Kuran’da çok kısa, ama bu kısalığıyla ters orantıda öneme sahip muazzam bir sure var.
Maun Suresi…
“Maun” Arapça’da; “malın zekâtı, kendisinden faydalanılacak şey, eve lâzım olan şeyler, yardım, imdat” anlamlarına geliyor.
Bu sure, Mekkî bir sure; yani Müslümanlara ilk inen surelerden biri (17. sure, ama Mushaf’ın tertibinde 107. sırada yer alıyor).
Üzerinde düşündükçe insanı dehşete düşüren bu sure mealen şöyle:
1. BAK şu dini yalanlayana.
2. İşte bak, öksüzü hor görüyor.
3. Yoksulun halinden hiç anlamıyor.
4. O namaz kılanların vay haline!
5. O kuru kuruya yatıp kalkanların vay haline!
6. Çünkü gösteriş yapıyorlar,
7. En küçük yardımı bile geri çeviriyorlar.
Bu sureyi yukarıda gördüğünüz gibi meallendiren bilgin, bakın neler söylüyor (yer darlığından mecburen kısaltarak veriyorum):
“Böylesi tiplerin karakteri şudur: Öksüzü hor görür, yoksulun halinden hiç anlamaz, fakir fukara, garip gureba umurunda bile değildir. Kendi bencil çıkarlarından başka dünya yansa dönüp bakmaz. Varsa yoksa kendisi, malı mülkü, şanı şöhreti… Tanıyın bunları! Demek ki bugünkü tabirle vicdansız, merhametsiz, zenginlik hırsından gözü dönmüş, parası olmayana dönüp bakmayan, üstelik küstah; dini imanı, Allah’ı ‘fakirin ekmeği, züğürt tesellisi’ olarak gören kıpkızıl kapitalist tipler çağımızda bu karakterin ta kendisidirler!
Demek ki dini yalanlayanlar, öksüze hor bakan ve yoksulun halinden anlamayanlar aynı zamanda namaz da kılmaktaydılar. Çünkü namaz Mekkelilerin bildiği bir şeydi.
Demek ki bir dine inandığını söyleyip, üstelik namaz kılarak dindar geçinenler vardır. Onlardan da öksüzü hor gören, yoksula aldırış etmeyen, kendi bencil çıkarları dışında bir şey görmeyen, varsa yoksa kendi malı mülkü, şanı şöhreti için yaşayanlar vardır. İşte bunlar da dini yalanlayanlar gibidir. Onlarla bunlar arasında pek fark bulunmamaktadır. … Dinin esası ve özü sosyal yaşamdan, insanlara faydalı olmaktan, iyiliği yaymaktan, erdemli ve dürüst yaşamaktan, ekmeğini aşı olmayanla bölüşmekten, paylaşmaktan geçer. Çünkü mülkün sahibi Allah’tır. Komşusu açken tok yatanların, insanlar açlık sınırındayken villa üstüne villa alanların; sokaklar dilenci, öksüz, yoksul, garip gureba doluyken bu villalarda sabahlara dek yünlü seccadelerde namaz kılanların vay haline! Mazlumun ahı arşı alaya yükselirken, yoksulun açlığı yeri delerken, öksüzün ağlaması arşı çatlatırken sadece kıldıkları namazlara güvenerek ruz-i mahşere gidenlerin vay haline!
…
Demek ki onlar işin gösterişindedirler. Kıldıkları namazda, yaptıkları duada hayır yoktur. Kürsülerden nutuk atmaya bayılırlar. Mükellef sofralarda tıkabasa doyup ‘elhamdülillah’ çektikten sonra, göbeklerini sıvazlarken; ‘mübarek sahabe efendilerimiz açlıktan karnına taş bağlardı’ diye ağlamaklı ağlamaklı konuşurlar. Kandil gecelerinde, gülyağı kokuları arasında gerine gerine sahabe hayatı anlatırlar. ‘Sünnettir inşallah’ diye tabağın kenarında hiçbir şey bırakmadan yedikçe yerler ama tabağın içindekini başkasına vermeyi veya bölüşmeyi hiç düşünmezler. … Nedense her şeyi kendilerine lâyık görürler. Kendileri dururken başkası akıllarından bile geçmez. Allah güzel ve zengin nimetlerini nedense hep onlar üzerinde görmekten hoşlanır. Bunlar hem namaz kılar dindar görünürler, hem de bir kapitalistten daha beter mal, mülk ve paraya tamah ederler. En küçük yardımları yapmakta bile pintilikte üzerlerine yoktur. Barlarda pavyonlarda para harcayamazlar, ama saray yavrusundan evlere milyarlar dökerler. Hırslarını maldan mülkten, gösterişten, güçlü görünmekten çıkarırlar. Paylaşmaktan, bölüşmekten, vermekten, dağıtmaktan ödleri kopar. Bir şeyi vermek onlardan kerpetenle etlerini koparmak gibi gelir. Dıştan namazlı niyazlı, içten zavallı bir dindarlık. Dışı müslüman içi kapitalist bir ehli namazlık… Bu halleriyle Allah’a değil, güce ve güçlüye taparlar… Adı en küçük yardımı (maun) bile çok görmek anlamına gelen bu sureyi dindarlık iddiasında olanlar gece gündüz okusa, sular seller gibi ezberlese yeridir. Çünkü alışılmış dindarın o iflah olmaz ‘insansız ve tabiatsız’ Allah anlayışının panzerihi bu suredir. Boyuna, Allah’ın kendine özel olarak verdiğini sandığı zenginliğine ‘elhamdülillah’ çekip göbeği gözünü kapattığı için olsa gerek burnunun ucundaki açı, yoksulu bir türlü göremeyen; yoksulluk, fakirlik, emek lâflarını duyunca ‘solculuk’ yapıldığını zanneden, ‘Müslüman güçlü olacak, her şeyin en iyisini giyecek, en iyi yerlerde oturacak’ deyip duran; ‘Ben Müslümanın zengin olanını severim’ diye de kafasına uyan bir hadis bulan zihniyetin panzehiri işte bu ve benzeri surelerdir. Dini yalanlayan inkârcı kâfir tutumu ile ehl-i namaz da olsa ‘kapitalistçe’ tutum aynı sure içinde bir tutuluyor ve aynı azapla tehdit ediliyor. Varın gerisini siz düşünün…”
(Yaşayan Kur’an/Türkçe Meal-Tefsir/R.İhsan Eliaçık/İnşa Yayınları, 2007/Cilt 3, sayfa 419-421)
Bu bilgin, sadece Müslüman vicdana değil, tüm insanlığa sesleniyor.
Hristiyan, Musevi, Müslüman veya insanı iyiliğe ve doğruluğa çağıran herhangi bir dini disiplin… Allah, ta Hz.İbrahim’den beri süregelen bu sistemlerin tümüne “İslam” adını takıyor; yani “Allah’a teslim olma”…
“Ölüm” denen bir şey var.
Hepimiz ölümlüyüz.
Bir gün bu gezegeni terk edeceğiz ve O’na gideceğiz. Burada kalacağımız süre ortalama 70-80 yıl; orası ise sonsuz…
Ey ölümlü benlikler!
Yukarıdaki “ruhsal analiz/karakter tahlili” size kimleri çağrıştırıyor?
Bu çalışmayı, bugün gördüğüm bir afiş nedeniyle yapıyorum.
Afişin üzerinde, “gazilerimiz için özel ayrıcalığa evet” diye yazıyor.
Bu afişi hazırlayanlar sekiz yıldır bu ülkeyi yönetiyorlar ve onların dönemindekiler de dahil binlerce gazi şu anda kelimenin tam anlamıyla perişan durumda! Bu Vatan için bedenlerinin bazı kısımlarını kaybedenler, kötürüm olanlar, kör olanlar, akıl hastanesinde sıkışıp kalanlar…
Hepsi perişan!
Ayıptır be!
Yukarıdaki bilgin tarafından ruhsal analizi yapılan bu kapitalistler sekiz yıl boyunca süründürdükleri, ele güne rezil ettikleri, namerde muhtaç ettikleri gazilerimizi şimdi hatırlıyorlar!
Üstelik, aynen yukarıda sözlerini okuduğunuz bilginin söylediği gibi “gösteriş yaparak”… (Bu bilginin referandum konusundaki tercihini bilmiyorum; onun “hayır” diyeceği gibi bir iddia içinde değilim; onun günahını almıyorum yani.)
Ayıptır, günahtır!
Gazilere özel ayrıcalığın Anayasa değişikliği ile ne ilgisi var?!.
Bugüne kadar gaziler konusunda herhangi bir ayrıcalık içeren bir kanun yayınlandı da Anayasa Mahkemesi’nden mi döndü?!.
Tekrar ediyorum: Bugüne kadar gaziler konusunda herhangi bir ayrıcalık içeren bir kanun yaptınız da bu kanun Anayasa Mahkemesi’nden mi döndü?!.
Tüm hayatlarını Vatan müdafaasına adayan ve bugüne kadar sefalete/yokluğa/yoksunluğa terk edilen bu kahramanlar üzerinden halkı kandırarak “evet” oyu istemek…
Ey ölümlüler!
Dindar gibi görünen bu kapitalist zihniyetin bu oyununa alet olup olmamak size kalmış!
Referandumda “hayır” oyu vermek, mücadelenin CHP’lilerin, MHP’lilerin veya bu fakir gibi marjinallerin kazanacağı anlamına gelmez; bu aynı zamanda AKP’li yurtsever tabanın da kazanacağı anlamına gelir; çünkü bu, bu “kurnazlık abidesi riya” reddedildiğinde “yeni ve adil bir Anayasa” yapmak için önümüze yeni bir imkân sermek anlamına gelir.
