Bugün o kediyi görünce hüzünlenip bir kez daha sorgulamaya başladım seni.
Sanırım yavruydu; bir-iki, bilemedin üç-dört aylık...
Artık ağızları kapalı yapılan şu kalleş çöp tenekelerinin dibinde yiyecek arıyordu çaresiz, mecalsiz ve umutsuz…
Bir deri bir kemik kalmıştı.
Zor yürüyordu.
Sonra o kediyi gördüğüm mahallede oturan müminlerini inceledim biraz. Besili adamlardı… Altlarında son model otomobiller… Pahalı konutlar… Muhtemelen pahalı yiyeceklerle dolu dolaplar… şişmiş göbekler… Kibirli tavırlar…
Özellikle kibirli tavırlar…
Dinden imandan hiç söz etmiyorlardı; yeni ilgi alanları mal ve servetlerdi artık.
Katı tiplerdi, katılaşmış tipler…
Mal ve servet peşinde çılgınca koştururken o kediyi görmüyorlardı; görselerdi bile vakitleri yoktu, çünkü onlar “Rablerine karşı gerçekten çok nankördüler ve kendileri de buna iyiden iyiye tanıktılar, mal ve servet arzusu yüzünden alabildiğine katılaşmışlardı” (Adiyat/6, 7, 8) ; açlıktan ölmek üzere olan o kediye ayıracak zamanları yoktu.
O zaman bir kez daha hissettim:
Senin gibi, müminlerin de vicdansız.
Acımasız.
İnsafsız tipler…
Bencil…
Kendi çıkarından başka bir şey düşünmeyen, dini ve insani duygularını tamamen yitirmiş, duygusuz tipler…
Müminlerinin oturduğu o lüks mahallede, o yavru kedinin zillet içinde ölmek üzere olduğu o zengin mahallede, alabildiğine katı müminlerinin üzerinden sorgulamaya başladım seni bir kez daha.
Müminlerini hiç sevmedim ey Tanrı!
Seni de hiç sevemedim zaten!
Sen ne biçim Tanrısın be!?.
Böyle Tanrılık mı olur?!.
Sonra o imtiyazlı mahalleden ayrılıp halkın arasına karışınca, yolda bir o yana bir bu yana sürüklenip, savrulup duran insanlara takıldı gözüm…
O bitmiş tükenmiş yavru kediden farksızdı hepsi.
Fakir fukara, işsiz güçsüz, itilmiş, ezilmiş, dışlanmış, sağlıksız ve eğitimsiz bırakılmış, hakarete uğramış, onursuzlaştırılmış, açlığa ve “onun bunun himmetine” muhtaç edilmiş, “onun bunun sahte merhametine/kahrolası kibirli merhametine” terk edilmiş.
Onun bunun o kahrolası kibirli sahte merhametine!..
En az o cılız kedi kadar mecalsiz, çaresiz ve umutsuz.
Hepsi mutsuz, hepsi kederli, hepsi depresyonda veya eşiğinde…
Hepsi içini çekiyor…
Bir ülkede bu kadar büyük bir çoğunluk mutsuz olur mu?!.
Sen merhametsiz bir Tanrısın, “merhametsiz” senin göbekadın!
Dün üç telefon, bugün iki… Her gün, her gün aynı şey!.. Dostlarım cinnetin eşiğinde; haciz gelmiş evlerine, maaşlarına. Sayamadığım onlarca telefon… “İş” diye inliyorlar; “Ne olur bir iş!”…
Ülkenin zenginliklerini gavurlarla birlikte bir avuç işbirlikçi müminin gasp etmiş; millet kırılıp dururken bunlar servetlerine servet katmış veya çulsuzken birden servet sahibi olmuş…
Dinin temel kıstası olan tevazuu, yerini kibire bırakmış.
