31 Temmuz 2010 Cumartesi

İftira

Otuzlu yaşların başında, mimiklerinden saflık-temizlik akan biriydi. Yüzümdeki tevekkül ses tonuna pek yansımamış gibi görünüyordu. “Bunların hepsinin başına sıkacaksın kurşunu!” diye kin ve nefret kusuyordu. “Hepsi PKK’lı bunların!”

Bu mimiklerle bu denli yoğun kin aksettiren ses tonunun nasıl uyuştuğunu anlayamadığım için, dikiz aynasından görebildiğim kadarıyla çocuğun yüz hatlarını bir kez daha inceleme gereğini duydum. Ve birkaç saniye içinde, bu Karadenizli çocuğun samimi olduğuna kanaat getirdim; propogandayla, ajitasyonla falan ilgisi yoktu; hatta muhtemelen bu terimlerin ne anlana geldiğini bile bilmiyordu.

Sultanahmet’e, yayıncıya gidiyorduk ve ben bu tip yolculuklarımın tümünde olduğu gibi yine alabildiğine dalgındım; ne dediğini pek anlayamamıştım. “Kimden söz ediyorsun ciğerim?” diye sordum.

Köprüyü geçmiş, Beşiktaş’a doğru iniyorduk. Direksiyonu hafif sağa kırıp orta şeride geçerken, “Bu komutanlardan!” diye vurguladı. “Hepsi vatan haini bunların!”

Bazen, hiç olmayacak bir şey duyduğunuzda inanmaz da o anda sizin aklınıza gelmeyen bir olasılıktan söz edildiğini düşünürsünüz ya, sanırım ben de bu ruh hali içinde, “Hangi komutanlar?” diye sordum.

“Bir-iki gün önce haklarında yakalama emri çıkarılan şu vatan hainlerinden bahsediyordum.” diye açıkladı. “Hepsi PKK’lıymış! Hatta birinin yeğeninin bir PKK’lı ile çekilmiş fotoğrafı bile vardı gezetede! Bu nasıl oluyor anlamıyorum! Biz onları Türk Ordusu’nun komutanları sanıyoruz, meğer onlar PKK ile işbirliği içindelermiş! Yazıklar olsun be!”

Balyoz davası nedeniyle yargılanan 102 askerden söz ediyordu. Bir an için ne söyleyeceğimi bilememiştim. Hadi “darbe marbe” en azından tartışılabilir bir şeydi de bu itham çok ahlâksızca bir şey değil miydi?!. Oysa şoförün sesinde, yukarıda da değindiğim gibi, Komutanlara hakaret etmek veya duyduğu kin nedeniyle, düşünülmesi bile mümkün olmayacak birtakım eylemlerle onları suçlamak gibi bir niyeti yoktu; düşündüklerini söylüyordu sadece.

Belki konuyu biraz düşünür diye, “İyi de, Abdullah Öcalan’ı Kenya’dan buraya getiren timin Komutanı da içeride.” dedim, çocuğu kırmayacak bir ses tonuyla. “Bu nasıl iş? O da mı PKK’lı?”

İstemsiz bir hareketle burnunu çeken çocuk, “O da dümenmiş!” diye cevap verdi, biraz önceki kin kokan sesiyle. “Bunların hepsi PKK’lı. Okuduk işte gazetede, yalan mı yazıyor yani! CİA bu herifi bunlara teslim etmiş, onlar da getirmek zorunda kalmışlar! Zaten asılmasını da engellemediler mi?!.”

Hepimiz insanız, ne kadar çabalarsak çabalayalım bir saatten sonra sinirlenmekten kendimizi alamıyoruz tabii. “Senin aklından zorun mu var ciğerim!” diye çıkıştım, dostane bir tonla. “Bunların içinde Güneydoğu’da terörle mücadele eden iki Kolordunun Komutanları da var; Korgeneral Nejat Bek ile Korgeneral Korkut Özarslan; hatta Hakkari 3. Taktik Tümen Komutanı Tümgeneral Gürbüz Kaya da… Hadi iki örnek daha vareyim sana: Güney Deniz Saha Komutanı Koramiral Kadir Sağdıç ile Kuzey Deniz Saha Komutanı Koramiral Mehmet Otuzbiroğlu da bunların içinde… Generallerden amirallerden söz ediyoruz burada; bunlar nasıl PKK’lı olur?!. Bu general ve amirallerin yirmi yedisi halen muvazzaf ciğerim!”

“İyi ya işte!” diye dertlendi o da, onun sesi de dostaneydi; kavga çıkarmaya, ikilik yaratmaya veya birtakım taksi şoförleri gibi haybeye konuşmaya çalışmıyordu. “Biz de buna katlanamıyoruz işte!” diye devam etti. “Biz bunları hakikaten Türk zannediyoruz, bunların tümünün kanı bozukmuş, hepsi PKK ile birlikte çalışıyorlarmış!..!

