?!.
Ne şükretmesi be!
“Bunlar birer deneme vesilesidir.” gibi kıytırık sözlerinizle ancak size aptal aptal mesajlar çeken o zavallıları kandırabilirsiniz siz!
Kişi başına düşen milli gelir 10.000 dolar olmuş!
Peh!
Versenize fakir fukaranın 10.000 dolarını millete arkadaş!
Beş kişilik bir aile için yılda 50.000 dolar eder bu, yani ayda 6.250 lira!
Utanmıyorsunuz da!
Şükredecekmişim!
Yürü birader, adamı hasta etme!
Hz.Ömer’in Cennet’teki muhteşem köşküymüş!
Peygamber neden orada sadece Hz.Ömer’in köşkünü görüyor da Ebu Zer’inkini görmüyor; Ebu Zer orada da öldürülüp çöle mi gömüldü yoksa!?. (Hz.Ömer’i tenzih ederim; bu uydurma hadiste ona iftira edenler utansınlar!)
Zamanımızda da bir Ebu Zer yaşıyor; bugünlerde ona R.İhsan Eliaçık diyorlar…
Çıkarsanıza televizyonlarınıza, versenize gazetenizde köşeler!
Sen bir elin yağda, bir elin balda yaşa, muhteşem köşklerde, yalılarda, villalarda gününü gün et, öküz gibi yediğin için semirdikçe semir, banka hesabın her geçen gün artsın; fakir fukara da açlıkla boğuşup cehennemi dünyada yaşarken, tüm bunlar için şükretsin!
Allahsız kırtosbağaları sizi!
Sadece Hz.Ömer’e, Hz.Peygambere değil, Kuran’a ve hatta Allah’a bile iftira ediyorsunuz!
Utanmıyorsnuz da…
Sen öküz gibi semir, ben guruldayan karnımla şükredeyim!
Neden tüm servetleri bölüşüp hep beraber şükretmiyoruz?!.
“O ribayı yiyenler, şeytanın bir dokunuşla çarptığı kişinin kalkışından başka türlü kalkamazlar. Bu böyledir, çünkü onlar, ‘alış veriş de riba gibidir’ demişlerdir. Oysaki Allah, alış verişi helal, ribayı haram kılmıştır. Kendisine Rabbinden bir öğüt gelip de yaptığından vazgeçenin geçmişi kendisine, işi Allah’a kalmıştır. Yeniden ribaya dönene gelince, böyleleri ateşin dostlarıdır. Sürekli kalacaklardır orada.” (Bakara, 275)
“Riba” ne?
Mal ve servette haksız ve makul olmayan artış!
Vazgeçin!
Ateşe gidiyorsunuz, sonra ‘söylemedi’ demeyin!
Sürekli kalacaksınız orada!
Bunu Marx, Ali Bulaç, R.İhsan Eliaçık veya bu fakir söylemiyor.
O söylüyor!
Ateşin olduğu o yere gelip (belki de orada sürekli kalıp) size “şükredin” nutukları çekmezsem namerdim!
Resul nasıl yakınıyordu?
“Ey Rabbim! Benim toplumum bu Kuran’ı terk etti, onu dışladı!” (Furkan, 30)
Bu sözleri okuyunca, “nefretle geri dönüp kaçacağınızı” (İsra, 46) da bilmiyor değilim!
Servetle şımarmış kodomanlar sizi! (Zühruf, 23)
Yuh size! (Enbiya
Herifçioğlu televizyona çıkmış, masasının üstüne onlarca kitaptan koca koca setler yapmış; önce Arapçasını okuduğu birtakım şeyleri sonra Türkçeye çevirerek konuşuyor da konuşuyor. Ses tonu, mimikleri, jestleri, seçtiği kelimeler, vurgulaması, hepsi ustaca… Bu konuda ders aldığı belli. “Peygamber efendimiz” derken ağladı ağlayacak, hatta bazen gözlerinin altını gizlice sildiğine göre muhtemelen ağlıyor da…
Peygamber efendimiz Miraç’ta Cennet’e de uğramış ve orada Hz.Ömer’in köşkünün önünden geçmiş. Muazzam bir köşkmüş, kocaman, her tarafı ışıl ışıl; hatta Hz.Ömer’in hizmetçisini bahçede abdest alırken bile görmüş. Televizyonda konuşan hatip, Peygamber efendimizin bu zenginlikten, bu şaşadan, bu ihtişamdan nasıl etkilendiğini anlata anlata bitiremiyor.
Bunlar din(!) adamı!
Bunlar din adamı, ama bunların hangi dinden olduklarını anlamak mümkün değil!
Allah, Kuran, Hz.Muhammed, Hz.Ömer, Peygamber efendimizin hadisleri, namaz, hac, sünnet gibi kelimeleri kullandıklarına göre kendilerine Müslüman süsü veriyor olmalılar!
Ama işin en hüzün verici tarafı, ekranda aynı anda akıp giden altyazı şeklindeki seyirci mesajları!
“Allah razı olsun, bizi böyle aydınlatıyorsunuz.” diyeninden tutun da, “Sizin gibi hocalar olmasa biz ne yapardık, yüreğinize sağlık hocam.” diye alkış tutanına kadar, sürekli akıp giden zavallı cümleler…
Neden?
Çünkü bu halk kendi dinini bilmiyor!
Neden bilmiyor?
Çünkü bu halkın kendi dinini bilmesi sahtekârların goygoyculuğunu yaptığı hakim sınıfların işine gelmiyor!
Hakim sınıflar kendilerini “hoca” yakıştırması yapan bu adamları televizyonlarda program, gazetelerde köşe sahibi yapmışlar, bu “hocalar” da, 500 dönüm araziyi duvarlarla çevirmiş, içine muhteşem bir malikhane yapmış, yüzme havuzunda keyif çatan, bir eli yağda bir eli balda bu muktedirlerin sözcülüğünü yaparak; duvarların dışında aç susuz dolaşan, işsiz dolaşan, derme çatma evlerde perişan bir yaşam süren Müslümanlara “Allah’ın bize verdiği nimetler için şükredelim.” nutukları çekiyor.
İşi öyle rezil bir hale getiriyorlar ki, tüm yaşamını fakir fukara yolunda harcayan Allah’ın Elçisi’ni bile bu işe alet ederek, sanki Elçi bu muktedirlerin safında yer tutuyormuş gibi anlatmaktan utanmıyorlar, sıkılmıyorlar, Allah’tan bile korkmuyorlar!
Be hey rezil kırtosbağaları!
Bakın, o her gün küfürler yağdırdığınız Marx ne diyor:
“Bütün tek tanrılı dinler, kurulu düzene karşı oluştu, örgütendi, gelişti. Arabistan çöllerinde inanılmaz bir yokluk, yoksulluk, yozluk vardı. Müslümanlık, bir ‘isyan bayrağı’ olarak doğdu. Murabaha sermayesi (bugünkü dile ‘kapitalist sermayesi’ olarak çevrilebilir. Y.Y.) her yere, her şeye hakimdi. Tefeciler ülkenin insanını soyuyor, soğana çeviriyordu. Ama fakirin fukaranın, göçebenin, yoksulun ideolojisi yoktu. Kendine şemsiye edineceği, kalkan olarak kullanabileceği bir felsefesi yoktu. Müslümanlık bunu sağladı.” (Marx’ın, 1881’de yazdığı “İslamiyet Üzerine” adlı iki sayfalık mektubundan alıntıdır.)