Bunlar senin müminlerin…
Bunlar da senin kadar acımasız, bencil ve çıkarcı…
Paylaşma nedir bilmeyen, bölüşmeye yanaşmayan; azdıkça azan ve sahip oldukça daha fazlasına sahip olmak için yanıp tutuşan tipler.
Hepsi gaddar, hepsi kurnaz, hepsi ikiyüzlü…
Kahrolası müminlerin bunlar senin!
Sana özenmişler, seni taklit ediyorlar…
Ve hepsi senin gibi kibirli…
Kendi Ordusunu yenmenin hazzı içinde yapmakta olduğu mastürbasyonla kendinden geçmiş olan dördüncü kuvveti(!) “İblis ile dostluk kuran aşağılık maymunlar”(Casiye, 19/Bakara, 65) ele geçirmiş; “azgınlık” terbiyesizlik, şımarıklık, şirretlik, hainlik yapmak için hiçbir fırsatı kaçırmıyorlar…
Halk aşağılanmışlık ihanetiyle sürüklendiği zillet batağında öfkeyle debelenip dururken, bu konuya yoğunlaşması gereken medya, kendi Ordusunu yenmek için marazi bir hırsla savaşıp duruyor; iftira, karalama, bel altına vurma, çamur atma… Marazi bir hırs, alabildiğine marazi… İntikam alıyor; medya, kendi Ordusundan intikam alıyor ve bunu alabildiğine kin kusarken açık açık, göstere göstere, tadını çıkara çıkara yapıyor!
Türk medyası(!), Türk Ordusu’nu yenmenin tadını çıkarıyor!..
Geçim derdinden bunalmış olan kitlenin kafası karmakarışık; cetvelle çizilmiş gibi ikiye ayrılmış durumda… Aç sözde demokratlarla aç sözde Ergenekoncular birbirini nefretle süzüyor!
Ülkenin 70-80 yıllık tüm birikimi, özelleştirme kılıfı içinde gâvurlara peşkeş çekilmiş; elde avuçta hiçbir şey kalmamış! Limanlar, fabrikalar, telekomünikasyon sistemleri, bankalar, hatta bakkallar… Emperyalizmin Türk bakkala bile tahammülü yok; hepsini istiyor, her şeyi, tüm malları, tüm servetleri…
Fabrikaları, limanları, hava meydanlarını, otoyolları, köprüleri, dağları, ovaları, ırmakları…
Hepsini; tüm malları, tüm servetleri…
Son kuruşuna kadar…
Özelleştirme adı altındaki talan bittiğinde bu kez ruhlarımıza saldıracaklar demek isterdim, ama onu çoktan özelleştirdiler bile; Türk’ün ruhu, tek düşman olarak yine Türk’ün ruhunu görüyor! (Aynı oyunu Kürt kardeşlerimiz üzerinde oynuyorlar, ama o kardeşlerimiz de bunu hissetmişe benzemiyorlar hiç. Sevgili Kürt kardeşlerim, sizi kışkırtanlar “toprak reformu” hakkında ne düşünüyorlar; ağaların topraklarını size paylaştırmayı düşünüyorlar mı hiç; sorsanıza şu “ağalara” bir kez! Sorun bakalım; “demokratik özerklik”te toprak reformu var mı, yok mu?!.)
Ordu paramparça; bugün hangi subaya iftira atılacağı üzerinde bahisler açılıyor; “Kuzey Irak” nedeniyle sergilenen “çuval operasyonu” aşamalar kaydediyor!
Tüm bunlar olurken/oldurulurken, mal ve servetten başka bir şey düşünmeyen müminlerin, kendi gücünden tahrik olarak daimi orgazm yaşayan bir karadelik gibiler; yuttukça daha çok büyüyorlar, daha çok büyüdükçe daha çok yutuyorlar!
Katılaşmış müminlerin, “bir lokma, bir hırka” düsturunu terk etmiş; ülke nimetlerini aralarında vahşice bölüşmek peşinde dinden imandan çıkmış, Tanrı düsturlarına biat etmenin gönül huzuru içinde katılaştıkça katılaşıyorlar.
