İktisat profesörü Türk halkının nasıl bir yoksulluk cenderesinde sıkışıp kaldığını anlattığı konuşmasında, ödenmeyen çeklerden, protesto olan senetlerden, %500 artan hacizlerden, Türkiye’nin dış borcunun tüm Cumhuriyet dönemine kıyasla %190 artmasından, cinnet boyutlarındaki işsizlikten, fakir fukaradan falan bahsedip, cümle arasında kredi kartı mağdurlarından da söz edince, kendisine liberal süsü veren demokrat(!) golü atıveriyor hemen:
“Benim kredi kartım yok, ben ayağımı yorganıma göre uzatıyorum!”
Dini, milliyeti, siyasi görüşü, dünya algılamasını falan boşverin; günümüz insanının temel sorunu bu işte…
Bencil, dolayısıyla merhametsiz…
Senin yorganın dört metre; ayağını uzatabildiğin kadar uzat gitsin!
Peki, yorganı kısa olanlar veya hiç olmayanlar?
Aslında bir hayli zeki ve donanımlı biri; ama içine yuvarlandığı ihanet çukuru o denli derin ve o denli karanlık ki, ne kadar büyük bir insafsızlık yaptığını/o golü nasıl da kendi kalesine attığını idrak dahi edemiyor…
“Ben AKP’y oy verdim; oy verdiğim partiyi korumak benim görevim.” diyor; yorganı kısa gelen ya da hiç olmayanların yarısının da AKP’ye oy verdiğini ve son yedi yıldır ülkeyi yönetenin bu parti olduğunu unutarak.
Zeki ve yetenekli biri; iktisat profesörü hoca gibi o da üniversitede ders veriyor, gazetede yazı yazıyor, konferanslar verip, kitaplar yazıyor; kaba bir hesapla yorganı gerçekten ayağından kat kat uzun; Allah daha da artırsın, gerine gerine uyusun gitsin!
Peki, ya vicdan?
Merhamet?
O çok değer veriyormuş göründüğün “insan hakları”?
İşte, “yandaş medya” denilen şey bu!
Aslında iktisat profesörü Osman Altuğ’un da yorganı uzun; o neden gönül rahatlığı içinde ayağını uzatıp, yoksulu moksulu dert etmeden mışıl mışıl uyumuyor da böyle yakınıp, feryat edip duruyor?
Aydın olma sorumluluğu ve vicdan burada devreye giriyor işte.
İkisi de aydın, ikisi de öğretim üyesi; ama biri vicdanlı bir aydın, diğeri yandaş medyacı.
Mesele bu işte…
(Ne yorganı uzunlar gördüm; bu “yandaş” gibi kin kusacaklarına, hepsi insan kardeşlerinin yoksulluğunu gördükçe ızdırapla içini çekiyor.)
Bu, bunlara özgü bir şey değil, daha önce de benzer şeyler vardı. Sistem, yandaş üretmekte çok yetenekli; tek fark, şimdikilerin çok daha becerikli olması.
Şu parti, bu parti önemli değil.
Hepsi aynı!
Yorganı yedi ceddine yetecek kadar uzun olanlar, yorganı nispeten uzun olan vicdansızların bu yorganlarını biraz daha uzatmak suretiyle, bu merhametsizleri yorganı kısa olanlara veya hiç olmayanlara saldırtıyorlar.
İnsanı kahreden bu işte!
İnsan, insanı, insana karşı saldırtıyor…
Üzerinde rahatça oynanabilen birtakım karmaşık ekonomik göstergelerin canı cehenneme; ufak bir azınlık dışında, ülkenin yarısı sefalet içinde, kalanların büyük çoğunluğu asgari yaşam seviyesinin de altında…
Bunların hepsinin ayakları mı çok uzun; yorgan bu nedenle mi kısa kalıyor?!.
(“Açlık sınırı/asgari yaşam seviyesi” gibi insana yakışmayan sözlerin teknolojinin ulaştığı, üretimin adeta sınırsız seviyeye geldiği şu günlerde hâlâ kullanılabiliyor olması kimbilir Allah’ı nasıl öfkelendiriyordur; vallahi billahi yandık biz, hepimiz!..)
Bunun tüm sorumluluğunu AKP’ye atmak tabii ki doğru değil, bu ötedenberi böyle; sadece, bu iktidar döneminde yoksulluk ve yolsuzluk had safhaya çıktı, o kadar.