Kuran’ın Maun Suresi, sekiz yıl boyunca gazileri acılarıyla başbaşa bırakan ve referandumda istediği sonucu almak için “gösteriş yapan” kapitalist zihniyeti mahkûm etmektedir.
Ölümlüler, “oraya” gittiklerinde, “Ben size Maun Suresi’ni göndermedim mi!” diye azarlanacaklarını unutmamalıdırlar!
Ölümlüler, “Maun Suresi”nin Kuran’da neden yer aldığını, Yaratıcı’nın bu sureyi Kitabına neden koyduğunu düşünmelidirler.
Bu surede hangi zihniyetin mahkûm edildiğini de…
Maun Suresi’ni tefsir eden bilgin sözlerini nasıl bitiriyordu:
“Dini yalanlayan inkârcı kafir tutumu ile ehl-i namaz da olsa ‘kapitalistçe’ tutum aynı sure içinde bir tutuluyor ve aynı azapla tehdit ediliyor! Varın gerisini siz düşünün…”
Evet…
Varın gerisini siz düşünün!..
Ey ölümlüler ve özellikle ey AKP’li dostlar!
Maun Suresi Kuran’da neden yer alıyor?
Gaziler üzerinden yürütülen bu “gösterişe/riyaya” ortak olmak size yakışmaz dostlarım!
Allah’ın Elçisi Hz.Muhammed, “Benim ümmetimin putu riya olacaktır!” demişti.
Yapmayın…
referandum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
referandum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
4 Eylül 2010 Cumartesi
29 Ağustos 2010 Pazar
Yeni Bir Zenginler Sınıfı Yaratılırken Referandum
Siyaset, “servetlerin yeniden dağılımını düzenlemek için” yapılır.
Gerisi hikâyeden ibarettir!
Ya muktedirden yanasınızdır, ya da fakir fukaradan.
AKP’nin siyaseti, kitapların yazdığı ile birebir uyuşmaktadır; çünkü AKP servetlerin yeniden dağılımını düzenlemek üzere yola çıkmış, kendine yeni bir burjuvazi yaratma yolunda önemli mesafeler katetmiş kapitalist bir partidir.
Referandum işte tam olarak bu ortamda yapılmaktadır.
Bu konu üzerinde daha fazla durmak abesle iştigal olacağından, bu çalışmada sadece memurun aptal yerine konulması örneği ile iktifa edilecektir.
Memur aptal mıdır?
İktidara göre evet, memur aptaldır!
Ücret artışları ve diğer sosyal haklar meselesinde toplu sözleşme yapılacaktır; memur ve iktidar masaya oturacak, anlaşamadıklarında -ki anlaştıkları hiç görülmemiştir; zaten bu eşyanın tabiatına aykırıdır- memurun grev hakkı olmadığı için, dolayısıyla taleplerini kabul ettirmek için elinde hiçbir gücü bulunmadığı için hiçbir konuda isteğini kabul ettiremeyecektir. Bu durumda “son sözü kurul söylecek” ve bu kurulun kararı “kesin” olacaktır; yani yargı yolu da kapanmış olacaktır.
Peki “kurul” kimin kuruludur?
İktidarın… (Bugün AKP’nin, yarın bir başka iktidarın.)
Sadece bu örnek bile, “memurun refahı için evet” söyleminin, iktidarın ve yandaş basının bu kesimi gerçekten aptal sandığının veya aptal yerine koyduğunun en açık göstergesidir.
Bu, daha önce de bir vesile ile belirttiğim gibi, bir “çelik çomak oyunu”dur; Başbakanın söylediği gibi, milletin eline birer çelik ve çomak verilmiş ve “oyun oynaması” hedeflenmiştir.
Yapılan tartışmalar, bu oyunun tuttuğunun en açık göstergesidir.
Bu arada, “servet hızla el değiştirmeye devam etmekte”; eski muktedirlerin halktan gasp ettiği bu servet esas sahibi olan halka hiçbir biçimde aktarılmayarak yeni oluşturulan burjuvaziye kanalize edilmektedir.
AKP’nin yaptığı, mal ve servetleri eski muktedirlerden yeni muktedirlere aktarmaktan ve bu konu halk tarafından konuşulmasın diye ortaya yeni yeni çelik çomak oyunları sürmekten ibarettir.
Muhalefet ne yaparsa yapsın bu oyunu bozamamaktadır; çünkü eski muktedirler korkudan, yeni muktedirler de sevinç şımarıklığından öylesine yaygara yapmaktadırlar ki, yaygaranın bu desibelinden bu oluşumu bir türlü göremeyen halk kesimleri “kendi idam fermanları olacak” referandum için seve seve “evet” demeyi göze alabilmektedir.
Burada iş her zaman olduğu gibi Müslümanlara düşmektedir.
AKP’li seçmen, halka karşı işlenen bu günaha ortak olmamalı, referandumda mutlaka sandık başına giderek “hayır” oyu kullanmalıdır.
Bu iktidar sekiz yıldır işbaşındadır. Bu süre zarfında, halkın tüm birikimi “özelleştirme” adı altında “yeni burjuvazi sınıfı”na peşkeş çekilmiş, dolar milyarderi sayısı yediden yirmi yediye yükseltilmiş, Devlet bankalarından çıkarılan usulsüz krediler ve şaibeli birtakım ihalelerle halkın alın teri “yeni zenginler”e aktarılmıştır. Devletin resmi kuruluşu DİE, Türkiye’de otuz milyon kişinin açlık sınırında yaşadığını, milyonlarca kişinin işsiz dolaştığını söylemektedir.
Bu referandum maddeleri ile aptal yerine konan, böyle olduğu sanılan memur, -daha önce de belirttiğim gibi- evine bir serçeden bile daha az kırmızı et götürebilmektedir.
Memur perişandır, işçi perişandır, çiftçi perişandır, esnaf perişandır, halk yoksulluk ve yoksunluktan bitap düşmüştür; ve bu anayasa değişikliği ile oylanacak olan maddeler bu perişanlığı “sistemleştirme” çabasından ibarettir.
Dini duyguları istismar edilerek kandırılmak istenen AKP’li seçmen bu oyunu bozmalıdır.
Bu kapitalist iktidar, türbanlı kesimi bile “cipli türbanlılar-Akbilli türbanlılar” diye ikiye ayırmış; Diyanet İşleri Başkanlığı’nın açıkladığı gibi, memuru bile “zekat verilecekler listesi”ne yazdırmıştır.
Fakir fukara bu oyunu bozmaz, kendi sefaletini sistemleştirecek olan bu referandumda “hayır” oyu vermezse, bunun sonuçlarına çok uzun bir süre katlanmak zorunda kalacaktır.
AKP’li Müslüman taban bu kapitalist oyunu bozmalı ve referandumda “hayır” oyu kullanmalıdır.
AKP’li seçmen 12 Eylül sabahı oy kullanmak üzere yola çıkmadan önce Kuran’ın herhangi bir Suresinden herhangi bir ayeti bir kez daha okumalı ve kapitalist AKP’nin bu oyununu bozmak için Allah’ın kendisine ilham vermesi için dua etmelidir.
Müslümanlar bu günaha ortak olmamalıdırlar!
Bu, Müslümanlara son uyarımdır!
Allah, rızıkta insanların eşitliğini emretmekte ama AKP hükümeti bunun tam tersini yaparak “yeni bir zengin sınıf oluşturmak” peşinde koşmakta; bunun için de iyiniyetli Müslüman halkın dini duygularını istismar etmektedir.
Müslümanlar bu oyuna gelmemelidirler.
Sorulması gereken soru, son sekiz yılda zenginin neden daha zengin, fakirin neden daha fakir olduğudur! (Bu mesele, referandum paketi ile birebir örtüşmektedir.)
AKP tabanı, kendisinden “evet” oyu isteyen yöneticilerinin son zamanlarda neden bu denli zenginleştiğini, üç gün üç gece süren düğünlerini neden beş yıldızlı otellerde yaptığını, henüz sakalları bile çıkmamış olan küçücük çocuklarının şirketler kurarak nasıl olup da bu yaşta dolar milyoneri olduğunu sorgulamalıdır.
AKP Müslüman bir parti değil, kapitalist bir partidir!
Kapitalizm Allah’ın dinine aykırı bir sistemdir!
12 Eylül’de oylanacak olan bu değişiklik paketi ile demokrasinin olmazsa olmazı “kuvvetler ayrılığı ilkesi” berhava edilmekte, tüm yetkiler tek elde toplanarak “faşist bir sistem” kurulmaya çalmışılmaktadır. Amaç, “servetlerin el değiştirmesi esnasında” demokrasi güçlerinin bu oyuna çomak sokmasının engellenmesinden ibarettir.
Müslüman seçmen vebali çok ağır olacak bu günaha ortak olmamalıdır! (Müslümanlar bu oyunu bozabilecek güçte olduklarını Irak’a asker göndermek isteyen iktidarın teskeresine “hayır” diyerek göstermişlerdir; bu oyun, CHP, MHP ve Müslüman olduğunu hatırlayan AKP’lilerin oylarıyla bozulmuştur. İktidarın dediği olsaydı ve teskere Meclis’ten geçseydi, şu anda o batağın içinde biz de olacaktık. AKP’li seçmen, iktidarın, Müslüman Irak’ın emperyalist Amerika tarafından işgal edilmesine neden ortak olmak istediğini sorgulamalıdır; bunun tam sırasıdır.)
Evine, çoluk çocuğuna günde ancak 3 gram kırmızı et götürebilen memur, toplu iş görüşmelerinda anlaşma sağlanamadığında -bu paket kendisine grev hakkı vermediği için- son sözü iktidarın atadığı kurulun vereceğini unutmamalıdır.
