18 Ekim 2009 Pazar

Yağmur

“N’oluyor ulan burada?!.”

Kadının kocası olmalıydı. Uzun boyu, iriyarı vücudu, kocaman elleri, çatık kaşları ve her an saldırıya hazır olduğu izlenimini veren öfkeli vücut diliyle bir hayli ürkütücü biriydi. Üzerinde kendisini daha da iri gösteren bol bir eşofman vardı. Karısını merak etmiş olmalıydı.

“N’oluyor be?!. Geceyi bu herifle geçirmeye mi karar verdin kız?!. İki saattir n’oluyor ulan burada?!.”

Çömeldiği yerden öfkeyle doğrulurken içini hınçla çeken genç kadın, “Ne bağırıp duruyorsun be!” diye çıkıştı adama. “Bıktım bu pislikten! Baksana yine bu herif gelmiş, ama söz dinlemeye niyeti yok gibi görünüyor. Bir halt yaptığını sanıyor. Yerlere bak! Ne bu pislik be!?.”

Otuz-otuz beş yaşlardında, güzel sayılabilecek bir kadındı. Dar bir kotun üzerine aynı renk bir bluz giymiş, uzun saçlarını küçük bir tokayla ensesinde toplamıştı. Mimiklerindeki nefret elle tutulurcasına somutlaşmıştı, gecenin karanlığında ne renk olduğu belli olmayan gözlerle yere çömelmiş olan ihtiyara bakıyordu.

Siteye elektrik sağlayan trafonun yanındaki çöp tenekelerinin bulunduğu açık alandaydılar. Her biri kocaman yedi-sekiz konteynerin bulunduğu çöplük alanda sekiz-on kedi oradan oraya koşuşup duruyor, ihtiyarın çöp tenekelerinin bulunduğu taşlık alana özenle serpiştirdiği et parçalarını kapmaya çalışıyorlardı.

Nispeten küçük olan kedilerden birini hafifçe tekmeleyen kadın, “Siz gittikten sonra buranın ne hale geldiği sizi hiç ilgilendirmiyor mu?!.” diye hırladı, çömeldiği yerden zorlukla doğrulmaya çalışan ihtiyara doğru. “Pisliğe bakın!.. Siz gidiyorsunuz, bu lanet hayvanlarla biz kalıyoruz burada!.. Şu pisliğe bakın!.. Geçen gün bu et parçalarından iki tanesini bizim bahçeye bırakmışlardı… Size göre hava hoş tabii, siz uğraşmıyorsunuz!..”

İyice doğrulurken belini ovuşturan ihtiyar, “Bunu bilmiyordum.” diye mırıldandı özür dilercesine önce, ama sonra daha da dikleşerek “Bu tuhaf…” diye devam etti. “Siz… Tamam eşiniz belki de, ama siz bir dişisiniz, daha merhametli olmak zorundasınız. Bu… bu nasıl olabiliyor, anlayamıyorum…”

“Ne biçim konuşuyorsun ulan ihtiyar öyle; dişi mişi!?. Adamı hasta etme babalık, aklından zorun mu var moruk?!.”

Biraz uzaktaki elektrik direğinden yansıyan loş ışıkta iriyarı adama doğru dönen ihtiyar, “Kadınlar evlat…” diye mırıldandı yine düşünceli bir ses tonuyla. “Kadınlar… Genetik yapıları ve doğurganlık yetenekleri nedeniyle daha merhametli olmak durumundalar. Bu… bu onlara doğanın bir hediyesi, bir armağan… Onlar anne oluyorlar, yavru yapıyorlar… Onlar daha merhametli olmak zorundalar…”

“Yok ya!.. Böyle her tarafı pislet, sonra siktir olup git, kalanlarla biz uğraşalım! Merhametmiş!.. Bu pezevenklere yardım edeceğine insanlara yardım etsene göreyim seni! Millet açlıktan kırılıyor görmüyor musun; onlar için bir şey yapmak aklından geçmiyor tabii, işin kolayını bulmuşsun; bu pislik yaratıklara üç-beş parça bir şeyler ver, egonu tatmin et, sonra siktirip git. Bu pislik ne olacak?!.”

İriyarı adamın eliyle işaret ettiği yere bakan ihtiyar, “İyi de, burası zaten çöplük be evlat..” diye mırıldandı yine hüzünlü bir sesle. “Sabah çöpçüler süpürür, yağmur yağar, temizlikçiler temizler; ne bileyim… Burası zaten çöplük…”

“Bunlara vereceğinize insanlara bir şeyler versenize… Millet açlıktan kırılıyor, siz bunlara takmışsınız!”

Kadına dönen ihtiyar, “Bu benim işim değil.” diye itiraz edecek oldu, alttan alır bir sesle. “Hem… Siz… Siz neden bu denli nefret dolusunuz be çocuklar?.. Nedir sizi bu denli acımasızlaştıran? Şurada üç-beş kediye yemek verip gideceğim. Bu sizi neden bu kadar öfkelendiriyor ki?..”

“Ukalalık yapma ulan!” diye tersledi ihtiyarı, iriyarı adam. “Yağmur yağarmış da, temizlermiş de!.. Bu havada mı yağmur yağacak moruk!.. Zaten burnumdan soluyorum, bir de sen canımı sıkma!”

