23 Aralık 2009 Çarşamba

Başka Nasıl Mücadele Edeceksin Ciğerim! (*)

“Siz ne biçim Müslüman komünistsiniz dostum; tüm bu olan biten karşısında nasıl bu denli sessiz kalabiliyor ve sürekli olarak merhamet konusunu işlemekle yetiniyorsunuz, ne oldu size böyle?!.” diye, belirgin bir sitem kokan vurguyla sordu dostlarımdan biri geçen gün. İstiyordu ki, gençlik yıllarımda olduğu gibi vurayım kırayım, ortalığı karıştırayım, onun bunun gırtlağını sıkayım…

Ne hazin değil mi?

Bizim gençliğimizde de kamplaşmalar vardı tabii; bir tarafta komünistler vardı, bir tarafta milliyetçiler, ama bugün olduğu gibi sahte değildi hiçbir şey; komünistler komünistti, milliyetçiler milliyetçi!

Yaptığımız şey doğruydu veya yanlıştı, doğrunun ne olduğunu kim bilebiliyor ki! Ama her iki taraf da mertçe davranıyordu. Yanlış yapabiliyordu, aşırıya kaçabiliyordu, insafsızca davranabiliyordu; ama dedim ya, tüm bunlar samimi duygularla yapılıyordu. Söz konusu olan vatan-memleket savunması veya garip gureba hakkıydı; milliyetçiler ülkemizin Sovyetler tarafından işgal edileceğinden korkarken, biz Vatanımızın emperyalizmin boyunduruğuna girmesinden, dolayısıyla fakir fukaranın daha da yoksullaşacağından endişe ediyorduk. Düşman belirgin biçimde ortadaydı; bize göre ABD idi, milliyetçilere göre ise Sovyetler Birliği…

O günlerde ideolojik görüşümüze göre, kimle, nasıl mücadele etmek gerektiğini biliyor, ona göre davranabiliyorduk.

Ne zaman ki Müslüman taklitçileri ve libofaşistler ortaya çıktı, her şey birbirine karıştı, sapla saman ayırt edilemez oldu!

Bu ne ikiyüzlülüktür, bu ne samimiyetsizliktir, bu ne ahlâksızlıktır ciğerim!..

Kapatılan DTP’nin Başkanı “Bizim barış ve demokrasi mücadelemiz sürecektir!” diye, bizim kuşağa gerçekten inanılmaz ölçüde garip gelen demogojik bir söylem kullanırken; Müslüman taklidi yapanlarlar ve libofaşistler -birinciler zımnen, ikinciler de açık bir biçimde-, son olarak şehit edilen yedi askerimizi kastederek “Bu olayın arkasında Ergenekon var!” biçiminde, yine bizim kuşağı hayret ve inanmazlık duyguları içinde dehşete sürükleyen yalanlar söyleyebiliyorlar. Psikolojik savaş o denli ustaca yürütülüyor ki, insan hayret etmekten, hatta paradoksal bir biçimde, bu ustalık karşısında gizli gizli hayranlık duymaktan kendini alamıyor!

Bu ne ahlâksızlıktır ciğerim, bu ne utanmazlıktır böyle!

Hele faşistler, hele onlar!..

Bunlardan biri dün akşam televizyonda, Avrupa’da parti kapatan tek ülke biziz, diye utanılacak ölçüde sahtekârca bir tavırla, hain hain sırıtıyordu ekrandan gözlerimizin içine pis pis bakarken!

Bu ne utanmazlıktır ciğerim, bu ne ahlâksızlıktır böyle!

Tuz dahi kokmuş artık; neyi nasıl eleştireceksin ki!..

Müslüman taklidi yapan siyasetçi, garip gurebayı mahveden ekonomik uygulamaların altına marazi bir hınçla imza atıp, gözlerimizin içine riyakâr bir tavır içinde bakar ve Kuran’a, İslam’a ters ne kadar uygulama varsa hepsini bir bir ve yine bizim kuşağa akıllara durgunluk verecek ölçüde garip gelen bir ikiyüzlülükle sergilerken; libofaşisti, liberalizmin ne kadar değeri varsa tümünün birden ırzına geçip, hem de bunu ahlaksızlığın zirvelerinde dolaşırken mide bulandırıcı bir ikiyüzlülükle ortaya koyarken; Kürtlerin temsilcisi olduklarını söyleyen toprak ağaları ve aşiret beyleri Kürt kardeşlerimiz yoksulluk sınırlarının katbekat altında inim inim inlerken ve işsizlik belasının kıskacında yanıp kavrulurken, onların bu sefaletine çare bulmaya bakacaklarına, ABD denen soysuz haydutun Kuzey Irak’taki çıkarlarının bekçiliğine soyunurken; komünist taklidi yapan kimi soysuzlar, Türkiye’yi İMF’nin, AB’nin, ABD’nin kulu kölesi yapanlara kol kanat gerip, libofaşistlerle kucak kucağa dans ederken…

Neyin mücadelesini, nasıl yapacaksın ciğerim!

Bir zamanlar açlıktan nefesleri kokan Müslüman taklitçileri şu anda yüzlerce milyon dolarlık yatırımlar yaparken, “Olsun, burası darülharp, ne yapılsa yeridir, bunlar İslam’ın bekası adına yapılıyor” çarpık mantığıyla onları destekleyen cahil Müslümanların çoğunlukta olduğu; ahlâktan zerre kadar nasiplenmemiş -üstelik ne acıdır, Tanrım ne hüzünlendiricidir ki, çoğu da eski komünist olan- libofaşistlerin neredeyse tüm medyayı ele geçirdiği; sosyal demokratların -sosyal demokrasinin kendi mantığı içinde tutarlı olan- acınası çaresizlikleriyle ona buna sitem etmekten başka hiçbir şey yapamadığı; gariban halkın geçim derdinin ve işsizliğin verdiği moral bozukluğu içinde Ergenekon tehditleriyle iyice sindirilip bir kenara itildiği bir ortamda…

Neyin mücadelesini, nasıl yapacaksın ciğerim!..

Eli kalem tutan sapkın kadın, bir biçimde ele geçirdiği gazete köşesinde Allahın her günü seksten, cinsellikten, haftada kaç kere seks yapmanın uygun olacağını, kimlerin kimlerle seks yapmasının daha heyecan verici olacağını anlatmaktan başka bir şey yapmazken; sahtekâr sözde ekonomist yine “bir biçimde göreve getirildiği” televizyon kanalında halkı eften püften borsa haberleriyle afallatıp, zihnini, düşünme yeteneğini dumura uğratırken ve programına davet ettiği libofaşistler vasıtasıyla garip gurebayı tüketime sevk edip elindeki avucundaki üç-beş kuruşu da hakim sınıflara kazandırmanın hesapları içinde ahlâksızlığın zirvelerinde gezinip dururken (seni sahtekâr seni; Keynes sana bunları mı söylemişti?!.); yedi askerimizin şehit edildiği o meşum günün ertesinde, mızraklarının ucuna Kuran sayfaları takan insafsızlar gibi “Bu işten pis kokular geliyor!” diye manşetler attıran gazete genel yayın yönetmenlerinin el üstünde tutulduğu bu kahrolası zillet ortamında tüm namuslu insanlar çaresizce feryat edip dururken…

Neyin mücadelesini, nasıl yapacaksın ciğerim!..