Beşiktaş’tan Dolmabahçe’ye doğru normal hızda seyrederken, sağ elini arkaya doğru uzatıp “Al oku işte abicim!” diye gazeteyi uzattı bana. “Her şey burada yazıyor işte! Allah belasını versin bunların! Şimdi yargılama margılama uğraş babam uğraş; iki tane sıkarsın kafalarına olur biter işte!”

Gazete gerçekten her şeyi yazıyordu, ama açık açık değil tabii, hani şu amerikalıların “bilinçaltı kurgulama” dedikleri yöntemle… Yedi-sekiz doğru cümle arasına, bu Karadenizli temiz çocuğun aklını bu denli karıştıracak o kalleş cümleleri öyle ustalıkla sokuşturuyordu ki, bu saatten sonra yapılabilecek hiçbir şeyin olmadığını kavramanın çaresizliğiyle öylece kalakalıyordu insan.

Şaka gibi geliyor insana…

İleride yakın tarihi araştıracak kişiler için bu taksi yolculuğunun tarihinin de önemli olabileceği umuduyla, bu serzenişin arasına o tarihi de koymakta yarar görüyor insan: Tarih, 29 Temmuz 2010’du, günlerden Perşembe; şu müthiş sağanağın İstanbul’un kimi semtlerini birkaç saniye içinde göle çevirdiği saatler… (Taksiciler bu fenomeni birbirlerine telsizle bildiriyorlar, arkadaşlarına tedbirli olmalarını tenbih ediyorlardı.)

Sultanahmet’e yaklaştığımızda, bu Karadenizli kardeşimi bu hale getiren gazetedeki haberlerin(!) sonuna gelmiştim. En son okuduğum şey, bu 102 askerin yakalanmasına karar veren mahkemenin kararıydı:

“Delil durumu, üzerlerine atılan suçun vasıf ve mahiyeti, kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların bulunması ve adli kontrol hükümlerinin yetersiz kalacağı için yakalama kararı çıkarılmasına hükmedilmiştir.” biçimindeydi bu paragraf.

Gözlerimin önüne bir gün, sadece bir gün önceki gazeteler geldi birden…

PKK, Dörtyol’da dört polisimizi şehit etmişti ve cenaze törenine katılan İçişleri Bakanı Beşir Atalay, aynı cenazede yer alan ve hakkında yakalama kararı bulunan 6.Kolordu Komutanı Nejat Bek’e, “Temizleyin şu terörü…” diye dert yanıyordu…

Ama aynı anda, bu Dörtyol saldırısının da Ergenekon’un işi olabileceği, hükümeti zora sokmak için generaller tarafından düzenlenmiş olabileceğine dair o “imalar” geldi aklıma. “Yandaş” diye tabir edilen gazetelerin tamamına yakınında bu tür imalar yer alıyordu…

“İftira eden perişan olmuştur!” diye tavır koyan Kuran’ın, bu konuda bu denli sert ve uyarıcı bir ifade kullanmasının nedenini bir kez daha algılıyordu insan; çünkü bu adi, bu ahlâksız, bu acımasız, bu kalleşçe karalama, birçok insan üzerinde etkili olabiliyordu gerçekten.

“İftira eden perişan olmuştur!” (Tâhâ, 61) diyordu Kuran ve ne acı bir tecellidir ki, iftira edenler de, bu iftiraya inanıp hiç olmayacak kişileri hiç olmayacak suçlarla itham edenler de bu Kitap’a gözü kapalı inanıyorlardı…

“Zaman” insan için yaratılmıştı, Yaratıcı bundan münezzeh olduğu için onun nezdinde her şey çoktan olup bitmişti ve Allah bu nedenle Kuran’da bazen şu zaman bazen bu zaman kipi kullanıyordu; belli oluyordu ki, bu iftircılar bunu bilmiyorlardı veya bilseler bile Türk olan her şeye karşı duydukları o marazi kin ve nefret duyguları bunların gözleriyle beraber vicdanlarını da kör ediyordu. Geçmiş zaman biçiminde düzenlenen bu ayetin sadece eskileri kapsadığını, kendilerini ilgilendirmeyeceğini sanıyorlardı.

Ama yanılıyorlardı.