Yaşamış en büyük ekonomist dahi olan Marx, bazı Müslümanlar nezdinde sözüne güvenilemeyecek biri olabilir; o halde, bu müminlere kendilerinden birini sunmanın tam zamanıdır:
“Ebu Zer de göründüğü gibiydi. Hakikatin bilgisini, irfanı alemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber’den, asıl arı duru kaynaktan almış, dünyaya değer vermeme, onu elinin tersiyle itme yürekliliğini sünnetten gözlemiş Ebu Zer için, Peygamberden sonrası dönemde olup bitenler karşısında sessiz durulamazdı. Ruhunun derinliklerinde yatan özgürlük kasırgasını estirmek, ismine kişilik kazandıran doğru, adil ve yerinde eleştiri kamçısını şaklatmak onun göreviydi. Hakkı hak, batılı batıl olarak orta yere getirip umursamaz görünenlere, en rahatsızlık verici gerçeği bütün çıplaklığıyla yüzlerine vuruyordu; bunu yaparken ağır bir ahlâki sorumluluk taşıdığının bilincindeydi. Ebu Zer, dediklerinin tümünü gerçekten diyebilirdi; çünkü buna en çok kendisinin hakkı vardı, çünkü sünnette gördüğü gibi dünya sevgisini, israfı, debdebe ve yalancı ihtişamı elinin tersiyle itebiliyordu. Hiç kimse, söylediklerinin aksini yapıyor diye onu saçlayamazdı. Belki sert mizaçlıydı, telaşlıydı, belki sözleri inciticiydi; ama samimiydi, tutarlıydı. Çünkü söylediklerinin aynısını hayatında yaşıyordu. Ebu Zer, Peygamber (s.a.)’in sade hayatından, kutlu sünnetinden ayrılmakla suçladığı Şam hayat tarzını ve yöneticilerini açıkça suçluyordu. Ona göre, Tevbe 34’te sözü edilen ‘Altını ve gümüşü biriktirip Allah yolunda infak etmeyenlerin’ sayısı hayli çoğalmıştı. Şam valisi ise, bu ayetin Müslümanlar için değil, Kitap ehli için (Hristiyanlar ve Yahudiler. Y.Y.) indirildiğini öne sürüyor, Ebu Zer’in sokak sokak dolaşıp servet ve refaha karşı yürüttüğü kampanyaya bir son vermesini istiyordu.” (İnsanın Özgürlük Arayışı/Ali Bulaç/Beyan Yayınları, 1988)
Ne diyor Bulaç: “Ebu Zer, sünnette gördüğünü yapıyordu!”
Bu ne demek?
Allah’ın Elçisi de böyle davranıyordu demek!
Ebu Zer, Hz.Muhammed’in en yakın dostlarından biriydi, kelimenin tam anlamıyla komünistti ve yaptığı şeylerin tamamını en yakın dostunun uygulamalarıdan görmüştü! (Komünist olmak için önşart marksist olmak değildir; 50.000 yıllık komünizm Marx’ın babasının malı mı!)
Peki, Allah’ın Elçisi neden böyle davranıyordu?
Çünkü Kuran’ı tebliğ ediyordu ve dolayısıyla bu Kitap’ı herkesten daha iyi biliyor, anlıyor, uyguluyordu!
Sizi kırtosbağaları sizi!
Allah’ın tüm insanlara bahşettiği imkân ve nimetleri kendi depolarınıza yığın, tüm servetleri Allah’ın kullarından kurnazlıklarınızla gaspedin; sonra da millet açlıktan, perişanlıktan, yoksunluktan kırılırken televizyonlarınıza ve gazetelerinize sahtekâr din adamlarını çıkartıp bu rezil duruma şükretmemiz için beynimizi yıkayın!
Rab, beni bir doktora günde yüz tane hasta düşen SSK hastenesinde kuyruğa sokacak, ama birilerinin kulağına “Clevaland’a git ey kulum!” diye fısıldayacak; öyle mi?!.
Ne şükretmesi be!
“Bunlar birer deneme vesilesidir.” gibi kıytırık sözlerinizle ancak size aptal aptal mesajlar çeken o zavallıları kandırabilirsiniz siz!
Kişi başına düşen milli gelir 10.000 dolar olmuş!
Peh!
Versenize fakir fukaranın 10.000 dolarını millete arkadaş!
Beş kişilik bir aile için yılda 50.000 dolar eder bu, yani ayda 6.250 lira!
Utanmıyorsunuz da!
Şükredecekmişim!
Yürü birader, adamı hasta etme!
Hz.Ömer’in Cennet’teki muhteşem köşküymüş!
Peygamber neden orada sadece Hz.Ömer’in köşkünü görüyor da Ebu Zer’inkini görmüyor; Ebu Zer orada da öldürülüp çöle mi gömüldü yoksa!?. (Hz.Ömer’i tenzih ederim; bu uydurma hadiste ona iftira edenler utansınlar!)
Zamanımızda da bir Ebu Zer yaşıyor; bugünlerde ona R.İhsan Eliaçık diyorlar…
Çıkarsanıza televizyonlarınıza, versenize gazetenizde köşeler!
Sen bir elin yağda, bir elin balda yaşa, muhteşem köşklerde, yalılarda, villalarda gününü gün et, öküz gibi yediğin için semirdikçe semir, banka hesabın her geçen gün artsın; fakir fukara da açlıkla boğuşup cehennemi dünyada yaşarken, tüm bunlar için şükretsin!
Allahsız kırtosbağaları sizi!
Sadece Hz.Ömer’e, Hz.Peygambere değil, Kuran’a ve hatta Allah’a bile iftira ediyorsunuz!
Utanmıyorsnuz da…
Sen öküz gibi semir, ben guruldayan karnımla şükredeyim!
Neden tüm servetleri bölüşüp hep beraber şükretmiyoruz?!.
“O ribayı yiyenler, şeytanın bir dokunuşla çarptığı kişinin kalkışından başka türlü kalkamazlar. Bu böyledir, çünkü onlar, ‘alış veriş de riba gibidir’ demişlerdir. Oysaki Allah, alış verişi helal, ribayı haram kılmıştır. Kendisine Rabbinden bir öğüt gelip de yaptığından vazgeçenin geçmişi kendisine, işi Allah’a kalmıştır. Yeniden ribaya dönene gelince, böyleleri ateşin dostlarıdır. Sürekli kalacaklardır orada.” (Bakara, 275)
“Riba” ne?
Mal ve servette haksız ve makul olmayan artış!
Vazgeçin!
Ateşe gidiyorsunuz, sonra ‘söylemedi’ demeyin!
Sürekli kalacaksınız orada!
Bunu Marx, Ali Bulaç, R.İhsan Eliaçık veya bu fakir söylemiyor.
O söylüyor!
Ateşin olduğu o yere gelip (belki de orada sürekli kalıp) size “şükredin” nutukları çekmezsem namerdim!
Resul nasıl yakınıyordu?