İçine çekerken eliyle gözlerini ovuşturan ihtiyar, “Neden burnundan soluyorsun evlat?” diye sordu. “Sizi bu denli öfkeli yapan şey nedir?”

“Senin krizden mrizden haberin yok galiba babalık!.. Herkes işsiz, herkes perişan, kimsenin kimsenin derdiyle ilgilenecek hali yok; herkes kendini kurtarmanın peşinde! Bu siktiriboktan dünyada hangi merhametten söz ediyorsun?!. Merhametmiş, peh!..”

“Belki de sorun budur.” diye mırıldandı yine ihtiyar. “Birbirinize karşı öylesine nefret dolusunuz ki, bir şeyleri görebilme, bu suni sorunları çözebilme yeteneğinizi de kaybetmişsiniz… Paylaşmazsanız… paylaşmazsanız, sorunların çözüleceğini nasıl umarsınız ki! Off, bilmiyorum çocuklar… Size ne oldu böyle gerçekten bilmiyorum…”

“Tamam babalık, hadi siktir ol git, seni bir daha buralarda görmeyeyim; bak söylemedi deme!.. Giderken biraz da yağmur yağdır istersen de ortalık temizlensin ha, ne dersin?!.”

“İster misin gerçekten?”

Yere hınçla tükürürken içini çeken iriyarı adam, “Neyi ister miyim babalık?!.” diye sordu hınçla. “Neden söz ediyorsun moruk?!.”

“Yağmur… Gerçekten ister misin?”

Pırıl pırıl gökyüzüne doğru bıkkın mimiklerle bakarken ihtiyarı sertçe iten iriyarı adam, “Ulan siktir ol git ihtiyar!” diye bağırdı, karısının kolundan sertçe çekiştirip eve doğru götürürken.

“Bu son moruk!.. Seni bir daha buralarda görürsem canına okurum, söylemedi deme; hadi şimdi siktir ol git buralardan gerizekalı! Bu havada mı yağmur yağacak yani?!. Hadi, şu yağmuru yağdır da paylaştır bizimle ha!..”

Kediler aniden kaçışmaya başladığında iriyarı adam ve karısı hiçbir şey anlayamadılar. Gökyüzünden bir anda sular boşalmaya başlamıştı. İriyarı adam ve karısı eve doğru kaçmaya başladıklarında, gökten bir şelale gibi dökülen azgın suların sadece onları hedef aldığını, her taraf kupkuruyken suların sadece onların üzerine boşaldığını anladıklarında ihtiyar ortalıktan çoktan kaybolmuştu.

Dar sokağın ortalarındaki müstakil evlerine can havliyle sığınıp pencereden korku içinde çöp tenekelerinin bulunduğu alana doğru bakan iriyarı adam ve karısı, elektrik direğinden yansıyan loş ışık altında kedilerin oradan oraya koşuşturduklarını gördüler. Herbirinin ağzında küçük birer et parçası vardı.

Ve yıldızlarla pırıl pırıl aydınlanan gecede, her taraf kupkuruyken kendi bahçelerinin nasıl olup da bir anda sular içinde kaldığını hiçbir zaman anlayamadılar.

Gergin ve sessiz geçen sabah kahvaltısından sonra işe gitmek üzere arabalarına bindiklerinde şoför mahallinin ve arka koltuğun nasıl olup da sırılsıklam olduğunu ve o küçük et parçasının arka koltuğun üzerine nasıl geldiğini de…

14 Ekim 2009 Çarşamba

Geldim Annem

Onu gördüm.

Saf sevgiyi.

Katışıksız, çıkarsız, lekesiz, hesap kitapsız…

Kozmik sevgiyi.

Tanrısal sevgiyi…

Ne binbir hesaplı arka plan içeren riyakâr Ermeni Açılımı vardı orada, ne emperyalizm tarafından dayatılan sözde Demokratik Açılım, ne de katillerin reisine alçakça sunulan Nobel Barış Ödülü…

Saf bir sevgi vardı, katışıksız, lekesiz, hesapsız kitapsız…

İktisadi liberalizmin bencillik abidesi-hüzün abidesi “gizli el”i görünmüyordu ortalıkta, kucağına aldığı çocuğa sahte bir sevgiyle sarılan devlet adamını fotoğraflayan gazeteci ya da dağıtacağı erzak paketlerini görüntületmek için o riyakâr tarafından özellikle davet edilen televizyoncu…

Orman, kendi sakinlerinin çıkardığı seslerin armonisi içinde tedirgince nefes alıp veriyor, gökyüzü bu tılsımlı anın dağılmasını önlemek istercesine her yana özenle kol kanat geriyor, kelebek kanat çırpmayı bırakmış, derin bir farkındalık şuuru içinde “zamanı” izliyordu.