Ve bir gün bunu anlayacaklardı…

24 Temmuz 2010 Cumartesi

Referandum Meselesi Çözülmüştür

“Darbelerin Karanlığından Demokrasinin Aydınlığına”

“12 Eylül’de hayır oyu kullanmak, darbecilerin safında yer tutmaktır”

“Milletimiz 12 Eylül darbecilerine gereken cevabı sandıkta verecektir”

“Başbakan, otuz yıl önce öldürülen gençler için ağlayarak demokrasiye nasıl yürekten bağlı olduğunu ilan etmiştir”

Bunlar, reklam panolarını ve televizyon ekranlarıyla gazete manşetlerini süsleyen kimi sloganlar.

Bu da bir televizyon kanalından:

“Sayın seyirciler, şimdi, 12 Eylül mağduru Ülkücülerin ve solcuların referandumda neden evet oyu kullanacaklarını kendi ağızlarından dinleyeceksiniz.”

Ekranda, Türk halkının gözlerinin içine riya dolu bakışlar gönderen, davalarından dönen kimi eski Ülkücüler ve bir zamanların kutsal halk mücadelesini “cinnet yıllarım” diye anan kimi dönek eski solcular… Davadan dönen Ülkücüler (ki artık onlara “Ülkücü” demek Ülkücüler’e hakarettir) ve davadan dönen solcular (ki artık bunlara “solcu” demek solculara hakarettir)…

12 Eylül Anayasası ilk kez mi değiştiriliyor?

Hayır!

12 Eylül’de oylanacak olan değişiklik, 12 Eylül’e neden olan gerekçeleri ortadan mı kaldırıyor?

Hiç ilgisi yok!

12 Eylül’de oylanacak olan değişiklik, demokrasi adına herhangi bir yenilik getiriyor mu?

Hayır!

YÖK’ü kaldırıyor mu mesela, Cumhurbaşkanının yetkilerini azaltıyor mu mesela, İç Hizmet Kanunu’nu değiştiriyor mu mesela?

Hayır!

Tam tersini yapıyor!

YÖK ele geçirildiği için onu anmıyor bile, Cumhurbaşkanının yetkilerini azaltmak bir yana artırıyor bile, İç Hizmet Kanunu’nu söz konusu bile etmiyor!

12 Eylül’de Ülkücülerin ve Devrimcilerin kavgasına neden olan koşullara bir atıfta bulunuyor mu peki?

Mesela, Ülkücülerin hassas olduğu Türk Devleti’nin onuru hususunda veya Devrimcilerin hassas olduğu fakir fukara meselesi ve emperyalizm hususunda herhangi bir çözüm önerisi sunuyor mu?

Bırakın çözüm önerisini, bu konularla ilgilenmiyor bile!

Türk Devletini’nin haysiyetinin son yıllarda nasıl zulme uğradığı ortada: Askerlerimizin başına çuval geçirilmesi, Kuzey Irak’a sıcak takibin engellenmesi, Ermeni soykırımı yalanı puştluğunun Amerika tarafından tanınması, en yeni örnek olarak Mavi Marmara’da verdiğimiz şehitler; bizzat Devlet’i hedef alan PKK terörünün her gün katlettiği genç Türk çocukları…

Ülkücüler kahır içinde, yürekleri yanıyor; bunun için bir şey öneriyor mu değişiklik?

Hayır!

Fakir fukaranın hali ortada; millet açlık sınırında debelenip duruyor. Kamunun tüm malı mülkü emperyalistlere satıldı, peşkeş çekildi. Üç tarafı denizlerle kaplı memleketimizde bizim olan bir tane bile liman kalmadı, uzatın gitsin…

Solcular kahır içinde, yürekleri yanıyor; 12 Eylül’de halkoyuna sunulacak değişiklik bu mesele ile ilgili tek bir satır, tek bir satır içeriyor mu?

Ne ilgisi var; değişiklik mimarlarının böyle bir kaygıları bile yok!

Peki; bu fakir “referandum meselesi çözülmüştür” derken neyi kastediyor?

Türk halkı, Cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde bu denli aşağılanmamış, hiç bu denli alaya alınmamış, hiç bu denli ucuz biçimde kandırılmaya çalışılmamıştı.

Resmen tiyatro seyrediyoruz!

Yazarı kötü, yönetmeni kötü, oyuncuları kötü, dekor kötü, kostüm kötü; tümden yoz, tümden sefil, tümden illüzyon…

İki olasılık var:

Ya Türk halkı bu ucuz oyunu sahneden kovar atar, ya da alkışlar.

Her iki halde de mesele çözülmüştür.

Bu oyunu tezgâhlayanları sahneden indirirse, mesele çözülmüş demektir zaten.

İndirmez de alkışlarsa, zaten bu oyuna müstehak demektir; bu durumda yapılabilecek hiçbir şey olmayacağı için mesele yine çözülmüş demektir.