“Ey Rabbim! Benim toplumum bu Kuran’ı terk etti, onu dışladı!” (Furkan, 30)
Bu sözleri okuyunca, “nefretle geri dönüp kaçacağınızı” (İsra, 46) da bilmiyor değilim!
Servetle şımarmış kodomanlar sizi! (Zühruf, 23)
Yuh size! (Enbiya
20 Ağustos 2010 Cuma
“Hayır” Demek İçin Altı Bin Altı Yüz Küsur Neden
Ramazanı’ı ganimet bilen kimi çirkinler ve kurnazlar, 12 Eylül’de oylanacak paket meselesinde de dini kendi çirkin siyasetlerine alet etmekten geri kalmadılar.
Ben de, “evet” oyu kullanacaklar için aşağıda okuyacaklarınızı yazsam ne olacak?!.
1) “Senin Rabbin, evet O’dur kendi yolundan kimin saptığını en iyi bilen. Ve O’dur kimin doğruya ve güzele kılavuzlandığını en iyi bilen. O halde yalanlayanlara itaat etme. İstediler ki sen alttan alıp gevşek davranasın da onlar da yumuşaklık göstersin. Şunların hiçbirini tanıma: Çok yemin eden, bayağı. Alaycı, gammaz, koğuculuk için dolaşıp duran; hayrı engelleyen, sınır tanımaz, saldırgan, günaha batmış! Kaba, obur, bütün bunlardan sonra soyu bozuk, kötülükle damgalı. Mal ve oğullar sahibi olmuş da ne olmuş!” (kalem, 7-14)
2) Neniz var sizin nasıl hüküm veriyorsunuz?!. Yoksa sizin bir kitabınız var da ondan ders mi görüyorsunuz! Onda keyfinize uyan her şeyi rahatça buluyorsunuz! Yoksa sizin lehinize üzerinizde kıyamete kadar uzanacak yeminler mi var da siz ne hükmederseniz oluverecek!” (Kalem, 36-39)
3) “Ey örtüsüne bürünen! Kalk da uyar! Rabbinin yüceliğini duyur. Temizle giysini. Uzaklaştır kendinden pisliği. Çok bularak başa kakma yaptığın iyiliği. Ve yalnız Rabin için dayanıklı kıl benliği. O boruya üfürüldüğünde, işte o gün çok zorlu, çok çetin bir gündür. Küfre batmışlar için hiç de kolay değildir. Benimle, yarattığım kişiyi başbaşa bırak! Hesapsız bir mal verdim ona. Göz doyurucu oğullar verdim. Alabildiğine imkânlar döşedim onun için. Tüm bunlardan sonra hırsla daha da artırmamı istiyor!” (Müddesir, 1-15)
4) Doğrusu şu ki, siz yetime ikramda bulunmuyorsunuz. Yoksulun doyurulmasını teşvik etmiyorsunuz. Mirası derleyip toplayıp yiyorsunuz. Malı, devşirip depolatacak bir sevgiyle seyiyorsunuz!” (Fecr, 17-20)
5) “O, mal ve servet arzusu yüzünden alabildiğine katıdır!” (Âdiyat, 8)
6) “Gördün mü o dini yalan sayanı?!. İşte odur yetimi itip kakan. Yoksulu doyurmayı özendirmez o. Vay haline o namaz kılanların ki, namazlarında gaflet içindedir onlar. Riyaya sapandır onlar, gösteriş yaparlar. Ve onlar, yardıma/zekâta/iyiliğe engel olurlar!” (Maun, 1-7)
7) “De ki: ‘Ey nankör kafirler! Kullak etmem sizin kulluk ettiğinize. Siz de ibadet etmezsiniz benim ibadet ettiğime. Kul değilim sizin taptığınıza ve ibadet edenler değilsiniz benim ibadet ettiğime. Sizin dininiz size, benim dinim bana!” (Kâfirun, 1-6)
Daha “Mekki” surelerdeyim; yani Kuran’ın henüz başında!
Bunun bir de “Medenî”leri var!
Adamı hasta etmeyin!
N’oluyor öyle camilerde/iftar çadırlarında, türbelerde “evet” propogandaları yapmak, “hayır” diyecek olanların deli/kafayı yemiş olduklarına ilişkin tuhaf demeçler vermek, “soy moy” gibi tuhaf imalarda bulunmak, “evet demek vaciptir” gibi saçma sapan bilinçaltı kurgulamalar yapmak, “evet demek umreden daha hayırlıdır” gibi rüşvetler dağıtmak!
Aklınızı mı oynattınız!
Sizin tabirinizle, “delirdiniz mi” siz!
Antidemokratikliğin kralı olan “Siyasi Partiler Ve Seçim Kanunu”a hiç dokunma; “dokunulmazlık” gibi ayıbın da ayıbı bir demokrasi sakatlığını “söz verdiğin halde” ağzına bile alma; kendi içinde uyguladığın antidemokratik mekanizmaları tüm ülke sathına yay, bunun düzeleceği konusunda en ufak bir imada bile bulunma; kendi tabirinle, “şer cephesi ruh dördüzlerinden biri olan PKK” ile bir yolunu bulup anlaştıktan sonra onun ruh ikizliğine soyun; yoksul halkın en ufak taleplerine bile sırtını dön (mesela en son memur görüşmeleri); ondan sonra “evet demek umreden daha hayırlıdır” diye iyiniyetli müminlerin kafasını karıştır!
Ayıp olmuyor mu?!.
Mübarek Ramazan günü Kuran’ın tüm ayetlerini buraya yazmamı mı istiyorsunuz yani!
“Hayır diyen herkes Ergenekoncudur, antidemokrattır, faşisttir, 12 Eylülcüdür, CHP’lidir”e ses çıkarmadık bugüne kadar, da, bu ahlâksız mı ahlâksız “dini söylem” ne oluyor?!. (“Ahlâksız dini söylem”e taktıysanız, o ağzınızdan hiç düşürmediğiniz(!) Ali Şeriati’yi okuyun bir kez daha. Ama önce Kuran’ı şöyle bir karıştırın; bakın bakalım, Allah en çok kimi lanetliyor; ateisti mi, dindarı mı?!.)
12 Eylül’de, “faşist bir sistemi özenle kurgulayan” kurnazlık abidesi bir metni mi oylayacağız, yoksa imanımızı/Müslümanlığımızı/Allah’a inancımızı mı?!.
Aklınızdan zorunuz mu var sizin?!.
Bir zamanların engizisyon papazları gibi, “evet” diyecekler için Cennet’ten tapu dağıtın bari!
Laf cambazının biri, “12 Eylül Anayasası’nın bir maddesini değiştirmek için bile evet” diye ucuz, bayağı, çirkin, hatta iğrenç bir demagoji yapıyor! “Demokrasinin olmazsa olmaz üçlüsü ‘Yasama/Yürütme/Yargı’yı rafa kaldıralım; bütün gücü tek bir elde toplayarak faşizmi kuralım” gibi bir madde değişikliği, 12 Eylül faşist Anayasasını değiştirip çok daha faşist bir hale getiriyor olsa bile, sırf değişiklik yapıyor diye buna ‘evet” denir mi hiç!