“Geldim annem…” diyordu genç kadın, gözlerinden akan yaşlar çenesinden ormanın bağrına birer birer damlarken…

“Geldim annem…”

Ben bilmiyordum, o devlet adamı, o gazeteci, o televizyoncu, o iktisatçı, Obama’ya Nobel ödülünü layık gören kurum da bilmiyordu bunu; çünkü kısıtlı idrakle malûl zihnimiz, sistem tarafından durmaksızın sefilleştirilen çıkar ve rekabet peşindeki bencil egolarımızın sürekli saldırıları sonucunda daha da malûlleşmiş, merhameti ve paylaşımı dramatik bir hırsla söküp atmıştı fıtratından. Fıtrat katledilmiş, çıkarcı cahil egoların irin kokulu zindanlarında prangalandığı yerde çürümeye terk edilmişti.

“Geldim annem…” diye bildirimde bulunan o genç kadının o kutsal gözyaşları bütünün bir parçasıydı ve “parça, bağrında bütünün tüm bilgisini barındırır” gerçeği doğrultusunda, bütünden süzülen tüm merhameti o ormana sınırsızca sunuyor; kozmik merhametin tüm bereketini yine bütünün bir parçası olan o ormanla paylaşmaktan, bereketi tüm orman sathına usta bir ziraatçı gibi tohumlamaktan geri kalmıyordu.

Saf bir sevgi hakimdi ortama, hesapsız, sınırsız bir merhametle bezenmiş katışıksız, saf bir sevgi…

Yine hiçbirimiz bilmiyorduk ki, bunca çirkinliğe rağmen dünya hâlâ ayakta kalabiliyorsa, bu merhamet tohumlayıcıları tarafından ayakta kalabiliyordu.

“Geldim annem…” diye inliyordu genç kadın; ve bilimin zirvesinde olduğumuz bu çağda her ne kadar inandırıcı gelmese de, bilimsel olmasa da, işte dünya tam da bu iki kelime sayesinde hâlâ ayakta kalabiliyordu.

“Geldim annem…”

Belediye tarafından kendileri için artık kısır sayılabilecek, yeteneklerini yitirdikleri için beslenme imkânı sunmayan Beykoz’daki o ormana atılan yüzlerce köpek, merhamet elçilerinin Levhi Mahfuz’dan ödünç alıp getirdiği yemekleri bir an önce yemenin sevinç ve telaşı içinde kuyruk sallayıp şükranlarını dile getirirken, o ve o bir kenara çekilmişler, on altı milyar yıllık derin hatıralar eşliğinde öylece bakışıyorlardı.

Gördüm.

Buluşmanın o mistik büyüsü içinde onlar beni görmediler, ama ben onları gördüm…

Üzerinde kot pantolon ve mavi bir tişört bulunan genç kadın yere diz çökmüş ağlarken, o büyük köpek kocaman pençelerini kadının omuzlarına koymuş, onun gözyaşlarını öpüyordu.

Öpüşüyorlardı.

On altı milyar yıllık bir hasretle öpüşüyor, kucaklaşıyor, bütünleşiyorlardı.

Irak’ta, Vietnam’da, Kamboçya’da parçalanan çocuklar; Hiroşima ve Nagazaki’de kavrulan yaşlılar; bu inanılmaz bereketli cennet Arz’da “uygar Batı’daki” çiftçilere birtakım kotalar konurken Afrika’da açlıktan ölen kara derili biçareler; Sivas’ta olduğu gibi, dünyanın dört bir tarafında din ve mezhep taassubu nedeniyle diri diri yakılan masumlar; acımasız ekonomik sistemler nedeniyle, aç kalmamak, sefalete düşmemek, namerde muhtaç olmamak için bir ömür boyunca çılgın gibi didinip durmaktan nasıl olağanüstü bir serüven içinde yaşadıklarının farkında bile olamadan yitip gittiklerini artık acı biçimde kavramış olan kırgın garip gureba; din, dil, deri ve benzeri önemsiz farklılıklar nedeniyle birbirlerini nasıl anlamsızca boğazladıklarının artık tam olarak bilincinde olan mahzun ruhlar; paylaşmak dururken, her şeye sahip olmak için bütüne, aslında kendine ait olan parçalara hayasızca zulmettiklerini artık acı bir biçimde kavramış olan pişmanlık dolu benlikler, Maun Suresi damgalı riyakâr biçareler…

Levhi Mahfuz görevlileri de dahil, herkes, hepsi oradaydı ve benimle birlikte o genç kadını ve o genç kadının gözyaşlarını saf bir sevgiyle öpen o kocaman köpeği izliyordu huşu içinde.

“Geldim annem…” diye inliyor, ağlıyor, “beyan ediyordu” genç kadın.

Köpeğin gözlerinin içine merhamete bulanmış saf bir sevgiyle bakarken, “Geldim annem…” diye mırıldanıyordu Kâinat’a

“Geldim annem…”

“Geldim…”

9 Ekim 2009 Cuma

Yani, şey demek istiyorum yani... hani bilmem anlatabildim mi yani?



Uluslararası Para Fonu toplantılarına katılanlara 20 ton kırmızı etin yanısıra birbirinden lezzetli onlarca çeşit yemek, tatlı ve içecek ikram edilmiş; heyet mensupları özellikle imambayıldıya hayran kalmışlar…

Binlerce katılımcıdan söz ediyoruz, öyle üç-beş kişiden değil; Türkiye’nin tanıtımına bakın!..

Emeği geçenleri tebrik etmezsiniz de ne yaparsınız!..