Bazen sözün bittiği bir yer olur, bazen yapılabilecek hiçbir şeyin olmadığı dönemler ortaya çıkabilir; “kader” bazen öyle bir müdahalede bulunur ki, “özgür irade” basiret gösteremez duruma gelebilir; bunun mutlaka bizim şu anda anlayamayacağımız bir “hikmet”i vardır.

Türkiye bu aşamaya gelmiş bulunmaktadır.

Faşist 12 Eylül Anayasasını değiştirerek çok daha faşist bir hale getirmek “darbecilerle hesaplaşmak” olarak takdim edilir ve Türk halkı da bu zokayı yutar, bu denli ucuz bir biçimde aşağılanmayı içine sindirebilirse, bu takdirde şu an için yapılabilecek hiçbir şey yok demektir gerçekten.

Bu durumda referandum meselesi gerçekten çözülmüş demektir.

Bazen yapılabilecek en doğru şey, samimi bir tevekkül içinde Allah’a sığınmaktır.

Bu bağlamda, referandum meselesi gerçekten çözülmüştür.

Ne diyordu bizi yaratan Güç:

“Biz bir ülkeyi/medeniyeti mahvetmek istediğimizde onun servet ve nimetle şımarmış elabaşlarına emirler yöneltiriz de onlar orada bozuk gidiş sergilerler. Böylece o ülke aleyhine hüküm hak olur; biz de oranın altını üstüne getiririz.” (İsra, 16)

Türk halkını bu denli aşağılayabileceklerini düşünenler, Türk halkının bu denli basiretsiz olduğunu düşünerek onu böyle ucuz bir biçimde kandırabileceğini düşünenler hedeflerine ulaşmak için bu kadar ucuz bir tiyatro sergiler ve başarılı olurlarsa, orası sözün bittiği yerdir ve orada Allah’ın merhametine sığınmaktan başka çare kalmamıştır.

Referandum meselesi çözülmüştür.

Allah yardımcımız olsun…

13 Temmuz 2010 Salı

Referandumda Hayır

Önceki kuşaklarımızın bir sözü vardı; “Ainesi iştir kişinin, lâfa bakılmaz!” derdi büyüklerimiz.

Kişinin aynası, yani o kişiyi gösteren unsur, yaptığı iştir; konuştuğu veya anlattığı şeyler değil, anlamında bir sözdü bu.

Bakın, Allah’ın en seçkin kullarından biri ne diyor:

“Bir milletin yaşlı vatandaşlarına ve emeklilerine karşı tutumu, o milletin yaşam kudretinin en önemli kıstasıdır. Mazide muktedir iken bütün kuvvetiyle çalışmış olanlara karşı minnet hissi duymayan bir milletin, istikbale güvenle bakmaya hakkı yoktur.” (Mustafa Kemal Atatürk)

Bu fakirin amerikalılardan nefret ettiği malum. Ne var ki, Sezar’ın hakkını Sezar’a teslim etme ilkesine dikkat ettiği de aynı ölçüde malum. Bir amerikan filminde gördüğüm o sahneyi hiç unutamıyorum: Bir gurup askerin bulunduğu yere doğru zorlukla yürüyen ve görünüşü pek de güven vermeyen, orta yaşlı, sivil bir adama kötü kötü bakan askerler, komutanlarının haykırması üzerine bir anda esas duruşa geçmişler, insanın tüylerini ürperten saygı dolu vücut dilleriyle selama durmuşlardı. Komutan, “Dikkat! Gazi!..” diye haykırmıştı çünkü…

amerikalılar bile kahramanlarına minnet duyuyor, saygı gösteriyorlardı.

Bugün (15/7/2010), Sözcü Gazetesi’nin manşetinde haber, o filmdeki o sahneyi isyan duygularımın zirvesinde çırpınarak hatırlamama neden oldu:

Engin Yaşar… 1998’de Hakkari Dağlıca’da teröristlerle çatışırken yaralanmış. On yedi arkadaşını aynı çatışmada şehit vermiş bir gazi. İki ayağında da platin var. Hakları asla ödenemeyecek olan işinin ehli Türk hekimleri, Gazi’nin her iki ayağına da platin takarak yürüyebilmesini sağlamışlar. Engin Yaşar işsiz… Çünkü sakat… Çünkü rekabet gücü yok. İş umuduyla, Orman Müdürlüğü’ne mevsimlik işçi olmak için başvuruyor ve o kalleş tüzük, genelge, iş emri -her ne halt ise işte- hemen devreye giriyor ve “Rakiplerinle 1.500 metre koşacaksın!” diye tavır koyuyor. Her iki bacağındaki platine rağmen, sağlam rakipleriyle birlikte çaresizce koşuyor Engin Yaşar ve kaybediyor tabii. Hem işe alınmıyor, hem gururu kırılıyor, hem de inancı bir daha onarılamaz biçimde bir kez daha sarsılıyor.