Ben kendime göre bir yol tutturmuşum: Bakın dostlarım diyorum, bunlar Müslüman taklidi yapıyorlar, esasında Müslüman değiller; bunlar liberal taklidi yapıyorlar, esasında liberal değiller; bunlar demokrat taklidi yapıyorlar, esasında demokrat değiller; bunlar komünist taklidi yapıyorlar, esasında komünist değiller; bunlar aydın taklidi yapıyorlar, esasında aydın değiller; bunların tümü uğursuz, tümü ahlâksız, tümü sahteci…

Bunlar mert değiller, bunlar hakiki değiller, bunlar sizden değiller!..

Bunun için de bir yol bulmuşum, “merhamet” üzerinde çalışıyorum; inananları, liberalleri, demokratları, aydınları, komünistleri merhamete davet ediyorum.

Kainatın, Arz’ın yaşından bahsedip, sadece yetmiş-seksen yıllık kısacık bir ömre sahip olan insanoğlunun bu gezegende ne kadar az bir süre kalacağını anlatıp onları yaptıkları bu hatalardan vazgeçirmeye çalışıyorum; eski kavimlerin -Adem’den önceki insan ırklarının- yaptıkları hatalardan söz edip, gelin biz de aynısını yapıp şu güzelim Arz’ı mahvolmaya sürüklemeyelim, şu kısacık ömürde birbirimize zulmetmeyelim diyorum; Arz üzerinde yaşayan her canlının merhamete mazhar olduğunu anlatıp, insanlara insan olduklarını hatırlatmaya çalışıyorum.

Başat hedef kitlem Müslümanlar, çünkü bu ülkenin halkı Müslüman, oy verenlerin tamamına yakını Müslüman; mücadele yollarından biri olan “demokrasi içinde kalarak mücadele” sürdürülecekse, iktidarları oylarıyle getirip götürenlerin hedef alınması gerekiyor…

Bakın tek bir örnek, ne kadar dehşet verici biçimde bir etki yapabilir: Ortalıkta tanrı gibi dolaşan ve kibrinden yanına yaklaşılmayan o Müslüman(!) var ya, işte o, Kuran’da sözü edilen en büyük günahlardan birini işliyor! Aynı kibri İblis göstermiş ve Allah’ın katından bu nedenle kovulmuştu! Gözünü sevdiğim Müslümanların buna benzer örneklerle kendilerine geleceklerini umuyor, bunun için çalışıyorum; “bu adam, kibir gibi en büyük günahlardan birini işlemekle kalmıyor, aynı zamanda Kuran’ın en muhteşem üç ayetini -Nahl 71, Bakara 219, Nisa 75- göz göre göre inkâr ediyor, bu nedenle bu adam Müslüman olamaz!” diye uyarmaya çalışıyor, didinip duruyor, acı içinde feryat ediyorum!

Müslüman bölüşümcüdür, elindeki servet ve imkânlardan herkesi yararlandırır; Müslüman yalan söylemez, Müslüman kibir göstermez; Müslüman zulüm işlemez, Müslüman merhametsiz davranmaz diye örnekler veriyor ve bu adamların Müslüman olmadıklarını halkıma anlatmaya çalışıyorum. Bunu, bu adamları Müslüman zanneden vatandaşlarım oylarıyla destekledikleri için yapıyorum; bunlara bu gücü veren, halkımın aptallık derecesine varan bu iyiniyeti!

Bununla kalmıyor, çok açık bir biçimde ve kabalaşmayı da alabildiğine göze alarak “libofaşistleri boşverin edin, bunlardan hiçbir şey olmaz!” diye bas bas bağırıyorum; ve bunu yaparken yine merhametten yola çıkıyorum; çünkü bunlar merhametsiz, bunlar hain, bunlar acımasız, bunlar riyakâr diye halkımın dikkatini çekmeye çalışıyorum. (Merhametli olmak kuzu gibi uysal olmayı zorunlu kılmıyor; üstteki paragrafta yer alan kaba sözler, bu pislik tiplere karşı gerektiğinde kabalık gösterilebilir, hatta bununla da kalınmayabilir şeklinde anlaşılmalıdır. İstiklâl Savaşı sadece merhametle kazanılmadı! Karşınızdaki silah kullanırken sizin ona terlik fırlatmanız tabii ki yeterli bir mücadele biçimi olamaz!)

Maun Suresi’ne neden bu kadar önem verdiğimi sanıyordunuz ciğerim!

Riyakârlığı neden bu kadar çok işliyorum sanıyordunuz!

Bu sahtekâr libofaşistler dışında, hangi görüşte olursanız olun, sizi tefekküre sevk edecek yegâne değer merhamettir; riya çamuruna batmanızı engelleyecek yegâne yol merhamettir; bunu anlatmaya çalışıyorum.

Ve bizi kurtaracak, bizi merhamet çizgisine çekecek yegâne şeyin de tefekkür olduğunu biliyorum. (Tefekkür ve merhamet birbirinden ayrılmaz iki önemli haslettir; doğru kullanıldığında bu iki haslet tüm sorunları bir bıçak gibi kesip atabilir!)

İçi irin dolu pis bir çukura doğru koşaradım gittiğimizi anlatmaya çalışıyorum ve bunu önleyebilmek için komünistleri, Müslümanları, liberalleri, sosyal demeokratları, milliyetçileri; kısaca namuslu insanları tefekküre davet ediyorum.

Çözülüyoruz…

Ama bizi çözen başkaları değil, bunu kendi kendimize yapıyoruz!

İnsanın baş düşmanı kendisidir, hatta belki de tek düşmanı kendisidir; işte tüm düşünenleri merhamete çağırırken bu gerçeğin altını çizmeye çalışıyorum.

İnsan kardeşlerime on altı milyar yıl-yetmiş yıl örneğini bu nedenle veriyor; tüm bu pisliklerin bize yakışmadığını anlatmaya çalışıyorum.

Türk-Kürt, zengin-yoksul, Müslim-gayrimüslim yok; sadece iyi-kötü var!

Bunu anlatmaya çalışıyorum…

Kitaplarımla, yazılarımla, feryatlarımla işte bunu anlatmaya çalışıyorum.

Bu gezegende sadece bir an için varız; yapmamız gereken tek şey, tüm insanoğlunun zulüm içinde inlemesine neden olan yapay sorunları çözecek olan tek şey merhamet göstermek… Bush’un yerine Allah’a samimi biçimde iman etmiş bir Müslüman olsaydı, Irak’ta bunca kan akar mıydı?!. (Tabii, bu Müslüman ABD’ye Başkan olamazdı; bu başka bir şey.)

Adam çirkin, Allah’ın dinini kendi çıkarı için kullanıyor; adam çirkin, üç kuruşluk çıkar veya makam mevki ve itibar için ülkesini emperyalizme peşkeş çekmekte bir beis görmüyor; kadın çirkin, bunca çürüme ve yozlaşma ortamında -belki de illiyet bağı nedeniyle- yılın üç yüz altmış beş gününde seksi yazarak ziyan ediyor o altın değerindeki köşesini; adam çirkin, sabah akşam yalan haber uydurmaktan, ona buna karaçalmaktan, sahte belge düzenlemekten başka bir şey yapmıyor!