Merhamet, gönüllerden çoktan silinmiş; neredeyse sözlüklerden de kovulmak üzere.
Rezalet, hüzün verici boyutları aşmış, cinnet derecesine ulaşmış.
Tarihin en şerefli ülkelerinden biri, adeta açık hava tiyatrosu…
Suikast müsamereleri, darbe tiyatroları, cami bombalama piyesleri…
(“Darbeci darbeci!” diye yılıklaşmayın; 12 Eylül’den sonra yazdıklarınız ortada, sizi ikiyüzlüler sizi! Birileri işkence altında kan kusarken, siz darbecilere methiyeler düzmekle, onların sofralarında tıkındıklarınızı tekrar tekrar tıkınabilmek için yalıların bahçelerinden denize kusmakla meşguldünüz!)
Türk askeri, hayatını adadığı, uğrunda dağlarda şehit düştüğü, kurucusu olduğu kendi ülkesinde, kalleş ve fırsatçı medya maymunlarının adi iftiralarından dolayı sokağa çıkmaya utanıyor!
Herkes, herkesle ve her şeyle kavgalı; herkes, herkesten ve her şeyden nefret ediyor; herkes, herkesten ve her şeyden tiksiniyor…
Her şey toz duman, göz gözü görmüyor…
Ve sen hiçbir şey yapmadan, tepeden öylece bakıyor, kıs kıs gülüyorsun!
Sen ne biçim Tanrısın be!
Seni Allah’a şikayet edeceğim…
Ama kaçınılmaz tepkisini bildiğim için çekiniyorum bundan.
“Sen ne yapıyorsun?!.” diye çıkışacak bana, biliyorum; “Sen ne yapıyorsun?!.”
“Ben sana, ‘aklını kullanmazsan pisliği üzerine bırakırım!’ demedim mi?!.” (Yunus, 100)
“Ben sana özgür irade vermedim mi?!.” (Yunus, 14)
“Ben sana ‘zalime karşı mücadele et’ demedim mi?!.” (Nisa, 75)
“Ben sana ‘sakın hainlere yardakçı olma!’ demedim mi?!.” (Nisa, 105)
“Zillet altında, hakir bir biçimde, küçük düşürülmüşlük utancı içinde sürüp giden yaşamını değiştirmek için sen ne yaptın, ne yapıyorsun?!.” diye kızacak bana…
Olsun be!
Varsın Allah kızsın bana be ey Tanrı…
Allah senin gibi değil; O, merhametli; O, affedici; O, kızar ama affeder.
Varsın Allah kızsın bana!
Yine de seni O’na şikayet edeceğim…
Ne var ki, ağırlığı altında ezileceğimi bildiğim o soruya nasıl cevap vereceğim hâlâ bilmiyorum.
“Sen ne yaptın, ne yapıyorsun?!.” diye soracak bana… (Bakara, 190)
Biliyorum…
“Sen ne yaptın, ne yapıyorsun?!.”
Not: Nihat Uslu dostuma samimi bir cevap:
Sevgili Uslu,
“Müslümana Tek Bir Soru: Darbeciler Yargılansın Mı?” adlı çalışmam nedeniyle, “O zaman elimizi kolumuzu bağlayıp bekleyelim. Allah nasılsa onları cezalandıracak.” diyorsunuz.
O çalışmadan böyle bir sonuç çıktıysa, bu, kalemimin yetersizliği nedeniyle olsa gerektir. Yoksa, her çalışmasında Allah’tan ve Elçisi’nden örnekler veren bu fakir, böyle bir şey önerir mi? Peygamberimiz elini kolunu bağlayıp öylece beklemiş miydi? Ayrıca, hemen her çalışmamda Nisa 75’i hatırlatmam boşuna mı sizce?