Ağlamıyor, kendini acındırmıyor, minnet dilenmiyor, sırnaşmıyor, yılışmıyor, şov yapmıyor; sadece, “Bu Vatan için savaştım; hiç mi değerim yok!” diye sitem ediyor Gazi, çatılmış kaşları ve insanın tüm ruhi yapısını şiddetle tokatlayan o hüzünlü vücut diliyle.

“Bu Vatan için savaştım; hiç mi değerim yok!”

Başa dönelim…

Türkiye’de 9 milyon emekli var ve birtakım ayrıcalıklara sahip küçük bir kısmı istisna, hepsi perişan durumda…

Gaziler perişan, emekliler perişan…

Emekli Albay Atilla Uğur, teröristbaşını ilk sorgulayan ve konuşturan kişi… “Terörist”(!) olduğu için hapiste…

Kardak’a Türk Bayrağı diken SAT komutanı Ercan Kireçtepe, “Terörist”(!) olduğu için hapiste.

Kardak’a Türk Bayrağı diken SAT komutanı Ali Türkşen, terörist(!) olduğu için hapiste.

Gaziler perişan, emekliler perişan, kahramanlar perişan…

Yandaş işadamları “üzüm salkımı” denilen bir sistem kurmuşlar, 1895 yılında Padişah 2. Abdülhamit’in fermanı üzerine Sadrazam Halil Rıfat Paşa tarafından kurulan ve amacı bakıma muhtaç kimsesiz, yaşlı ve sakat insanlarla, sokağa terk edilmiş 0-6 yaş arası çocukların her türlü ihtiyacının karşılanması olan Darülaceze’yi tokatlıyorlar.

Müslüman(!) işadamları, sahte şirketler kurarak ve birbirine rakipmiş gibi davranıp fiyat belirleyerek Darülaceze’yi tokatlıyorlar.

Darülacezeyi…

Halkın çoğunluğu açlıkla pençeleşirken, Türkiye, gizli hesaplarıyla ünlü İsviçre bankalarının gözdesi olmuş; gizli zenginlerimize İsviçre bankaları şube yetiştiremiyormuş.

Gaziler perişan, emekliler perişan, kahramanlar perişan, fakir fukara perişan…

Necati Doğru, “harcırah canavarları”nı anlatıyor… Tonla… Bunlardan biri, 2003’ten 2010’a kadar 146 kez yurtdışına gitmiş ve toplam 408.000 lira harcırah almış. (Bir emekli ayda ortalama 700-750 lira alırken, bu kişi, ortalamaya vurursak, maaşının dışında “her ay” 5.000 lira harcırah almış; her ay, her ay, her ay 5.000 lira, 5.000 lira, 5.000 lira!)

Türkiye’nin dış borcu, son yedi yıl içinde tüm Cumhuriyet tarihinin borç stokundan daha fazla artmış, hem de özelleştirmelerden gelen yaklaşık 35 milyar liraya rağmen!

Milletvekilleri, ister hırsızlık yapsınlar, ister adam soysunlar, ister ihaleye fesat karıştırsınlar, ister yüz kızartıcı suç işlesinler yargılanamıyorlar; çünkü “dokunulmazlık” denen bir garabet, hayalet gibi dolaşıyor Türk namusunun, Türk haysiyetinin, Türk şerefinin tepesinde!

Oysa, seçimlerden önce, dokunulmazlıkların kaldırılacağına dair söz vermişlerdi.

Size, sadece bir günlük (15/7/2010) tarihli gazetelerden bilgiler sunuyorum bu çalışmada; son yedi yılda maruz kaldığımız diğer zulümlerden hiç söz etmiyorum.

Bir avuç muktedir ve bir avuç sahtekâr dışında, Ülke’de herkes perişan…

Sevgili Müslüman dostlarım! Dinibütün(!) işadamları, çete kurmuşlar Darülacezeyi soyuyorlar! (Hakiki müminleri tenzih etmeye gerek bile görmüyorum; hangi Müslüman mümin böyle bir günah işleyebilir ki!)

Dostlarımdan önemli bir bölümü AKP’li…

Bugün sadece iki soru soruyorum bu dostlara:

Yüksek Yargıyı iktidarın sultası altına sokacağı artık çocukların dahi bildiği bir gerçek olan bu Anayasa değişikliğinden sonra iktidara ırkçı, faşist veya ateist bir hükümet gelirse ve size zulmetmeye başlarsa ne yapacaksınız; o zaman hakkınızı nerede ve nasıl arayacaksınız?

Son soru: Demokrasiye inanıyor musunuz gerçekten, kuvvetler ayrılığına mesela?

