Komünist?
Başımın üstünde yeri var; onun o paylaşımcı tefekkürüne aşığım.
Müslüman?
Elhamdülillah; onun o merhamet dolu yüreğine aşığım.
Milliyetçi?
Eyvallah; onun o vatan sevgisiyle çarpan kalbine aşığım.
Ateist?
Hoşgeldi, safa geldi; onun o mertliğini severim.
Gayrimüslim?
Amenna; hepimiz aynı Allah’a tapmıyor muyuz!
Diğer milletler?
Ne önemi var; aynı Adem’in torunları değil miyiz!
Liberal?
Olabilir; Adam Smith’in o “görünmez eli”ne rıza göstermeyi her ne kadar beceremesem de, liberalin o entelektüalizmini kim inkâr edebilir!
Hayvanlar?
Canlarım benim; böceğinden kedisine kadar hepsine sırılsıklam aşığım.
Tabiat?
Anavatan; dönüp dolaşıp kendimizi onun bağrına teslim etmeyecek miyiz!
Peki, İblis?
Müdahale alanım dışında; Tanrı onu mühletlendirmiş, elimden bir şey gelmez, kibrinin sonuçlarına katlansın bakalım. Ama o tevhit gösterisini, o sarsılmaz mertliğini, o yıkılmaz kararlılığını takdir etmemek de imkânsız tabii! Karmaşık bir konu (bir başka çalışmada irdeleriz).
* * *
Bu durumda soru kendini dayatıyor:
Genelde Arz’ın, özelde Türkiye’nin içinde bulunduğu bu yürekler acısı durumun sorumlusu olarak kimi göreceğiz de mücadele edeceğiz?
Suçlu kim?
Elimizden gelen ancak bu kadar; yazı yazarak mücadele…
De…
Kime karşı mücadele?
Lanetlenmesi gereken kim?
Kim bu pisliklerin sorumlusu?
Ateistinden komünistine kadar, milliyetçisinden müslümanına kadar, gayrimüsliminden liberaline kadar, en küçük canlısından tabiatına kadar her şeye eyvallah, da, sadece insan olmanın tüm benliğimize yüklediği o “yanlış olanla mücadele görevi”miz esnasında kime karşı taraf olacağız…
Bunca çaba, bunca emek, bunca risk, bunca stres…
Kime karşı?
Kim bu tüm melanetin sorumlusu?
“Esas mücadele”de taraf kim?
Esas mücadelede kim bu düşman?
* * *
Hırsız, uğursuz, soyguncu?
Tabii ki hayır; münferit olaylar ve apaçık, belirgin biçimde ortada; özel bir mücadeleyi gerektirmiyor. Yakalar hapse atarsın, orada ıslah olursa olur, olmazsa kendi bilir!
Özel bir çabayı gerektirmiyor!
Yalancı, sahtekâr, düzenbaz?
Tabii ki hayır; nefret edilesi bir karekter yozlaşması, ama çok açık, çok belirgin, safdışı etmek çok kolay!
Özel bir çabayı gerektirmiyor…
Sapık, ruh hastası, psikopat?
Tabii ki hayır; her üçü de ruhsal bozukluk sergileyen tipler aslında. Çok belirgin, çok açık, tamamen ortada. Götürürsün ruh hekimine o düzeltebildiği kadar düzeltir, düzeltemezse katlanmak zorundasın; adam hasta!
Özel bir çabayı gerektirmiyor…
* * *
Peki; özel çabayı gerektiren “pislik” kim?
“Esas mücadele” hangi pisliğe karşı verilmeli?
Belirgin olmayan, gizlenmeyi becerebilen, açığa çıkartılması ve mahkûm edilmesi zor olan bu “pislik” kim?
Kime karşı mücadele etmek gerek?
Yalancıdan, hırsızdan, uğursuzdan, psikopattan, soyguncudan, sahtekârdan, düzenbazdan, hatta İblis’den daha tehlikeli olan kim?
Kimden nefret etmeliyiz?
Kimden nefret etmeliyiz ki onunla mücadele ederek insanlık görevimizi ifa etmiş olabilelim?
Kim bu alçak?
“Esas mücadele” hangi alçağa karşı verilmeli ki deysin?
Kim bu alçak?!.
* * *
1) Gördün mü o dini yalan sayanı?
2) İşte odur yetimi itip kakan
3) Yoksulu doyurmayı özendirmez o.
4) Vay haline o namaz kılanların ki,
5) Namazlarından gaflet içindedir onlar.
6) Riyaya sapandır onlar/gösteriş yaparlar.
7) Ve onlar, yardıma/zekâta/iyiliğe engel olurlar.
(Maun Suresi’nin tamamı. Surelerin İniş Sırasına Göre Kur’an-ı Kerim Meali/Türkçe Çeviri/Yaşar Nuri Öztürk/Yeni Boyut, 1997)
* * *
İşte böyle!..
Riyaya sapandır onlar!
Gösteriş yaparlar!
Yaratıcı, bu tip için başlıbaşına, müstakil bir Sure indirmiş ve bu riyakâr tipi sonsuza dek mahkûm etmiş!..
Kuran’ı incelediğinizde açıkça görüyorsunuz ki, Yaratıcı’nın affetmeyeceğini bariz biçimde belirttiği tek günah şirk koşmak, yani Yaratıcı’ya ortak koşmak.