Bu tipleri eleştirmek, onlarla polemiğe girmek zaman kaybından başka nedir; çocukluğumuzdaki o muazzam tekerleme ile, “kuş kuşluğunu” yapmaya devam etmeyecek mi?!.

O halde yapılması gereken şey, namuslu insanları hedef kitle olarak seçmek ve onların vicdanlarını harekete geçirecek konuları işleyerek bu çirkinlere topyekun savaş açmak.

Riyakârlar ve faşistler dışında, her insanın içinde mukaddes bir cevher olduğuna inanıyorum; yapmaya çalıştığım şey, herhangi bir nedenle üzeri örtülmüş bu mukaddes cevhere ulaşabilmek.

Dinini gerçekten bilen biri veya dinini tam olarak bilmemekle birlikte içinde taşıdığı o cevher harekete geçirilebildiğinde merhameti derhal ortaya çıkabilecek biri hiç bu saydığımız şeylere neden olabilecek bir davranış içine girebilir mi! (Çirkinleri değil; onları bilmeden destekleyen bizim gibi sıradan insanları kastediyorum.)

İçinde zerre kadar bile olsa merhamet barındıran bir kadın, “Kadın erkeğin kaburga kemiğinden yaratılmıştır, bu nedenle eğridir; onu düzeltmeye kalkmayın, ondan bu eğri hali ile yararlanın” mealindeki sahte hadisi duyduğunda, “Ne biçim konuşuyosun be adam; Allah’ın o muazzez elçisi hiç böyle bir şey söylemiş olabilir mi?!.” diye feveran etmez mi?!.

İçinde zerre kadar bile olsa merhamet barındıran bir adam, sırf Müslüman diye oy verdiği riyakâr, bir zamanlar en az benim kadar fakir olduğu günlerden birkaç yıl sonra 300.000.000 dolarlık bir yatırıma kalkıştığında bir daha o adama oy verip onu başımıza vekil olarak getirir mi! (İçinde merhamet barındıran bu adama “riba”nın “aslında faiz değil, servetlerdeki haksız ve makul olmayan artış” olduğunu ve bu tespitin Kuran tarafından yapıldığını anlattığınızda, bu konuda bu adamı ikna ettiğinizde, halkın geride kalan garip gurebasına merhamet besleyen bu seçmen, bu riyakâra bir daha oy verir mi!)

İşte ulaşmaya çalıştığım cevher bu!

Bu nedenle sürekli olarak merhameti işliyorum; ne yani, bu zillet dolu günlerde, kafası zaten karmakarışık olan dostlarıma Marx’ın diyalektik materyalizmini veya Keynes’in ekonomik durgunluk günlerinde kamu harcamalarının neden artırılması gerektiği yolundaki görüşlerini mi anlatmalıydım! (Bunları anlatacağımız günler de gelecek inşallah; ama bu gün, o gün mü!)

Bugün halkımıza Marx’ı mı anlatmalıyız, yoksa Ebu Zer’i mi? (Ebu Zer, Allah’ın Elçisi’nin en yakın arkadaşlarından biridir ve İslam tarihinin ilk komünistidir.)

İçinde zerre kadar vatan sevgisi barındırmayan bir çirkine sabah akşam küfretmişsiniz neye yarar!

Ben, halkımın vicdanında barındığına emin olduğum merhametin peşindeyim!

Merhamet…

Hepsi bu!..



*(Kuşkusuz başka bir mücadele şekli var tabii; onu kırk yıldır anlatıyorum zaten!)

4 Aralık 2009 Cuma

Riya

Komünist?
Başımın üstünde yeri var; onun o paylaşımcı tefekkürüne aşığım.
Müslüman?
Elhamdülillah; onun o merhamet dolu yüreğine aşığım.
Milliyetçi?
Eyvallah; onun o vatan sevgisiyle çarpan kalbine aşığım.
Ateist?
Hoşgeldi, safa geldi; onun o mertliğini severim.
Gayrimüslim?
Amenna; hepimiz aynı Allah’a tapmıyor muyuz!
Diğer milletler?
Ne önemi var; aynı Adem’in torunları değil miyiz!
Liberal?
Olabilir; Adam Smith’in o “görünmez eli”ne rıza göstermeyi her ne kadar beceremesem de, liberalin o entelektüalizmini kim inkâr edebilir!
Hayvanlar?
Canlarım benim; böceğinden kedisine kadar hepsine sırılsıklam aşığım.
Tabiat?
Anavatan; dönüp dolaşıp kendimizi onun bağrına teslim etmeyecek miyiz!
Peki, İblis?
Müdahale alanım dışında; Tanrı onu mühletlendirmiş, elimden bir şey gelmez, kibrinin sonuçlarına katlansın bakalım. Ama o tevhit gösterisini, o sarsılmaz mertliğini, o yıkılmaz kararlılığını takdir etmemek de imkânsız tabii! Karmaşık bir konu (bir başka çalışmada irdeleriz).

* * *

Bu durumda soru kendini dayatıyor:
Genelde Arz’ın, özelde Türkiye’nin içinde bulunduğu bu yürekler acısı durumun sorumlusu olarak kimi göreceğiz de mücadele edeceğiz?
Suçlu kim?
Elimizden gelen ancak bu kadar; yazı yazarak mücadele…
De…
Kime karşı mücadele?
Lanetlenmesi gereken kim?
Kim bu pisliklerin sorumlusu?
Ateistinden komünistine kadar, milliyetçisinden müslümanına kadar, gayrimüsliminden liberaline kadar, en küçük canlısından tabiatına kadar her şeye eyvallah, da, sadece insan olmanın tüm benliğimize yüklediği o “yanlış olanla mücadele görevi”miz esnasında kime karşı taraf olacağız…
Bunca çaba, bunca emek, bunca risk, bunca stres…
Kime karşı?
Kim bu tüm melanetin sorumlusu?
“Esas mücadele”de taraf kim?
Esas mücadelede kim bu düşman?

* * *

Hırsız, uğursuz, soyguncu?
Tabii ki hayır; münferit olaylar ve apaçık, belirgin biçimde ortada; özel bir mücadeleyi gerektirmiyor. Yakalar hapse atarsın, orada ıslah olursa olur, olmazsa kendi bilir!
Özel bir çabayı gerektirmiyor!
Yalancı, sahtekâr, düzenbaz?
Tabii ki hayır; nefret edilesi bir karekter yozlaşması, ama çok açık, çok belirgin, safdışı etmek çok kolay!
Özel bir çabayı gerektirmiyor…
Sapık, ruh hastası, psikopat?
Tabii ki hayır; her üçü de ruhsal bozukluk sergileyen tipler aslında. Çok belirgin, çok açık, tamamen ortada. Götürürsün ruh hekimine o düzeltebildiği kadar düzeltir, düzeltemezse katlanmak zorundasın; adam hasta!
Özel bir çabayı gerektirmiyor…

* * *

Peki; özel çabayı gerektiren “pislik” kim?
“Esas mücadele” hangi pisliğe karşı verilmeli?
Belirgin olmayan, gizlenmeyi becerebilen, açığa çıkartılması ve mahkûm edilmesi zor olan bu “pislik” kim?
Kime karşı mücadele etmek gerek?
Yalancıdan, hırsızdan, uğursuzdan, psikopattan, soyguncudan, sahtekârdan, düzenbazdan, hatta İblis’den daha tehlikeli olan kim?
Kimden nefret etmeliyiz?
Kimden nefret etmeliyiz ki onunla mücadele ederek insanlık görevimizi ifa etmiş olabilelim?
Kim bu alçak?
“Esas mücadele” hangi alçağa karşı verilmeli ki deysin?
Kim bu alçak?!.