“E, sen çocuk istismarının önlenmesine karşı mısın yani?!.”
Elinin körü edepsiz sahtekâr!
Hz.Ali taraftarlarının aklını karıştırmak için mızraklarının ucuna Kuran sayfaları takan sahtekârlardan zerre kadar farkın yok!
Bir torbanın içine bir sürü doğru at, onların arasına ülkeyi faşizme kadar götürecek olan birkaç tuzağı da ustaca gizle, ondan sonra da torbayı gözümün içine sokarak çirkefleş: “Ne yani sen kadınlara, çocuklara ve özürlülere pozitif ayrımcılık yapılmasına karşı mısın!?.”
Bana, “şu şu maddelere evet, şu şu maddelere hayır” imkânını versene; n’oluyor öyle, ya hepsine evet dersin, ya da hepsine hayır, gibi şeytanın bile aklına gelmeyecek olan bir kurnazlık!?.
Devlet, herkese iş imkânı sağlar, iş veremediklerine de ücret öder.
Devlet, kadınların ve çocukların korunması hususunda tedbirler alır.
Devlet faşist biçimde yönetilir.
Evet mi hayır mı?
Doğal olarak “hayır” dendiğinde kurnaz mimiklerle “fitne” bir soru:
“Ne o, sen kadınların ve çocukların korunmasına karşı mısın; umre sevabı istemiyor musun?!.”
Son birkaç aydır bambaşka bir araştırma içindeyim; artık iğrenç ölçüleri de aşan şu demagoji ortamına girmeyeyim, kendi işime bakayım diyorum, ama adamı rahat bırakmıyorsunuz kardeşim!
“Evet demek umreden daha hayırlı imiş!”; ahlâksızlığa bak!
Çekin şu kirli ellerinizi İslam’ın üzerinden birader!
Benim gibi, CHP’li veya MHP’li olmayan biri, sırf bu değişikliği beğenmediği için “hayır” dediğinde günahkâr mı olacak yani!
Değişiklikleri beğenenler “evet” desin, beğenmeyenler de “hayır” desin; Allah’ın mukaddes dinini bu kirli siyasetinize neden alet ediyorsunuz?!.
“Evet” diyenler umre sevabından bile büyük sevap kazanacaklar; “hayır” diyenler günaha girecekler!
Ahlâksızlığa bak!
Aklınızı mı yitirdiniz siz!
Bu Kuran bize zahmet çekelim, bedbaht olalım diye mi indirildi! (Tâhâ, 2)
Hâlâ aklınızı işletmeyecek misiniz?!. (Kasas, 60)
Yaratıcı’yla bizi başbaşa bıraksanıza birader! (Müddesir, 11)
“Evet” diyecek olan da “hayır” diyecek olan da bu ülkenin vatandaşları; kardeşimiz, eşimiz, dostumuz…
Yarın birbirimizin yüzüne nasıl bakabileceğiz!..
Bizi birbirimize bu denli düşman etmeye kimin hakkı olabilir!
Adamı hasta etmeyin birader!
Ben de, “evet” oyu kullanacaklar için aşağıda okuyacaklarınızı yazsam ne olacak?!.
1) “Senin Rabbin, evet O’dur kendi yolundan kimin saptığını en iyi bilen. Ve O’dur kimin doğruya ve güzele kılavuzlandığını en iyi bilen. O halde yalanlayanlara itaat etme. İstediler ki sen alttan alıp gevşek davranasın da onlar da yumuşaklık göstersin. Şunların hiçbirini tanıma: Çok yemin eden, bayağı. Alaycı, gammaz, koğuculuk için dolaşıp duran; hayrı engelleyen, sınır tanımaz, saldırgan, günaha batmış! Kaba, obur, bütün bunlardan sonra soyu bozuk, kötülükle damgalı. Mal ve oğullar sahibi olmuş da ne olmuş!” (kalem, 7-14)
2) Neniz var sizin nasıl hüküm veriyorsunuz?!. Yoksa sizin bir kitabınız var da ondan ders mi görüyorsunuz! Onda keyfinize uyan her şeyi rahatça buluyorsunuz! Yoksa sizin lehinize üzerinizde kıyamete kadar uzanacak yeminler mi var da siz ne hükmederseniz oluverecek!” (Kalem, 36-39)
3) “Ey örtüsüne bürünen! Kalk da uyar! Rabbinin yüceliğini duyur. Temizle giysini. Uzaklaştır kendinden pisliği. Çok bularak başa kakma yaptığın iyiliği. Ve yalnız Rabin için dayanıklı kıl benliği. O boruya üfürüldüğünde, işte o gün çok zorlu, çok çetin bir gündür. Küfre batmışlar için hiç de kolay değildir. Benimle, yarattığım kişiyi başbaşa bırak! Hesapsız bir mal verdim ona. Göz doyurucu oğullar verdim. Alabildiğine imkânlar döşedim onun için. Tüm bunlardan sonra hırsla daha da artırmamı istiyor!” (Müddesir, 1-15)
4) Doğrusu şu ki, siz yetime ikramda bulunmuyorsunuz. Yoksulun doyurulmasını teşvik etmiyorsunuz. Mirası derleyip toplayıp yiyorsunuz. Malı, devşirip depolatacak bir sevgiyle seyiyorsunuz!” (Fecr, 17-20)
5) “O, mal ve servet arzusu yüzünden alabildiğine katıdır!” (Âdiyat, 8)
6) “Gördün mü o dini yalan sayanı?!. İşte odur yetimi itip kakan. Yoksulu doyurmayı özendirmez o. Vay haline o namaz kılanların ki, namazlarında gaflet içindedir onlar. Riyaya sapandır onlar, gösteriş yaparlar. Ve onlar, yardıma/zekâta/iyiliğe engel olurlar!” (Maun, 1-7)
7) “De ki: ‘Ey nankör kafirler! Kullak etmem sizin kulluk ettiğinize. Siz de ibadet etmezsiniz benim ibadet ettiğime. Kul değilim sizin taptığınıza ve ibadet edenler değilsiniz benim ibadet ettiğime. Sizin dininiz size, benim dinim bana!” (Kâfirun, 1-6)
Daha “Mekki” surelerdeyim; yani Kuran’ın henüz başında!
Bunun bir de “Medenî”leri var!
Adamı hasta etmeyin!
N’oluyor öyle camilerde/iftar çadırlarında, türbelerde “evet” propogandaları yapmak, “hayır” diyecek olanların deli/kafayı yemiş olduklarına ilişkin tuhaf demeçler vermek, “soy moy” gibi tuhaf imalarda bulunmak, “evet demek vaciptir” gibi saçma sapan bilinçaltı kurgulamalar yapmak, “evet demek umreden daha hayırlıdır” gibi rüşvetler dağıtmak!
Aklınızı mı oynattınız!
Sizin tabirinizle, “delirdiniz mi” siz!