Zamanımızda putlar falan kalmadı artık, kimse taşa, beze, oduna, Ay’a veya yıldızlara tapmıyor; peki, o halde şirk ortadan kalktı mı yani?
Hayır!
Allah’ın Elçisi’nin, “Beni en çok endişelendiren şey, ümmetimin riya batağına saplanmasıdır; çünkü riya gizli şirktir!” mealinde uyarısı, uyarıları var.
Riya gizli şirktir ve uzun ve karmaşık bir konu olduğu için bağımsız bir çalışmanın konusu olmalıdır. Bizim burada üzerinde durmamız gereken şey, riyanın hem Yaratıcı, hem de O’nun Elçisi tarafından lanetlenmiş olmasıdır.
Riya lanetlenecek bir alçaklıktır!
Ve riya yapan alçağın tekidir tabii…
Böylece, yukarıdaki soru da cevabını bulmuş olur: Esas mücadele kime karşı verilmelidir, tüm bu melanetin sorumlusu kimdir, Arz’ı ve ülkemizi yaşanılamaz ölçüde sefilleştiren alçak kimdir ve benzeri sorular böylece cevabını bulmuş olur!
Riyakâr; olduğu gibi görünmeyen ve göründüğü gibi olmayan, nefret edilesi bir tiptir ve Yaratıcı’nın da uyardığı gibi, bu tip, iyiliğe engel olur.
Apaçık ortada olmaz hiç!
Herkes tarafından fark edilmesi neredeyse imkânsızdır.
Kendisini iyi saklar.
Alçağın biri olduğunun anlaşılması zordur.
Yeteneklidir; bu nedenle kolay kandırır, kolay ikna eder.
Hırsız, uğursuz, sahtekâr, sapık, düzenbaz ve benzerleri bunun yanında sütten çıkmış ak kaşık gibi kalır; çünkü onlar alabildiğine ortada oldukları halde, bu, alabildiğine gizlenmektedir.
Demokrasiden, özgürlükten, refahtan-bolluktan, insan haklarından, kardeşlikten söz edip durur; ama “tipi dahi” bu hasletlerle uzaktan yakından bir ilgisi olmadığını ortaya koymaktan kendini alamaz. (Çirkindir, gerçekten çirkin. İçinin çürümüşlüğü/yozlaşmışlığı yüzüne vuruştur.)
Ama bu “tipi” herkes kolay kolay “okuyamaz”…
İşte bu nedenle çok tehlikelidir, işte bu nedenle “esas mücadele” buna karşı verilmelidir, işte bu nedenle nefret edilmesi gereken karekter -belki de- sadece budur aslında!..
Dikkatle bakarsanız, bu tipi siyasette, üniversitelerde, meslek odalarında, kitapçılarda, sivil toplum örgütlerinde ve benzeri yerlerde görebilirsiniz.
Ama en çok medyada rastlarsınız buna…
Köşesinde ve ekranında hain hain sırıtırken yakalayabilirsiniz onu.
Bu, riyakârdır.
Haklının değil, güçlünün yanındadır her zaman.
Çok yeteneklidir aslında; iyi giyinir, iyi konuşur, iyi yazar.
Ne var ki, olduğu gibi görünmemekte, göründüğü gibi olmamaktadır.
Riya yapmaktadır.
İyiliğe engel olmaktadır…
Nefret edilesi bir tiptir bu.
Nefret edilesi bir tip…
Bir sürü adı vardır bunun; dünyanın birçok yerinde birçok isimle anılır.
Bizim halk “liboş” der buna.
O, liboştur…
riya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
riya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
4 Aralık 2009 Cuma
11 Haziran 2009 Perşembe
Azrail'e Mektup
Sevgili dostum,
Son zamanlarda sıklaşan “hatırlatmalarına” bakılırsa, sanırım çok da uzak olmayan bir gelecekte yüz yüze gelme fırsatını yakalayacağız.
Beni bir süre arafta mı bekletirler, yoksa cennet veya cehenneme hemen mi gönderirler bilmiyorum. Her ne kadar büyük Meleklerden biri olsan da, senin de bu konuda herhangi bir insiyatifin olduğunu sanmıyorum; ama bu dostuna yardımcı olacağın umuduyla, birtakım isteklerimi ilgililere aktarırsın diye sana yazmakta bir sakınca görmüyorum. Nihayet, elçiye zeval olmaz, değil mi!
Arafta kalacağım süre içinde veya cennet veya cehennemde geçireceğim süre içinde Yaratıcı’nın bana layık gördüğü işlemin başımın üzerinde yeri var; hiçbir itirazım olmayacağı gibi, Yaratıcı’nın bu kararını ürpertici bir saygıyla kabul edeceğimi biliyorsun.
Ne var ki, Arz yaşamında kullarına bugün “cumhuriyet ve demokrasi” diye isimlendirilebilecek bir sistemi uygun gören (1) Yaratıcı, o tarafta da buna uygun talepleri kabul eder diye ummaktan da kendini alamıyor insan. Bu umut içinde, mekanım her neresi olacaksa, şu dileklerimin dikkate alınmasını talep ediyor, bu konuda sen sevgili dostumdan yardım rica ediyorum.