İki hususa dikkat etmeliyiz dostum; birincisi adalet, ikincisi ise zulümle/zalimle topyekün mücadele… Darbeci olduğu iddia edilenlerden bir kısmına çılgın gibi saldırırken diğerini hiç görmemek, görmezden gelmek doğru olur mu?
Gerçekten darbeciyse her türlüsü yargılanmalı tabii; ama bu yapılırken Allah ve Kitap örnek alınmalı; adil olunmalı. Henüz iddianamesi bile hazırlanmadan hapishanede ölenleri, intihar edenleri, şerefleriyle oynananları, sağlıkları bozulanları hatırlayın… Adalet bir gün herkese gerekebilir. Hayali cami bombalamalar, uçak düşürmeler… Olur mu böyle şey!
Her şeyin ötesinde; işin bu kısmı 7-8, bilemediniz 40-50 yıllık bir olgu; ben binlerce yıllık bir darbeyi sorguluyorum, Müslümana hitap ettiğim o çalışmada. Binlerce yıldır süren bir darbeden söz ediyorum. Kavmi, Şuayb Pegambere nasıl kızıyordu: “Ey Şuayb! Namazın mı emrediyor sana, atalarımızın tapar olduğunu terk etmemizi yahut mallarımızda dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi?!.” (Hud, 87)
Siteminizi ve üslubunuzu samimi buldum, bu nedenle size cevap veriyorum; ayrıca hissiyatınıza tüm kalbimle katılıyorum, böyle sitem ettiğiniz için de size saygı duyuyorum.
Yukarıdaki çalışmamın son satırını okur musunuz…
Kendi adıma hangi sorudan çekindiğimi gördünüz mü?
“Sen ne yaptın, ne yapıyorsun?!.”
Keşke herkes sizin gibi olsa; keşke herkes elini kolunu bağlayıp bir kenara çıkilmeyi, öylece beklemeyi reddetse…
Allah’a emanet olun dostum…
merhamet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
merhamet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
10 Şubat 2010 Çarşamba
18 Ekim 2009 Pazar
Yağmur
“N’oluyor ulan burada?!.”
Kadının kocası olmalıydı. Uzun boyu, iriyarı vücudu, kocaman elleri, çatık kaşları ve her an saldırıya hazır olduğu izlenimini veren öfkeli vücut diliyle bir hayli ürkütücü biriydi. Üzerinde kendisini daha da iri gösteren bol bir eşofman vardı. Karısını merak etmiş olmalıydı.
“N’oluyor be?!. Geceyi bu herifle geçirmeye mi karar verdin kız?!. İki saattir n’oluyor ulan burada?!.”
Çömeldiği yerden öfkeyle doğrulurken içini hınçla çeken genç kadın, “Ne bağırıp duruyorsun be!” diye çıkıştı adama. “Bıktım bu pislikten! Baksana yine bu herif gelmiş, ama söz dinlemeye niyeti yok gibi görünüyor. Bir halt yaptığını sanıyor. Yerlere bak! Ne bu pislik be!?.”
Otuz-otuz beş yaşlardında, güzel sayılabilecek bir kadındı. Dar bir kotun üzerine aynı renk bir bluz giymiş, uzun saçlarını küçük bir tokayla ensesinde toplamıştı. Mimiklerindeki nefret elle tutulurcasına somutlaşmıştı, gecenin karanlığında ne renk olduğu belli olmayan gözlerle yere çömelmiş olan ihtiyara bakıyordu.
Siteye elektrik sağlayan trafonun yanındaki çöp tenekelerinin bulunduğu açık alandaydılar. Her biri kocaman yedi-sekiz konteynerin bulunduğu çöplük alanda sekiz-on kedi oradan oraya koşuşup duruyor, ihtiyarın çöp tenekelerinin bulunduğu taşlık alana özenle serpiştirdiği et parçalarını kapmaya çalışıyorlardı.