Antidemokratikliğin kralı olan “Siyasi Partiler Ve Seçim Kanunu”a hiç dokunma; “dokunulmazlık” gibi ayıbın da ayıbı bir demokrasi sakatlığını “söz verdiğin halde” ağzına bile alma; kendi içinde uyguladığın antidemokratik mekanizmaları tüm ülke sathına yay, bunun düzeleceği konusunda en ufak bir imada bile bulunma; kendi tabirinle, “şer cephesi ruh dördüzlerinden biri olan PKK” ile bir yolunu bulup anlaştıktan sonra onun ruh ikizliğine soyun; yoksul halkın en ufak taleplerine bile sırtını dön (mesela en son memur görüşmeleri); ondan sonra “evet demek umreden daha hayırlıdır” diye iyiniyetli müminlerin kafasını karıştır!
Ayıp olmuyor mu?!.
Mübarek Ramazan günü Kuran’ın tüm ayetlerini buraya yazmamı mı istiyorsunuz yani!
“Hayır diyen herkes Ergenekoncudur, antidemokrattır, faşisttir, 12 Eylülcüdür, CHP’lidir”e ses çıkarmadık bugüne kadar, da, bu ahlâksız mı ahlâksız “dini söylem” ne oluyor?!. (“Ahlâksız dini söylem”e taktıysanız, o ağzınızdan hiç düşürmediğiniz(!) Ali Şeriati’yi okuyun bir kez daha. Ama önce Kuran’ı şöyle bir karıştırın; bakın bakalım, Allah en çok kimi lanetliyor; ateisti mi, dindarı mı?!.)
12 Eylül’de, “faşist bir sistemi özenle kurgulayan” kurnazlık abidesi bir metni mi oylayacağız, yoksa imanımızı/Müslümanlığımızı/Allah’a inancımızı mı?!.
Aklınızdan zorunuz mu var sizin?!.
Bir zamanların engizisyon papazları gibi, “evet” diyecekler için Cennet’ten tapu dağıtın bari!
Laf cambazının biri, “12 Eylül Anayasası’nın bir maddesini değiştirmek için bile evet” diye ucuz, bayağı, çirkin, hatta iğrenç bir demagoji yapıyor! “Demokrasinin olmazsa olmaz üçlüsü ‘Yasama/Yürütme/Yargı’yı rafa kaldıralım; bütün gücü tek bir elde toplayarak faşizmi kuralım” gibi bir madde değişikliği, 12 Eylül faşist Anayasasını değiştirip çok daha faşist bir hale getiriyor olsa bile, sırf değişiklik yapıyor diye buna ‘evet” denir mi hiç!
“E, sen çocuk istismarının önlenmesine karşı mısın yani?!.”
Elinin körü edepsiz sahtekâr!
Hz.Ali taraftarlarının aklını karıştırmak için mızraklarının ucuna Kuran sayfaları takan sahtekârlardan zerre kadar farkın yok!
Bir torbanın içine bir sürü doğru at, onların arasına ülkeyi faşizme kadar götürecek olan birkaç tuzağı da ustaca gizle, ondan sonra da torbayı gözümün içine sokarak çirkefleş: “Ne yani sen kadınlara, çocuklara ve özürlülere pozitif ayrımcılık yapılmasına karşı mısın!?.”
Bana, “şu şu maddelere evet, şu şu maddelere hayır” imkânını versene; n’oluyor öyle, ya hepsine evet dersin, ya da hepsine hayır, gibi şeytanın bile aklına gelmeyecek olan bir kurnazlık!?.
Devlet, herkese iş imkânı sağlar, iş veremediklerine de ücret öder.
Devlet, kadınların ve çocukların korunması hususunda tedbirler alır.
Devlet faşist biçimde yönetilir.
Evet mi hayır mı?
Doğal olarak “hayır” dendiğinde kurnaz mimiklerle “fitne” bir soru:
“Ne o, sen kadınların ve çocukların korunmasına karşı mısın; umre sevabı istemiyor musun?!.”
Son birkaç aydır bambaşka bir araştırma içindeyim; artık iğrenç ölçüleri de aşan şu demagoji ortamına girmeyeyim, kendi işime bakayım diyorum, ama adamı rahat bırakmıyorsunuz kardeşim!
“Evet demek umreden daha hayırlı imiş!”; ahlâksızlığa bak!
Çekin şu kirli ellerinizi İslam’ın üzerinden birader!
Benim gibi, CHP’li veya MHP’li olmayan biri, sırf bu değişikliği beğenmediği için “hayır” dediğinde günahkâr mı olacak yani!
Değişiklikleri beğenenler “evet” desin, beğenmeyenler de “hayır” desin; Allah’ın mukaddes dinini bu kirli siyasetinize neden alet ediyorsunuz?!.
“Evet” diyenler umre sevabından bile büyük sevap kazanacaklar; “hayır” diyenler günaha girecekler!
Ahlâksızlığa bak!
Aklınızı mı yitirdiniz siz!
Bu Kuran bize zahmet çekelim, bedbaht olalım diye mi indirildi! (Tâhâ, 2)
Hâlâ aklınızı işletmeyecek misiniz?!. (Kasas, 60)
Yaratıcı’yla bizi başbaşa bıraksanıza birader! (Müddesir, 11)
“Evet” diyecek olan da “hayır” diyecek olan da bu ülkenin vatandaşları; kardeşimiz, eşimiz, dostumuz…
Yarın birbirimizin yüzüne nasıl bakabileceğiz!..
Bizi birbirimize bu denli düşman etmeye kimin hakkı olabilir!
Adamı hasta etmeyin birader!
16 Ağustos 2010 Pazartesi
İslâm İlahiyatçılarına “Tehlikeli” Sorular
Televizyonlar ve gazeteler Ramazan münasebetiyle İslam’ı anlatmak üzere birtakım ilahiyatçıları ekranlarında ve gazete sayfalarında konuk etmeye başladı.
Ne güzel…
De…
Bu ilahiyatçılar, “ota, kuşa, böceğe can veren Allahü Teala’ya hamdü senalar olsun.” türü sözlerden başka bir şey söylememek için sözleşmişler galiba. Bize, Allah’ın ne kadar büyük olduğunu anlatmak için didiniyorlar da didiniyorlar. (Bu çok başka bir şey, bir başka çalışmada değiniriz inşallah. “Allah’ı övmek” bunların yaptığı gibi olmaz; Kuransal tespit, Allah’ın “bilim yapılarak” övülebileceğidir. Mesela, X ve Y kromozomunu veya ışık hızını öğren; bak o zaman Allah’ı nasıl övebileceksin! Allah’ı en iyi kim övebilir; benim gibi bir cahil mi, yoksa bir astrofizikçi mi?)
Dün televizyonda yarım saat kadar bunlardan birini izledim. Adam profesör doktor, işinin ehli olduğu belli yani. Önce Arapça konuşup sonra bunları Türkçe’ye çevirdiğine göre, Kuran’ı da ezbere biliyor olmalı.
Da…
Yarısı Arapça ile geçen bu yarım saat süresince, “Allah’ın ipine sarılalım, birbirimize iyi davranalım, kavga çıkarmayalım, Allah’a hamd edelim, Allah’ın büyüklüğünü anlamaya çalışalım, bize verdiği nimetlere şükredelim” gibi kimi iyi dileklerden başka bir şey söylemedi üstad.
O halde, iş başa düşüyor demektir!
İlahiyatçı beyler ve bayanlar, bu mübarek Ramazan gününde biraz Kuran okumaya ne dersiniz?