İlgililere ulaştırmanı rica ettiğim taleplerim şimdilik şöyledir:
1) Bulunduğum yerde “riya” istemiyorum arkadaş! Herkes ya olduğu gibi görünmeli, ya da göründüğü gibi olmalı. Bu tarafta Maun Suresi’yle riyakârlara muazzam bir tokat atan Yaratıcı, lütfen aynı tavrını o tarafta da göstermeye devam etsin. (Bu istek oldukça anlamsız aslında; zaten Sünnetulah’ta herhangi bir değişiklik olmayacağı Kuran’da yazıyor (2); ama ben yine de “bu taraf” taki gafiller belki ürperirler de kendilerine gelirler diye bir hatırlatayım dedim.)
Öyle Allah’ın ismini ağızından düşürmeyeceksin, en ufak bir konuda gösteriş yapmaktan kaçınmayacaksın ama Allah’ın Ofer’ine, modern tefecilik olan borsa vasıtasıyla bir gecede 500 milyon dolar kazandıracaksın, Türkiye’nin en çok Kurumlar Vergisi ödeyen şirketini yabancılara altın tepsi içinde sunup peşkeş çekeceksin; “Sümerbank’ın ismini tarihten siliyoruz!” diye kin ve nefret kusmaktan kendini alamayacaksın (Ama Allahları var; Sümerbank’ın ismini gerçekten tarihten sildiler); yardım dernekleri kurup veya islami holdingler (ne demekse) vasıtasıyla topladığın paraları cebe atacak, yüzbinlerce insanın sefil olmasına neden olacaksın (Bu arada şu Maun Suresi (3) gerçekten muazzam dostlarım, lütfen Kuran’ı açıp şu kısacık sureyi bir daha okuyun veya hadi size bir güzellik yapıp, dipnotta sureyi dikkatlerinize bir kez daha sunayım da “namaz da kılan” bu riyakârların nasıl gösteriş yaptıklarını ve fakir fukarayı nasıl ezdiklerini, iyiliğe ve zekâta nasıl engel olduklarını bir kez daha görün; bu sure bir mucize değil de nedir?!.); ülkenin topraklarını yabancılara, özellikle Büyük Ortadoğu Projesi kapmasında bundan 50 sene 100 sene önce planlanan tezgâhların bir gereği olarak özellikle İsrail’e peşkeş çekeceksin!..
Riya istemiyorum sevgili dostum, riya istemiyorum. Eğer “özgür irade” orada da devam edecekse, insanlar orada da riya içinde debelenip duracaklarsa ne arafı istiyorum, ne cenneti, ne de cehennemi. Gücün yeter mi bilmiyorum, ama bu alçakça riya orada da devam edecekse, bu dostunu hiç kimsenin bulunmadığı, dolayısıyla riyanın “r”sinin bile olmadığı ıssız bir adada konuk ettirirsen çok memnun olurum.
2) Liberalizmin bu zalim “rekabet” koşullarından gına geldi arkadaş! Onunla rekabet et, bununla rekabet et; nedir bu ya!.. Neden yardımlaşmıyoruz da rekabet ediyoruz arkadaş! Rekabetin bazı alanlarda çıtayı bir miktar yükselttiği gerçeğini inkâr edecek değilim, ama ya götürdükleri!.. Çocuk işçiler, kadın işçiler, kölecilik, asgari ücret, günde 10 saati aşan çalışma, uygun olmayan çalışma koşulları, doğanın tahrip edilmesi… Bunlar hep rekabetin getirdiği belalar değil mi?!. Toprak Dede, “Türkiye elli yıl sonra çölleşecek!” diyor, kimse umursamıyor; çünkü bu işte “para” yok. Tuz gölü kurudu gitti, kimsenin umurunda değil!
Bu dostuna habire mesaj gönderiyor, orasını burasını ağrıtarak kaçınılmaz buluşmanın gittikçe yaklaştığını ima edip duruyorsun, tamam; ama ailesini geçindirmek, sadece ailesini geçindirebilmek için tüm yaşamı boyunca deli gibi çalışmak zorunda kalan şu dostuna, bu yaşında hâlâ deli gibi çalışmak zorunda olan bu dostuna hiçbir güzellik yapmak içinden gelmiyor. (Bak, süper loto yine devretmiş, bir hatırlatayım dedim; bilmem anlatabildim mi?!. Hani bu işe bakan ilgililerle bir görüşsen falan…)
“O taraf”ta rekabet istemiyorum dostum. Eğer Allah gecinden versin, bir gün aile fertlerim de orada benimle birlikte olacaksa, onları geçindirebilmek için orada rekabet mekabet istemiyorum, benden söylemesi!.. Çok şey istemediğimi biliyorum; Bakara 219 (4) ve Nahl 71’in (5) orada da hüküm sürmesini talep ediyorum; hepsi bu!.. Ne bu ya; onunla kapış, bununla kapış, şu üç günlük ömrümüz birbirimizi yemekle mi geçmeliydi yani!..