***


İçeride ziyafet sürerken, dışarıda kızlı erkekli vatan hainleri toplanmışlar, ellerinde pankartlar, bu toplantıları protesto ediyorlar.

Çoğu da üniversite öğrencisi olacak, cahiller sürüsü…

Polis üzerlerine saldırıp ağızlarını burunlarını kırınca da başlıyorlar bankaların, küresel sermayenin yerli ortaklarının şirketlerinin camlarını kırmaya… Milli servet heba oluyor.

O anda orada bulunan veya oradan geçmekte olan turistleri de ne kadar korkutuyorlar. “Ay bunlar ne kadar barbar şeyler böyle!” diyor, turistin biri.

O vatan haini gençler, Türkiye’nin tanıtımına nasıl darbe vurduklarının farkında değiller.

***


Dışarıdaki halk öfkeli…

“Başbakan onlara yer gösterdi, gidip orada yapsınlar gösterilerini!” diye hiddetleniyor biri.

Bir diğeri, giyim kuşamından, mimik ve davranışlarından anlaşıldığı kadarıyla, bundan sekiz yıl önce her Cuma çıkışında bu tip protestolarla yeri göğü inletenlerden biri olduğu hemen belli olan bir başkası, “En iyi protesto yeri sandıktır!” diyor, bilge bir edayla. “Bu gençlere ne oldu böyle; bu ne ahlâki zaaftır böyle!..”

Mini etekli, makyajlı, modern görünümlü güzel kız, “Ay çok korktuk vallahi!” diye sitem ediyor; “Bunlar Türkiye’nin tanıtımına ne kadar zarar verdiklerinin farkında değiller mi Allahaşkınıza?!.”


***

O esnada orada olanlardan bazıları daha aktif: Ellerine kalın sopalar almışlar, polisle birlikte protestocu gençleri kovalıyor, yakaladıklarının sırtına basıyorlar sopayı… “Zaten,” diyorlar, “Hayat pahalılığından, yoksulluktan, işsizlikten anamız ağlamış, ekonomik kriz elimizdekini avucumuzdakini silip süpürmüş, hepimiz sersefil olmuşuz, bir de bu hainler, komünistler ortalığa dökülmüşler, bankaların, bilmemne burgerlerin falan camlarını kırıyorlar!.. Bunlara memleketi böldürtmeyeceğiz!.. Komünist pezevenkler, geberteceksin bunları!..”

“Hain ulan bunlar!” diye bağırıyor gençten biri. “Aymefeyi protestoymuş; işleri güçleri yok namussuzların, ona buna çamur atmak için ortalığı savaş alanına çeviriyorlar. Hain ulan bunlar!..”


***

Sokağa bakan banklardan birinde oturup olan biteni hüzünlü gözlerle izlemekte olan yaşlı adam, “Hain ulan bunlar!” diye bağıran gençten adama, “Ekonomik kriz dünya çapında yüzde bir küçülmeye neden olurken, Türkiye’de neden bu oran yüzde altı buçuk ciğerim, biliyor musun?” diye soruyor, kederli bir sesle.

“Ne bileyim babalık!” diye cevap veriyor genç olanı. “Hükümet burada memleketin geleceği için toplantılar yaparken bu namussuzların her şeyi böyle alçakça baltalama çabalarındandır belki, bilmiyorum, ne anlarım ben bu işlerden ya!”

“Peki; demokratik açılım için ne düşünüyorsun?” diye soruyor yaşlı adam aynı buruk ses tonuyla.

“Valla” diye söze giriyor genç olanı, “Açılımı açmak iyi bir şeydir babalık. Açılımın açılmasında, yani şey diyorum, herkese demokrasi falan yani… Yani demek istiyorum ki, açılımın açılımına katkıda bulunmak için, açılımın da açılımının açılması, yani şey demek istiyorum yani, hani bilmem anlatabildim mi yani?!.”

“Nereye, işe mi?” diye soruyor yaşlı olan, ayağa kalkıp yürümeye başlayan gençten olana.

“Ne işi babalık?!.” diye öfkeleniyor gençten olan. “Hangi işten bahsediyorsun, iki yıldır işsizim, perişan durumdayım babalık! Elde yok, avuçta yok; valla utanmasam hırsızlığa başlayacağım!..”

***

Akşam oluyor.

Kongre merkezinden çıkan katılımcılar, şiş karınları ve mütebessim çehreleriyle pahalı arabalarına doğru yürümeye başlıyorlar korumaları eşliğinde…

Hâlâ aynı bankta oturmakta olan yaşlı adam içini çekiyor, elindeki sigara paketinden bir sigara çıkarırken.

Dumanı havaya üflerken ağacın dalındaki kargayla göz göze geliyor.

Karga başını iki yöne doğru sallıyor.

3 Ekim 2009 Cumartesi

Hakaret

Muhalefeti boşverin, bu işi bitirin!

Bunu söyleyen kişi, ABD Dışileri Bakanı Hillary Clinton.

Türkiye ile Ermenistan arasında 10 Ekim’de imzalanması beklenen protokol öncesinde söylemiş bunu.

Türk Hükümetine söylüyor bunu…

Talimat veriyor!..