(Milli gelirimiz belli; peki, dolar milyarderi sayısının 7’den 27’ye çıkması size ne ifade ediyor?)
Önemli olan şu: AKP’nin de onlardan farkı yokmuş!
Din iman, fakir fukara, garip gureba söylemleri, adalet nutukları palavraymış!
Gerçekten gömlek değiştirmişler ve Kitap o gömleğin cebinde kalmış.
(Hâlâ o gömleği giymekte olanlar, “Başörtülüler artık ikiye ayrılıyor; cipli başörtülüler, akbilli başörtülüler!” diye konuştuklarına göre, Kitap’ı gerçekten hâlâ okuyor olsalar gerek; çünkü Kitap da aynısını söylüyor. Ayrıca onlar milliciydiler, emperyalizme karşıydılar; Allah var!)
Tüm halkımız gibi mütedeyyin kesim de uzun yıllardır sefalet çekiyordu, şimdi daha da çok çekiyor ve iktidar savunucularının yorganları artık çok daha uzun… Muktedirler ve onların sadık savunucuları ayaklarını artık çok daha rahatça uzatabiliyorlar…
(Muktedirlerin nitelik değiştirmesi, iktisat teorilerinin söylemiyle “sermayenin yeniden dağılımı” başka bir şey; onu bir başka çalışmada irdeleriz; 6-7 yıldır “nasıl dağıldığı”nı da…)
Ama beni en çok hüzünlendiren şey “sefalet”ten ne anlaşıldığı…
Kendi yorganları uzun ya, bunlara göre, her gün iyi kötü yemek yiyebilen biri sefalet içinde sayılmıyor…
En mütevazısından hareket edersek; insan evine güzel eşyalar almak, kışın doğalgazını yeteri kadar kullanmak, sobasını yakmak, sabah kalkıp işine gitmek, hastalandığında iyi bir doktora adam gibi muayane olmak, çoluk çocuğuna bir lokantada güzel bir yemek yedirmek, onlara yeni elbiseler almak, hep beraber sinemaya-tiyatroya gitmek, çocuğunu -mecburen- özel okulda okutmak veya yaz geldiğinde şöyle ailece 10-15 gün bir tatil yapmak istemez mi?
Hop!
Ayağını yorganına göre uzat bakayım!
Geçen gün size anlattım; emekli maaşı 460 lira olan ve faturasını ödeyemediği için doğalgaz vanasını iptal ettiren o yaşlı kadın “Günün yirmi dört saati üşüyorum, ızdırap çekiyorum evladım.” diye ağlıyordu, küçücük odasının soğuk duvarları arasında…
Annen yaşındaki o yoksul yaşlı kadın her saniye üşüdüğü için ağlıyordu ulan!..
Daha ne yorganından söz ediyorsun merhametsiz!..
Bak, bizim gazetede bugün bir haber var; son bir yıl içinde ete % 60, süte % 40, zeytinyağına % 46, sıvıyağa % 38 zam gelmiş (kontrol etmek için yazıyı kesip skyturk.net’e bir kez daha girdim; bir sürü dümen dönmüş, işin içinde başka birtakım hinoğluhinlikler varmış, ama rakamlar doğru, fiyatlar gerçekten bu kadar artmış); hadi ayağını uzat da göreyim seni!
(Dünya Tarım Ve Gıda Örgütü, Dünyada 1.020.000.000 insanın aç olduğunu tespit etmiş! Başta bu yandaş ve kader arkadaşları olmak üzere hepimize yuh olsun! Size, ona, bana… Kardeşlerimiz açlıktan ölüyor; biz Ankara’da, ilk öğretim çocuklarnının bile bu kadar kötüsünü sahneleyemeyeceği suikast müsamereleriyle mastürbasyon yapıyoruz! Sonra da Cuma namazı; öyle mi?!. “Rezzak” içini çok kötü biçimde çekiyor, bir kez daha uyarayım herkesi!)
Eğer bu “ayağı yorgana göre uzatmak” herkes içinse ben varım; yorganları paylaşalım mı?
Et, süt, yumurta sana mübah; sıra halka geldi mi, “Hop! Ayak?!.”
Neyse… Bunlar her devirde pıtrak gibi biten ve miadı dolduğunda bir kenara fırlatılıp atılan uzun yorganlı süprüntü tipler, üzerlerinde daha fazla durmaya gerek yok! (Bazıları her devrin adamı, onların raf ömrü uzun; bu garibim henüz acemi, hemen prangalıyor kendini.)