3) Yaratıcı’nın görevlilerinin “beni gönderecekleri yer”de insandan kaynaklanan merhametsizlik istemiyorum dostum! Mesela, ben kedilere yemek verirken beni sürekli taciz eden o kadını orada görmek istemiyorum! Bizim sitede bir gecede onlarca kediyi ve köpeği zehirli köfteyle saatlerce can çekiştiren o alçak her kimse orada onunla görüşmek istemiyorum! (Aslında bu tarafta o namussuzla görüşmek isterdim, ama kim olduğunu bulamadım!)
Çocuk işçi çalıştıran işverenle, aile fertlerini döven şerefsizle, sınırsız zenginliği içinde har vurup harman savururken fakiri fukarayı hiç düşünmeyen alçak züppeyle, dışarıdan aldığı talimatlarla kendi çiftçisini perişan eden siyasetçiyle, yaşamı boyunca kafeste tutulup toprağa bir kez bile ayak basamayan o tavuğu kesip tüketilmesi için dağıtan tavuk üreticisiyle, masasının üzerindeki küçücük cam kâse içinde o kırmızı balığı döndürüp duran o güzel saçlı kızla, üç bin kilometre yol katedip yumurtlayan ve sonra geri dönen o güzelim kuşu küçücük kafes içinde tutarak bilmeden de olsa o kuşa işkence eden Muhittin amcayla, ülkesini kapitalizmle yönetip bir avuç mutlu azınlık yaratarak tüm zenginliği bu azınlığa peşkeş çeken alçak devlet adamıyla ve benzerleriyle o tarafta bir arada olmak istemiyorum arkadaş!
Gerçekten çok bir şey istemiyorum; bu taraftakiler bir türlü anlamak istemediler ama senin anlayacağından eminim dostum! İstediğim tek şey, Kuran’ın neden “Bismillahirrahmanirrahim” diye başladığı; yani Allah’ın Kitabının neden Rahman ve Rahim isimleriyle başladığı ve bu iki ismin ne anlama geldiği; hepsi bu! (Sadece Kuran bu iki isimle başlamıyor, Tevbe Suresi hariç tümü bu iki isimle başlıyor ve Tevbe Suresi’nin başında bulunmayan bu iki isim o surenin içinde yine geçiyor.)
Bu iki isim yani Rahman Ve Rahim, “Hep Merhametli, Çok merhametli Allah’ın adıyla” anlamına geliyor ama benim istatistiğime göre müslümanların yarısı bunun anlamını bilmiyor, yarısına yakını “koruyan ve esirgeyen” sözcüklerini telaffuz ediyor ve neredeyse yüzde biri bu iki sözcüğün “merhamet” anlamına geldiğini biliyor. Geriye kalan küçük bir azınlık da hiç ilgilenmiyor.
Neyse, konumuza dönelim; orada merhametsizliğe tanık olmak istemiyorum dostum. Allah’ın böyle bir şey yapmayacağını tabii ki biliyorum, benim kastettiğim insandan kaynaklanan merhametsizlik. (En az 10 yıl olmuştur. Editörüm Zerrin Bakoğlu beni Ankara’da bir çay bahçesine götürmüştü. Bir gölün kıyısındaydık sanırım ve akşam olmuş, hava kararmıştı. Beş-on metre uzağımızdan gelen, kimi zaman tırt, kimi zaman da tııırt tııırt diye tarif edebileceğim bir ses beni rahatsız etmişti. Nedenini bilmiyorum ama rahatsız olmuştum işte. Bu sesin ne olduğunu sorduğumda dostum Bakoğlu bana iki tane aygıtı elişle işaret ederek göstermişti. Bugünkü hani şu Ufo markasıyla tanıdığımız ısıtıcılar gibi, ama ondan on misli büyük birer aygıttı bunlar. Sivrisinekleri içine çekiyor ve yakıyordu. Bu tırt sesi tek bir sivrisineği, tıııırt sesi ise aygıta guruplar halinde giren biçareleri gösteriyordu. O günden sonra bu iki ses kulağımdan hiç gitmedi! Çay bahçesinin sahibi, Yaratıcı’nın o sineklere uygun gördüğü yeri gaspetmişti, onların vatanını işgal etmişti ve o biçareleri kitleler halinde kavurup duruyordu. “Kimsin ulan sen!” diye düşündüğümü anımsıyorum; “Kimsin ulan sen! Bu yetkiyi kimden alıyorsun zalim namussuz!” Şimdi olsa, “Senin şu puşt amerikan askerlerinin Iraklılara yaptığından ne farkı var şerefsiz!” diye düşünürdüm herhalde. Bakoğlu sakın üzülmesin ama, geçirdiğim ruhsal rahatsızlıkta bu tıııırt seslerinin de payı olduğunu düşünüyorum. Şu anda bile iliklerime kadar ürperiyorum.
Bunu tasarlayan mühendisi veya her kimse o pislik tipi o tarafta görmek istemiyorum sevgili dostum; benim için bu bu çok önemlidir, o alçağı, o tarafta görmek istemiyorum. (Evinizde sizi ciddi biçimde rahatsız eden sivrisineği merhametli bir yolla safdışı etmek başka bir şey dostlarım, bu konuda kafam her ne kadar biraz karışık da olsa yine de size hak verebilirim sanırım; ama anlattığım olay!.. Vay canına, gerçekten vay canına!..)