Her yazar ve program yapımcısı gibi “konu sıkıntısı” çektiğinizi görmeye daha fazla dayanamayacağım; hadi size bir “güzellik” yapayım!
İşte size birkaç soru; bunları cevaplayın, ben sonra size yine yardımcı olmaya çalışırım…
Ahmet bunu demiş, Hüseyin şunu eklemiş, bilmemne hazretleri böyle buyurmuş, şu efendimiz şunları anlatmışı falan boşverin; Allah ne demiş, onu konuşalım biraz isterseniz.
Bakın, Allah ne diyor:
1) “Sizden önceki kuşakların söz ve eser sahibi olanları, yeryüzünü bozgunculuktan alıkoymalı değiller miydi? Ama içlerinden kurtarmış olduklarımızın az bir kısmı dışında hiçbiri bunu yapmadı. Zulme sapanlar ise içine gömüldükleri servet şımarıklığının ardına düşüp suçlular haline geldiler” (Hûd, 116)
“Servet şımarıklığı” diyor Allah; ne demek bu?
İçine gömüldükleri servet şımarıklığının ardına düşenler suçlular haline geliyorlar, bu açık, çünkü Allah böyle söylüyor.
Ne demek bu?
Kim bunlar?
2) “Allah, rızıkta kiminizi kiminize üstün kılmıştır. Fazla verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilere aktarıp da hepsi onda eşit hale gelmiyor. Allah’ın nimetini mi inkâr ediyor bunlar!” (Nahl, 71)
“Rızıkta herkes eşit olmalıdır!” diyor Allah; neden bundan hiç söz etmiyorsunuz; yoksa Allah’ın nimetini mi inkâr ediyorsunuz?!.
Hadi, şu “eşitlik” meselesini irdeleyin bakayım biraz. (Size “komünist ulan bu hoca!” denmesinden ürkmeyin; aynı şeyleri Allah’ın Elçisi’nin en yakın dostlarından Ebuzer için de söylemişlerdi.)
3) “İnanan kullarıma söyle: Namazı kılsınlar, kendilerine sunduğumuz rızıklardan, hiçbir alışverişin, hiçbir dostluğun olmadığı o gün gelmeden önce, gizli ve açık infak etsinler.” (İbrahim, 31)
“İnfak” diyor Allah; ne demek bu?
Bu Arapça sözcüğün “tüketmek/tükenmek” anlamına gelen “nefk/nefak” kökünden geldiği söyleniyor; ne demek bu?
Kim, neyi “dağıtarak tüketecek”?
4) “Zekâtı vermek için faaliyettedir onlar.” (Müminûn, 4)
“Zekât” nedir Allahaşkınıza, bu sözü ağzınıza almaya neden bu kadar korkuyorsunuz?!. Alt tarafı 1/40; bu sizi neden bu kadar korkutuyor?
Ama şu anda daha da önemli bir sorunun geleceğini hissediyorsunuz tabii: Siz özellikle ağzınıza almasanız da, madem zekât denen bir müessese var, o halde “infak”a ne gerek var? Nedir bu ikisinin farkı?
Bir taraftan “zekat”, diğer taraftan “infak”; e, elde avuçta bir şey kalmıyor!
İyi de, bu Kuran ortada dururken, biz nasıl servet sahibi olacağız birader!
Hadi, yardımcı olun biraz…
Kuran’dan mı vazgeçmeliyiz, servetlerimizden mi?
5) “Hayır, hayır! O, alevlenen bir ateştir. Yakar kavurur deriyi/koparıp götürür kolu bacağı. Çağırır sırtını dönüp uzaklaşanı, toplayıp kasada yığanı/depolayanı! İşin gerçeği şu ki, insan; aceleci, hırslı, sabırsız, tahammülsüz yaratılmıştır. Kendisine kötülük/hoşnutsuzluk dokununca basar bağırır. Kendisine hayır ve nimet ulaşınca ondan başkalarının yararlanmasına engel olur. Namaz kılıp dua edenler müstesna. Bunlar namazlarında süreklidirler. Bunların mallarında belirli bir hak vardır; yoksul ve yoksun için.” (Meâric, 15-25)
Kimdir bu kasada yığan/depolayan, kendisine ulaşan nimetlerden başkalarını yararlandırmayanlar? Allah’ın söylediğine göre, bu namaz kılanların mallarında fakir fukara için belirli bir hak varmış; ne kadardır bu hak, bunun ölçüsü nedir? Ota, böceğe, kuşa gelince bülbül kesilen entelektüel birikimizin, sıra bu “Allah Sözleri”ne geldiğinde neden patlamış bir balon gibi aniden sönüyor?!. (Dikkatli olun; Allah’ın sözlerini eğip bükmeye çalışırsanız, Bakara 219’dan söz ederim, ona göre!)
6) “Ama kim cimriliğe sapar ve kendisini tüm ihtiyaçların üstünde görür ve güzelliği yalanlarsa, biz onu en zor olana sevk edeceğiz. Aşağı yuvarlandığında malı onu kurtarmayacaktır. Doğruya ve güzele kılavuzlamak sadece bizim işimizdir. Sonrası da öncesi de sadece bizimdir. Ben sizi köpürerek yanan bir ateşe karşı uyardım. Sadece karanlık ruhlu azgın girer ona. Yalanlamış, sırtını dönmüştü o. İyice sakınan da ondan uzak tutulur. O ki, temizlenip arınsın diye malını verir.” (Leyl, 8-18)
İçinizi derin derin çektiğinizi duyar gibiyim ilahiyatçı baylar bayanlar!
“Aşağı yuvarlandığında malı onu kurtarmayacaktır. O ki temizlenip arınsın diye malını verir”…
Bugüne kadar ağzınızdan bir kez olsun “verin şu mallarınızı” sözünü duymadık!
Ne dersiniz?
Allah kimden söz ediyor?
Malını vermeyene şu “köpürerek yanan ateş”ten söz etmek neden tüm yaşamınız boyunca bir kez olsun aklınıza gelmiyor?!.
Kim bu “karanlık ruhlu azgın”?
7) “Hey! Bugün oraya bir yoksul girip yanınıza gelmesin!” (Kalem, 24)
Bu sözü söyleyen kim ve bunu kime söylüyor; ama daha da önemlisi, Kuran bunu neden bildiriyor bize?
Bildiğiniz gibi, burası bir bahçe; o bahçeye yoksul girince ne oluyor ki?!.
Hadi, kımıldayın biraz; yoksullar ağzınızın içine bakıyor…
Bu “bahçe sahipleri” yoksuldan neden bu kadar korkuyor?
Günümüzde kimdir bu “bahçe sahipleri”?
8) “O ki, mal biriktirdi, onu saydı da saydı; sanır ki, malı sonsuzlaştıracaktır kendisini. Hayır, iş sandığı gibi değil. Yemin olsun ki fırlatılıp atılacaktır o kırıp geçirene, yalayıp yutana/Hutame’ye!” (Hümeze, 2-4)
Malını sayıp duran ve bu malın kendisini sonsuzlaştıracağını sanan kişi kimdir ve çok daha önemlisi, nedir bu Hutame?
Zamanımızda böyle kimseler var mı hâlâ?