Ben esas AKP’li dostlara güceniyorum.
Dini, imanı ağzından düşürmüyorsunuz, ama Kitap ne derse tersini yapıyorsunuz…
(Sahi be dostlar, n’oldu o Cuma çıkışlarında “şeytan A.B.D.”yi telin mitingleri; şeytan, şeytanlığından vaz mı geçti, yoksa “vazgeçen” siz mi oldunuz? Neden veya ne’den vazgeçtiniz? Neden Gazze için “one minut” da, 1.5 milyon Müslüman kanının Amerikalı caniler tarafından oluk gibi akıtıldığı Irak için “forever”?.. Bak bak bak, golcü hazır bekliyor; ayarlanmış yan hakem bayrak kaldırmadığı için pozisyona girdi ya, “Ne o; Gazze için “one minut”a karşı mısın?” diye yılıklaşmak üzere… İşi gücü, “Irak için forever”ı unutturmak.)
Sevgili AKP’li dostlar…
Bu dünyada yorganını uzatmak için fakir fukaraya böylesine saldırarak zalimleşenler için ne düşünüyorsunuz; öteki taraftaki uzun yorgan nedeniyle üzülecekler midir sizce?
Unuttunuz biliyorum; 6-7 yıldır süren şu psikojenik amnezinizi bırakın da açıp okuyarak hatırlayın biraz…
Ayıp oluyor…
Günah oluyor…
A’raf 41 ne diyor mesela?..
Not 1: “Yorgan”, Kuran’da bir kez geçiyor; A’raf 41’de, mealen şöyle:
“Onlara bir cehennem döşeği ile üzerlerini örtecek bir cehennem yorganı verilir. Biz zalimleri işte böyle cezalandırırız.”
Bana öyle geliyor ki, burada “uzun yorgan” için fakir fukaraya saldırarak zalimleşenler, “orada” çok rahat edecekler(!); çünkü yukarıdaki ürpertici ayete bakılırsa, “orada” yorganları yeteri kadar uzun olacak! Orada uzun bir süre hiç üşümeyecekler!..
Not 2: “Psikojenik amnezi”, bilincin/insan ruhunun savunma mekanizmalarından biriymiş. İnsan, bazen, kendisine acı verecek anıları bilerek/isteyerek unutabiliyor, bilincinin derinliklerinde bir yere hapsediyor ve böylece rahatlayabiliyormuş. Ama, hekimlerin söylediğine göre, bu “amnezi” bir gün, bir şekilde ortaya çıkabilir ve o kişiyi ciddi biçimde rahatsız etmeye tekrar başlayabilirmiş. Hekimler bunun “an meselesi” olduğunu da ilave ediyorlar.
14 Şubat 2010 Pazar
10 Şubat 2010 Çarşamba
Sen Ne Biçim Tanrısın!
Bugün o kediyi görünce hüzünlenip bir kez daha sorgulamaya başladım seni.
Sanırım yavruydu; bir-iki, bilemedin üç-dört aylık...
Artık ağızları kapalı yapılan şu kalleş çöp tenekelerinin dibinde yiyecek arıyordu çaresiz, mecalsiz ve umutsuz…
Bir deri bir kemik kalmıştı.
Zor yürüyordu.
Sonra o kediyi gördüğüm mahallede oturan müminlerini inceledim biraz. Besili adamlardı… Altlarında son model otomobiller… Pahalı konutlar… Muhtemelen pahalı yiyeceklerle dolu dolaplar… şişmiş göbekler… Kibirli tavırlar…
Özellikle kibirli tavırlar…
Dinden imandan hiç söz etmiyorlardı; yeni ilgi alanları mal ve servetlerdi artık.
Katı tiplerdi, katılaşmış tipler…
Mal ve servet peşinde çılgınca koştururken o kediyi görmüyorlardı; görselerdi bile vakitleri yoktu, çünkü onlar “Rablerine karşı gerçekten çok nankördüler ve kendileri de buna iyiden iyiye tanıktılar, mal ve servet arzusu yüzünden alabildiğine katılaşmışlardı” (Adiyat/6, 7, 8) ; açlıktan ölmek üzere olan o kediye ayıracak zamanları yoktu.
O zaman bir kez daha hissettim:
Senin gibi, müminlerin de vicdansız.
Acımasız.