Liberalizm (iktisadi liberalizm tabii) ve onun aygıtları merhametsizdir dostlarım; onun kullandığı tüm aygıtlar ve tüm işlemleri marhametsiz olmak zorundadır; çünkü “rekabet” bunu zorunlu kılmaktadır ve Adam Smith denen sahte peygamberin piyasayı sözde düzenleyen ve her şeyi yerli yerine oturtan o namussuz “gizli el”inin merhamet diye bir kaygısı hiçbir zaman olmamıştır, olamaz ve olmayacaktır da!.. (Zaten dünyada liberalizmi uygulayan tek bir ülke bile yoktur, tek bir ülke bile; bu ayrı bir konu. Bunu bize dayatan şerefsizler kendi ülkelerinde piyasaya alabildiğine müdahale etmektedirler. Son örnek Amerikada iflas başvurusu yapan büyük şirketlerin ve en son dünya devi General Motors’un hisselerinin amerikan devleti tarafından kamulaşturulmasıdır! Hani piyasa müdahaleyi kabul etmezdi?!. Sizi namussuz sahtekârlar sizi; petrol ve buğday fiyatlarına neden müdahele ediyorsunuz peki?!. Alçak herifler; bizi öyle gaza getirdiler ki, Türkiye’de bir tane kamu işletmesi bırakmadılar. En çok bozulduğum da telefon şirketinin “Türk Telekom” ismini kullanması. Bunu dava etmeyi düşünüyorum.)
4) Şimdilik son ricam, Allah’tan başka hiç kimsenin ve hiçbir şeyin önünde diz çökmeyerek bir anlamda Tevhid gösterisi sunan İblis’e selamımı iletmen. Öyle durumdayız ki, ona bile gıpta eder hale geldik sevgili dostum. Paraya, makam ve mevkiye, güce, itibara, gösterişe, son zamanlarda Keynes’ten yardım dileseler de Adam Smith’e ve serbest piyasa ekonomisine, AB’ye, ABD’ye tapanlardan öylesine nefret ettik ki, İblis’in insan önünde diz çökmeyerek isyan etmesini bile arar hale geldik. Ona selamımı ilet sevgili dostum; gerçi bu fakir burada sık sık tuzağına düşmüyor değil ama yüz yüze gelme fırsatımız hiç olmadı.
Şimdilik bu kadar sevgili dostum.
Benden bir süre daha uzak olman ricasıyla sana hayırlı çalışmalar diliyorum. (Yeni kitabım çıkacak, onu görmek istiyorum.)
Selamlarımla…
1) Şura, 38: Rablerinin çağrısına cevap verirler, namazı kılarlar. İşleri/yönetimleri aralarında bir şûradır. Kendilerine verdiğimiz rızıklardan infak ederler.
2) Ahzab, 62: Bu, Allah’ın daha önce gelip geçmişlerde işleyen tavrı-tarzıdır. Allah’Aın tavrında herhangi bir değişiklik asla bulamazsın.
3) Maun Suresi
Hep Merhametli Ve Çok Merhametli Allah’ın Adıyla
1. Gördün mü o dini yalan sayanı?
2. İşte odur yetimi itip kakan
3. Yoksulu doyurmayı özendirmez o.
4. Vay haline o namaz kılanların ki,
5. Namazlarından gaflet içindedir onlar.
6. Riyaya sapandır onlar/gösteriş yaparlar.
7. Ve onlar yardıma/zekâta/iyiliğe engel olurlar.
(Vay canına sevgili dostlarım, vay canına! Şu muazzam sure bize neler anlatıyor değil mi? Koca bir kitap yazsanız, şu kısacık surede anlatılanları böylesine açık biçimde anlatabilir miydiniz? Namazdan çıktıktan sonra Sümerbank’ın ismini tarihten silenler, Ofer’e bir anda 500 milyon dolar kazandıranlar, “özelleştirme” adı altında kamunun tüm değerlerini ona buna peşkeş çekenler, Deniz Feneri dümeni altında gurbetçileri dolandıranlar bu sureyi okuduklarında neler hissediyorlardır acaba! Vallahi yazarken ben bile ürperiyorum!..)
4) Bakara 219: … Ve sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: “Helal kazancınızın size ve bakmakla yükümlü olduklarınıza yeterli olanından artanını verin.” İşte Allah, ayetleri size böyle açıklar ki, derin derin düşünebilesiniz.
5) Nahl 71: Allah, rızıkta kiminizi kiminize üstün kılmıştır. Fazla verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilere aktarıp da hepsi onda eşit hale gelmiyor. Allah’ın nimetini mi inkâr ediyor bunlar!
Son zamanlarda sıklaşan “hatırlatmalarına” bakılırsa, sanırım çok da uzak olmayan bir gelecekte yüz yüze gelme fırsatını yakalayacağız.
Beni bir süre arafta mı bekletirler, yoksa cennet veya cehenneme hemen mi gönderirler bilmiyorum. Her ne kadar büyük Meleklerden biri olsan da, senin de bu konuda herhangi bir insiyatifin olduğunu sanmıyorum; ama bu dostuna yardımcı olacağın umuduyla, birtakım isteklerimi ilgililere aktarırsın diye sana yazmakta bir sakınca görmüyorum. Nihayet, elçiye zeval olmaz, değil mi!