Nispeten küçük olan kedilerden birini hafifçe tekmeleyen kadın, “Siz gittikten sonra buranın ne hale geldiği sizi hiç ilgilendirmiyor mu?!.” diye hırladı, çömeldiği yerden zorlukla doğrulmaya çalışan ihtiyara doğru. “Pisliğe bakın!.. Siz gidiyorsunuz, bu lanet hayvanlarla biz kalıyoruz burada!.. Şu pisliğe bakın!.. Geçen gün bu et parçalarından iki tanesini bizim bahçeye bırakmışlardı… Size göre hava hoş tabii, siz uğraşmıyorsunuz!..”
İyice doğrulurken belini ovuşturan ihtiyar, “Bunu bilmiyordum.” diye mırıldandı özür dilercesine önce, ama sonra daha da dikleşerek “Bu tuhaf…” diye devam etti. “Siz… Tamam eşiniz belki de, ama siz bir dişisiniz, daha merhametli olmak zorundasınız. Bu… bu nasıl olabiliyor, anlayamıyorum…”
“Ne biçim konuşuyorsun ulan ihtiyar öyle; dişi mişi!?. Adamı hasta etme babalık, aklından zorun mu var moruk?!.”
Biraz uzaktaki elektrik direğinden yansıyan loş ışıkta iriyarı adama doğru dönen ihtiyar, “Kadınlar evlat…” diye mırıldandı yine düşünceli bir ses tonuyla. “Kadınlar… Genetik yapıları ve doğurganlık yetenekleri nedeniyle daha merhametli olmak durumundalar. Bu… bu onlara doğanın bir hediyesi, bir armağan… Onlar anne oluyorlar, yavru yapıyorlar… Onlar daha merhametli olmak zorundalar…”
“Yok ya!.. Böyle her tarafı pislet, sonra siktir olup git, kalanlarla biz uğraşalım! Merhametmiş!.. Bu pezevenklere yardım edeceğine insanlara yardım etsene göreyim seni! Millet açlıktan kırılıyor görmüyor musun; onlar için bir şey yapmak aklından geçmiyor tabii, işin kolayını bulmuşsun; bu pislik yaratıklara üç-beş parça bir şeyler ver, egonu tatmin et, sonra siktirip git. Bu pislik ne olacak?!.”
İriyarı adamın eliyle işaret ettiği yere bakan ihtiyar, “İyi de, burası zaten çöplük be evlat..” diye mırıldandı yine hüzünlü bir sesle. “Sabah çöpçüler süpürür, yağmur yağar, temizlikçiler temizler; ne bileyim… Burası zaten çöplük…”
“Bunlara vereceğinize insanlara bir şeyler versenize… Millet açlıktan kırılıyor, siz bunlara takmışsınız!”
Kadına dönen ihtiyar, “Bu benim işim değil.” diye itiraz edecek oldu, alttan alır bir sesle. “Hem… Siz… Siz neden bu denli nefret dolusunuz be çocuklar?.. Nedir sizi bu denli acımasızlaştıran? Şurada üç-beş kediye yemek verip gideceğim. Bu sizi neden bu kadar öfkelendiriyor ki?..”
“Ukalalık yapma ulan!” diye tersledi ihtiyarı, iriyarı adam. “Yağmur yağarmış da, temizlermiş de!.. Bu havada mı yağmur yağacak moruk!.. Zaten burnumdan soluyorum, bir de sen canımı sıkma!”
İçine çekerken eliyle gözlerini ovuşturan ihtiyar, “Neden burnundan soluyorsun evlat?” diye sordu. “Sizi bu denli öfkeli yapan şey nedir?”
“Senin krizden mrizden haberin yok galiba babalık!.. Herkes işsiz, herkes perişan, kimsenin kimsenin derdiyle ilgilenecek hali yok; herkes kendini kurtarmanın peşinde! Bu siktiriboktan dünyada hangi merhametten söz ediyorsun?!. Merhametmiş, peh!..”