İnsafsız tipler…
Bencil…
Kendi çıkarından başka bir şey düşünmeyen, dini ve insani duygularını tamamen yitirmiş, duygusuz tipler…
Müminlerinin oturduğu o lüks mahallede, o yavru kedinin zillet içinde ölmek üzere olduğu o zengin mahallede, alabildiğine katı müminlerinin üzerinden sorgulamaya başladım seni bir kez daha.
Müminlerini hiç sevmedim ey Tanrı!
Seni de hiç sevemedim zaten!
Sen ne biçim Tanrısın be!?.
Böyle Tanrılık mı olur?!.
Sonra o imtiyazlı mahalleden ayrılıp halkın arasına karışınca, yolda bir o yana bir bu yana sürüklenip, savrulup duran insanlara takıldı gözüm…
O bitmiş tükenmiş yavru kediden farksızdı hepsi.
Fakir fukara, işsiz güçsüz, itilmiş, ezilmiş, dışlanmış, sağlıksız ve eğitimsiz bırakılmış, hakarete uğramış, onursuzlaştırılmış, açlığa ve “onun bunun himmetine” muhtaç edilmiş, “onun bunun sahte merhametine/kahrolası kibirli merhametine” terk edilmiş.
Onun bunun o kahrolası kibirli sahte merhametine!..
En az o cılız kedi kadar mecalsiz, çaresiz ve umutsuz.
Hepsi mutsuz, hepsi kederli, hepsi depresyonda veya eşiğinde…
Hepsi içini çekiyor…
Bir ülkede bu kadar büyük bir çoğunluk mutsuz olur mu?!.
Sen merhametsiz bir Tanrısın, “merhametsiz” senin göbekadın!
Dün üç telefon, bugün iki… Her gün, her gün aynı şey!.. Dostlarım cinnetin eşiğinde; haciz gelmiş evlerine, maaşlarına. Sayamadığım onlarca telefon… “İş” diye inliyorlar; “Ne olur bir iş!”…
Ülkenin zenginliklerini gavurlarla birlikte bir avuç işbirlikçi müminin gasp etmiş; millet kırılıp dururken bunlar servetlerine servet katmış veya çulsuzken birden servet sahibi olmuş…
Dinin temel kıstası olan tevazuu, yerini kibire bırakmış.
Bunlar senin müminlerin…
Bunlar da senin kadar acımasız, bencil ve çıkarcı…
Paylaşma nedir bilmeyen, bölüşmeye yanaşmayan; azdıkça azan ve sahip oldukça daha fazlasına sahip olmak için yanıp tutuşan tipler.
Hepsi gaddar, hepsi kurnaz, hepsi ikiyüzlü…
Kahrolası müminlerin bunlar senin!
Sana özenmişler, seni taklit ediyorlar…
Ve hepsi senin gibi kibirli…
Kendi Ordusunu yenmenin hazzı içinde yapmakta olduğu mastürbasyonla kendinden geçmiş olan dördüncü kuvveti(!) “İblis ile dostluk kuran aşağılık maymunlar”(Casiye, 19/Bakara, 65) ele geçirmiş; “azgınlık” terbiyesizlik, şımarıklık, şirretlik, hainlik yapmak için hiçbir fırsatı kaçırmıyorlar…
Halk aşağılanmışlık ihanetiyle sürüklendiği zillet batağında öfkeyle debelenip dururken, bu konuya yoğunlaşması gereken medya, kendi Ordusunu yenmek için marazi bir hırsla savaşıp duruyor; iftira, karalama, bel altına vurma, çamur atma… Marazi bir hırs, alabildiğine marazi… İntikam alıyor; medya, kendi Ordusundan intikam alıyor ve bunu alabildiğine kin kusarken açık açık, göstere göstere, tadını çıkara çıkara yapıyor!
Türk medyası(!), Türk Ordusu’nu yenmenin tadını çıkarıyor!..
Geçim derdinden bunalmış olan kitlenin kafası karmakarışık; cetvelle çizilmiş gibi ikiye ayrılmış durumda… Aç sözde demokratlarla aç sözde Ergenekoncular birbirini nefretle süzüyor!