Bu denli aptal yerine konan memur, bu günaha ortak edilmek istenen Müslüman, birden fazla sendikaya bölünerek parçalanmak istenen işçi, bu cennet gibi Vatan’da işsiz gezen milyonlar, son sekiz yılda daha da yoksullaşan halk, bu iktidar döneminde hemen her gün şehit veren bu Millet bu duruma isyan etmelidir!
Yoksul, neden bu denli yoksul olduğunu sorgulamalı ve buna isyan ederek, kendisini daha da yoksullaştıracak bu tezgâhta “hayır” oyu kullanmalıdır.
İnsanlık dışı kapitalist sistem bugüne kadar sağılacak bir inek yerine koyarak iliğini kemiğini emdiği yoksul kesimi bugün aptal yerine koyarak daha da fazla sömürmek, mümkünse parçalayıp yemek istemektedir.
Fakir fukara bu oyunu bozmalı, buna isyan etmelidir!
Yoksul kesim, “kapitalizme hayır” deme hakkını artık kullanmalıdır.
Yoksulluğun AKP’lisi, CHP’lisi, MHP’lisi; yoksulluğun Türk’ü, Kürt’ü, Laz’ı, Çerkez’i olmaz; yoksulluk bir “sınıf” meselesidir. Kapitalist zihniyet sömüreceği kişiyi partisine, etnik kökenine veya mezhebine bakarak sömürmez; onun için yoksul yoksuldur ve her türlü yoksul sömürülmeye hazır bir “meta”dır, bir “eşya”dır, bir “nesne”dir! (Halk giderek yoksullaşırken AKP’li kesimin bu denli zenginleşmesi bunun en açık göstergesidir.)
Ve bugün kapitalizm gemisini yürüten kaptan kapitalist AKP hükümetidir.
Faşist 12 Eylül Anayasası, bu değişikliklerle çok daha faşist bir hale getirilmektedir. (YÖK’e dokunulmamakta, dokunulmazlıklar kaldırılmamakta, seçim barajı düşürülmemekte; Yüksek Yargı iktidarın emrine sokularak faşist bir yönetim kurulmaya çalışılmaktadır.)
AKP kapitalist bir partidir ve şu anda bu kapitalist gemiyi bu parti yüzdürmektedir.
Allah’tan sakınan Müslümanlar bu gemiyi durdurmalıdır!
Bugün bu görev Müslümanlarındır!
Allah, 12 Eylül’de Müslümanları bir kez daha imtihan edecektir.
Müslümanlar bunu unutmamalıdırlar…
Gerisi hikâyeden ibarettir!
Ya muktedirden yanasınızdır, ya da fakir fukaradan.
AKP’nin siyaseti, kitapların yazdığı ile birebir uyuşmaktadır; çünkü AKP servetlerin yeniden dağılımını düzenlemek üzere yola çıkmış, kendine yeni bir burjuvazi yaratma yolunda önemli mesafeler katetmiş kapitalist bir partidir.
Referandum işte tam olarak bu ortamda yapılmaktadır.
Bu konu üzerinde daha fazla durmak abesle iştigal olacağından, bu çalışmada sadece memurun aptal yerine konulması örneği ile iktifa edilecektir.
Memur aptal mıdır?
İktidara göre evet, memur aptaldır!
Ücret artışları ve diğer sosyal haklar meselesinde toplu sözleşme yapılacaktır; memur ve iktidar masaya oturacak, anlaşamadıklarında -ki anlaştıkları hiç görülmemiştir; zaten bu eşyanın tabiatına aykırıdır- memurun grev hakkı olmadığı için, dolayısıyla taleplerini kabul ettirmek için elinde hiçbir gücü bulunmadığı için hiçbir konuda isteğini kabul ettiremeyecektir. Bu durumda “son sözü kurul söylecek” ve bu kurulun kararı “kesin” olacaktır; yani yargı yolu da kapanmış olacaktır.
Peki “kurul” kimin kuruludur?
İktidarın… (Bugün AKP’nin, yarın bir başka iktidarın.)
Sadece bu örnek bile, “memurun refahı için evet” söyleminin, iktidarın ve yandaş basının bu kesimi gerçekten aptal sandığının veya aptal yerine koyduğunun en açık göstergesidir.
Bu, daha önce de bir vesile ile belirttiğim gibi, bir “çelik çomak oyunu”dur; Başbakanın söylediği gibi, milletin eline birer çelik ve çomak verilmiş ve “oyun oynaması” hedeflenmiştir.
Yapılan tartışmalar, bu oyunun tuttuğunun en açık göstergesidir.
Bu arada, “servet hızla el değiştirmeye devam etmekte”; eski muktedirlerin halktan gasp ettiği bu servet esas sahibi olan halka hiçbir biçimde aktarılmayarak yeni oluşturulan burjuvaziye kanalize edilmektedir.
AKP’nin yaptığı, mal ve servetleri eski muktedirlerden yeni muktedirlere aktarmaktan ve bu konu halk tarafından konuşulmasın diye ortaya yeni yeni çelik çomak oyunları sürmekten ibarettir.
Muhalefet ne yaparsa yapsın bu oyunu bozamamaktadır; çünkü eski muktedirler korkudan, yeni muktedirler de sevinç şımarıklığından öylesine yaygara yapmaktadırlar ki, yaygaranın bu desibelinden bu oluşumu bir türlü göremeyen halk kesimleri “kendi idam fermanları olacak” referandum için seve seve “evet” demeyi göze alabilmektedir.
Burada iş her zaman olduğu gibi Müslümanlara düşmektedir.
AKP’li seçmen, halka karşı işlenen bu günaha ortak olmamalı, referandumda mutlaka sandık başına giderek “hayır” oyu kullanmalıdır.
Bu iktidar sekiz yıldır işbaşındadır. Bu süre zarfında, halkın tüm birikimi “özelleştirme” adı altında “yeni burjuvazi sınıfı”na peşkeş çekilmiş, dolar milyarderi sayısı yediden yirmi yediye yükseltilmiş, Devlet bankalarından çıkarılan usulsüz krediler ve şaibeli birtakım ihalelerle halkın alın teri “yeni zenginler”e aktarılmıştır. Devletin resmi kuruluşu DİE, Türkiye’de otuz milyon kişinin açlık sınırında yaşadığını, milyonlarca kişinin işsiz dolaştığını söylemektedir.
Bu referandum maddeleri ile aptal yerine konan, böyle olduğu sanılan memur, -daha önce de belirttiğim gibi- evine bir serçeden bile daha az kırmızı et götürebilmektedir.
Memur perişandır, işçi perişandır, çiftçi perişandır, esnaf perişandır, halk yoksulluk ve yoksunluktan bitap düşmüştür; ve bu anayasa değişikliği ile oylanacak olan maddeler bu perişanlığı “sistemleştirme” çabasından ibarettir.
Dini duyguları istismar edilerek kandırılmak istenen AKP’li seçmen bu oyunu bozmalıdır.
Bu kapitalist iktidar, türbanlı kesimi bile “cipli türbanlılar-Akbilli türbanlılar” diye ikiye ayırmış; Diyanet İşleri Başkanlığı’nın açıkladığı gibi, memuru bile “zekat verilecekler listesi”ne yazdırmıştır.
Fakir fukara bu oyunu bozmaz, kendi sefaletini sistemleştirecek olan bu referandumda “hayır” oyu vermezse, bunun sonuçlarına çok uzun bir süre katlanmak zorunda kalacaktır.
AKP’li Müslüman taban bu kapitalist oyunu bozmalı ve referandumda “hayır” oyu kullanmalıdır.
AKP’li seçmen 12 Eylül sabahı oy kullanmak üzere yola çıkmadan önce Kuran’ın herhangi bir Suresinden herhangi bir ayeti bir kez daha okumalı ve kapitalist AKP’nin bu oyununu bozmak için Allah’ın kendisine ilham vermesi için dua etmelidir.
Müslümanlar bu günaha ortak olmamalıdırlar!
Bu, Müslümanlara son uyarımdır!
Allah, rızıkta insanların eşitliğini emretmekte ama AKP hükümeti bunun tam tersini yaparak “yeni bir zengin sınıf oluşturmak” peşinde koşmakta; bunun için de iyiniyetli Müslüman halkın dini duygularını istismar etmektedir.
Müslümanlar bu oyuna gelmemelidirler.
Sorulması gereken soru, son sekiz yılda zenginin neden daha zengin, fakirin neden daha fakir olduğudur! (Bu mesele, referandum paketi ile birebir örtüşmektedir.)
AKP tabanı, kendisinden “evet” oyu isteyen yöneticilerinin son zamanlarda neden bu denli zenginleştiğini, üç gün üç gece süren düğünlerini neden beş yıldızlı otellerde yaptığını, henüz sakalları bile çıkmamış olan küçücük çocuklarının şirketler kurarak nasıl olup da bu yaşta dolar milyoneri olduğunu sorgulamalıdır.
AKP Müslüman bir parti değil, kapitalist bir partidir!
Kapitalizm Allah’ın dinine aykırı bir sistemdir!
12 Eylül’de oylanacak olan bu değişiklik paketi ile demokrasinin olmazsa olmazı “kuvvetler ayrılığı ilkesi” berhava edilmekte, tüm yetkiler tek elde toplanarak “faşist bir sistem” kurulmaya çalmışılmaktadır. Amaç, “servetlerin el değiştirmesi esnasında” demokrasi güçlerinin bu oyuna çomak sokmasının engellenmesinden ibarettir.