* * *

1) Gördün mü o dini yalan sayanı?
2) İşte odur yetimi itip kakan
3) Yoksulu doyurmayı özendirmez o.
4) Vay haline o namaz kılanların ki,
5) Namazlarından gaflet içindedir onlar.
6) Riyaya sapandır onlar/gösteriş yaparlar.
7) Ve onlar, yardıma/zekâta/iyiliğe engel olurlar.

(Maun Suresi’nin tamamı. Surelerin İniş Sırasına Göre Kur’an-ı Kerim Meali/Türkçe Çeviri/Yaşar Nuri Öztürk/Yeni Boyut, 1997)

* * *

İşte böyle!..
Riyaya sapandır onlar!
Gösteriş yaparlar!
Yaratıcı, bu tip için başlıbaşına, müstakil bir Sure indirmiş ve bu riyakâr tipi sonsuza dek mahkûm etmiş!..
Kuran’ı incelediğinizde açıkça görüyorsunuz ki, Yaratıcı’nın affetmeyeceğini bariz biçimde belirttiği tek günah şirk koşmak, yani Yaratıcı’ya ortak koşmak.
Zamanımızda putlar falan kalmadı artık, kimse taşa, beze, oduna, Ay’a veya yıldızlara tapmıyor; peki, o halde şirk ortadan kalktı mı yani?
Hayır!
Allah’ın Elçisi’nin, “Beni en çok endişelendiren şey, ümmetimin riya batağına saplanmasıdır; çünkü riya gizli şirktir!” mealinde uyarısı, uyarıları var.
Riya gizli şirktir ve uzun ve karmaşık bir konu olduğu için bağımsız bir çalışmanın konusu olmalıdır. Bizim burada üzerinde durmamız gereken şey, riyanın hem Yaratıcı, hem de O’nun Elçisi tarafından lanetlenmiş olmasıdır.
Riya lanetlenecek bir alçaklıktır!
Ve riya yapan alçağın tekidir tabii…
Böylece, yukarıdaki soru da cevabını bulmuş olur: Esas mücadele kime karşı verilmelidir, tüm bu melanetin sorumlusu kimdir, Arz’ı ve ülkemizi yaşanılamaz ölçüde sefilleştiren alçak kimdir ve benzeri sorular böylece cevabını bulmuş olur!
Riyakâr; olduğu gibi görünmeyen ve göründüğü gibi olmayan, nefret edilesi bir tiptir ve Yaratıcı’nın da uyardığı gibi, bu tip, iyiliğe engel olur.
Apaçık ortada olmaz hiç!
Herkes tarafından fark edilmesi neredeyse imkânsızdır.
Kendisini iyi saklar.
Alçağın biri olduğunun anlaşılması zordur.
Yeteneklidir; bu nedenle kolay kandırır, kolay ikna eder.
Hırsız, uğursuz, sahtekâr, sapık, düzenbaz ve benzerleri bunun yanında sütten çıkmış ak kaşık gibi kalır; çünkü onlar alabildiğine ortada oldukları halde, bu, alabildiğine gizlenmektedir.
Demokrasiden, özgürlükten, refahtan-bolluktan, insan haklarından, kardeşlikten söz edip durur; ama “tipi dahi” bu hasletlerle uzaktan yakından bir ilgisi olmadığını ortaya koymaktan kendini alamaz. (Çirkindir, gerçekten çirkin. İçinin çürümüşlüğü/yozlaşmışlığı yüzüne vuruştur.)
Ama bu “tipi” herkes kolay kolay “okuyamaz”…
İşte bu nedenle çok tehlikelidir, işte bu nedenle “esas mücadele” buna karşı verilmelidir, işte bu nedenle nefret edilmesi gereken karekter -belki de- sadece budur aslında!..
Dikkatle bakarsanız, bu tipi siyasette, üniversitelerde, meslek odalarında, kitapçılarda, sivil toplum örgütlerinde ve benzeri yerlerde görebilirsiniz.
Ama en çok medyada rastlarsınız buna…
Köşesinde ve ekranında hain hain sırıtırken yakalayabilirsiniz onu.
Bu, riyakârdır.
Haklının değil, güçlünün yanındadır her zaman.
Çok yeteneklidir aslında; iyi giyinir, iyi konuşur, iyi yazar.
Ne var ki, olduğu gibi görünmemekte, göründüğü gibi olmamaktadır.
Riya yapmaktadır.
İyiliğe engel olmaktadır…
Nefret edilesi bir tiptir bu.
Nefret edilesi bir tip…
Bir sürü adı vardır bunun; dünyanın birçok yerinde birçok isimle anılır.
Bizim halk “liboş” der buna.
O, liboştur…

23 Kasım 2009 Pazartesi

Sırıtıyordu

Gazetede gördüğüm fotoğrafın altındaki ilk cümleden sonrasını okuyamadım; o an neler hissettiğimi tam olarak çıkaramamıştım, sanırım deyim yerindeyse iliklerime kadar ürpermiş, mistik bir belirsizlik vakumunda çaresizce yitip gitmiş; gözlerimden değil ama ruhumun derinliklerinden süzülüp Kozmos’un engin derinliklerine doğru kahırla akan gözyaşlarıma mani olamamıştım.

Güzel bir kadındı.

Tüfekle vurup öldürdüğü -herhalde mumyalattığı- ve evinin salonuna yerleştirdiği kocaman bir aslanın sırtına elini dayamıştı. (Gazetedeki o kahrolası ilk cümlede, bu insan kardeşimin, bu yaratığı Afrika’da tüfekle vurup öldürdüğü anlatılıyordu.)

Sırıtıyordu.

Evet, sırıtıyordu…

O bir kadındı, bir anne, bir dişi…

Nispeten uzak sayılabilecek tarihi süreç içinde, yemek bulmak ve ailenin güvenliğini sağlamak gibi birtakım görevleri nedeniyle genlerinde vahşiliğe/ilkelliğe/acımasızlığa ilişkin birtakım kodları muhtemelen hâlâ taşımakta olan bir erkek için benzer şeyler söylenemezdi belki; ama o bir kadındı, bir dişi, bir anne…

Merhamet denen tanrısal hasleti bedeninin ve zihninin tüm zerrelerinde sınırsızca taşımak ve her şart altında bunun gereğini yapmak üzere Yaratıcı tarafından özenle kodlanmış olan bu yaratık, sırf spor olsun, gösteriş olsun, kahrolası bir burjuva bencilliğinin sefil mi sefil bir gösterisi olsun diye kalleşçe katlettiği bu nadide yaratığın cansız bedenini, kendi yavrularını büyüttüğü evinin salonuna koymuş ve Allah tarafından bu şekilde yaratılmış olmaktan başka hiçbir suçu olmayan bu biçare yaratığın yanında arsızca fotoğraf çektirmekten hiçbir utanç duymamıştı.