Muhalefeti boşverin, bu işi bitirin!


xxx xxx xxx


Küfürbazlar kongresinde artık küfüre son verilmesi tartışılırken söz alan bir delege “Peki, duvara çivi çakarken çekici elimize vurduğumuzda ne yapacağız?” diye sorunca kongre dağılmış.

xxx xxx xxx

Şu anda önümdeki klavyeye elimi uzatamayacak ölçüde rahatsızım; grip, bu eskimiş yaşlı bedeni pençesine almış, acımasızca yumruklayıp duruyor… Nefes alacak halim bile yok.

Ama çekiç tam da parmağıma denk geldi işte!..

xxx xxx xxx

Kimsin ulan sen?!.

Senin ataların daha o boktan ülkeni keşfetmeden binlerce yıl önce biz bu topraklarda hüküm sürmekle kalmıyor, görece yakın zamana kadar üç kıtayı egemenliğimiz altında tutuyorduk şırfıntı!..



xxx xxx xxx


Hastalıktan olsa gerek; sanırım kime babalanmam gerektiğini karıştırmış olmalıyım.

Doğru ya; çekiç aslında benim elimde tabii, onu parmağıma vuran benim!..

Şırfıntının ne kabahati var?!.

xxx xxx xxx

Garip!..

Bir başkası bana hakaret ettiğinde ne yapmam gerektiğini biliyorum.

Ama kendi kendime hakaret ettiğimde ne yapmam gerektiğini bilmiyorum.

Tüh Allah kahretsin!..

Yazıklar olsun ulan bana!..

Ben bu hallere düşecek adam mıydım be!..

Verin ulan şu çekici bana!..

30 Eylül 2009 Çarşamba

İçimizdeki Kurt ve Kuzu...

Kabahat… Eksiklik… Hata…

Bu ve benzeri nitelemeler “kusur”u tarif ediyor.

Peki; kabahatsız, eksiksiz, hatasız; bir başka deyişle ahlaki açıdan kusursuz insan olur mu?

Olur!..

Bir tane olur; ve onu aynaya bakarken görebilirsiniz sadece…

O halde neden bağırıp çağırıyor, yazıp çiziyor, onu bunu eleştirip duruyoruz; nedir amacımız?..

Kusursuz insanı aramıyoruz biz, böyle bir şeyin olmayacağını biliyoruz; bizim aradığımız, bu kusurlarını en aza indirmiş, kusursuzluğu kendine ilke edinmiş olan insan…

İşte bunun peşindeyiz.

İstisnasız her insanın içinde bir sapık, bir alçak, bir namussuz, bir bencil, bir katil, bir hırsız; kısacası kusurlarla dolu-dopdolu bir “ego” var. Önemli olan, içimizdeki bu “öteki”ni mümkün olduğu kadar dizginleyebilmek.

Zaten aksi olsaydı, yani her şeyiyle kusursuz bir insan olsaydı, bu, o insanın “iyi biri” olduğunu göstermezdi; yaratılışça eksik biri olduğunu, birtakım kusurlar işleme yeteneğine sahip olmadığı için seçeneksiz olarak “iyi biri” olmak zorunda kaldığını gösterirdi ki, buna bir meziyet demek de doğru olmazdı tabii.

Örneğin, birtakım ilahiyatçılar meleklerin “günah işleme yeteneğinden yoksun” yaratıldıklarını, bu nedenle tamamen kusursuz olduklarını iddia ederler ki, bu, melekleri “ruhsuz bir robot” konumuna indirmekten başka bir şey değildir ve esasen bu, meleklere övgü olmaktan çok, onları yermek için kullanılması gereken bir nitelikten başka bir şey değildir. (Kaldı ki, melekler böyle olmasa gerektir; çünkü insanın yaradılışı esnasında Tanrı’ya sitem etmekten kendilerini alamamışlardır.)

Konumuza dönecek olursak; “insan”dan beklentilerimiz ne olmalıdır?..




Hani o kızılderili bilgenin söylediği gibi; insanın içinde hem kurt vardır, hem kuzu; hangisinin kazanacağı, sizin hangisini beslediğinize bağlıdır.




(FOTOĞRAF: http://www.alivenotdead.com 'dan alınmıştır )


Yeri gelmişken bu “kurt” ve “kuzu”dan ne anladığımızı söylemeliyiz:

Bu çalışmamızda, kurt, insanın “ego”sunu; kuzu ise “vicdan”ını simgelemektedir; yoksa tüm yaşamını -elinden geldiğince- zalime karşı mücadeleye adamış olan bu satırların yazarı fakirin insanlara şu bildiğimiz kuzu olmayı öğütleyebileceği kadar anlamsız bir şey olamaz tabii…

Zor bir meseledir bu, bir hayli zor bir mesele. Düşünürler bunu tarih boyunca tartışırken, dinler de “öteki taraf”a ilişkin birtakım hatırlatmalar yaparak sorunu çözmeye çalışmıştır. Adam Smith kurtu tamamen serbest bırakmayı önerirken, Marx, kuzuların birleşip kurta karşı savaşmasını disipline etmeye çalışmıştır. Hiristiyanlık “itiraf” meselesi üzerinde dururken, İslam “fıtrat” hatırlatmasıyla insanı motive etmeye çalışmıştır. (“İtiraf” günah çıkarma ve o günahı bir daha işlememe üzerinde dururken; “fıtrat” yaratılış itibariyle insanın Tanrı’dan bir “nüve” taşıdığı ve o nüveye layık olmak için mücadele etmesi gerektiği ilkesini hatırlatır.)