“Belki de sorun budur.” diye mırıldandı yine ihtiyar. “Birbirinize karşı öylesine nefret dolusunuz ki, bir şeyleri görebilme, bu suni sorunları çözebilme yeteneğinizi de kaybetmişsiniz… Paylaşmazsanız… paylaşmazsanız, sorunların çözüleceğini nasıl umarsınız ki! Off, bilmiyorum çocuklar… Size ne oldu böyle gerçekten bilmiyorum…”
“Tamam babalık, hadi siktir ol git, seni bir daha buralarda görmeyeyim; bak söylemedi deme!.. Giderken biraz da yağmur yağdır istersen de ortalık temizlensin ha, ne dersin?!.”
“İster misin gerçekten?”
Yere hınçla tükürürken içini çeken iriyarı adam, “Neyi ister miyim babalık?!.” diye sordu hınçla. “Neden söz ediyorsun moruk?!.”
“Yağmur… Gerçekten ister misin?”
Pırıl pırıl gökyüzüne doğru bıkkın mimiklerle bakarken ihtiyarı sertçe iten iriyarı adam, “Ulan siktir ol git ihtiyar!” diye bağırdı, karısının kolundan sertçe çekiştirip eve doğru götürürken.
“Bu son moruk!.. Seni bir daha buralarda görürsem canına okurum, söylemedi deme; hadi şimdi siktir ol git buralardan gerizekalı! Bu havada mı yağmur yağacak yani?!. Hadi, şu yağmuru yağdır da paylaştır bizimle ha!..”
Kediler aniden kaçışmaya başladığında iriyarı adam ve karısı hiçbir şey anlayamadılar. Gökyüzünden bir anda sular boşalmaya başlamıştı. İriyarı adam ve karısı eve doğru kaçmaya başladıklarında, gökten bir şelale gibi dökülen azgın suların sadece onları hedef aldığını, her taraf kupkuruyken suların sadece onların üzerine boşaldığını anladıklarında ihtiyar ortalıktan çoktan kaybolmuştu.
Dar sokağın ortalarındaki müstakil evlerine can havliyle sığınıp pencereden korku içinde çöp tenekelerinin bulunduğu alana doğru bakan iriyarı adam ve karısı, elektrik direğinden yansıyan loş ışık altında kedilerin oradan oraya koşuşturduklarını gördüler. Herbirinin ağzında küçük birer et parçası vardı.
Ve yıldızlarla pırıl pırıl aydınlanan gecede, her taraf kupkuruyken kendi bahçelerinin nasıl olup da bir anda sular içinde kaldığını hiçbir zaman anlayamadılar.
Gergin ve sessiz geçen sabah kahvaltısından sonra işe gitmek üzere arabalarına bindiklerinde şoför mahallinin ve arka koltuğun nasıl olup da sırılsıklam olduğunu ve o küçük et parçasının arka koltuğun üzerine nasıl geldiğini de…
Kadının kocası olmalıydı. Uzun boyu, iriyarı vücudu, kocaman elleri, çatık kaşları ve her an saldırıya hazır olduğu izlenimini veren öfkeli vücut diliyle bir hayli ürkütücü biriydi. Üzerinde kendisini daha da iri gösteren bol bir eşofman vardı. Karısını merak etmiş olmalıydı.
“N’oluyor be?!. Geceyi bu herifle geçirmeye mi karar verdin kız?!. İki saattir n’oluyor ulan burada?!.”
Çömeldiği yerden öfkeyle doğrulurken içini hınçla çeken genç kadın, “Ne bağırıp duruyorsun be!” diye çıkıştı adama. “Bıktım bu pislikten! Baksana yine bu herif gelmiş, ama söz dinlemeye niyeti yok gibi görünüyor. Bir halt yaptığını sanıyor. Yerlere bak! Ne bu pislik be!?.”