Bu bağlamda; yasama, yürütme ve yargı birbirinden bağımsız olmazsa ve birbirini denetlemezse o sisteme demokrasi denebilir mi?

Bazı dostlar, “82 Anayasasından memnun musunuz yani?!.” diye sitem ediyorlar. “Bu garabet Anayasadan kurtulmak istemiyor musunuz yani?!.”

Yapmayın gözünüzü seveyim…

İnsan dostuna böyle demagoji yapar mı?!.

Bir katilden korunmak için bir seri katile sığınmak gibi bir şey bu!

Söze nasıl başlamıştık?

Ainesi iştir kişinin, lafa bakılmaz…

Başörtülü kızlarımızın bile “cipli başörtülüler/akbilli başörtülüler” olarak ayrıştırıldığı, eskiden “bir lokma bir hırka” felsefesiyle Allah yolunda cihat ettiklerini iddia edenlerin bugün Ankara’nın en lüks otellerinde üç gün üç gece düğünler yaptıkları, bileklerine 70 milyar liralık saatler taktıkları, millet açlık ve işsizlikten cinnet geçirirken dolar milyarderi sayısının neredeyse iki misli arttığı, ihale rezaletlerinin artık yalnızca Müslüman(!) olanlar tarafından işlendiği, yaşamlarının tamamına yakınını Türk Milleti güven içinde yaşasın diye dağlarda geçiren kahramanların terörist sıfatıyla hapislere tıkıldığı; Türk askerinin kanını dökenlerin, asker çocuklarının bindiği otobüsleri havaya uçuranların, asker karılarını evlerinin balkonlarında kurşunlayanların sınırda kahramanlar gibi karşılandığı ve ayaklarına seyyar mahkemeler gönderildiği; vatan hainliği kanlarına işlemiş olan ve CIA’dan maaş aldıkları artık ayan beyan ortada olan kimi libofaşistlerle her türlü ahlâksız ilişkinin kurulmasında hiçbir sakınca görmeyenlerin Ülkeyi böylesine karanlık bir ortama sürüklediği; adına “açılım” gibi garabet bir isim takılan kimi uygulamalar sonucunda Türk’ün de Kürt’ün de Cumhuriyet tarihinde hiç görülmemiş ölçüde mutsuz ve güvensiz hale getirildiği bir dönemde tek dertleri daha da muktedirleşerek zenginleşmek ve bunu önleyebilecek muhalifleri üzerinde baskı kurmak olanların demokratik bir Anayasa yapabileceklerine inanmak, biraz abartılı bir saflık gibi geliyor bana.

82 Anayasası hiç kuşkusuz antidemokratik kimi unsurları içeriyor; tamam da, bundan kurtulmanın yolu çok daha antidemokratik bir Anayasa yapmak olabilir mi!

Allah, Müslümanların önüne çok ciddi bir imtihan fırsatı çıkardı gibi geliyor bana; bu imtihanda başarılı olup bu garabet refarandumda “hayır” oyu kullanarak Türkiye’yi koyu karanlık bir akibetten kurtarmak yine onlara düşüyor bence. Bu Anayasa değişikliğini reddederek AKP’yi uyarmak, esas olarak bu partiye oy vermiş olan Müslümanların görevidir.

Kuran diyalektiğini biraz olsun anlayabilmiş olanlar, adaletin olmadığı yerden zulmün kaçınılmaz olacağını mutlaka bilirler.

Yarın zalim bir parti iktidara geldiğinde halka zulmetmeye başlarsa ve bu iktidarı denetleyecek olan Anayasa Mahkemesi üyelerini de aynı iktidar atayacak olursa ortaya çıkabilecek kaosu nasıl önleyebileceksiniz?

Tükiye’yi “Hitler mi, askeri darbe mi?” ikilemine götürebilecek bu Anayasa değişikliğinde “hayır” oyu kullanmak sanırım herkesin hayrına bir karar olacaktır.

Hukuksal kimi ayrıntılarla halkın kafasını karıştırma peşinde olanların bu tuzaklarına düşmemek gerekir gibi geliyor bana.

82 Anayasası kuşkusuz kötü bir Anayasa; ama orasından burasından didiklenmiş, yamalı bohçaya çevrilmiş, sağına soluna pusular kurulmuş bu yenisi ondan çok daha kötü olacak…

Çünkü ainesi iştir kişinin, lafa bakılmaz!..

Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak bu olsa gerek…

Hukuksal ayrıntıya gereğinden fazla girenleri eleştirdiğim için, ben de aynı hatayı tekrar etmeyeceğim; bu çalışmada size sadece değişikliği içeren metnin ilk maddesini, birinci maddesini sunacağım; bakın bu zehirli yemeğin üzerine nasıl bir sos dökülüyor:

“1. Madde:
Çocuklar, yaşlılar ve engelliler gibi özel surette korunması gerekenler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz.”