9) “Ey iman sahipleri! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu halkın mallarını uydurma yollarla tıkabasa yerler ve Allah’ın yolundan geri çevirirler. Altını ve gümüşü depolayıp da onları Allah yolunda harcamayanlara korkunç bir azabı muştula.” (Tevbe, 34)
Bu ayet hahamlardan ve rahiplerden söz ediyor; peki Allah bunu bize Kuran’da neden bildiriyor?
Ama esas soruyu anladınız tabii: “Altını ve gümüşü depolayıp da bunları Allah yolunda harcamayanlara korkunç bir azabı muştula!” ne demek?
Kim bunlar?
“Allah yolunda harcamak” ne demek?
İlk bakışta çok anlamsız gibi geliyor ama, sözgelimi bu altın ve gümüş “Allah’a borç verilebilir mi” meselâ? (Hadid, 11)
Ne demektir “Allah’a borç vermek”?..
10) “Bir peygamberin emanete hıyanet etmesi/kamu malından aşırması olacak şey değildir. Her kim hıyanet eder, kamu malından bir şey aşırırsa, aşırdığını kıyamet günü yüklenip getirir. Sonra her benliğe kazandığı tam olarak ödenir. Hiçbirine zulmedilmez.” (Âli İmran, 161)
“Her kim kamu malından bir şey aşırırsa, aşırdığını kıyamet günü yüklenip getirir!” sözündeki “kamu malı” nedir? Hangi tür değerler “kamu malı” kapmasına girer? Günümüz dünyasında bu “kamu malı” sözü nasıl tanımlanır?
Siz kuşkusuz anladınız, ama benim gibi amatörler için belirtmemde fayda var: Bu ayetlere, Kuran sayfalarını içimden geldiği gibi çevirerek ulaştım; elinin altında Kuran olan herkes bunun aynısını yapabilir, sayfaları içinden geldiği gibi çevirir ve her seferinde, ama her seferinde “mal, mülk, altın, gümüş, servet, infak, zekât, paylaşma, fakir fukara, yoksul, boynu bükük” gibi sözcüklerle karşılaşır.
Benim merak ettiğim şey, bu sürekli tekrarlanan “servet eleştirisi” ile sizin nasıl olup da karşılaşmadığınız.
Allah aşkınıza, siz başka bir Kuran mı okuyorsunuz?
“Neniz var sizin, nasıl hüküm veriyorsunuz? Yoksa sizin bir kitabınız var da ondan ders mi görüyorsunuz? Onda keyfinize uyan her şeyi rahatça buluyorsunuz?!.” (kalem, 36-38)
(Bu sorularla biraz ısının, size sonra Maun Suresi’ni soracağım; sizi birden bire bu kadar korkutmak istemedim!)
Ve son soru:
Bana, Kuran okuduğum için mi kızıyorsunuz?!.
Ne güzel…
De…
Bu ilahiyatçılar, “ota, kuşa, böceğe can veren Allahü Teala’ya hamdü senalar olsun.” türü sözlerden başka bir şey söylememek için sözleşmişler galiba. Bize, Allah’ın ne kadar büyük olduğunu anlatmak için didiniyorlar da didiniyorlar. (Bu çok başka bir şey, bir başka çalışmada değiniriz inşallah. “Allah’ı övmek” bunların yaptığı gibi olmaz; Kuransal tespit, Allah’ın “bilim yapılarak” övülebileceğidir. Mesela, X ve Y kromozomunu veya ışık hızını öğren; bak o zaman Allah’ı nasıl övebileceksin! Allah’ı en iyi kim övebilir; benim gibi bir cahil mi, yoksa bir astrofizikçi mi?)
Dün televizyonda yarım saat kadar bunlardan birini izledim. Adam profesör doktor, işinin ehli olduğu belli yani. Önce Arapça konuşup sonra bunları Türkçe’ye çevirdiğine göre, Kuran’ı da ezbere biliyor olmalı.
Da…
Yarısı Arapça ile geçen bu yarım saat süresince, “Allah’ın ipine sarılalım, birbirimize iyi davranalım, kavga çıkarmayalım, Allah’a hamd edelim, Allah’ın büyüklüğünü anlamaya çalışalım, bize verdiği nimetlere şükredelim” gibi kimi iyi dileklerden başka bir şey söylemedi üstad.
O halde, iş başa düşüyor demektir!
İlahiyatçı beyler ve bayanlar, bu mübarek Ramazan gününde biraz Kuran okumaya ne dersiniz?
Her yazar ve program yapımcısı gibi “konu sıkıntısı” çektiğinizi görmeye daha fazla dayanamayacağım; hadi size bir “güzellik” yapayım!
İşte size birkaç soru; bunları cevaplayın, ben sonra size yine yardımcı olmaya çalışırım…
Ahmet bunu demiş, Hüseyin şunu eklemiş, bilmemne hazretleri böyle buyurmuş, şu efendimiz şunları anlatmışı falan boşverin; Allah ne demiş, onu konuşalım biraz isterseniz.
Bakın, Allah ne diyor:
1) “Sizden önceki kuşakların söz ve eser sahibi olanları, yeryüzünü bozgunculuktan alıkoymalı değiller miydi? Ama içlerinden kurtarmış olduklarımızın az bir kısmı dışında hiçbiri bunu yapmadı. Zulme sapanlar ise içine gömüldükleri servet şımarıklığının ardına düşüp suçlular haline geldiler” (Hûd, 116)
“Servet şımarıklığı” diyor Allah; ne demek bu?
İçine gömüldükleri servet şımarıklığının ardına düşenler suçlular haline geliyorlar, bu açık, çünkü Allah böyle söylüyor.
Ne demek bu?
Kim bunlar?
2) “Allah, rızıkta kiminizi kiminize üstün kılmıştır. Fazla verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilere aktarıp da hepsi onda eşit hale gelmiyor. Allah’ın nimetini mi inkâr ediyor bunlar!” (Nahl, 71)
“Rızıkta herkes eşit olmalıdır!” diyor Allah; neden bundan hiç söz etmiyorsunuz; yoksa Allah’ın nimetini mi inkâr ediyorsunuz?!.
Hadi, şu “eşitlik” meselesini irdeleyin bakayım biraz. (Size “komünist ulan bu hoca!” denmesinden ürkmeyin; aynı şeyleri Allah’ın Elçisi’nin en yakın dostlarından Ebuzer için de söylemişlerdi.)
3) “İnanan kullarıma söyle: Namazı kılsınlar, kendilerine sunduğumuz rızıklardan, hiçbir alışverişin, hiçbir dostluğun olmadığı o gün gelmeden önce, gizli ve açık infak etsinler.” (İbrahim, 31)
“İnfak” diyor Allah; ne demek bu?
Bu Arapça sözcüğün “tüketmek/tükenmek” anlamına gelen “nefk/nefak” kökünden geldiği söyleniyor; ne demek bu?
Kim, neyi “dağıtarak tüketecek”?
4) “Zekâtı vermek için faaliyettedir onlar.” (Müminûn, 4)
“Zekât” nedir Allahaşkınıza, bu sözü ağzınıza almaya neden bu kadar korkuyorsunuz?!. Alt tarafı 1/40; bu sizi neden bu kadar korkutuyor?