Katlettiği yaratığın, acımasızca/merhametsizce katlettiği Allah’ın yaratığının cansız bedeninin yanında, küçük burjuvalara has o belirgin sorumsuzlukla-şımarıklıkla sırıtıyordu.

Sırıtıyor, hava atıyordu!..

Hava atıyordu!..

Arz 4.6 milyar yaşındaydı, bilebildiğimiz Evren ise 16.000.000 .000… Bu fakirin zavallı hesaplarına göre, Güneşin kırmızı bir dev halini aldıktan sonra büzüşerek -belki de- bir beyaz cüce haline gelmesi için gereken süre olan muhtemel 7.000.000.000 yıl da hesaba katılırsa; sırf Güneş Sistemi bazında 23.000.000.000 yıllık, tüm Kâinat bazında da -belki- 50.000.000.000 yıllık muazzam bir serüvende sadece 70-80 yıl kadar, sözü bile edilemeyecek ölçüde kısa bir yaşam sürmekte olduğunun zerre kadar bilincinde olmadan, küçük burjuva şımarıklığı cenderesinde arsızca sırıtıyordu.

Sırıtıyordu…

Kuran’ın neden “Bismillahirrahmanirrahim” (Çok Merhametli, Hep Merhametli Allah’ın Adıyla) diye başladığını hiç bilmeden, bu “Çok Merhametli, Hep Merhametli” şifresinin Kuran’daki her ayetin başında neden tekrar edildiğinin hiç farkında olmadan (Tövbe ayeti hariç; ama bu tüyler ürpertici şifre, o ayetin içinde yine yer buluyordu; yani bu Kozmik Şifre, 114 Kuran ayetinde de yer alıyordu); Tanrı’nın, insanın yaratılışı esnasında bu nadide yaratığın (insanın) içine Ruhundan üfleyerek “yaratılmışların en şereflilerinden kıldığı” bu eserine, bu “Nefes” vasıtasıyla, bu en önemli hasleti de sınırsızca bahşettiğinin hiç farkında olmadan…

Öylece sırıtıyordu…

Çok kaba hesaplamalarla -bu kez- belki 50.000.000.000 yıl sürecek olan bu esraregiz serüvende, neredeyse “bir an” kadar kısacık bir süre için dahi olsa neden rol aldığının; Hz.Adem ile başlayan bu son insan ırkı kuşağında, 70-80 yıl kadar kısacık bir süre için dahi olsa neden yaşam bulduğunun; “yaşam” denen bu gizemli “tecrübenin” insanın ruhunu rafine etmek, “başka birtakım oluşumlar”a yapılacak büyük yolculukta/yolculuklarda “merhamet” denen hasletin güdülemesiyle ruhunu/zihnini/beden dışı oluşumunu geliştirmek olduğunun hiç farkında olmadan…

Öylece sırıtıyordu…

Bir erkek için bunlar söylenebilir miydi; bu fakir bunu gerçekten bilmiyor, bilemiyordu…

Ama o bir dişiydi, bir anne, bir kadın…

Bir dişi, bir kadın, bir anne nasıl olurdu da yaratılmış olmaktan başka hiçbir suçu olmayan bir nadide yaratığı sırf spor olsun, sırf sevk olsun, sırf kahrolası bir küçük burjuva gösterişi olsun diye böylesine acımasızca/kalleşçe/onursuzca katledebilir ve sonra onun cansız bedenini kendi yavrularını büyüttüğü evinin salonuna koyabilir, teşhir edebilirdi!..


Heyhat!..

Bu fakir, bu kalleş dünyayı-bu zavallı dünyayı gerçekten hiç anlamadı-anlayamadı, muhtemelen bundan sonra da hiç anlayamayacak…

Sen, sen sevgili insan kardeşim, sen…

Sen bunu nasıl yapabilirsin gerçekten?!.

Sen bunu nasıl yapabilirsin?!.

İçinde taşıdığın o Nefes’e rağmen, sen nasıl bu denli sefilleşebilirsin?!.

Anlayamıyorum…

Ama belki daha da önemlisi, anlamak da istemiyorum…

Anlamak da istemiyorum…

Bir yaratık, bir başka yaratığı böylesine şımarıkça bir nedenle katletme hakkına sahip olabilir mi; benzer kalleşliklerden öylesine yoruldum ki, gerçekten anlamak dahi istemiyorum artık!..

Tanrı’nın içini derin derin çektiğini duyar gibiyim…

Sanırım “bu kez de” başaramadık!..

Heyhat!..


Yılmaz Yunak

22.11.2009

17 Kasım 2009 Salı

Kabadayı

Delikanlılığa geçiş yıllarımızda vermemiz gereken en önemli sınav kabadayılık ölçütlerinde mahcup olmamaktı.

Kolay değildi aslında.

Hiç kolay değildi, ama başka çare de yoktu.

Gözünü budaktan sakınmayacaktın; korkmayacak, korksan bile belli etmeyecektin; -başkalarına zarar vermemek kaydıyla- yasakları çiğneme hususunda yeterli cesareti gösterebilecektin; gerektiğinde üç-beş kişinin arasına dalıp kafanın gözünün yarılmasına razı olacaktın; yürüyüşünle, ses tonunla, mimik ve davranışlarınla en azından kabadayı adayı olduğunu açıkça ilan edecektin; kötü bir örnek tabii de, -o günkü koşulların dayatmasıyla- sigara, içki ve esrar içecektin… (Örneğin, benim yetiştiğim Harem’de, henüz çocukluk aşamasında temel şartlardan biri, Harem-Salacak seferini yapan vapurun tepesindeki bacanın yanından, kaptanın ve çımacının tüm engelleme çabalarına rağmen arkadaki pervanenin püskürttüğü sulara atlamaktı. Bu son derece tehlikeli sınavı geçemeyenler bırakın kabadayılığa aday olmayı, erkek bile sayılmazlardı. Biz bu sınavdan alnımızın akıyla çıktığımızda henüz sekiz-dokuz yaşlarındaydık.)

Ama bunlar işin şekil şartlarıydı ve önemlilik sıralamasında özden sonra gelen niteliklerdi.

Öz bambaşka bir şeydi, bambaşka bir şey…

Adil olacaktın. (Örneğin, kavgada yere düşen rakibine asla vurmayacak, hele yerdeki rakibine karşı tekmeni asla kullanmayacaktın. Pes ettiğini mimik ve tavırlarıyla ortaya koyan rakibine saygılı davranacak, gerekirse yaralarını sarması için ona yardımcı olacaktın.)

Mazlum birine asla ilişmeyecektin. (Kendinden küçükler, güçsüzler, yetiştirilme tarzları dolayısıyla yeterli cesareti göstermekten mahrum olanlar vb.)

Mahallenin namusu konusunda çok hassas olacaktın.

Kimsenin karısına-kızına yan gözle bakmayacaktın.