Allahaşkınıza, bugüne kadar bu yönde atılan hangi adım, alınan hangi tedbir bu nedenle eleştirildi veya buna ilişkin hangi kararın yürürlüğü iptal edildi? Böyle garip bir madde uygar bir milletin Anayasasında, değiştirilecek hükümlerin başında yer alabilir mi?!. Böyle şey olur mu?!.

Çocukların, yaşlıların ve engellilerin korunmasına kim hangi nedenle karşı çıkar ki!?. AKP sekiz yıl içinde buna ilişkin bir kanun çıkardı da bu kanun Anayasa Mahkemesi’nden mi döndü yani?!.

Zehirli yemeğin üzerine dökülmek için hazırlandığı hemen belli olan tatlı sosu görüyor musunuz!

Sonuçta, su yine mecrasını bulacak; kararı Türk Milleti verecek ve bunun sonuçlarına katlanacak.

Birbirimizi kırmadan, birbirimize hakaret etmeden, dostluklarımızı düşmanlıklara çevirmeden, AKP’nin tabanını oluşturan dostlarımızı bu konuda uyarmak, onların vicdanını harekete geçirmek; bu tip pusuların aslında vatanlarından nefret eden kimi libofaşist unsurlar tarafından Türkiye’nin yanısıra AKP’ye de kurulduğu gerçeğini bu dostlarımıza anlatmak hepimizin görevi olmalı.

Gün, AKP’nin tabanını oluşturan dostları ne yapıp edip kazanma günüdür.

Referanduma sunulacak olan yeni Anayasa değişikliği, 82 darbe Anayasasından çok daha kötü bir Anayasaya neden olacak.

Bundan sonra yeterli çoğunlukla iktidara gelecek olan, hiçbir hukuksal denetime tabi olma zorunluluğunu duymadan, kendi ideolojisi doğrultusunda istediği kanunu Meclisten geçirip yürürlüğe sokabilecek.

Ya zalim biri gelirse?..

Evet; yağmurdan kaçarken doluya tutulmak bu olsa gerek!

Ne kadar yazık…

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Referandumda evetmi? hayırmı?

Birgün herşeyin bukadar seviyesizleşeceğide bellimiydi: Bilmiyorumki.

Bazı dostlar bu sütunda ki bir takım yazıları mı okuduklarını, kimine katıldıklarını kiminede beğenmediklerini ileri sürüp: Referandum da ne oyu kullanacağı mı soruyorlar. Evetmi?, hayırmı?

Referandum 11 eylül de gerçekleşecek: Yani, pekfazla zamanımız kalmadı. Bukadar kısa bir zaman da evetmi? hayırmı? şeklinde ki vereceğimiz kararın sandık da ne gibi sonuçlara gebe olacağını soruyorlar.

Referandum da neyi oylayacağız. İçiniz de bunu tam olarak bilen varmıki. diyorum bende onlara. Evetmi? hayırmı? biçimindeki vereceğimiz karar neyi değiştirecekki demek geliyor içimden, heleki evetçilerin bukadar agresif olduklarını mülahaza ettiğim de.

Bu gibi seçimlerde oylar önemlidirler. Taraf gir bir yaklaşım gerçekleştiğinde ziyan olurlarmı? diye sormak lâzım her halde.

Herşeyiyle tambir garebet örneği olan bu taslak tasarısı, 11 eylül de sandık da nasıl gerçekleşir şimdiden birşey söylemek zor olsada, bu sorunun? cevabını hele ki bu yazıdan sonra önceden sezmek pekde zor olmasada, yinede dostlar bu mes’elede dikkatli olmak durumundadırlar.

Ana Yasa değişiklik taslak tasarısının ogüne kadar herşeyiyle incelenmesi birgün demokrasinin Türkiye de yerleşmesinin gerçekleşmesi açısından okadarda önemli olmayabilir belkide.

Bu ne üdüğü belirsiz taslak tasarısı, aynen bu yazıya atıfta bulunmaktadır belkide.

İşte o zaman ne olacak? sorusunun cevap yanıtı ancak bukadar detaylı ve en az o değişiklik tasarısı kadar değerli olan bu çalışma ile ortaya çıkarki, bu çalışmada bunu gerçekleştirmek için kaleme alınmıştır zaten.

Bu bir sayfa bile olamayan ve tekbir cümlesi dâhi hatasız olamayan bu yazıda ki -enaz- 112 Türkçe hatası, Ana Yasa taslak tasarısının ne olup ne olmadığını nezih biçimde ortaya koymaktadır.