Müslüman seçmen vebali çok ağır olacak bu günaha ortak olmamalıdır! (Müslümanlar bu oyunu bozabilecek güçte olduklarını Irak’a asker göndermek isteyen iktidarın teskeresine “hayır” diyerek göstermişlerdir; bu oyun, CHP, MHP ve Müslüman olduğunu hatırlayan AKP’lilerin oylarıyla bozulmuştur. İktidarın dediği olsaydı ve teskere Meclis’ten geçseydi, şu anda o batağın içinde biz de olacaktık. AKP’li seçmen, iktidarın, Müslüman Irak’ın emperyalist Amerika tarafından işgal edilmesine neden ortak olmak istediğini sorgulamalıdır; bunun tam sırasıdır.)
Evine, çoluk çocuğuna günde ancak 3 gram kırmızı et götürebilen memur, toplu iş görüşmelerinda anlaşma sağlanamadığında -bu paket kendisine grev hakkı vermediği için- son sözü iktidarın atadığı kurulun vereceğini unutmamalıdır.
Bu denli aptal yerine konan memur, bu günaha ortak edilmek istenen Müslüman, birden fazla sendikaya bölünerek parçalanmak istenen işçi, bu cennet gibi Vatan’da işsiz gezen milyonlar, son sekiz yılda daha da yoksullaşan halk, bu iktidar döneminde hemen her gün şehit veren bu Millet bu duruma isyan etmelidir!
Yoksul, neden bu denli yoksul olduğunu sorgulamalı ve buna isyan ederek, kendisini daha da yoksullaştıracak bu tezgâhta “hayır” oyu kullanmalıdır.
İnsanlık dışı kapitalist sistem bugüne kadar sağılacak bir inek yerine koyarak iliğini kemiğini emdiği yoksul kesimi bugün aptal yerine koyarak daha da fazla sömürmek, mümkünse parçalayıp yemek istemektedir.
Fakir fukara bu oyunu bozmalı, buna isyan etmelidir!
Yoksul kesim, “kapitalizme hayır” deme hakkını artık kullanmalıdır.
Yoksulluğun AKP’lisi, CHP’lisi, MHP’lisi; yoksulluğun Türk’ü, Kürt’ü, Laz’ı, Çerkez’i olmaz; yoksulluk bir “sınıf” meselesidir. Kapitalist zihniyet sömüreceği kişiyi partisine, etnik kökenine veya mezhebine bakarak sömürmez; onun için yoksul yoksuldur ve her türlü yoksul sömürülmeye hazır bir “meta”dır, bir “eşya”dır, bir “nesne”dir! (Halk giderek yoksullaşırken AKP’li kesimin bu denli zenginleşmesi bunun en açık göstergesidir.)
Ve bugün kapitalizm gemisini yürüten kaptan kapitalist AKP hükümetidir.
Faşist 12 Eylül Anayasası, bu değişikliklerle çok daha faşist bir hale getirilmektedir. (YÖK’e dokunulmamakta, dokunulmazlıklar kaldırılmamakta, seçim barajı düşürülmemekte; Yüksek Yargı iktidarın emrine sokularak faşist bir yönetim kurulmaya çalışılmaktadır.)
AKP kapitalist bir partidir ve şu anda bu kapitalist gemiyi bu parti yüzdürmektedir.
Allah’tan sakınan Müslümanlar bu gemiyi durdurmalıdır!
Bugün bu görev Müslümanlarındır!
Allah, 12 Eylül’de Müslümanları bir kez daha imtihan edecektir.
Müslümanlar bunu unutmamalıdırlar…
26 Ağustos 2010 Perşembe
Suç Kimde ?
Adı Ömer Çetin’di.
20 yaşındaydı.
Üniversite öğrencisiydi.
Tanrı izin verseydi edebiyat öğretmeni olacaktı.
Ama Tanrı izin vermedi.
Neden?
Çalıştığı inşaattan düşererek öldürdü onu çünkü!
Çünkü bu Tanrı gaddar bir Tanrı; kimini eline keser verip inşaata sürüyor; kimini de elindeki milyon dolarlarla dolu çantalarla bankaya/borsaya gönderiyor…
Bu benim açıklama tarzım değil; bizim referandumda “hayır” oyu kullanacak oluşumuza sirinlenip kirli ağızlarından salyalar saçarak “bunların aklı yok!” diyenlerin söylemi…
Biri çıkıp da, “Ciğerim, bu kapitalist sistemin, özelikle vahşi liberalizmin kurallarından biridir; rekabet esnasında böyle şeyler olur, dünyanın her tarafında oluyor!” dese, o adamı alnından öperim. Doğru söylüyordur çünkü. (Ama sonra ağzını da yırtarım; çünkü ömrümün yarısı inşaatlarda geçti. Biraz para harcayarak ne gibi önlemler alınması gerektiğini ve bu önlemlerden sonra kazaların en az seviyeye nasıl indiğini biliyorum. Muktedirlere “zırhlı araç”, bana bir “emniyet kemeri” bile yok! Sahtekârlar sizi!)
Ama bunlar ağızlarından Allah’ı, Kuran’ı, Sünnet’i düşürmeyen tipler ve daha önce de benzerlerini yaşadığımız gibi, bu “cinayet”i de “kader” diyerek Allah’a yüklemekten zerre kadar utanmıyorlar!
Bunların Tanrısı garip bir Tanrı!
Ayrımcılık yapıyor!
Kendisine iman edenlere eşit davranmıyor.
Pislik bir Tanrı bu, kokuşmuş bir Tanrı!
Son derece açık ve tartışmaya hiç yer bırakmayacak kadar veciz bir biçimde söylemekten gurur duuyorum.
Ben bu Tanrı’yı reddediyorum!
Ben bu Tanrı’yı inkâr ediyorum!
Tövbe 31 ne diyor: “Allah’ın yanında hahamlarını ve ruhbanlarını da rabler edindiler. Meryem oğlu Mesih’i de öyle. Oysa kendilerine tek olan Allah’tan başkasına ibadet/kulluk etmemeleri emredilmişti. İlah yok o tek Allah’tan başka. Onların ortak koştuklarından arınmıştır o.”
Bunlar da kapitalizmi, malı mülkü, serveti, makam ve mevkiyi, şan ve şöhreti, hatta aynen Allah’ın söylediği gibi “ruhbanlarını” rabler edindiler. Allah’ın dinine yakışmayan ne varsa, “o ruhbanlarını” koruma içgüdüsüyle bütün suçu Allah’ın üzerine atmakta bir an bile duraksamıyorlar! (Hz.Peygamber bunu söylemişti; “Benim ümmetimin şirki riya olacak!” demişti.)
Bu naçiz yazıyı okuyanlar kendilerini günde otuz lira yevmiye için inşaattan düşerek ölen bu fukara üniversite öğrencisinin ana babasının yerine koymalıdır.
Çocuğunuzu okula gönderiyorsunuz, sonra kanlı bir kefen içinde cansız bedenini iade ediyorlar size; bu konuyu düşünün biraz.
Sizin de çocuğunuz var mı?
O zaman dikkatli olmanızda fayda var!
Çünkü ortalıkta gaddar, ahlâksız ve pislik bir Tanrı dolaşıyor!
Bu kalleşlerin kalleşi Tanrı, kimini eline keser verip inşaat yolluyor, kimini de eline milyon dolaralık çantalar verip bankaya!
Kahrolası kalleş bir Tanrı bu!
Neden hep fakir fukara çocuklarını öldürüyor bu Tanrı?
İstatistikler bunu gösteriyor; bu tip “kazalarda”(!) ölen çocukların tamamına yakını fakir fukara çocuğu; neden?
Bu çok basit bir matematik kuralı aslında; -ben bilmiyorum- matematiği iyi bilen biri bunu çok kolayca açıklayabilir.
Bu tip kazalarda yüz çocuk ölüyorsa, neredeyse yüzü de fakir fukara çocuğu!
Çünkü toplumun tamamına yakını fakir fukara, dolayısıyla bunların çocukları da; ve yine dolayısıyla bu tip işlerde çalışan tüm çocuklar da bu fakir fukaranın çocuğu.
Bu uğursuz Tanrı, bizim çocuklarımızı inşaatlardaki, tersanelerdeki, maden ocaklarındaki kazalarda öldürüyor; bunların çocuklarını ise daha sakalları bile çıkmadan şirketler kurdurarak zengin edip, bu tip kazalarda “çocuk öldürmeye” teşvik ediyor!
Kahrolası Tanrı!
Kahrolası!..
Ama -siz her ne kadar kabul etmemekte ısrar etseniz de- meselenin cevabı aşağıdaki soruda yatıyor:
Suç kimde; bu şerefsiz Tanrı’da mı, bizde mi?
(“Tanrı” sözcüğü özellikle büyük “T” ile yazılmaktadır, çünkü Kuran, bu şerefsiz Tanrı’nın, müminleri için gerçekten “Tanrı” olduğunu söylemekte, hatta bu müesseseye bir isim bile takmaktadır: Şirk!..)
Ömer Çetin’i öldürenler, Allah’ın kendilerini asla affetmeyeceğini bilmelidirler. (Nisa, 48)
Allah, “Ey inananlar! Müşrikler bir pisliktir. Artık bu yıllarından sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar.” diye emredecek; sonra da bunlar kalkıp, “Referandumda ‘evet’ oyu vermek umre sevabından bile büyüktür!” diye sırnaşacaklar.
Soru tekrar karşımızda:
Suç kimde; bu şerefsiz Tanrı’da mı, bizde mi?
Bu soru layıkıyla cevaplandırılmadığı taktirde daha çok fakir fukara çocuğu inşaatlarda ölüp gidecektir.
Kapitalist paradigmada insan sadece bir “girdi”den ibarettir; cıvata gibi, kum gibi, çimento ve demir gibi; sıradan bir “maliyet unsuru” yani.
Düşüp ölürse, günde otuz lira için düşüp ölmeyi göze alacak milyonlarca “girdi” sırada beklemektedir nasıl olsa!