Zor bir meseledir bu…

İçimizdeki kurt ile kuzu her an amansız bir mücadele içinde didişip durmaktadırlar ve “sistem tarafından özellikle üretilmiş birtakım etmenler” ile sürekli aldatılıyor olmanın farkına varışın yüklediği içgüdüsel birtakım hoşnutsuzlar bu mücadelede insanı kurta doğru itelemekte hiç tereddüt etmemektedir.

Yine de, birtakım psikolojik rahatsızlıklar hariç, insan aslında kusurlarıyla başa çıkabilecek yaratılıştadır. Örneğin, psikolojik birtakım dürtülerle cinayetler işleyen bir seri katil, aslında klasik anlamda “suçlu” bile değildir; çünkü o cinayetleri işlerken suç işlediği kanaatinde değildir, hatta tam tersine, o bir “görevli”dir ve görevi doğrultusunda didinip durmaktadır. Ama sözgelimi, birisinin parasını çalmak veya mirasına konmak için cinayet işleyen biri sınırsız derecede suçludur; çünkü içindeki kurt-kuzu çelişkisinde kurtu beslemekten yana tavır koymaktadır. (Yasalarımızdaki “tahrik indirimi” bu ilkeye bina edilmektedir; çünkü “kıskançlık”, “töre” veya benzeri faktörler kurtun dizginlenmesine mani olan psikolojik faktörlerdir; bu faktörler nedeniyle suçlu “indirim” hakkından yararlandırılmaktadır.)

Aslında sorun toplumsal yaşama içgüdümüzden kaynaklanıyor gibi görünmektedir. Kusurların tamamına yakını “sürü halinde yaşamak zorunda oluşumuz”dan kaynaklanmaktadır; ama ne yaparsınız ki, insan bu şekilde yaratılmıştır ve bu değiştirilemez gerçeği kabul etmek zorundadır. (Sürü halinde değil de tek tek yaşasaydık, özellikle “mülkiyet” kavramı bu denli genişleyip bir karabasan halini almayacaktı ve bu “malik olma” dürtüsünden kaynaklanan sorunlarla boğuşmak zorunda kalmayacaktık. İnsani zaaflardan kaynaklanan “töre cinayetleri” olmayacaktı mesela. Kapitalistler “çocuk işçi” gibi acaip bir günahla yüz yüze kalmayacaklardı. İktidardakiler milletin malını özelleştirme masalı altında ona buna peşkeş çekip kendileri de nasiplenemeyecekti. Bush Irak’ı işgal etmeyecek, Obama “namuslu adam” ayaklarıyla dünyayı kandırıp durmayacaktı… Birtakım gazeteciler Amerikan ve Avrupa Birliği fonlarıyla kendilerinden geçip vatanlarına ihanet etmeyeceklerdi… gibi.)

Peki, mademki “sürü halinde” yaşamak üzere yaratılmışız, mademki birtakım sorunları önlemek mümkün değil, mademki kurtu besleyen faktörler bu denli yoğun, o halde ne yapmalıyız?

Temel mesele bu işte!

Ne yapmalıyız?..

Rejimi değiştirip, insanları sadece geçinebilecekleri kadar bir servete sahip olmaya zorlayabiliriz; ama bu hem çok uzun bir süreçle ilgili bir meseledir, hem de bu bilinç düzeyinde henüz böyle bir organizasyon mümkün değildir. (Bildiğiniz gibi, bazı yerlerde denendi, ama başarılı olunamadı; çünkü insanoğlunun zihinsel altyapısı -yoksa “üstyapısı” mı- buna hazır değildi. Trajikomik olarak, adalet, bizzat adaletsizliğe uğrayanlar tarafından reddediliyordu; çünkü birtakım kurtlar alabildiğine zalim oldukları gibi, alabildiğine de kurnazdılar ve kurt-kuzu çelişkisindeki diğer insanları bu kurnazlıkarıyla kendi saflarına çekebiliyorlardı.)

Kadere sığınabilir, başımıza gelen her şeyden Tanrı’yı sorumlu tutarak teselli bulabiliriz; ama bu da pek mümkün gibi görünmüyor, en azından belirli bir bilinç düzeyindekiler için mümkün görünmüyor; çünkü sağlıklı bir zihin, bunun hiç de böyle olmadığını fısıldayıp duruyor insanın kulağına… Tanrı, Amerika’nın Irak’ı işgal edip milyonlarca kişiyi öldürmesini neden tasarlamış olsun ki! Vietnam’da çoluk çocuk yüz binlerce insanın napalm bombalarıyla kavrulmasını nasıl bir Tanrı planlayabilir ki; böyle Tanrılık mı olur?!. Hangi Tanrı, “Sümerbank’ın ismini tarihten siliyoruz!” diye kin kusabilecek kadar gaddar kullar yaratır ki?!.