Vatanını, milletini, bayrağını, dinini, Mustafa Kemal’ini, fakiri-fukarayı koruma azmini; kısaca Türk Milletini Türk Milleti yapan ahlâki değerleri savunacak, bu yolda gerekirse canını vermekten bile kaçınmayacağını açıkça ilan edecektin. (Çok sonraları komünistler ve ülkücüler diye ikiye ayrılacak, ama -birtakım istisnalar dışında- doğru veya yanlış, mücadelemize bir üst boyutta devam edecektik. Kimimiz Amerikan 6.Filosunu Dolmabahçe kıyılarında sulara gömerken, kimimiz de Sovyetler Birliği’ne karşı kelle koltukta mücadele edecektik. Birbirimizi öldürmek gibi vahim hatalar dahil, bir sürü hatalar yapacaktık tabii, bir sürü hatalar; ama bu hatalar, hiçbir zaman kişisel çıkar peşinde koşmamız biçiminde meydana gelmeyecekti, her şeyi Vatan ve Millet için yaptığımız yönündeki sübjektif doğrularımızdan hiç ödün vermeyecektik. Sözgelimi, bu çabalar sonucunda zengin olan, kişisel çıkar sağlayan tek bir komünist veya tek bir ülkücü gösteremezdiniz. Kirlilik ve çürüme, Özal’la başlayacaktı.)

Hırsızlık yapmayacak, yapana göz yummayacaktın.

Yaşlılara gereken saygıyı gösterme hususunda dikkatli olacaktın.

Dedim ya; öz bambaşka bir şeydi, bambaşka bir şey…

Mert olacaktın ciğerim, mert olacaktın!..

Mert olacaktın!..

Kafayı çekip geceyarısı “Heyt, var mı ulan bana yan bakan!?.” diye nârâ atan arkadaşlarımız bile mahalleli tarafından sempatiyle karşılanırdı; çünkü mahalleli bilirdi ki, bu nârâ atan genç aslında bunu kimseye bir hakaret kastıyla yapmıyor, delikanlılığın adrenaliyle vecd içinde kabadayılık müessesesine ilanı aşk edip duruyordu.

Bizim lügatimizde kabadayılık böyle bir şeydi işte.

Şimdilerde her şey gibi, kabadayılık da değişti.

Çürüdü…

Yozlaştı…

Çirkinleşmekle kalmadı, iğrençleşti üstelik!..

İğrençleşti!..

Şimdilerde kabadayılığı delikanlılar değil, bu aşamayı çoktan geride bırakmış olan sözde erkekler ve sözde kadınlar yapıyorlar; ama eski kabadayılık ölçütlerine zerre kadar saygıları yok.


Adil değiller…

Mazlumlara saldırmakta en ufak bir beis görmüyorlar…

Mahallenin namusunu bırakın korumayı, ellerinden gelen her türlü namussuzlukları göstermek için birbirleriyle yarışıyorlar. (Türkler Ermenileri kesti diyorlar, Kıbrıs’ı verelim artık diyorlar, Mustafa Kemal’i ve onun ilke ve devrimlerini işlevsiz kılmak için her türlü fesadı gösteriyorlar, stratejik olsun olmasın Kamu kuruluşlarını emperyalizme teslim etmek için fikirler üretiyorlar, eline Türk Bayrağı alan herkesi Ergenekoncu ilan etmekten geri durmuyorlar, Andımızdan nefret ettiklerini saklamak gayretinde bile bulunmuyorlar, “Türk” sözcüğüne duydukları kini haykırmak için hiçbir fırsatı heba etmiyorlar, iktisadi liberalizm denen alçak sistemin fakiri daha fakir yaptığını görmekten marazi bir zevk alıyorlar; çünkü bundan çıkar sağlıyorlar.)

Ülkenin namuslu kadınlarını kızlarını tahrik etmekten asla çekinmiyorlar…

Vatan, Millet, Bayrak, Din gibi bir kaygıları yok!.. Hatta tam tersine, bu yüce duyguları törpülemek, mümkünse zihinlerden silip atmak için delicesine yarışıyorlar…

Hırsızlık yapıyorlar, yapana göz yumuyorlar…


Yaşlılara saygı göstermemek hususunda alabildiğine rezilleşmeyi hüner addediyorlar. (Yaşı seksene dayanmış değerli vatan evlatlarının, yaşlılığın verdiği türlü hastalıklar ve yoksunluklara rağmen, kuru bir sandalye üzerinde, aç-susuz-ilaçsız yetmiş iki saat sorgulanmasından marazi bir zevk alıyorlar ve bunu açıkça yazmaktan büyük zevk duyuyorlar.)

Çünkü mert değiller!..

Namertler!..

Bunlar kendilerini liberaller ve demokratlar olarak tanıtıyorlar… (Kimi istisnaları var tabii; eski kabadayılığın genlerimize yüklediği adalet duygusu nedeniyle onları tenzih etmek temel görevimiz hâlâ, Allah’a şükürler olsun. Bizim eleştirdiğimiz kesimi diğerlerinden ayırmak için bu namertlere “liboş” demek gerekiyor sanırım; çünkü aslında liberal de değiller, riya yapıyorlar sadece.)

Bunlar; profesör, yazar, gazeteci, televizyoncu, kanaat önderi gibi kimi sıfatlarla anılıyorlar…

Vatana, Millete, Türk Bayrağına, Mustafa Kemal’e, Orduya, Dine, fakire-fukaraya, mazluma zerre kadar saygıları yok!..

Tamam, kabadayı gibi görünüyorlar; ama kabadayılığın özü konusunda zerre kadar bir kaygıları yok.

Çünkü namertler…

Hırsızlar, zalimler, adaletsizler, ahlâksızlar…

İki temel namertliği birden yapıyorlar.

Bunlardan birincisi riya!..

Riyakâr bunlar; oldukları gibi görünmüyorlar, göründükleri gibi olmuyarlar.

İkincisi, oportünistler!..

Komünist eğitimine başladığımız yıllarda bizi eğiten abilerimizin nefretle andıkları, kin kustukları, her fırsatta lanetledikleri bu sözcüğün Türkçe’deki karşılığı “fırsatçılık”…

Bunlar fırsatçılar!..

Sinsi bir şekilde pusuya yatıyorlar ve fırsat bulduklarında arkadan saldırıya geçiyorlar!..

Çünkü bunlar namertler!..

Mertlik denen hasletten zerre kadar nasiplenmemişler!..

İftira atıyorlar, sahte belgeler üretiyorlar, emperyalizmle işbirliği yaparak vatanlarına ihanet ediyorlar…

Zengin oluyorlar…

Makam ve mevki sahibi oluyorlar…

İtibar görmek için Vatan hainliği yapıyorlar…

Çünkü bunlar namertler!..

Mertlik denen bu Tanrısal hasletten zerre kadar nasiplenmemişler…

Bunlar bırakın gerçek kabadayı olmayı, Harem-Salacak seferi yapan vapurun pervane suyuna bile atlayamazlar!..

Bunlar namertler!..

Bunlardan bir bok olmaz ciğerim!..

Her devrin adamı olduklarından ve bunun farkındalığıyla namertlik çamuru içinde acz içinde yuvarlanlanmaktan başka çareleri olmadığından bunlardan bir bok olmaz!..

Gerçek kabadayılar bir gün tekrar ortaya çıkacaklar ve bu riyakâr/oportünist sülükleri ait oldukları irin mahzenlerine geri gönderecekler.

Bunu bir yere yazın!..

Gerçek kabadayılar bir gün tekrar ortaya çıkacaklar ve bu sülükleri tükürükleriyle boğmakta zerre kadar tereddüt etmeyecekler!..