Kararar sizindir…
“İşte bu, bir hatırlatıcı ve düşündürücüdür.” (İnsan, 29)
20 yaşındaydı.
Üniversite öğrencisiydi.
Tanrı izin verseydi edebiyat öğretmeni olacaktı.
Ama Tanrı izin vermedi.
Neden?
Çalıştığı inşaattan düşererek öldürdü onu çünkü!
Çünkü bu Tanrı gaddar bir Tanrı; kimini eline keser verip inşaata sürüyor; kimini de elindeki milyon dolarlarla dolu çantalarla bankaya/borsaya gönderiyor…
Bu benim açıklama tarzım değil; bizim referandumda “hayır” oyu kullanacak oluşumuza sirinlenip kirli ağızlarından salyalar saçarak “bunların aklı yok!” diyenlerin söylemi…
Biri çıkıp da, “Ciğerim, bu kapitalist sistemin, özelikle vahşi liberalizmin kurallarından biridir; rekabet esnasında böyle şeyler olur, dünyanın her tarafında oluyor!” dese, o adamı alnından öperim. Doğru söylüyordur çünkü. (Ama sonra ağzını da yırtarım; çünkü ömrümün yarısı inşaatlarda geçti. Biraz para harcayarak ne gibi önlemler alınması gerektiğini ve bu önlemlerden sonra kazaların en az seviyeye nasıl indiğini biliyorum. Muktedirlere “zırhlı araç”, bana bir “emniyet kemeri” bile yok! Sahtekârlar sizi!)
Ama bunlar ağızlarından Allah’ı, Kuran’ı, Sünnet’i düşürmeyen tipler ve daha önce de benzerlerini yaşadığımız gibi, bu “cinayet”i de “kader” diyerek Allah’a yüklemekten zerre kadar utanmıyorlar!
Bunların Tanrısı garip bir Tanrı!
Ayrımcılık yapıyor!
Kendisine iman edenlere eşit davranmıyor.
Pislik bir Tanrı bu, kokuşmuş bir Tanrı!
Son derece açık ve tartışmaya hiç yer bırakmayacak kadar veciz bir biçimde söylemekten gurur duuyorum.
Ben bu Tanrı’yı reddediyorum!
Ben bu Tanrı’yı inkâr ediyorum!
Tövbe 31 ne diyor: “Allah’ın yanında hahamlarını ve ruhbanlarını da rabler edindiler. Meryem oğlu Mesih’i de öyle. Oysa kendilerine tek olan Allah’tan başkasına ibadet/kulluk etmemeleri emredilmişti. İlah yok o tek Allah’tan başka. Onların ortak koştuklarından arınmıştır o.”
Bunlar da kapitalizmi, malı mülkü, serveti, makam ve mevkiyi, şan ve şöhreti, hatta aynen Allah’ın söylediği gibi “ruhbanlarını” rabler edindiler. Allah’ın dinine yakışmayan ne varsa, “o ruhbanlarını” koruma içgüdüsüyle bütün suçu Allah’ın üzerine atmakta bir an bile duraksamıyorlar! (Hz.Peygamber bunu söylemişti; “Benim ümmetimin şirki riya olacak!” demişti.)
Bu naçiz yazıyı okuyanlar kendilerini günde otuz lira yevmiye için inşaattan düşerek ölen bu fukara üniversite öğrencisinin ana babasının yerine koymalıdır.
Çocuğunuzu okula gönderiyorsunuz, sonra kanlı bir kefen içinde cansız bedenini iade ediyorlar size; bu konuyu düşünün biraz.
Sizin de çocuğunuz var mı?
O zaman dikkatli olmanızda fayda var!
Çünkü ortalıkta gaddar, ahlâksız ve pislik bir Tanrı dolaşıyor!
Bu kalleşlerin kalleşi Tanrı, kimini eline keser verip inşaat yolluyor, kimini de eline milyon dolaralık çantalar verip bankaya!
Kahrolası kalleş bir Tanrı bu!
Neden hep fakir fukara çocuklarını öldürüyor bu Tanrı?
İstatistikler bunu gösteriyor; bu tip “kazalarda”(!) ölen çocukların tamamına yakını fakir fukara çocuğu; neden?
Bu çok basit bir matematik kuralı aslında; -ben bilmiyorum- matematiği iyi bilen biri bunu çok kolayca açıklayabilir.
Bu tip kazalarda yüz çocuk ölüyorsa, neredeyse yüzü de fakir fukara çocuğu!
Çünkü toplumun tamamına yakını fakir fukara, dolayısıyla bunların çocukları da; ve yine dolayısıyla bu tip işlerde çalışan tüm çocuklar da bu fakir fukaranın çocuğu.
Bu uğursuz Tanrı, bizim çocuklarımızı inşaatlardaki, tersanelerdeki, maden ocaklarındaki kazalarda öldürüyor; bunların çocuklarını ise daha sakalları bile çıkmadan şirketler kurdurarak zengin edip, bu tip kazalarda “çocuk öldürmeye” teşvik ediyor!
Kahrolası Tanrı!
Kahrolası!..
Ama -siz her ne kadar kabul etmemekte ısrar etseniz de- meselenin cevabı aşağıdaki soruda yatıyor:
Suç kimde; bu şerefsiz Tanrı’da mı, bizde mi?
(“Tanrı” sözcüğü özellikle büyük “T” ile yazılmaktadır, çünkü Kuran, bu şerefsiz Tanrı’nın, müminleri için gerçekten “Tanrı” olduğunu söylemekte, hatta bu müesseseye bir isim bile takmaktadır: Şirk!..)
Ömer Çetin’i öldürenler, Allah’ın kendilerini asla affetmeyeceğini bilmelidirler. (Nisa, 48)
Allah, “Ey inananlar! Müşrikler bir pisliktir. Artık bu yıllarından sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar.” diye emredecek; sonra da bunlar kalkıp, “Referandumda ‘evet’ oyu vermek umre sevabından bile büyüktür!” diye sırnaşacaklar.
Soru tekrar karşımızda:
Suç kimde; bu şerefsiz Tanrı’da mı, bizde mi?
Bu soru layıkıyla cevaplandırılmadığı taktirde daha çok fakir fukara çocuğu inşaatlarda ölüp gidecektir.
Kapitalist paradigmada insan sadece bir “girdi”den ibarettir; cıvata gibi, kum gibi, çimento ve demir gibi; sıradan bir “maliyet unsuru” yani.
Düşüp ölürse, günde otuz lira için düşüp ölmeyi göze alacak milyonlarca “girdi” sırada beklemektedir nasıl olsa!
Kararar sizindir…
“İşte bu, bir hatırlatıcı ve düşündürücüdür.” (İnsan, 29)
20 Ağustos 2010 Cuma
“Hayır” Demek İçin Altı Bin Altı Yüz Küsur Neden
Ramazanı’ı ganimet bilen kimi çirkinler ve kurnazlar, 12 Eylül’de oylanacak paket meselesinde de dini kendi çirkin siyasetlerine alet etmekten geri kalmadılar.
Ben de, “evet” oyu kullanacaklar için aşağıda okuyacaklarınızı yazsam ne olacak?!.
1) “Senin Rabbin, evet O’dur kendi yolundan kimin saptığını en iyi bilen. Ve O’dur kimin doğruya ve güzele kılavuzlandığını en iyi bilen. O halde yalanlayanlara itaat etme. İstediler ki sen alttan alıp gevşek davranasın da onlar da yumuşaklık göstersin. Şunların hiçbirini tanıma: Çok yemin eden, bayağı. Alaycı, gammaz, koğuculuk için dolaşıp duran; hayrı engelleyen, sınır tanımaz, saldırgan, günaha batmış! Kaba, obur, bütün bunlardan sonra soyu bozuk, kötülükle damgalı. Mal ve oğullar sahibi olmuş da ne olmuş!” (kalem, 7-14)
2) Neniz var sizin nasıl hüküm veriyorsunuz?!. Yoksa sizin bir kitabınız var da ondan ders mi görüyorsunuz! Onda keyfinize uyan her şeyi rahatça buluyorsunuz! Yoksa sizin lehinize üzerinizde kıyamete kadar uzanacak yeminler mi var da siz ne hükmederseniz oluverecek!” (Kalem, 36-39)
3) “Ey örtüsüne bürünen! Kalk da uyar! Rabbinin yüceliğini duyur. Temizle giysini. Uzaklaştır kendinden pisliği. Çok bularak başa kakma yaptığın iyiliği. Ve yalnız Rabin için dayanıklı kıl benliği. O boruya üfürüldüğünde, işte o gün çok zorlu, çok çetin bir gündür. Küfre batmışlar için hiç de kolay değildir. Benimle, yarattığım kişiyi başbaşa bırak! Hesapsız bir mal verdim ona. Göz doyurucu oğullar verdim. Alabildiğine imkânlar döşedim onun için. Tüm bunlardan sonra hırsla daha da artırmamı istiyor!” (Müddesir, 1-15)
4) Doğrusu şu ki, siz yetime ikramda bulunmuyorsunuz. Yoksulun doyurulmasını teşvik etmiyorsunuz. Mirası derleyip toplayıp yiyorsunuz. Malı, devşirip depolatacak bir sevgiyle seyiyorsunuz!” (Fecr, 17-20)
5) “O, mal ve servet arzusu yüzünden alabildiğine katıdır!” (Âdiyat, 8)
6) “Gördün mü o dini yalan sayanı?!. İşte odur yetimi itip kakan. Yoksulu doyurmayı özendirmez o. Vay haline o namaz kılanların ki, namazlarında gaflet içindedir onlar. Riyaya sapandır onlar, gösteriş yaparlar. Ve onlar, yardıma/zekâta/iyiliğe engel olurlar!” (Maun, 1-7)
7) “De ki: ‘Ey nankör kafirler! Kullak etmem sizin kulluk ettiğinize. Siz de ibadet etmezsiniz benim ibadet ettiğime. Kul değilim sizin taptığınıza ve ibadet edenler değilsiniz benim ibadet ettiğime. Sizin dininiz size, benim dinim bana!” (Kâfirun, 1-6)
Daha “Mekki” surelerdeyim; yani Kuran’ın henüz başında!