Arafta kalacağım süre içinde veya cennet veya cehennemde geçireceğim süre içinde Yaratıcı’nın bana layık gördüğü işlemin başımın üzerinde yeri var; hiçbir itirazım olmayacağı gibi, Yaratıcı’nın bu kararını ürpertici bir saygıyla kabul edeceğimi biliyorsun.
Ne var ki, Arz yaşamında kullarına bugün “cumhuriyet ve demokrasi” diye isimlendirilebilecek bir sistemi uygun gören (1) Yaratıcı, o tarafta da buna uygun talepleri kabul eder diye ummaktan da kendini alamıyor insan. Bu umut içinde, mekanım her neresi olacaksa, şu dileklerimin dikkate alınmasını talep ediyor, bu konuda sen sevgili dostumdan yardım rica ediyorum.
İlgililere ulaştırmanı rica ettiğim taleplerim şimdilik şöyledir:
1) Bulunduğum yerde “riya” istemiyorum arkadaş! Herkes ya olduğu gibi görünmeli, ya da göründüğü gibi olmalı. Bu tarafta Maun Suresi’yle riyakârlara muazzam bir tokat atan Yaratıcı, lütfen aynı tavrını o tarafta da göstermeye devam etsin. (Bu istek oldukça anlamsız aslında; zaten Sünnetulah’ta herhangi bir değişiklik olmayacağı Kuran’da yazıyor (2); ama ben yine de “bu taraf” taki gafiller belki ürperirler de kendilerine gelirler diye bir hatırlatayım dedim.)
Öyle Allah’ın ismini ağızından düşürmeyeceksin, en ufak bir konuda gösteriş yapmaktan kaçınmayacaksın ama Allah’ın Ofer’ine, modern tefecilik olan borsa vasıtasıyla bir gecede 500 milyon dolar kazandıracaksın, Türkiye’nin en çok Kurumlar Vergisi ödeyen şirketini yabancılara altın tepsi içinde sunup peşkeş çekeceksin; “Sümerbank’ın ismini tarihten siliyoruz!” diye kin ve nefret kusmaktan kendini alamayacaksın (Ama Allahları var; Sümerbank’ın ismini gerçekten tarihten sildiler); yardım dernekleri kurup veya islami holdingler (ne demekse) vasıtasıyla topladığın paraları cebe atacak, yüzbinlerce insanın sefil olmasına neden olacaksın (Bu arada şu Maun Suresi (3) gerçekten muazzam dostlarım, lütfen Kuran’ı açıp şu kısacık sureyi bir daha okuyun veya hadi size bir güzellik yapıp, dipnotta sureyi dikkatlerinize bir kez daha sunayım da “namaz da kılan” bu riyakârların nasıl gösteriş yaptıklarını ve fakir fukarayı nasıl ezdiklerini, iyiliğe ve zekâta nasıl engel olduklarını bir kez daha görün; bu sure bir mucize değil de nedir?!.); ülkenin topraklarını yabancılara, özellikle Büyük Ortadoğu Projesi kapmasında bundan 50 sene 100 sene önce planlanan tezgâhların bir gereği olarak özellikle İsrail’e peşkeş çekeceksin!..
Riya istemiyorum sevgili dostum, riya istemiyorum. Eğer “özgür irade” orada da devam edecekse, insanlar orada da riya içinde debelenip duracaklarsa ne arafı istiyorum, ne cenneti, ne de cehennemi. Gücün yeter mi bilmiyorum, ama bu alçakça riya orada da devam edecekse, bu dostunu hiç kimsenin bulunmadığı, dolayısıyla riyanın “r”sinin bile olmadığı ıssız bir adada konuk ettirirsen çok memnun olurum.
2) Liberalizmin bu zalim “rekabet” koşullarından gına geldi arkadaş! Onunla rekabet et, bununla rekabet et; nedir bu ya!.. Neden yardımlaşmıyoruz da rekabet ediyoruz arkadaş! Rekabetin bazı alanlarda çıtayı bir miktar yükselttiği gerçeğini inkâr edecek değilim, ama ya götürdükleri!.. Çocuk işçiler, kadın işçiler, kölecilik, asgari ücret, günde 10 saati aşan çalışma, uygun olmayan çalışma koşulları, doğanın tahrip edilmesi… Bunlar hep rekabetin getirdiği belalar değil mi?!. Toprak Dede, “Türkiye elli yıl sonra çölleşecek!” diyor, kimse umursamıyor; çünkü bu işte “para” yok. Tuz gölü kurudu gitti, kimsenin umurunda değil!
Bu dostuna habire mesaj gönderiyor, orasını burasını ağrıtarak kaçınılmaz buluşmanın gittikçe yaklaştığını ima edip duruyorsun, tamam; ama ailesini geçindirmek, sadece ailesini geçindirebilmek için tüm yaşamı boyunca deli gibi çalışmak zorunda kalan şu dostuna, bu yaşında hâlâ deli gibi çalışmak zorunda olan bu dostuna hiçbir güzellik yapmak içinden gelmiyor. (Bak, süper loto yine devretmiş, bir hatırlatayım dedim; bilmem anlatabildim mi?!. Hani bu işe bakan ilgililerle bir görüşsen falan…)
“O taraf”ta rekabet istemiyorum dostum. Eğer Allah gecinden versin, bir gün aile fertlerim de orada benimle birlikte olacaksa, onları geçindirebilmek için orada rekabet mekabet istemiyorum, benden söylemesi!.. Çok şey istemediğimi biliyorum; Bakara 219 (4) ve Nahl 71’in (5) orada da hüküm sürmesini talep ediyorum; hepsi bu!.. Ne bu ya; onunla kapış, bununla kapış, şu üç günlük ömrümüz birbirimizi yemekle mi geçmeliydi yani!..