9 Temmuz 2010 Cuma

Çelik Çomak Oynatmak

“Biz hiç kırmızı et almayız…”

Yemek mi yedim dayak mı, anlayamadım.

Aynen böyle söyledi kadın, biz oturmuş öküz gibi yerken… Onlar hiç kırmızı et almazlarmış.

“Arasıra tavuk alabilirsek alıyoruz işte.” diye devam etti, tüm ruhumu isyana boğan derin bir tevekkülle. Kocası bir şirkette getir götür işi yapıyormuş. İki çocukları varmış ve kadın da bir şirkette vasıfsız işçiymiş.

Konuşması o denli doğal ve öyle sarsılmaz bir kabullenmişlikle içten ki, insan kutsal bildiği tüm şeylere isyan etmekten kendini alamıyor.

Sinir edici, çileden çıkarıcı, insanı derinden sarsıcı, adamı tokat yemişe çeviren bir kabullenmişlik…

Sorgulamayan, reddetmeyen, karşı gelmeyi düşünmeyen, olay çıkarmayı aklına bile getirmeyen kahrolası bir kabullenmişlik…

İnanamıyor insan, bu kadar doğal biçimde konuşmasına.

“Biz hiç kırmızı et almayız…”

“Hiç mi?” diye sorduğunuzda da o kahredici doğallığıyla devam ediyor üstelik: “Evet… Hiç almayız. Paramız yetmez ki…”

Son üç-dört yılı düşünmeden edemiyor insan.

Açılımlar-kapanımlar, alt kimlikler üst kimlikler, taslaklar maslaklar, referandumlar meferandumlar…

“Ellerine çelik çomağı verdik, oynuyorlar!” diye hem dalgasını geçmiş, hem de hiç farkına varmadan bilinçaltında yatan gerçeği itiraf etmişti Başbakan: “Ellerine çelik çomağı verdik, oynuyorlar!”

Türkiye’nin istisnasız tüm entelektüel birikimi, son üç-dört yıldır elinde çelik çomak, kan ter içinde koşuşturup duruyor.

Sanırsınız ki tüm entelektüel birikim bir amok koşuculuğuna soyunmuş.

Tartışma, tartışma, tartışma, tartışma.

Ve ortada bir bok yok!

Ve o kadın, o sinir bozucu doğallığı içinde “Paramız yetmez ki.” diye kahrolası tevekkülle anlatmaya devam ediyor.

Böylesine kahır dolu bir yoksulluğun kader olduğuna ve asla değiştirilemeyeceğine öylesine inanmış-inandırılmış ki, “Allah tümünüzün, hepinizin, her şeyinizin, tüm sisteminizin belasını versin!” diye lanet okumaktan, camı çerçeveyi kırmaktan veya kutsal bildiğin tüm şeylere vücudunun tüm zerrecikleriyle isyan etmekten başka yapılabilecek hiçbir şey yok!

Yokluğu, yoksunluğu, fakir fukaralığı anlarım, böyle büyüdüm çünkü; ama bunu böylesine kabullenmek, bunu böylesine doğallaştırıp içselleştirmek…

Bu nasıl bir kahrolası kurnazlıktır, bu nasıl İblisî bir toplum mühendisliğidir, bu nasıl sefil bir hile, bu nasıl kalleş bir pusudur böyle!..

Klavyesinin başına geçip, “Bu eskiden de böyleydi, şimdi mi aklın başına geldi!” diye efelenecek bedbaht!

Eskiden bunun değiştirilebileceğine dair bir umut vardı en azından.

Artık o umut da kalmamış.

Mesele “et alabilme” somutuna indirgenebilecek kadar basit değil; mesele, böylesine bir zilletin, yine böylesine doğallıkla karşılanabilme aşamasına kadar gelmiş-getirilmiş olması.

Kahrolası bir psikolojik mallullükten söz ediyorum burada!

Mesele bu ahlâksız pusunun bu denli işe yarayabiliyor, ruhlara bu denli nüfuz edebiliyor olması.

Kadın, “Biz hiç kırmızı et almayız ki.” diye anlatıyor doğal bir sesle ve benim umutla beklediğim o Göksel Çatırtı bile bir türlü duyulmuyor.

Gökler bile pes etmiş gibi.

Yaşamak hiç bu denli anlamsız, hiç bu denli acımasız ve hiç bu denli zillet dolu olmamıştı!

Kim, ne, neresi üzerine alınırsa alınsın, kabulümdür:

Reddediyorum!

Kabullenmiyorum!

İsyan ediyorum!

Ve elimden ancak bunlar gelebildiği için de başta kendim olmak üzere her şeyden neferet ediyorum.

Öylesine nefret doluyum ki…