Otuz-otuz beş yaşlardında, güzel sayılabilecek bir kadındı. Dar bir kotun üzerine aynı renk bir bluz giymiş, uzun saçlarını küçük bir tokayla ensesinde toplamıştı. Mimiklerindeki nefret elle tutulurcasına somutlaşmıştı, gecenin karanlığında ne renk olduğu belli olmayan gözlerle yere çömelmiş olan ihtiyara bakıyordu.
Siteye elektrik sağlayan trafonun yanındaki çöp tenekelerinin bulunduğu açık alandaydılar. Her biri kocaman yedi-sekiz konteynerin bulunduğu çöplük alanda sekiz-on kedi oradan oraya koşuşup duruyor, ihtiyarın çöp tenekelerinin bulunduğu taşlık alana özenle serpiştirdiği et parçalarını kapmaya çalışıyorlardı.
Nispeten küçük olan kedilerden birini hafifçe tekmeleyen kadın, “Siz gittikten sonra buranın ne hale geldiği sizi hiç ilgilendirmiyor mu?!.” diye hırladı, çömeldiği yerden zorlukla doğrulmaya çalışan ihtiyara doğru. “Pisliğe bakın!.. Siz gidiyorsunuz, bu lanet hayvanlarla biz kalıyoruz burada!.. Şu pisliğe bakın!.. Geçen gün bu et parçalarından iki tanesini bizim bahçeye bırakmışlardı… Size göre hava hoş tabii, siz uğraşmıyorsunuz!..”
İyice doğrulurken belini ovuşturan ihtiyar, “Bunu bilmiyordum.” diye mırıldandı özür dilercesine önce, ama sonra daha da dikleşerek “Bu tuhaf…” diye devam etti. “Siz… Tamam eşiniz belki de, ama siz bir dişisiniz, daha merhametli olmak zorundasınız. Bu… bu nasıl olabiliyor, anlayamıyorum…”
“Ne biçim konuşuyorsun ulan ihtiyar öyle; dişi mişi!?. Adamı hasta etme babalık, aklından zorun mu var moruk?!.”
Biraz uzaktaki elektrik direğinden yansıyan loş ışıkta iriyarı adama doğru dönen ihtiyar, “Kadınlar evlat…” diye mırıldandı yine düşünceli bir ses tonuyla. “Kadınlar… Genetik yapıları ve doğurganlık yetenekleri nedeniyle daha merhametli olmak durumundalar. Bu… bu onlara doğanın bir hediyesi, bir armağan… Onlar anne oluyorlar, yavru yapıyorlar… Onlar daha merhametli olmak zorundalar…”
“Yok ya!.. Böyle her tarafı pislet, sonra siktir olup git, kalanlarla biz uğraşalım! Merhametmiş!.. Bu pezevenklere yardım edeceğine insanlara yardım etsene göreyim seni! Millet açlıktan kırılıyor görmüyor musun; onlar için bir şey yapmak aklından geçmiyor tabii, işin kolayını bulmuşsun; bu pislik yaratıklara üç-beş parça bir şeyler ver, egonu tatmin et, sonra siktirip git. Bu pislik ne olacak?!.”
İriyarı adamın eliyle işaret ettiği yere bakan ihtiyar, “İyi de, burası zaten çöplük be evlat..” diye mırıldandı yine hüzünlü bir sesle. “Sabah çöpçüler süpürür, yağmur yağar, temizlikçiler temizler; ne bileyim… Burası zaten çöplük…”
“Bunlara vereceğinize insanlara bir şeyler versenize… Millet açlıktan kırılıyor, siz bunlara takmışsınız!”
Kadına dönen ihtiyar, “Bu benim işim değil.” diye itiraz edecek oldu, alttan alır bir sesle. “Hem… Siz… Siz neden bu denli nefret dolusunuz be çocuklar?.. Nedir sizi bu denli acımasızlaştıran? Şurada üç-beş kediye yemek verip gideceğim. Bu sizi neden bu kadar öfkelendiriyor ki?..”