Bunun bir de “Medenî”leri var!
Adamı hasta etmeyin!
N’oluyor öyle camilerde/iftar çadırlarında, türbelerde “evet” propogandaları yapmak, “hayır” diyecek olanların deli/kafayı yemiş olduklarına ilişkin tuhaf demeçler vermek, “soy moy” gibi tuhaf imalarda bulunmak, “evet demek vaciptir” gibi saçma sapan bilinçaltı kurgulamalar yapmak, “evet demek umreden daha hayırlıdır” gibi rüşvetler dağıtmak!
Aklınızı mı oynattınız!
Sizin tabirinizle, “delirdiniz mi” siz!
Antidemokratikliğin kralı olan “Siyasi Partiler Ve Seçim Kanunu”a hiç dokunma; “dokunulmazlık” gibi ayıbın da ayıbı bir demokrasi sakatlığını “söz verdiğin halde” ağzına bile alma; kendi içinde uyguladığın antidemokratik mekanizmaları tüm ülke sathına yay, bunun düzeleceği konusunda en ufak bir imada bile bulunma; kendi tabirinle, “şer cephesi ruh dördüzlerinden biri olan PKK” ile bir yolunu bulup anlaştıktan sonra onun ruh ikizliğine soyun; yoksul halkın en ufak taleplerine bile sırtını dön (mesela en son memur görüşmeleri); ondan sonra “evet demek umreden daha hayırlıdır” diye iyiniyetli müminlerin kafasını karıştır!
Ayıp olmuyor mu?!.
Mübarek Ramazan günü Kuran’ın tüm ayetlerini buraya yazmamı mı istiyorsunuz yani!
“Hayır diyen herkes Ergenekoncudur, antidemokrattır, faşisttir, 12 Eylülcüdür, CHP’lidir”e ses çıkarmadık bugüne kadar, da, bu ahlâksız mı ahlâksız “dini söylem” ne oluyor?!. (“Ahlâksız dini söylem”e taktıysanız, o ağzınızdan hiç düşürmediğiniz(!) Ali Şeriati’yi okuyun bir kez daha. Ama önce Kuran’ı şöyle bir karıştırın; bakın bakalım, Allah en çok kimi lanetliyor; ateisti mi, dindarı mı?!.)
12 Eylül’de, “faşist bir sistemi özenle kurgulayan” kurnazlık abidesi bir metni mi oylayacağız, yoksa imanımızı/Müslümanlığımızı/Allah’a inancımızı mı?!.
Aklınızdan zorunuz mu var sizin?!.
Bir zamanların engizisyon papazları gibi, “evet” diyecekler için Cennet’ten tapu dağıtın bari!
Laf cambazının biri, “12 Eylül Anayasası’nın bir maddesini değiştirmek için bile evet” diye ucuz, bayağı, çirkin, hatta iğrenç bir demagoji yapıyor! “Demokrasinin olmazsa olmaz üçlüsü ‘Yasama/Yürütme/Yargı’yı rafa kaldıralım; bütün gücü tek bir elde toplayarak faşizmi kuralım” gibi bir madde değişikliği, 12 Eylül faşist Anayasasını değiştirip çok daha faşist bir hale getiriyor olsa bile, sırf değişiklik yapıyor diye buna ‘evet” denir mi hiç!
“E, sen çocuk istismarının önlenmesine karşı mısın yani?!.”
Elinin körü edepsiz sahtekâr!
Hz.Ali taraftarlarının aklını karıştırmak için mızraklarının ucuna Kuran sayfaları takan sahtekârlardan zerre kadar farkın yok!
Bir torbanın içine bir sürü doğru at, onların arasına ülkeyi faşizme kadar götürecek olan birkaç tuzağı da ustaca gizle, ondan sonra da torbayı gözümün içine sokarak çirkefleş: “Ne yani sen kadınlara, çocuklara ve özürlülere pozitif ayrımcılık yapılmasına karşı mısın!?.”
Bana, “şu şu maddelere evet, şu şu maddelere hayır” imkânını versene; n’oluyor öyle, ya hepsine evet dersin, ya da hepsine hayır, gibi şeytanın bile aklına gelmeyecek olan bir kurnazlık!?.
Devlet, herkese iş imkânı sağlar, iş veremediklerine de ücret öder.
Devlet, kadınların ve çocukların korunması hususunda tedbirler alır.
Devlet faşist biçimde yönetilir.
Evet mi hayır mı?
Doğal olarak “hayır” dendiğinde kurnaz mimiklerle “fitne” bir soru:
“Ne o, sen kadınların ve çocukların korunmasına karşı mısın; umre sevabı istemiyor musun?!.”
Son birkaç aydır bambaşka bir araştırma içindeyim; artık iğrenç ölçüleri de aşan şu demagoji ortamına girmeyeyim, kendi işime bakayım diyorum, ama adamı rahat bırakmıyorsunuz kardeşim!
“Evet demek umreden daha hayırlı imiş!”; ahlâksızlığa bak!
Çekin şu kirli ellerinizi İslam’ın üzerinden birader!
Benim gibi, CHP’li veya MHP’li olmayan biri, sırf bu değişikliği beğenmediği için “hayır” dediğinde günahkâr mı olacak yani!
Değişiklikleri beğenenler “evet” desin, beğenmeyenler de “hayır” desin; Allah’ın mukaddes dinini bu kirli siyasetinize neden alet ediyorsunuz?!.
“Evet” diyenler umre sevabından bile büyük sevap kazanacaklar; “hayır” diyenler günaha girecekler!
Ahlâksızlığa bak!
Aklınızı mı yitirdiniz siz!
Bu Kuran bize zahmet çekelim, bedbaht olalım diye mi indirildi! (Tâhâ, 2)
Hâlâ aklınızı işletmeyecek misiniz?!. (Kasas, 60)
Yaratıcı’yla bizi başbaşa bıraksanıza birader! (Müddesir, 11)
“Evet” diyecek olan da “hayır” diyecek olan da bu ülkenin vatandaşları; kardeşimiz, eşimiz, dostumuz…
Yarın birbirimizin yüzüne nasıl bakabileceğiz!..
Bizi birbirimize bu denli düşman etmeye kimin hakkı olabilir!
Adamı hasta etmeyin birader!
Ben de, “evet” oyu kullanacaklar için aşağıda okuyacaklarınızı yazsam ne olacak?!.
1) “Senin Rabbin, evet O’dur kendi yolundan kimin saptığını en iyi bilen. Ve O’dur kimin doğruya ve güzele kılavuzlandığını en iyi bilen. O halde yalanlayanlara itaat etme. İstediler ki sen alttan alıp gevşek davranasın da onlar da yumuşaklık göstersin. Şunların hiçbirini tanıma: Çok yemin eden, bayağı. Alaycı, gammaz, koğuculuk için dolaşıp duran; hayrı engelleyen, sınır tanımaz, saldırgan, günaha batmış! Kaba, obur, bütün bunlardan sonra soyu bozuk, kötülükle damgalı. Mal ve oğullar sahibi olmuş da ne olmuş!” (kalem, 7-14)
2) Neniz var sizin nasıl hüküm veriyorsunuz?!. Yoksa sizin bir kitabınız var da ondan ders mi görüyorsunuz! Onda keyfinize uyan her şeyi rahatça buluyorsunuz! Yoksa sizin lehinize üzerinizde kıyamete kadar uzanacak yeminler mi var da siz ne hükmederseniz oluverecek!” (Kalem, 36-39)
3) “Ey örtüsüne bürünen! Kalk da uyar! Rabbinin yüceliğini duyur. Temizle giysini. Uzaklaştır kendinden pisliği. Çok bularak başa kakma yaptığın iyiliği. Ve yalnız Rabin için dayanıklı kıl benliği. O boruya üfürüldüğünde, işte o gün çok zorlu, çok çetin bir gündür. Küfre batmışlar için hiç de kolay değildir. Benimle, yarattığım kişiyi başbaşa bırak! Hesapsız bir mal verdim ona. Göz doyurucu oğullar verdim. Alabildiğine imkânlar döşedim onun için. Tüm bunlardan sonra hırsla daha da artırmamı istiyor!” (Müddesir, 1-15)
4) Doğrusu şu ki, siz yetime ikramda bulunmuyorsunuz. Yoksulun doyurulmasını teşvik etmiyorsunuz. Mirası derleyip toplayıp yiyorsunuz. Malı, devşirip depolatacak bir sevgiyle seyiyorsunuz!” (Fecr, 17-20)
5) “O, mal ve servet arzusu yüzünden alabildiğine katıdır!” (Âdiyat, 8)
6) “Gördün mü o dini yalan sayanı?!. İşte odur yetimi itip kakan. Yoksulu doyurmayı özendirmez o. Vay haline o namaz kılanların ki, namazlarında gaflet içindedir onlar. Riyaya sapandır onlar, gösteriş yaparlar. Ve onlar, yardıma/zekâta/iyiliğe engel olurlar!” (Maun, 1-7)
7) “De ki: ‘Ey nankör kafirler! Kullak etmem sizin kulluk ettiğinize. Siz de ibadet etmezsiniz benim ibadet ettiğime. Kul değilim sizin taptığınıza ve ibadet edenler değilsiniz benim ibadet ettiğime. Sizin dininiz size, benim dinim bana!” (Kâfirun, 1-6)
Daha “Mekki” surelerdeyim; yani Kuran’ın henüz başında!