Ülkenin 70-80 yıllık tüm birikimi, özelleştirme kılıfı içinde gâvurlara peşkeş çekilmiş; elde avuçta hiçbir şey kalmamış! Limanlar, fabrikalar, telekomünikasyon sistemleri, bankalar, hatta bakkallar… Emperyalizmin Türk bakkala bile tahammülü yok; hepsini istiyor, her şeyi, tüm malları, tüm servetleri…
Fabrikaları, limanları, hava meydanlarını, otoyolları, köprüleri, dağları, ovaları, ırmakları…
Hepsini; tüm malları, tüm servetleri…
Son kuruşuna kadar…
Özelleştirme adı altındaki talan bittiğinde bu kez ruhlarımıza saldıracaklar demek isterdim, ama onu çoktan özelleştirdiler bile; Türk’ün ruhu, tek düşman olarak yine Türk’ün ruhunu görüyor! (Aynı oyunu Kürt kardeşlerimiz üzerinde oynuyorlar, ama o kardeşlerimiz de bunu hissetmişe benzemiyorlar hiç. Sevgili Kürt kardeşlerim, sizi kışkırtanlar “toprak reformu” hakkında ne düşünüyorlar; ağaların topraklarını size paylaştırmayı düşünüyorlar mı hiç; sorsanıza şu “ağalara” bir kez! Sorun bakalım; “demokratik özerklik”te toprak reformu var mı, yok mu?!.)
Ordu paramparça; bugün hangi subaya iftira atılacağı üzerinde bahisler açılıyor; “Kuzey Irak” nedeniyle sergilenen “çuval operasyonu” aşamalar kaydediyor!
Tüm bunlar olurken/oldurulurken, mal ve servetten başka bir şey düşünmeyen müminlerin, kendi gücünden tahrik olarak daimi orgazm yaşayan bir karadelik gibiler; yuttukça daha çok büyüyorlar, daha çok büyüdükçe daha çok yutuyorlar!
Katılaşmış müminlerin, “bir lokma, bir hırka” düsturunu terk etmiş; ülke nimetlerini aralarında vahşice bölüşmek peşinde dinden imandan çıkmış, Tanrı düsturlarına biat etmenin gönül huzuru içinde katılaştıkça katılaşıyorlar.
Merhamet, gönüllerden çoktan silinmiş; neredeyse sözlüklerden de kovulmak üzere.
Rezalet, hüzün verici boyutları aşmış, cinnet derecesine ulaşmış.
Tarihin en şerefli ülkelerinden biri, adeta açık hava tiyatrosu…
Suikast müsamereleri, darbe tiyatroları, cami bombalama piyesleri…
(“Darbeci darbeci!” diye yılıklaşmayın; 12 Eylül’den sonra yazdıklarınız ortada, sizi ikiyüzlüler sizi! Birileri işkence altında kan kusarken, siz darbecilere methiyeler düzmekle, onların sofralarında tıkındıklarınızı tekrar tekrar tıkınabilmek için yalıların bahçelerinden denize kusmakla meşguldünüz!)
Türk askeri, hayatını adadığı, uğrunda dağlarda şehit düştüğü, kurucusu olduğu kendi ülkesinde, kalleş ve fırsatçı medya maymunlarının adi iftiralarından dolayı sokağa çıkmaya utanıyor!
Herkes, herkesle ve her şeyle kavgalı; herkes, herkesten ve her şeyden nefret ediyor; herkes, herkesten ve her şeyden tiksiniyor…
Her şey toz duman, göz gözü görmüyor…
Ve sen hiçbir şey yapmadan, tepeden öylece bakıyor, kıs kıs gülüyorsun!
Sen ne biçim Tanrısın be!
Seni Allah’a şikayet edeceğim…
Ama kaçınılmaz tepkisini bildiğim için çekiniyorum bundan.
“Sen ne yapıyorsun?!.” diye çıkışacak bana, biliyorum; “Sen ne yapıyorsun?!.”
“Ben sana, ‘aklını kullanmazsan pisliği üzerine bırakırım!’ demedim mi?!.” (Yunus, 100)
“Ben sana özgür irade vermedim mi?!.” (Yunus, 14)
“Ben sana ‘zalime karşı mücadele et’ demedim mi?!.” (Nisa, 75)
“Ben sana ‘sakın hainlere yardakçı olma!’ demedim mi?!.” (Nisa, 105)
“Zillet altında, hakir bir biçimde, küçük düşürülmüşlük utancı içinde sürüp giden yaşamını değiştirmek için sen ne yaptın, ne yapıyorsun?!.” diye kızacak bana…
Olsun be!