Yasalardaki cezaları çok ağırlaştırıp suç işlenmesini en aza indirmeye çalışabiliriz. Örneğin, Çin, rüşvet alanları idam ediyor; Taliban, zina yapan kadını taşlayarak öldürüyor; Amerika’nın bazı eyaletlerinde taammüden cinayet işleyenler idam ediliyor… Ama bu durumda bu “yetkiyi” kimin, ne ölçüde ve nasıl kullanacağı sorunu ortaya çıkıyor. Örneğin rüşvet için ölüm cezası çok ağır, zina yapan kadını taşlamak adice bir şey, taammüden cinayet ise genellikle “yoksulların ve zencilerin üzerine yıkılan” bir suç; özellikle ABD’de iyi bir avukatın mucizeler(!) yarattığı hiç de sır olan bir şey değil… (Hele, Amerika denen zalim işin içindeyse… Kennedy’yi kimin öldürdüğü hâlâ bir sır mesela; ikiz kulelere saldırı ise başlı başına bir “kirli organizasyon”…)

Yine başa döndük; o halde ne yapmalıyız?..

Belki de yapmamız gereken şey, bu meselenin uzun bir süreci kapsadığı bilinci içinde, kendi evimizin önünü süpürmeye devam etmek. Tabii, kendi evinin önünü süpürmenin de belirli bir bilinç düzeyini gerektirdiğini, bu süreç içinde insanın kendisini yalnız, aldatılmış ve kullanılmış olduğunu hissetmesinin de kaçınılmaz olduğunu bilerek…

Kuzu kendi evinin önünü süpürmeye devam ederken, kurt hiç durmaksızın ona buna saldırıp duracak, hakları gaspedecek, zulüm yapacak, olmadık çirkinlikleri sergilemeye devam edecek…

Ve tüm bunlar yetmiyormuş gibi, bir de “kibir” içinde ortalıkta dolaşmaya devam edecek!.. (İnsanoğluna takdim edilen ilk günah kibirdir; insanın yaratılış sürecinde İblis tarafından işlenmiştir. Bu maraz, istisnasız tüm dinlerde büyük bir günah ve çok büyük bir çirkinliktir. Kibir içinde ona buna tepeden bakan dümbelekler bu hatırlatmaya da kibir içinde yaklaşacaklardır; ama bu konuda seçeneksizdirler çünkü bu onların doğası gereği böyledir!)

Katlanılması zor bir durum!..

Tabii, durumu daha da katlanılamaz boyutlara çıkaran şey, aslında kuzu gibi görünen şeyin gerçekten kuzu olup olmadığı meselesi olacaktır. Bu kuzu kimi zaman politikacı olarak karşınıza çıkacak, kardeşlikten, dostluktan, barıştan, adaletten, hak ve hukuktan söz edecektir; kimi zaman yazar olarak karşınıza çıkacak, gerçekten samimi görünmeye çalışarak kitleleri kandırmaya çalışacaktır -bunlardan bazıları “Türkler Ermenileri kestiler” gibi şeyleri ağızlarından “özellikle” kaçıracaklardır-; kimi gazeteci olarak karşınıza çıkacak ve temelde çok mantıklı görünen “Türklerle Kürtler aynı masaya oturup yemek yeseler fena mı olur” şeklinde yazılar yazacaktır; kimi de çıkıp, “Bu savaş artık bitsin!” gibi çok mantıklı şeyler söyleyecektir ve eklemeyi de ihmal etmeyecektir, “Artık analar ağlamasın, çocuklarımız ölmesin!” diye…

Ve kuzu ızdırap çekmeye devam edecektir; çünkü bu gibi sözleri edenin aslında kuzu değil de kurt olduğunu bal gibi de anlayacaktır anlamasına ama, diğer kuzuların bunu anlamaması karşısında yapacak bir şeyi olmamasının kahrını çekmeye başlayacaktır bu kez de…

Meselenin en dramatik boyutu, kuzuların, kuzu gibi görünen bu kurtları tanıyabilme yeteneğinden yoksun oluşlarıdır. Örneğin, bu kuzular, kuzu gibi görünen kurtlara, “Türkler Ermenileri ne zaman kestiler kardeşim; bir tehcir uygulandı kuşkusuz, ama o günün koşullarında bu kaçınılmazdı ve hiç de sizin söylediğiniz gibi bir katliam değil, karşılıklı öldürmeler söz konusuydu!” diye diklenmeyi; “Türklerle Kürtler zaten yüzlerce yıldır aynı masada yemek yiyor ulan puşt!” diye babalanmayı; “Hangi savaştan söz ediyorsun ulan kalleş; savaş iki nizami ordu arasında olur, buradaki düpedüz bir terör sorunudur!” diye karşı çıkmayı; “Haktan-hukuktan, kardeşlikten, adaletten söz ediyorsun, ama kitleler açlıkla, sefaletle, borç harçla, işsizlikle, zilletle boğuşurken, bu yoksul ve itilmiş-ezilmiş kesim için herhangi bir şey yapmak aklının ucundan bile geçmiyor; tek derdin zenginleşmek, daha da zenginleşmek, her şeye sahip olmak kardeşim!” diye hesap sormayı akıllarından bile geçirmeyeceklerdir; çünkü ismi üstünde bunlar “kuzu”durlar.