“Ukalalık yapma ulan!” diye tersledi ihtiyarı, iriyarı adam. “Yağmur yağarmış da, temizlermiş de!.. Bu havada mı yağmur yağacak moruk!.. Zaten burnumdan soluyorum, bir de sen canımı sıkma!”
İçine çekerken eliyle gözlerini ovuşturan ihtiyar, “Neden burnundan soluyorsun evlat?” diye sordu. “Sizi bu denli öfkeli yapan şey nedir?”
“Senin krizden mrizden haberin yok galiba babalık!.. Herkes işsiz, herkes perişan, kimsenin kimsenin derdiyle ilgilenecek hali yok; herkes kendini kurtarmanın peşinde! Bu siktiriboktan dünyada hangi merhametten söz ediyorsun?!. Merhametmiş, peh!..”
“Belki de sorun budur.” diye mırıldandı yine ihtiyar. “Birbirinize karşı öylesine nefret dolusunuz ki, bir şeyleri görebilme, bu suni sorunları çözebilme yeteneğinizi de kaybetmişsiniz… Paylaşmazsanız… paylaşmazsanız, sorunların çözüleceğini nasıl umarsınız ki! Off, bilmiyorum çocuklar… Size ne oldu böyle gerçekten bilmiyorum…”
“Tamam babalık, hadi siktir ol git, seni bir daha buralarda görmeyeyim; bak söylemedi deme!.. Giderken biraz da yağmur yağdır istersen de ortalık temizlensin ha, ne dersin?!.”
“İster misin gerçekten?”
Yere hınçla tükürürken içini çeken iriyarı adam, “Neyi ister miyim babalık?!.” diye sordu hınçla. “Neden söz ediyorsun moruk?!.”
“Yağmur… Gerçekten ister misin?”
Pırıl pırıl gökyüzüne doğru bıkkın mimiklerle bakarken ihtiyarı sertçe iten iriyarı adam, “Ulan siktir ol git ihtiyar!” diye bağırdı, karısının kolundan sertçe çekiştirip eve doğru götürürken.
“Bu son moruk!.. Seni bir daha buralarda görürsem canına okurum, söylemedi deme; hadi şimdi siktir ol git buralardan gerizekalı! Bu havada mı yağmur yağacak yani?!. Hadi, şu yağmuru yağdır da paylaştır bizimle ha!..”
Kediler aniden kaçışmaya başladığında iriyarı adam ve karısı hiçbir şey anlayamadılar. Gökyüzünden bir anda sular boşalmaya başlamıştı. İriyarı adam ve karısı eve doğru kaçmaya başladıklarında, gökten bir şelale gibi dökülen azgın suların sadece onları hedef aldığını, her taraf kupkuruyken suların sadece onların üzerine boşaldığını anladıklarında ihtiyar ortalıktan çoktan kaybolmuştu.
Dar sokağın ortalarındaki müstakil evlerine can havliyle sığınıp pencereden korku içinde çöp tenekelerinin bulunduğu alana doğru bakan iriyarı adam ve karısı, elektrik direğinden yansıyan loş ışık altında kedilerin oradan oraya koşuşturduklarını gördüler. Herbirinin ağzında küçük birer et parçası vardı.
Ve yıldızlarla pırıl pırıl aydınlanan gecede, her taraf kupkuruyken kendi bahçelerinin nasıl olup da bir anda sular içinde kaldığını hiçbir zaman anlayamadılar.
Gergin ve sessiz geçen sabah kahvaltısından sonra işe gitmek üzere arabalarına bindiklerinde şoför mahallinin ve arka koltuğun nasıl olup da sırılsıklam olduğunu ve o küçük et parçasının arka koltuğun üzerine nasıl geldiğini de…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)