Varsın Allah kızsın bana be ey Tanrı…
Allah senin gibi değil; O, merhametli; O, affedici; O, kızar ama affeder.
Varsın Allah kızsın bana!
Yine de seni O’na şikayet edeceğim…
Ne var ki, ağırlığı altında ezileceğimi bildiğim o soruya nasıl cevap vereceğim hâlâ bilmiyorum.
“Sen ne yaptın, ne yapıyorsun?!.” diye soracak bana… (Bakara, 190)
Biliyorum…
“Sen ne yaptın, ne yapıyorsun?!.”
Not: Nihat Uslu dostuma samimi bir cevap:
Sevgili Uslu,
“Müslümana Tek Bir Soru: Darbeciler Yargılansın Mı?” adlı çalışmam nedeniyle, “O zaman elimizi kolumuzu bağlayıp bekleyelim. Allah nasılsa onları cezalandıracak.” diyorsunuz.
O çalışmadan böyle bir sonuç çıktıysa, bu, kalemimin yetersizliği nedeniyle olsa gerektir. Yoksa, her çalışmasında Allah’tan ve Elçisi’nden örnekler veren bu fakir, böyle bir şey önerir mi? Peygamberimiz elini kolunu bağlayıp öylece beklemiş miydi? Ayrıca, hemen her çalışmamda Nisa 75’i hatırlatmam boşuna mı sizce?
İki hususa dikkat etmeliyiz dostum; birincisi adalet, ikincisi ise zulümle/zalimle topyekün mücadele… Darbeci olduğu iddia edilenlerden bir kısmına çılgın gibi saldırırken diğerini hiç görmemek, görmezden gelmek doğru olur mu?
Gerçekten darbeciyse her türlüsü yargılanmalı tabii; ama bu yapılırken Allah ve Kitap örnek alınmalı; adil olunmalı. Henüz iddianamesi bile hazırlanmadan hapishanede ölenleri, intihar edenleri, şerefleriyle oynananları, sağlıkları bozulanları hatırlayın… Adalet bir gün herkese gerekebilir. Hayali cami bombalamalar, uçak düşürmeler… Olur mu böyle şey!
Her şeyin ötesinde; işin bu kısmı 7-8, bilemediniz 40-50 yıllık bir olgu; ben binlerce yıllık bir darbeyi sorguluyorum, Müslümana hitap ettiğim o çalışmada. Binlerce yıldır süren bir darbeden söz ediyorum. Kavmi, Şuayb Pegambere nasıl kızıyordu: “Ey Şuayb! Namazın mı emrediyor sana, atalarımızın tapar olduğunu terk etmemizi yahut mallarımızda dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi?!.” (Hud, 87)
Siteminizi ve üslubunuzu samimi buldum, bu nedenle size cevap veriyorum; ayrıca hissiyatınıza tüm kalbimle katılıyorum, böyle sitem ettiğiniz için de size saygı duyuyorum.
Yukarıdaki çalışmamın son satırını okur musunuz…
Kendi adıma hangi sorudan çekindiğimi gördünüz mü?
“Sen ne yaptın, ne yapıyorsun?!.”
Keşke herkes sizin gibi olsa; keşke herkes elini kolunu bağlayıp bir kenara çıkilmeyi, öylece beklemeyi reddetse…
Allah’a emanet olun dostum…
Sanırım yavruydu; bir-iki, bilemedin üç-dört aylık...
Artık ağızları kapalı yapılan şu kalleş çöp tenekelerinin dibinde yiyecek arıyordu çaresiz, mecalsiz ve umutsuz…
Bir deri bir kemik kalmıştı.
Zor yürüyordu.
Sonra o kediyi gördüğüm mahallede oturan müminlerini inceledim biraz. Besili adamlardı… Altlarında son model otomobiller… Pahalı konutlar… Muhtemelen pahalı yiyeceklerle dolu dolaplar… şişmiş göbekler… Kibirli tavırlar…
Özellikle kibirli tavırlar…
Dinden imandan hiç söz etmiyorlardı; yeni ilgi alanları mal ve servetlerdi artık.
Katı tiplerdi, katılaşmış tipler…
Mal ve servet peşinde çılgınca koştururken o kediyi görmüyorlardı; görselerdi bile vakitleri yoktu, çünkü onlar “Rablerine karşı gerçekten çok nankördüler ve kendileri de buna iyiden iyiye tanıktılar, mal ve servet arzusu yüzünden alabildiğine katılaşmışlardı” (Adiyat/6, 7, 8) ; açlıktan ölmek üzere olan o kediye ayıracak zamanları yoktu.