Bunun bir de “Medenî”leri var!
Adamı hasta etmeyin!
N’oluyor öyle camilerde/iftar çadırlarında, türbelerde “evet” propogandaları yapmak, “hayır” diyecek olanların deli/kafayı yemiş olduklarına ilişkin tuhaf demeçler vermek, “soy moy” gibi tuhaf imalarda bulunmak, “evet demek vaciptir” gibi saçma sapan bilinçaltı kurgulamalar yapmak, “evet demek umreden daha hayırlıdır” gibi rüşvetler dağıtmak!
Aklınızı mı oynattınız!
Sizin tabirinizle, “delirdiniz mi” siz!
Antidemokratikliğin kralı olan “Siyasi Partiler Ve Seçim Kanunu”a hiç dokunma; “dokunulmazlık” gibi ayıbın da ayıbı bir demokrasi sakatlığını “söz verdiğin halde” ağzına bile alma; kendi içinde uyguladığın antidemokratik mekanizmaları tüm ülke sathına yay, bunun düzeleceği konusunda en ufak bir imada bile bulunma; kendi tabirinle, “şer cephesi ruh dördüzlerinden biri olan PKK” ile bir yolunu bulup anlaştıktan sonra onun ruh ikizliğine soyun; yoksul halkın en ufak taleplerine bile sırtını dön (mesela en son memur görüşmeleri); ondan sonra “evet demek umreden daha hayırlıdır” diye iyiniyetli müminlerin kafasını karıştır!
Ayıp olmuyor mu?!.
Mübarek Ramazan günü Kuran’ın tüm ayetlerini buraya yazmamı mı istiyorsunuz yani!
“Hayır diyen herkes Ergenekoncudur, antidemokrattır, faşisttir, 12 Eylülcüdür, CHP’lidir”e ses çıkarmadık bugüne kadar, da, bu ahlâksız mı ahlâksız “dini söylem” ne oluyor?!. (“Ahlâksız dini söylem”e taktıysanız, o ağzınızdan hiç düşürmediğiniz(!) Ali Şeriati’yi okuyun bir kez daha. Ama önce Kuran’ı şöyle bir karıştırın; bakın bakalım, Allah en çok kimi lanetliyor; ateisti mi, dindarı mı?!.)
12 Eylül’de, “faşist bir sistemi özenle kurgulayan” kurnazlık abidesi bir metni mi oylayacağız, yoksa imanımızı/Müslümanlığımızı/Allah’a inancımızı mı?!.
Aklınızdan zorunuz mu var sizin?!.
Bir zamanların engizisyon papazları gibi, “evet” diyecekler için Cennet’ten tapu dağıtın bari!
Laf cambazının biri, “12 Eylül Anayasası’nın bir maddesini değiştirmek için bile evet” diye ucuz, bayağı, çirkin, hatta iğrenç bir demagoji yapıyor! “Demokrasinin olmazsa olmaz üçlüsü ‘Yasama/Yürütme/Yargı’yı rafa kaldıralım; bütün gücü tek bir elde toplayarak faşizmi kuralım” gibi bir madde değişikliği, 12 Eylül faşist Anayasasını değiştirip çok daha faşist bir hale getiriyor olsa bile, sırf değişiklik yapıyor diye buna ‘evet” denir mi hiç!
“E, sen çocuk istismarının önlenmesine karşı mısın yani?!.”
Elinin körü edepsiz sahtekâr!
Hz.Ali taraftarlarının aklını karıştırmak için mızraklarının ucuna Kuran sayfaları takan sahtekârlardan zerre kadar farkın yok!
Bir torbanın içine bir sürü doğru at, onların arasına ülkeyi faşizme kadar götürecek olan birkaç tuzağı da ustaca gizle, ondan sonra da torbayı gözümün içine sokarak çirkefleş: “Ne yani sen kadınlara, çocuklara ve özürlülere pozitif ayrımcılık yapılmasına karşı mısın!?.”
Bana, “şu şu maddelere evet, şu şu maddelere hayır” imkânını versene; n’oluyor öyle, ya hepsine evet dersin, ya da hepsine hayır, gibi şeytanın bile aklına gelmeyecek olan bir kurnazlık!?.
Devlet, herkese iş imkânı sağlar, iş veremediklerine de ücret öder.
Devlet, kadınların ve çocukların korunması hususunda tedbirler alır.
Devlet faşist biçimde yönetilir.
Evet mi hayır mı?
Doğal olarak “hayır” dendiğinde kurnaz mimiklerle “fitne” bir soru:
“Ne o, sen kadınların ve çocukların korunmasına karşı mısın; umre sevabı istemiyor musun?!.”
Son birkaç aydır bambaşka bir araştırma içindeyim; artık iğrenç ölçüleri de aşan şu demagoji ortamına girmeyeyim, kendi işime bakayım diyorum, ama adamı rahat bırakmıyorsunuz kardeşim!
“Evet demek umreden daha hayırlı imiş!”; ahlâksızlığa bak!
Çekin şu kirli ellerinizi İslam’ın üzerinden birader!
Benim gibi, CHP’li veya MHP’li olmayan biri, sırf bu değişikliği beğenmediği için “hayır” dediğinde günahkâr mı olacak yani!
Değişiklikleri beğenenler “evet” desin, beğenmeyenler de “hayır” desin; Allah’ın mukaddes dinini bu kirli siyasetinize neden alet ediyorsunuz?!.
“Evet” diyenler umre sevabından bile büyük sevap kazanacaklar; “hayır” diyenler günaha girecekler!
Ahlâksızlığa bak!
Aklınızı mı yitirdiniz siz!
Bu Kuran bize zahmet çekelim, bedbaht olalım diye mi indirildi! (Tâhâ, 2)
Hâlâ aklınızı işletmeyecek misiniz?!. (Kasas, 60)
Yaratıcı’yla bizi başbaşa bıraksanıza birader! (Müddesir, 11)
“Evet” diyecek olan da “hayır” diyecek olan da bu ülkenin vatandaşları; kardeşimiz, eşimiz, dostumuz…
Yarın birbirimizin yüzüne nasıl bakabileceğiz!..
Bizi birbirimize bu denli düşman etmeye kimin hakkı olabilir!
Adamı hasta etmeyin birader!
24 Temmuz 2010 Cumartesi
Referandum Meselesi Çözülmüştür
“Darbelerin Karanlığından Demokrasinin Aydınlığına”
“12 Eylül’de hayır oyu kullanmak, darbecilerin safında yer tutmaktır”
“Milletimiz 12 Eylül darbecilerine gereken cevabı sandıkta verecektir”
“Başbakan, otuz yıl önce öldürülen gençler için ağlayarak demokrasiye nasıl yürekten bağlı olduğunu ilan etmiştir”
Bunlar, reklam panolarını ve televizyon ekranlarıyla gazete manşetlerini süsleyen kimi sloganlar.
Bu da bir televizyon kanalından:
“Sayın seyirciler, şimdi, 12 Eylül mağduru Ülkücülerin ve solcuların referandumda neden evet oyu kullanacaklarını kendi ağızlarından dinleyeceksiniz.”
Ekranda, Türk halkının gözlerinin içine riya dolu bakışlar gönderen, davalarından dönen kimi eski Ülkücüler ve bir zamanların kutsal halk mücadelesini “cinnet yıllarım” diye anan kimi dönek eski solcular… Davadan dönen Ülkücüler (ki artık onlara “Ülkücü” demek Ülkücüler’e hakarettir) ve davadan dönen solcular (ki artık bunlara “solcu” demek solculara hakarettir)…
12 Eylül Anayasası ilk kez mi değiştiriliyor?
Hayır!
12 Eylül’de oylanacak olan değişiklik, 12 Eylül’e neden olan gerekçeleri ortadan mı kaldırıyor?
Hiç ilgisi yok!
12 Eylül’de oylanacak olan değişiklik, demokrasi adına herhangi bir yenilik getiriyor mu?
Hayır!
YÖK’ü kaldırıyor mu mesela, Cumhurbaşkanının yetkilerini azaltıyor mu mesela, İç Hizmet Kanunu’nu değiştiriyor mu mesela?
Hayır!
Tam tersini yapıyor!
YÖK ele geçirildiği için onu anmıyor bile, Cumhurbaşkanının yetkilerini azaltmak bir yana artırıyor bile, İç Hizmet Kanunu’nu söz konusu bile etmiyor!
12 Eylül’de Ülkücülerin ve Devrimcilerin kavgasına neden olan koşullara bir atıfta bulunuyor mu peki?
Mesela, Ülkücülerin hassas olduğu Türk Devleti’nin onuru hususunda veya Devrimcilerin hassas olduğu fakir fukara meselesi ve emperyalizm hususunda herhangi bir çözüm önerisi sunuyor mu?
Bırakın çözüm önerisini, bu konularla ilgilenmiyor bile!
Türk Devletini’nin haysiyetinin son yıllarda nasıl zulme uğradığı ortada: Askerlerimizin başına çuval geçirilmesi, Kuzey Irak’a sıcak takibin engellenmesi, Ermeni soykırımı yalanı puştluğunun Amerika tarafından tanınması, en yeni örnek olarak Mavi Marmara’da verdiğimiz şehitler; bizzat Devlet’i hedef alan PKK terörünün her gün katlettiği genç Türk çocukları…
Ülkücüler kahır içinde, yürekleri yanıyor; bunun için bir şey öneriyor mu değişiklik?
Hayır!