3) Yaratıcı’nın görevlilerinin “beni gönderecekleri yer”de insandan kaynaklanan merhametsizlik istemiyorum dostum! Mesela, ben kedilere yemek verirken beni sürekli taciz eden o kadını orada görmek istemiyorum! Bizim sitede bir gecede onlarca kediyi ve köpeği zehirli köfteyle saatlerce can çekiştiren o alçak her kimse orada onunla görüşmek istemiyorum! (Aslında bu tarafta o namussuzla görüşmek isterdim, ama kim olduğunu bulamadım!)
Çocuk işçi çalıştıran işverenle, aile fertlerini döven şerefsizle, sınırsız zenginliği içinde har vurup harman savururken fakiri fukarayı hiç düşünmeyen alçak züppeyle, dışarıdan aldığı talimatlarla kendi çiftçisini perişan eden siyasetçiyle, yaşamı boyunca kafeste tutulup toprağa bir kez bile ayak basamayan o tavuğu kesip tüketilmesi için dağıtan tavuk üreticisiyle, masasının üzerindeki küçücük cam kâse içinde o kırmızı balığı döndürüp duran o güzel saçlı kızla, üç bin kilometre yol katedip yumurtlayan ve sonra geri dönen o güzelim kuşu küçücük kafes içinde tutarak bilmeden de olsa o kuşa işkence eden Muhittin amcayla, ülkesini kapitalizmle yönetip bir avuç mutlu azınlık yaratarak tüm zenginliği bu azınlığa peşkeş çeken alçak devlet adamıyla ve benzerleriyle o tarafta bir arada olmak istemiyorum arkadaş!
Gerçekten çok bir şey istemiyorum; bu taraftakiler bir türlü anlamak istemediler ama senin anlayacağından eminim dostum! İstediğim tek şey, Kuran’ın neden “Bismillahirrahmanirrahim” diye başladığı; yani Allah’ın Kitabının neden Rahman ve Rahim isimleriyle başladığı ve bu iki ismin ne anlama geldiği; hepsi bu! (Sadece Kuran bu iki isimle başlamıyor, Tevbe Suresi hariç tümü bu iki isimle başlıyor ve Tevbe Suresi’nin başında bulunmayan bu iki isim o surenin içinde yine geçiyor.)
Bu iki isim yani Rahman Ve Rahim, “Hep Merhametli, Çok merhametli Allah’ın adıyla” anlamına geliyor ama benim istatistiğime göre müslümanların yarısı bunun anlamını bilmiyor, yarısına yakını “koruyan ve esirgeyen” sözcüklerini telaffuz ediyor ve neredeyse yüzde biri bu iki sözcüğün “merhamet” anlamına geldiğini biliyor. Geriye kalan küçük bir azınlık da hiç ilgilenmiyor.
Neyse, konumuza dönelim; orada merhametsizliğe tanık olmak istemiyorum dostum. Allah’ın böyle bir şey yapmayacağını tabii ki biliyorum, benim kastettiğim insandan kaynaklanan merhametsizlik. (En az 10 yıl olmuştur. Editörüm Zerrin Bakoğlu beni Ankara’da bir çay bahçesine götürmüştü. Bir gölün kıyısındaydık sanırım ve akşam olmuş, hava kararmıştı. Beş-on metre uzağımızdan gelen, kimi zaman tırt, kimi zaman da tııırt tııırt diye tarif edebileceğim bir ses beni rahatsız etmişti. Nedenini bilmiyorum ama rahatsız olmuştum işte. Bu sesin ne olduğunu sorduğumda dostum Bakoğlu bana iki tane aygıtı elişle işaret ederek göstermişti. Bugünkü hani şu Ufo markasıyla tanıdığımız ısıtıcılar gibi, ama ondan on misli büyük birer aygıttı bunlar. Sivrisinekleri içine çekiyor ve yakıyordu. Bu tırt sesi tek bir sivrisineği, tıııırt sesi ise aygıta guruplar halinde giren biçareleri gösteriyordu. O günden sonra bu iki ses kulağımdan hiç gitmedi! Çay bahçesinin sahibi, Yaratıcı’nın o sineklere uygun gördüğü yeri gaspetmişti, onların vatanını işgal etmişti ve o biçareleri kitleler halinde kavurup duruyordu. “Kimsin ulan sen!” diye düşündüğümü anımsıyorum; “Kimsin ulan sen! Bu yetkiyi kimden alıyorsun zalim namussuz!” Şimdi olsa, “Senin şu puşt amerikan askerlerinin Iraklılara yaptığından ne farkı var şerefsiz!” diye düşünürdüm herhalde. Bakoğlu sakın üzülmesin ama, geçirdiğim ruhsal rahatsızlıkta bu tıııırt seslerinin de payı olduğunu düşünüyorum. Şu anda bile iliklerime kadar ürperiyorum.