Türk Milleti’nin tarihi boyunca bu hep böyle olmuştur!..

Haydi çocuklar, haydi aslanlarım, haydi Türk Mileti…

Haydi çocuklar, birer Türk Bayrağı kapın, Harem’e koşun!..

Haydi çocuklar, vapurlara!..

Haydi Türk Milleti…

Sınava!..

6 Kasım 2009 Cuma

Genetiği Değiştirilmiş Organizma


Son günlerin gözde konusu, GDO kısaltmasıyla anılan şu “Genetiği Değiştirilmiş Organizma” meselesidir.

Bu konuda konuşabilmek için Nisa Suresi’nin 119. ayetini bilmek gerekir. Anılan ayet tırnak içinde ifadelerle şöyle demektedir(Tırnak içinde, çünkü bu ifadeler İblis’e aittir; ayet, İblis’in sözlerini nakletmektedir):

“Yemin olsun, onları saptıracağım, onları boş kuruntulara mutlaka iteceğim. Onlara mutlaka emir vereceğim de davarların kulaklarını yaracaklar; onlara muhakkak emredeceğim de, Allah’ın yaratışını/yarattıklarını değiştirecekler.”

Tırnak içindeki ifadeler burada bitmekte ve ayet şu veciz cümle ile son bulmaktadır: Kim Allah’ı bırakıp da şeytanı yandaş edinirse açık bir hüsrana kesinlikle yuvarlanmış olacaktır.

Bu genetik değiştirme operasyonunda üç unsur yer almaktadır: İblis, İblis’e uyarak Allah’ın yaratışını değiştirecek olanlar ve İblis’in dürtüklemesiyle harekete geçenlerce “değiştirilecek olan”lar.

İblis.
İblis’e uyarak genetik operasyon düzenleyenler.
Genetik değişikliğe uğratılacak olan organizma.

Biz bu çalışmada, özellikle üçüncü unsuru, yani “değiştirilmiş” olan organizmayı irdeleyeceğiz. Ama şu tespiti yapmaktan da geri kalmayacağız. Unsurlardan ilk ikisi “etken” unsurdur; bunlar, İblis ve ona uyanlardır. Son unsur ise “edilgen” unsurdur ve bu unsurun pek de “günahı” olmasa gerektir. Çünkü yapılan şey kendi iradesi dışında gerçekleşmekte; İblis ve yardakçıları bu “edilgen unsur” üzerinde birtakım tasarruflar icra ederek bu unsuru normal yaratılışının dışına çıkarmaktadır. (Organizmanın tamamen günahsız olduğu sanılmamalıdır; konu, aşağıda kısaca ayrıntılaştırılacak ve deyim yerindeyse “organizmanın kendi kaşındığı” gözler önüne serilecektir.)

Ne var ki, bu, bu üçüncü unsurun, yani “genetiği değiştirilmiş organizmanın” ne denli sefilleştiğinin göz ardı edilmesini de gerektirmez tabii. Bu unsur hususunda her türlü eleştiri özgürce yapılabilir; çünkü bu unsur artık Allah’ın yarattığı orijinal bir unsur değil, değiştirilmiş/özünden saptırılmış/fıtratının dışına çıkarılmış bir unsurdur. Yapılacak eleştiri Allah’ın orijinal yaratığını değil, özü bozularak yozlaştırılmış olan ve artık İblis ve onun ayarttıkları tarafından kullanılan yaratığı hedef alacaktır.

Bu unsur özellikle irdelenmeli, eleştirilmelidir ki, böylece fıtratından henüz sapmamış olan yaratıkların bu unsur nedeniyle çürümesinin/yozlaşmasının/bu unsurla birlikte sefilleşmesinin önüne geçilebilsin. (Bu önemli bir husustur, çünkü GDO toplum içinde rahatça dolaşabilmekte, asli organizmalar ile o veya bu biçimde ilişkiye girebilmektedir.)

Tüm insanlığı tehdit eden bu organizma konusunda bilinmesi gerekenler çok kısa olarak şöyle özetlenebilir:

1) Genetiği değiştirilmiş organizmanın temel özellikleri şunlardır:

a) Bu organizma değiştirtilmiştir.

b) Aslında değiştirilmemiş gibi davrandığından tespiti güçtür.

c) Bu organizma artık eskisi gibi değildir; fıtratının dışına çıkmıştır.

d) Bu organizma artık işlevinin tam tersini sergilemektedir.

e) Bu organizma artık kendini inkâr etmektedir.

f) Bu organizma artık yararlı değil zararlıdır.

g) Bu organizma bir parçası olduğu bütüne artık ihanet etmektedir.

h) Bu organizma, yaratılışı esnasında genlerine özenle yerleştirilen kozmik değerleri artık taşımamaktadır. (Merhamet, yardımlaşma, vatan sevgisi, namus, ahde vefa, fedakârlık, paylaşımcılık, haysiyet vb.)

ı) Bu organizma ne yazık ki dahil olduğu bütün içinde mutasyonlara neden olmaktadır ve bu mutasyonların yararlı değil zararlı olduğu bizzat organizmanın eylemlerinden de anlaşılabilmektedir.

j) Bu organizma, gerçekte böyle olmadığı halde, kendisini liberal/demokrat olarak nitelendirmekten hoşlanmaktadır.

k) Bu organizma halk arasında “liboş” olarak isimlendirilmektedir.


2) Genetiği Değiştirilmiş Organizma Nasıl Tespit Edilebilir:

Bu mesele doğası gereği karmaşık olmakla beraber, kısaca şunlar söylenebilir.

a) Organizma, diğer organizmalardan belirgin bir farklılık göstermez; konuya vakıf olmayanlar organizmayı “ sağlıklı” sanabilirler.
b) Organizma, çeşitli meslek sınıflarına dağılmış olabilir; ama genel olarak şu mesleklerde yoğunlaşmayı hedefler:
ba) Öğretim üyeliği, özellikle profesörlük
bb) Yazarlık
bc) Gazetecilik
bd) Köşe yazarlığı
be) Televizyonculuk
c) Organizmayı tespit etmenin başlıca iki yolu vardır:
ca) Organizma rahat görünmeye çalışmaktadır, ama genetik yapısı önemli ölçüde değiştirildiği için bunu beceremeyeceği korkusu yüzünden (ki bu korkuya obsesif bozukluk denir, organizma bu korkuyu zihninden atamamakta, sürekli olarak bunu düşünmekte, yani “takıntı” yapmaktadır) davranışlarında da tutarsızlık vardır (ki bu davranış tutarsızlığına da kompülsif bozukluk denir; dudaklarını ısırır, burun delikleri aniden büyür, eliyle saçlarını düzeltir vb.) Bunların içinde karılarının kafasına içi dışkı dolu kavanoz fırlatanlar görülse de, bunlar çoğunlukla bu obsesif-kompülsif bozukluklarını saklamayı becerebilirler.
cb) Yukarıdaki şıkta açıklanan nedenlerle, bunların tespitinde bu şıkta açıklanacak olan yöntemlere başvurulmalıdır. Bu yöntem denenmiş/sınanmış bir yöntem olduğu için yüzde yüz doğru sonuç vermektedir.
Yöntemin özü, genetiği değiştirilmiş organizmanın birtakım değerlere duyduğu kinin dış görünüşüne, özellikle mimik ve davranışlarına yansımasının kaçınılmazlığıdır. Organizma aşağıda belirtilen sözcükleri duyduğunda veya hissettiğinde hemen değişmekte, duyduğu kin mimik ve davranışlarına yansımakta; bu yolla da, genetiğinin değiştirilmiş olduğunu ne kadar saklamaya çalışsa da başarılı olamamakta ve GDO olduğunu alenen itiraf etmektedir. Bu sözcüklerin başlıcaları şunlardır:
cb1) Mustafa Kemal Atatürk
cb2) Vatan sevgisi
cb3) Bayrak/Türk
cb4) Türkiye’nin bölünmez bütünlüğü
cb5) Kemalizm
cb6) Kıbrıs
cb7) Şehitler
cb8) Karma ekonomik sistem
cb9) Paylaşımcılık, özel olarak sosyalizm, genel olarak eşitlik
cb10) İstiklâl Marşı
cb11) Lozan
cb12) Konjonktüre uygun diğer milli ve manevi hasletler