Fakir fukaranın hali ortada; millet açlık sınırında debelenip duruyor. Kamunun tüm malı mülkü emperyalistlere satıldı, peşkeş çekildi. Üç tarafı denizlerle kaplı memleketimizde bizim olan bir tane bile liman kalmadı, uzatın gitsin…
Solcular kahır içinde, yürekleri yanıyor; 12 Eylül’de halkoyuna sunulacak değişiklik bu mesele ile ilgili tek bir satır, tek bir satır içeriyor mu?
Ne ilgisi var; değişiklik mimarlarının böyle bir kaygıları bile yok!
Peki; bu fakir “referandum meselesi çözülmüştür” derken neyi kastediyor?
Türk halkı, Cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde bu denli aşağılanmamış, hiç bu denli alaya alınmamış, hiç bu denli ucuz biçimde kandırılmaya çalışılmamıştı.
Resmen tiyatro seyrediyoruz!
Yazarı kötü, yönetmeni kötü, oyuncuları kötü, dekor kötü, kostüm kötü; tümden yoz, tümden sefil, tümden illüzyon…
İki olasılık var:
Ya Türk halkı bu ucuz oyunu sahneden kovar atar, ya da alkışlar.
Her iki halde de mesele çözülmüştür.
Bu oyunu tezgâhlayanları sahneden indirirse, mesele çözülmüş demektir zaten.
İndirmez de alkışlarsa, zaten bu oyuna müstehak demektir; bu durumda yapılabilecek hiçbir şey olmayacağı için mesele yine çözülmüş demektir.
Bazen sözün bittiği bir yer olur, bazen yapılabilecek hiçbir şeyin olmadığı dönemler ortaya çıkabilir; “kader” bazen öyle bir müdahalede bulunur ki, “özgür irade” basiret gösteremez duruma gelebilir; bunun mutlaka bizim şu anda anlayamayacağımız bir “hikmet”i vardır.
Türkiye bu aşamaya gelmiş bulunmaktadır.
Faşist 12 Eylül Anayasasını değiştirerek çok daha faşist bir hale getirmek “darbecilerle hesaplaşmak” olarak takdim edilir ve Türk halkı da bu zokayı yutar, bu denli ucuz bir biçimde aşağılanmayı içine sindirebilirse, bu takdirde şu an için yapılabilecek hiçbir şey yok demektir gerçekten.
Bu durumda referandum meselesi gerçekten çözülmüş demektir.
Bazen yapılabilecek en doğru şey, samimi bir tevekkül içinde Allah’a sığınmaktır.
Bu bağlamda, referandum meselesi gerçekten çözülmüştür.
Ne diyordu bizi yaratan Güç:
“Biz bir ülkeyi/medeniyeti mahvetmek istediğimizde onun servet ve nimetle şımarmış elabaşlarına emirler yöneltiriz de onlar orada bozuk gidiş sergilerler. Böylece o ülke aleyhine hüküm hak olur; biz de oranın altını üstüne getiririz.” (İsra, 16)
Türk halkını bu denli aşağılayabileceklerini düşünenler, Türk halkının bu denli basiretsiz olduğunu düşünerek onu böyle ucuz bir biçimde kandırabileceğini düşünenler hedeflerine ulaşmak için bu kadar ucuz bir tiyatro sergiler ve başarılı olurlarsa, orası sözün bittiği yerdir ve orada Allah’ın merhametine sığınmaktan başka çare kalmamıştır.
Referandum meselesi çözülmüştür.
Allah yardımcımız olsun…
“12 Eylül’de hayır oyu kullanmak, darbecilerin safında yer tutmaktır”
“Milletimiz 12 Eylül darbecilerine gereken cevabı sandıkta verecektir”
“Başbakan, otuz yıl önce öldürülen gençler için ağlayarak demokrasiye nasıl yürekten bağlı olduğunu ilan etmiştir”
Bunlar, reklam panolarını ve televizyon ekranlarıyla gazete manşetlerini süsleyen kimi sloganlar.
Bu da bir televizyon kanalından:
“Sayın seyirciler, şimdi, 12 Eylül mağduru Ülkücülerin ve solcuların referandumda neden evet oyu kullanacaklarını kendi ağızlarından dinleyeceksiniz.”
Ekranda, Türk halkının gözlerinin içine riya dolu bakışlar gönderen, davalarından dönen kimi eski Ülkücüler ve bir zamanların kutsal halk mücadelesini “cinnet yıllarım” diye anan kimi dönek eski solcular… Davadan dönen Ülkücüler (ki artık onlara “Ülkücü” demek Ülkücüler’e hakarettir) ve davadan dönen solcular (ki artık bunlara “solcu” demek solculara hakarettir)…
12 Eylül Anayasası ilk kez mi değiştiriliyor?
Hayır!
12 Eylül’de oylanacak olan değişiklik, 12 Eylül’e neden olan gerekçeleri ortadan mı kaldırıyor?
Hiç ilgisi yok!
12 Eylül’de oylanacak olan değişiklik, demokrasi adına herhangi bir yenilik getiriyor mu?
Hayır!
YÖK’ü kaldırıyor mu mesela, Cumhurbaşkanının yetkilerini azaltıyor mu mesela, İç Hizmet Kanunu’nu değiştiriyor mu mesela?
Hayır!
Tam tersini yapıyor!
YÖK ele geçirildiği için onu anmıyor bile, Cumhurbaşkanının yetkilerini azaltmak bir yana artırıyor bile, İç Hizmet Kanunu’nu söz konusu bile etmiyor!
12 Eylül’de Ülkücülerin ve Devrimcilerin kavgasına neden olan koşullara bir atıfta bulunuyor mu peki?
Mesela, Ülkücülerin hassas olduğu Türk Devleti’nin onuru hususunda veya Devrimcilerin hassas olduğu fakir fukara meselesi ve emperyalizm hususunda herhangi bir çözüm önerisi sunuyor mu?
Bırakın çözüm önerisini, bu konularla ilgilenmiyor bile!
Türk Devletini’nin haysiyetinin son yıllarda nasıl zulme uğradığı ortada: Askerlerimizin başına çuval geçirilmesi, Kuzey Irak’a sıcak takibin engellenmesi, Ermeni soykırımı yalanı puştluğunun Amerika tarafından tanınması, en yeni örnek olarak Mavi Marmara’da verdiğimiz şehitler; bizzat Devlet’i hedef alan PKK terörünün her gün katlettiği genç Türk çocukları…
Ülkücüler kahır içinde, yürekleri yanıyor; bunun için bir şey öneriyor mu değişiklik?
Hayır!
Fakir fukaranın hali ortada; millet açlık sınırında debelenip duruyor. Kamunun tüm malı mülkü emperyalistlere satıldı, peşkeş çekildi. Üç tarafı denizlerle kaplı memleketimizde bizim olan bir tane bile liman kalmadı, uzatın gitsin…
Solcular kahır içinde, yürekleri yanıyor; 12 Eylül’de halkoyuna sunulacak değişiklik bu mesele ile ilgili tek bir satır, tek bir satır içeriyor mu?
Ne ilgisi var; değişiklik mimarlarının böyle bir kaygıları bile yok!
Peki; bu fakir “referandum meselesi çözülmüştür” derken neyi kastediyor?
Türk halkı, Cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde bu denli aşağılanmamış, hiç bu denli alaya alınmamış, hiç bu denli ucuz biçimde kandırılmaya çalışılmamıştı.
Resmen tiyatro seyrediyoruz!
Yazarı kötü, yönetmeni kötü, oyuncuları kötü, dekor kötü, kostüm kötü; tümden yoz, tümden sefil, tümden illüzyon…
İki olasılık var:
Ya Türk halkı bu ucuz oyunu sahneden kovar atar, ya da alkışlar.
Her iki halde de mesele çözülmüştür.
Bu oyunu tezgâhlayanları sahneden indirirse, mesele çözülmüş demektir zaten.
İndirmez de alkışlarsa, zaten bu oyuna müstehak demektir; bu durumda yapılabilecek hiçbir şey olmayacağı için mesele yine çözülmüş demektir.
Bazen sözün bittiği bir yer olur, bazen yapılabilecek hiçbir şeyin olmadığı dönemler ortaya çıkabilir; “kader” bazen öyle bir müdahalede bulunur ki, “özgür irade” basiret gösteremez duruma gelebilir; bunun mutlaka bizim şu anda anlayamayacağımız bir “hikmet”i vardır.
Türkiye bu aşamaya gelmiş bulunmaktadır.
Faşist 12 Eylül Anayasasını değiştirerek çok daha faşist bir hale getirmek “darbecilerle hesaplaşmak” olarak takdim edilir ve Türk halkı da bu zokayı yutar, bu denli ucuz bir biçimde aşağılanmayı içine sindirebilirse, bu takdirde şu an için yapılabilecek hiçbir şey yok demektir gerçekten.
Bu durumda referandum meselesi gerçekten çözülmüş demektir.
Bazen yapılabilecek en doğru şey, samimi bir tevekkül içinde Allah’a sığınmaktır.
Bu bağlamda, referandum meselesi gerçekten çözülmüştür.
Ne diyordu bizi yaratan Güç:
“Biz bir ülkeyi/medeniyeti mahvetmek istediğimizde onun servet ve nimetle şımarmış elabaşlarına emirler yöneltiriz de onlar orada bozuk gidiş sergilerler. Böylece o ülke aleyhine hüküm hak olur; biz de oranın altını üstüne getiririz.” (İsra, 16)
Türk halkını bu denli aşağılayabileceklerini düşünenler, Türk halkının bu denli basiretsiz olduğunu düşünerek onu böyle ucuz bir biçimde kandırabileceğini düşünenler hedeflerine ulaşmak için bu kadar ucuz bir tiyatro sergiler ve başarılı olurlarsa, orası sözün bittiği yerdir ve orada Allah’ın merhametine sığınmaktan başka çare kalmamıştır.
Referandum meselesi çözülmüştür.
Allah yardımcımız olsun…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)