Ama şu anda daha da önemli bir sorunun geleceğini hissediyorsunuz tabii: Siz özellikle ağzınıza almasanız da, madem zekât denen bir müessese var, o halde “infak”a ne gerek var? Nedir bu ikisinin farkı?
Bir taraftan “zekat”, diğer taraftan “infak”; e, elde avuçta bir şey kalmıyor!
İyi de, bu Kuran ortada dururken, biz nasıl servet sahibi olacağız birader!
Hadi, yardımcı olun biraz…
Kuran’dan mı vazgeçmeliyiz, servetlerimizden mi?
5) “Hayır, hayır! O, alevlenen bir ateştir. Yakar kavurur deriyi/koparıp götürür kolu bacağı. Çağırır sırtını dönüp uzaklaşanı, toplayıp kasada yığanı/depolayanı! İşin gerçeği şu ki, insan; aceleci, hırslı, sabırsız, tahammülsüz yaratılmıştır. Kendisine kötülük/hoşnutsuzluk dokununca basar bağırır. Kendisine hayır ve nimet ulaşınca ondan başkalarının yararlanmasına engel olur. Namaz kılıp dua edenler müstesna. Bunlar namazlarında süreklidirler. Bunların mallarında belirli bir hak vardır; yoksul ve yoksun için.” (Meâric, 15-25)
Kimdir bu kasada yığan/depolayan, kendisine ulaşan nimetlerden başkalarını yararlandırmayanlar? Allah’ın söylediğine göre, bu namaz kılanların mallarında fakir fukara için belirli bir hak varmış; ne kadardır bu hak, bunun ölçüsü nedir? Ota, böceğe, kuşa gelince bülbül kesilen entelektüel birikimizin, sıra bu “Allah Sözleri”ne geldiğinde neden patlamış bir balon gibi aniden sönüyor?!. (Dikkatli olun; Allah’ın sözlerini eğip bükmeye çalışırsanız, Bakara 219’dan söz ederim, ona göre!)
6) “Ama kim cimriliğe sapar ve kendisini tüm ihtiyaçların üstünde görür ve güzelliği yalanlarsa, biz onu en zor olana sevk edeceğiz. Aşağı yuvarlandığında malı onu kurtarmayacaktır. Doğruya ve güzele kılavuzlamak sadece bizim işimizdir. Sonrası da öncesi de sadece bizimdir. Ben sizi köpürerek yanan bir ateşe karşı uyardım. Sadece karanlık ruhlu azgın girer ona. Yalanlamış, sırtını dönmüştü o. İyice sakınan da ondan uzak tutulur. O ki, temizlenip arınsın diye malını verir.” (Leyl, 8-18)
İçinizi derin derin çektiğinizi duyar gibiyim ilahiyatçı baylar bayanlar!
“Aşağı yuvarlandığında malı onu kurtarmayacaktır. O ki temizlenip arınsın diye malını verir”…
Bugüne kadar ağzınızdan bir kez olsun “verin şu mallarınızı” sözünü duymadık!
Ne dersiniz?
Allah kimden söz ediyor?
Malını vermeyene şu “köpürerek yanan ateş”ten söz etmek neden tüm yaşamınız boyunca bir kez olsun aklınıza gelmiyor?!.
Kim bu “karanlık ruhlu azgın”?
7) “Hey! Bugün oraya bir yoksul girip yanınıza gelmesin!” (Kalem, 24)
Bu sözü söyleyen kim ve bunu kime söylüyor; ama daha da önemlisi, Kuran bunu neden bildiriyor bize?
Bildiğiniz gibi, burası bir bahçe; o bahçeye yoksul girince ne oluyor ki?!.
Hadi, kımıldayın biraz; yoksullar ağzınızın içine bakıyor…
Bu “bahçe sahipleri” yoksuldan neden bu kadar korkuyor?
Günümüzde kimdir bu “bahçe sahipleri”?
8) “O ki, mal biriktirdi, onu saydı da saydı; sanır ki, malı sonsuzlaştıracaktır kendisini. Hayır, iş sandığı gibi değil. Yemin olsun ki fırlatılıp atılacaktır o kırıp geçirene, yalayıp yutana/Hutame’ye!” (Hümeze, 2-4)
Malını sayıp duran ve bu malın kendisini sonsuzlaştıracağını sanan kişi kimdir ve çok daha önemlisi, nedir bu Hutame?
Zamanımızda böyle kimseler var mı hâlâ?
9) “Ey iman sahipleri! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu halkın mallarını uydurma yollarla tıkabasa yerler ve Allah’ın yolundan geri çevirirler. Altını ve gümüşü depolayıp da onları Allah yolunda harcamayanlara korkunç bir azabı muştula.” (Tevbe, 34)
Bu ayet hahamlardan ve rahiplerden söz ediyor; peki Allah bunu bize Kuran’da neden bildiriyor?
Ama esas soruyu anladınız tabii: “Altını ve gümüşü depolayıp da bunları Allah yolunda harcamayanlara korkunç bir azabı muştula!” ne demek?
Kim bunlar?
“Allah yolunda harcamak” ne demek?
İlk bakışta çok anlamsız gibi geliyor ama, sözgelimi bu altın ve gümüş “Allah’a borç verilebilir mi” meselâ? (Hadid, 11)
Ne demektir “Allah’a borç vermek”?..
10) “Bir peygamberin emanete hıyanet etmesi/kamu malından aşırması olacak şey değildir. Her kim hıyanet eder, kamu malından bir şey aşırırsa, aşırdığını kıyamet günü yüklenip getirir. Sonra her benliğe kazandığı tam olarak ödenir. Hiçbirine zulmedilmez.” (Âli İmran, 161)
“Her kim kamu malından bir şey aşırırsa, aşırdığını kıyamet günü yüklenip getirir!” sözündeki “kamu malı” nedir? Hangi tür değerler “kamu malı” kapmasına girer? Günümüz dünyasında bu “kamu malı” sözü nasıl tanımlanır?
Siz kuşkusuz anladınız, ama benim gibi amatörler için belirtmemde fayda var: Bu ayetlere, Kuran sayfalarını içimden geldiği gibi çevirerek ulaştım; elinin altında Kuran olan herkes bunun aynısını yapabilir, sayfaları içinden geldiği gibi çevirir ve her seferinde, ama her seferinde “mal, mülk, altın, gümüş, servet, infak, zekât, paylaşma, fakir fukara, yoksul, boynu bükük” gibi sözcüklerle karşılaşır.
Benim merak ettiğim şey, bu sürekli tekrarlanan “servet eleştirisi” ile sizin nasıl olup da karşılaşmadığınız.
Allah aşkınıza, siz başka bir Kuran mı okuyorsunuz?
“Neniz var sizin, nasıl hüküm veriyorsunuz? Yoksa sizin bir kitabınız var da ondan ders mi görüyorsunuz? Onda keyfinize uyan her şeyi rahatça buluyorsunuz?!.” (kalem, 36-38)
(Bu sorularla biraz ısının, size sonra Maun Suresi’ni soracağım; sizi birden bire bu kadar korkutmak istemedim!)
Ve son soru:
Bana, Kuran okuduğum için mi kızıyorsunuz?!.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)