3) Genetiği Değiştirilmiş Organizmaya Nasıl Davranılmalıdır:

GDO, genetiğiyle oynandığı ilk bakışta fark edilmese bile öylesine iğrenç bir organizmadır ve bu iğrençlik Yaratıcı’nın normal organizmalarına bahşettiği “idrak” tarafından öylesine kesin bir biçimde ve çabukça hissedilmektedir ki, bu organizmayı sevmek, hatta bu organizmaya sempati duymak bile mümkün değildir.
Ancak bu, bu organizmaya kötü davranılması gerektiği düşüncesine yol açmamalıdır; çünkü bu organizma genetiğiyle oynanarak zeten yeteri kadar aşağılanmış bir organizmadır. Keyfiyetin esas vahim tarafı, GDO’nun, genetiğiyle oynanmış olduğunun bilincinde olması, belli etmemesine rağmen bunun ızdırabını şiddetli bir biçimde yaşamasıdır. İblis’in, kışkırttığı kişiye verdiği emirde, GDO’nun temel niteliklerinin yanısıra birtakım değerlerden de mahrum edilmesi de yer almakta; ama bunun ancak farkına varabilecek ve bu nedenle de -buna izin veren- Yaratıcı’ya isyan ederek bir kez daha günaha girmesini sağlayacak yeterlilikte bir “idrak” ile sınırlandırılması da özellikle belirtilmektedir.
Açıklanan bu nedenler, GDO’nun ne kadar sefil olduğunun bilincinde olduğunu ve bunun ızdırabını yaşadığını gözler önüne serdiğinden, GDO’ya gerektiğinden fazla kötü davranmak insafsızlık olacaktır.
Ne var ki, sağlığın korunabilmesi için birtakım önlemler almak da kaçınılmazdır.
Bu konuda nelerin yapılabileceği çok kısa olarak şu şekilde sıralanabilir:

a) GDO’ya GDO değilmiş gibi davranılabilir. Gerçi GDO bunu hemen anlayacak ve obsesif birtakım sıkıntılar yaşayacaktır; ama bu önlenemez bir şeydir, yapılabilecek hiçbir şeyin olmadığının bilinci içinde, bu konuda üzülmek gereksizdir. GDO, GDO’luğuyla başbaşa bırakılmalıdır.
b) Ruh ve beden sağlığı açısından, GDO ile uzaktan bile olsa ilişkiye girmekten kaçınılabilir.
c) GDO’nun bulunduğu ortam terk edilebilir.
d) Çok fazla tahrik etmişse, pek önerilmese de “Sen gerçekten bu denli puşt musun ulan?!.” diye anlamsız bir soru sorulabilir; ve cevabın niteliğine göre hafif bir yaptırım uygulanabilir. (Örneğin, yere tükürülebilir; fazlası gereksizdir, çünkü değmez.)
e) GDO görüldüğünde yüzde istemsiz olarak oluşan iğrenme duygusunu bastırmak için baş bir başka yöne çevrilebilir.
f) Bazen GDO ile tokalaşmak zorunda kalınabileceği ihtimali göz önünde bulundurularak, ceketin sol cebinde “drammamine” taşınabilir. Bu, mide bulantısına karşı etkin bir ilaçtır; gerçi yan etki olarak kabızlığa yol açtığı söylenmektedir, ama bu, vereceği yararlar düşünüldüğünde göze alınması gereken bir risktir.
g) GDO’nun sıkça görülebileceği yerlere “Dikkat, GDO çıkabilir!” şeklinde uyarı levhaları konulabilir. (Üniversiteler, basın ve yayın organları, kitapçılar gibi…)
h) Kabul edileceğinden kuşku duyulmakla beraber, kendi inisyatifi dışında genetiğiyle oynanan bu organizmaya merhamet göstermesi için Allah’a yalvarılabilir. (Bu şık, okuyucuya şaşırtıcı gelebilir; çünkü kendi inisyatifi dışında genleriyle oynanan bu organizma neden suçlu görülsün de Allah’a onu affetmesi için yalvarılsın gibi bir soru akla gelebilir. Evet, bu organizmaya kendi inisyatifi dışında müdahale edilmiş olabilir, ama özde bu organizma bu işlem için çanak tutmuş; para, güç, itibar, makam-mevki, aşağılık kompleksinden kaynaklanan kimi nedenler dolayısıyla yalakalık yapmak gibi “statü edinme kaygıları” nedeniyle bu işlem için gönüllü olduğunu İblis’in ayarttığı kişilere belli etmiştir. Bu keyfiyet, bir zamanlar komünist olan kişilerin hâlâ komünist kalışları veya bir zamanlar ülkücü olan kişilerin hâlâ ülkücü kalabilmeleriyle ve gerçekten liberal ve demokrat olan kimilerinin de hâlâ liberal ve demokrat kalabilmeleriyle kanıtlanmış bir olgudur. GDO, bir zamanlar savunduğu değerleri inkâr etmesi ve yalakalığa yatkın ruh haliyle İblis’in aklını çeldiği kimilerinin kobay malzemesi olmayı kendi istemiş; halk ağzıyla söylemek gerekirse, GDO kendi kaşınmıştır ve “kaşınanı kaşırlar” özdeyişi doğrultusunda kobay olarak kullanılmayı kendi hak etmiştir.)

Sonuç: Konu her ne kadar karmaşık gibi görünse de, aslında bu kısa çalışmada da görülebileceği gibi, aslında bu kadar karmaşık değildir.
Bu çalışma bir cümle ile ifade edilmek istenirse, “GDO zavallı ve sefil bir yaratıktır.” cümlesi yeterli olacaktır.
Çünkü GDO gerçekten de zavallı ve sefil bir yaratıktır!..
Tüm organizmalar, bu illete uğramamak için Yaratıcı’ya gece gündüz yakarmalıdırlar.
İblis’in ve yardakçılarının genleriyle oynamak için durmaksızın organizma aradığı unutulmamalıdır.
Organizma organizmalığını bilmeli, genetiğinin değiştirilmesine çanak tutmamalı, buna asla müsaade etmemelidir. (Özellikle davarlar kulaklarına sahip çıkmalıdırlar.)
Allah tüm organizmaları bu lanetten korusun inşallah…