O zaman bir kez daha hissettim:
Senin gibi, müminlerin de vicdansız.
Acımasız.
İnsafsız tipler…
Bencil…
Kendi çıkarından başka bir şey düşünmeyen, dini ve insani duygularını tamamen yitirmiş, duygusuz tipler…
Müminlerinin oturduğu o lüks mahallede, o yavru kedinin zillet içinde ölmek üzere olduğu o zengin mahallede, alabildiğine katı müminlerinin üzerinden sorgulamaya başladım seni bir kez daha.
Müminlerini hiç sevmedim ey Tanrı!
Seni de hiç sevemedim zaten!
Sen ne biçim Tanrısın be!?.
Böyle Tanrılık mı olur?!.
Sonra o imtiyazlı mahalleden ayrılıp halkın arasına karışınca, yolda bir o yana bir bu yana sürüklenip, savrulup duran insanlara takıldı gözüm…
O bitmiş tükenmiş yavru kediden farksızdı hepsi.
Fakir fukara, işsiz güçsüz, itilmiş, ezilmiş, dışlanmış, sağlıksız ve eğitimsiz bırakılmış, hakarete uğramış, onursuzlaştırılmış, açlığa ve “onun bunun himmetine” muhtaç edilmiş, “onun bunun sahte merhametine/kahrolası kibirli merhametine” terk edilmiş.
Onun bunun o kahrolası kibirli sahte merhametine!..
En az o cılız kedi kadar mecalsiz, çaresiz ve umutsuz.
Hepsi mutsuz, hepsi kederli, hepsi depresyonda veya eşiğinde…
Hepsi içini çekiyor…
Bir ülkede bu kadar büyük bir çoğunluk mutsuz olur mu?!.
Sen merhametsiz bir Tanrısın, “merhametsiz” senin göbekadın!
Dün üç telefon, bugün iki… Her gün, her gün aynı şey!.. Dostlarım cinnetin eşiğinde; haciz gelmiş evlerine, maaşlarına. Sayamadığım onlarca telefon… “İş” diye inliyorlar; “Ne olur bir iş!”…
Ülkenin zenginliklerini gavurlarla birlikte bir avuç işbirlikçi müminin gasp etmiş; millet kırılıp dururken bunlar servetlerine servet katmış veya çulsuzken birden servet sahibi olmuş…
Dinin temel kıstası olan tevazuu, yerini kibire bırakmış.
Bunlar senin müminlerin…
Bunlar da senin kadar acımasız, bencil ve çıkarcı…
Paylaşma nedir bilmeyen, bölüşmeye yanaşmayan; azdıkça azan ve sahip oldukça daha fazlasına sahip olmak için yanıp tutuşan tipler.
Hepsi gaddar, hepsi kurnaz, hepsi ikiyüzlü…
Kahrolası müminlerin bunlar senin!
Sana özenmişler, seni taklit ediyorlar…
Ve hepsi senin gibi kibirli…
Kendi Ordusunu yenmenin hazzı içinde yapmakta olduğu mastürbasyonla kendinden geçmiş olan dördüncü kuvveti(!) “İblis ile dostluk kuran aşağılık maymunlar”(Casiye, 19/Bakara, 65) ele geçirmiş; “azgınlık” terbiyesizlik, şımarıklık, şirretlik, hainlik yapmak için hiçbir fırsatı kaçırmıyorlar…
Halk aşağılanmışlık ihanetiyle sürüklendiği zillet batağında öfkeyle debelenip dururken, bu konuya yoğunlaşması gereken medya, kendi Ordusunu yenmek için marazi bir hırsla savaşıp duruyor; iftira, karalama, bel altına vurma, çamur atma… Marazi bir hırs, alabildiğine marazi… İntikam alıyor; medya, kendi Ordusundan intikam alıyor ve bunu alabildiğine kin kusarken açık açık, göstere göstere, tadını çıkara çıkara yapıyor!
Türk medyası(!), Türk Ordusu’nu yenmenin tadını çıkarıyor!..
Geçim derdinden bunalmış olan kitlenin kafası karmakarışık; cetvelle çizilmiş gibi ikiye ayrılmış durumda… Aç sözde demokratlarla aç sözde Ergenekoncular birbirini nefretle süzüyor!