Kuzu olmak belki kolaydır da, “kuzu olmayı seçmek” zordur herhalde; çünkü kuzu nasıl iğrenç bir şekilde kandırıldığının farkına varamazken, “kuzu olmayı seçen” aslında her şeyi fark ediyor olmanın ruhunda yarattığı tiksindirci reddiye ile de uğraşmak zorunda kalmaktadır. Bu tiksindirici reddiye, aslında kendi içinde bir kurt potansiyeli taşımasına rağmen kuzu olmayı özellikle seçmiş olan bu ruh için bir başka imtihan sahası olmaktadır. Bu dayanılmaz aldatılmışlık hissi içinde, kuzuluktan kurtluğa geçip geçmeme konusunda dönem dönem tüm ruhunu bir karabasan gibi sarıp duran bu duyguya karşı verilen mücadele aslında pek de kolay olmamakta; ama kuzu, bu mücadeleden de kuzu olarak çıkmayı seçmekte, çünkü ne kadar çelişkide kalırsa kalsın, ahlâki birtakım nedenlerle son tahlilde kuzu olarak kalmayı sürdüreceğini ta başından bilmektedir.

Bu bir ahlâk meselesidir…

Esasında, meseleyi içinden çıkılması neredeyse imkânsız hale getiren de bu “farkındalık” olsa gerektir: Evet, kurt her zaman kurt olmaya devam edecektir, çünkü yaşamın diyalektiği içinde onun görevi budur; ama kuzu, bu “sahte kuzu/kurt” gerçeğini görmemekte-görememekte öylesine ısrarcı davranmaktadır ki, “kuzu olmayı seçen” işte bu farkındalık nedeniyle dönem dönem pes edecek noktaya gelmektedir.

Ama pes etmemekte, edememektedir; çünkü o kuzu olmayı özellikle seçmiştir ve ahlâki olarak bir başka tercih karşısında seçeneksizdir. Seçeneksizdir; çünkü yaşam denen bu fenomendeki itici gücü bizatihi ahlâkın ta kendisidir. (Evet; ahlâk tabiiki göreceli bir kavramdır, ama bu onun bir erdem olduğu gerçeğini; bir insanın sırf “insan olduğu için ahlâklı olmak zorunda olduğu” gerçeğini değiştirmez.)

O halde, kendi evinin önünü süpürmekte olan kuzuyu bir başka görev daha beklemektedir ki, bu görev de en az kuzu olmayı özellikle seçmek kadar kutsal bir görevdir: kuzu, kendi evinin önünü temizlerken, bir taraftan kurtlarla mücadele etmeye devam edecektir -ki bu görece kolay bir şeydir-, bir taraftan da kuzuyu kurta karşı-kuzu görünümündeki kurta karşı mücadeleye örgütleyecektir.

İşte zor olan budur!

Ama kaçınılmaz olan da budur!..

Namuslu biri bir taraftan namuslu kalmaya devam ederken, bir taraftan da namussuzlara karşı mücadele edecek ve bu arada namussuzu görmemekte ısrar eden diğer namusluları bu konuda eğitmeye/örgütlemeye çalışacaktır.

Zordur tabii…

Çok zordur…

Ama ne yaparsınız ki, başarı için bir o kadar da kaçınılmazdır.

Doğası gereği çok uzun bir süreci kapsayan bu sorunun bir başka çözümü yoktur…

Kuzu, bu kutsal görev esnasında kapasitesi ölçüsünde ve içgüdüleri istikametinde kuzuluğunu sürdürecektir: Kimi parti kurarken, kimi yazı yazacak, kimi basit bir nefer olmayı sürdürürken, kimi de lider olarak ortaya atılacaktır.

Kimi Beykoz ormanlarındaki terk edilmiş köpeklere yemek götürecek, kimi Anadolu’nun ücra bir kasabasında zor şartlar altında öğretmenlik yapmayı seçecek, kimi sahip olduğu her türlü imkânı elinin tersiyle iterek bir hekim olarak kendini cüzamlı hastalara adayacak, kimi eline silahı alarak mazlum milletlerin emperyalizme karşı verdiği mücadelede saf tutmak için diyar diyar gezecek, kimi de ömrünü hapishanelerde geçirmek pahasına kurtlarla var gücüyle mücadele edebilmek için kendi yöntemini geliştirecektir. Tüm bunları yaparken salt fedakârlığın yetmeyeceğini, eğitimin ve örgütlemenin de elzem olduğunu hiç unutmayacaktır.

Hedef, tüm bu uğraş esnasında kuzu olarak kalmayı sürdürebilmek olacaktır; çünkü kurt zalim olduğu kadar da kurnaz olmayı -içimizdeki kurdu pohpohlayarak, özendirerek, cazip imkânlarla kendi safına çekip kullanmayı deneyerek- sürdürmeye devam edecektir.

Evet, hedef, tüm bu uğraş esnasında, “kuzuluğu özellikle seçmiş olmayı” sürdürebilmek; ne kadar zor da olsa, içimizdeki kuzuyu beslemeye kararlılıkla devam etmeyi tercih etmek olacaktır…

Ki en zoru da bu olsa gerektir…

Kurt olmanın her türlü cazibesine rağmen içindeki kuzuyu beslemeyi seçmiş olanlara selam olsun…