Bunu tasarlayan mühendisi veya her kimse o pislik tipi o tarafta görmek istemiyorum sevgili dostum; benim için bu bu çok önemlidir, o alçağı, o tarafta görmek istemiyorum. (Evinizde sizi ciddi biçimde rahatsız eden sivrisineği merhametli bir yolla safdışı etmek başka bir şey dostlarım, bu konuda kafam her ne kadar biraz karışık da olsa yine de size hak verebilirim sanırım; ama anlattığım olay!.. Vay canına, gerçekten vay canına!..)
Liberalizm (iktisadi liberalizm tabii) ve onun aygıtları merhametsizdir dostlarım; onun kullandığı tüm aygıtlar ve tüm işlemleri marhametsiz olmak zorundadır; çünkü “rekabet” bunu zorunlu kılmaktadır ve Adam Smith denen sahte peygamberin piyasayı sözde düzenleyen ve her şeyi yerli yerine oturtan o namussuz “gizli el”inin merhamet diye bir kaygısı hiçbir zaman olmamıştır, olamaz ve olmayacaktır da!.. (Zaten dünyada liberalizmi uygulayan tek bir ülke bile yoktur, tek bir ülke bile; bu ayrı bir konu. Bunu bize dayatan şerefsizler kendi ülkelerinde piyasaya alabildiğine müdahale etmektedirler. Son örnek Amerikada iflas başvurusu yapan büyük şirketlerin ve en son dünya devi General Motors’un hisselerinin amerikan devleti tarafından kamulaşturulmasıdır! Hani piyasa müdahaleyi kabul etmezdi?!. Sizi namussuz sahtekârlar sizi; petrol ve buğday fiyatlarına neden müdahele ediyorsunuz peki?!. Alçak herifler; bizi öyle gaza getirdiler ki, Türkiye’de bir tane kamu işletmesi bırakmadılar. En çok bozulduğum da telefon şirketinin “Türk Telekom” ismini kullanması. Bunu dava etmeyi düşünüyorum.)
4) Şimdilik son ricam, Allah’tan başka hiç kimsenin ve hiçbir şeyin önünde diz çökmeyerek bir anlamda Tevhid gösterisi sunan İblis’e selamımı iletmen. Öyle durumdayız ki, ona bile gıpta eder hale geldik sevgili dostum. Paraya, makam ve mevkiye, güce, itibara, gösterişe, son zamanlarda Keynes’ten yardım dileseler de Adam Smith’e ve serbest piyasa ekonomisine, AB’ye, ABD’ye tapanlardan öylesine nefret ettik ki, İblis’in insan önünde diz çökmeyerek isyan etmesini bile arar hale geldik. Ona selamımı ilet sevgili dostum; gerçi bu fakir burada sık sık tuzağına düşmüyor değil ama yüz yüze gelme fırsatımız hiç olmadı.
Şimdilik bu kadar sevgili dostum.
Benden bir süre daha uzak olman ricasıyla sana hayırlı çalışmalar diliyorum. (Yeni kitabım çıkacak, onu görmek istiyorum.)
Selamlarımla…
1) Şura, 38: Rablerinin çağrısına cevap verirler, namazı kılarlar. İşleri/yönetimleri aralarında bir şûradır. Kendilerine verdiğimiz rızıklardan infak ederler.
2) Ahzab, 62: Bu, Allah’ın daha önce gelip geçmişlerde işleyen tavrı-tarzıdır. Allah’Aın tavrında herhangi bir değişiklik asla bulamazsın.
3) Maun Suresi
Hep Merhametli Ve Çok Merhametli Allah’ın Adıyla
1. Gördün mü o dini yalan sayanı?
2. İşte odur yetimi itip kakan
3. Yoksulu doyurmayı özendirmez o.
4. Vay haline o namaz kılanların ki,
5. Namazlarından gaflet içindedir onlar.
6. Riyaya sapandır onlar/gösteriş yaparlar.
7. Ve onlar yardıma/zekâta/iyiliğe engel olurlar.
(Vay canına sevgili dostlarım, vay canına! Şu muazzam sure bize neler anlatıyor değil mi? Koca bir kitap yazsanız, şu kısacık surede anlatılanları böylesine açık biçimde anlatabilir miydiniz? Namazdan çıktıktan sonra Sümerbank’ın ismini tarihten silenler, Ofer’e bir anda 500 milyon dolar kazandıranlar, “özelleştirme” adı altında kamunun tüm değerlerini ona buna peşkeş çekenler, Deniz Feneri dümeni altında gurbetçileri dolandıranlar bu sureyi okuduklarında neler hissediyorlardır acaba! Vallahi yazarken ben bile ürperiyorum!..)
4) Bakara 219: … Ve sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: “Helal kazancınızın size ve bakmakla yükümlü olduklarınıza yeterli olanından artanını verin.” İşte Allah, ayetleri size böyle açıklar ki, derin derin düşünebilesiniz.
5) Nahl 71: Allah, rızıkta kiminizi kiminize üstün kılmıştır. Fazla verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilere aktarıp da hepsi onda eşit hale gelmiyor. Allah’ın nimetini mi inkâr ediyor bunlar!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)