Ülkenin 70-80 yıllık tüm birikimi, özelleştirme kılıfı içinde gâvurlara peşkeş çekilmiş; elde avuçta hiçbir şey kalmamış! Limanlar, fabrikalar, telekomünikasyon sistemleri, bankalar, hatta bakkallar… Emperyalizmin Türk bakkala bile tahammülü yok; hepsini istiyor, her şeyi, tüm malları, tüm servetleri…
Fabrikaları, limanları, hava meydanlarını, otoyolları, köprüleri, dağları, ovaları, ırmakları…
Hepsini; tüm malları, tüm servetleri…
Son kuruşuna kadar…
Özelleştirme adı altındaki talan bittiğinde bu kez ruhlarımıza saldıracaklar demek isterdim, ama onu çoktan özelleştirdiler bile; Türk’ün ruhu, tek düşman olarak yine Türk’ün ruhunu görüyor! (Aynı oyunu Kürt kardeşlerimiz üzerinde oynuyorlar, ama o kardeşlerimiz de bunu hissetmişe benzemiyorlar hiç. Sevgili Kürt kardeşlerim, sizi kışkırtanlar “toprak reformu” hakkında ne düşünüyorlar; ağaların topraklarını size paylaştırmayı düşünüyorlar mı hiç; sorsanıza şu “ağalara” bir kez! Sorun bakalım; “demokratik özerklik”te toprak reformu var mı, yok mu?!.)
Ordu paramparça; bugün hangi subaya iftira atılacağı üzerinde bahisler açılıyor; “Kuzey Irak” nedeniyle sergilenen “çuval operasyonu” aşamalar kaydediyor!
Tüm bunlar olurken/oldurulurken, mal ve servetten başka bir şey düşünmeyen müminlerin, kendi gücünden tahrik olarak daimi orgazm yaşayan bir karadelik gibiler; yuttukça daha çok büyüyorlar, daha çok büyüdükçe daha çok yutuyorlar!
Katılaşmış müminlerin, “bir lokma, bir hırka” düsturunu terk etmiş; ülke nimetlerini aralarında vahşice bölüşmek peşinde dinden imandan çıkmış, Tanrı düsturlarına biat etmenin gönül huzuru içinde katılaştıkça katılaşıyorlar.
Merhamet, gönüllerden çoktan silinmiş; neredeyse sözlüklerden de kovulmak üzere.
Rezalet, hüzün verici boyutları aşmış, cinnet derecesine ulaşmış.
Tarihin en şerefli ülkelerinden biri, adeta açık hava tiyatrosu…
Suikast müsamereleri, darbe tiyatroları, cami bombalama piyesleri…
(“Darbeci darbeci!” diye yılıklaşmayın; 12 Eylül’den sonra yazdıklarınız ortada, sizi ikiyüzlüler sizi! Birileri işkence altında kan kusarken, siz darbecilere methiyeler düzmekle, onların sofralarında tıkındıklarınızı tekrar tekrar tıkınabilmek için yalıların bahçelerinden denize kusmakla meşguldünüz!)
Türk askeri, hayatını adadığı, uğrunda dağlarda şehit düştüğü, kurucusu olduğu kendi ülkesinde, kalleş ve fırsatçı medya maymunlarının adi iftiralarından dolayı sokağa çıkmaya utanıyor!
Herkes, herkesle ve her şeyle kavgalı; herkes, herkesten ve her şeyden nefret ediyor; herkes, herkesten ve her şeyden tiksiniyor…
Her şey toz duman, göz gözü görmüyor…
Ve sen hiçbir şey yapmadan, tepeden öylece bakıyor, kıs kıs gülüyorsun!
Sen ne biçim Tanrısın be!
Seni Allah’a şikayet edeceğim…
Ama kaçınılmaz tepkisini bildiğim için çekiniyorum bundan.
“Sen ne yapıyorsun?!.” diye çıkışacak bana, biliyorum; “Sen ne yapıyorsun?!.”
“Ben sana, ‘aklını kullanmazsan pisliği üzerine bırakırım!’ demedim mi?!.” (Yunus, 100)
“Ben sana özgür irade vermedim mi?!.” (Yunus, 14)
“Ben sana ‘zalime karşı mücadele et’ demedim mi?!.” (Nisa, 75)
“Ben sana ‘sakın hainlere yardakçı olma!’ demedim mi?!.” (Nisa, 105)
“Zillet altında, hakir bir biçimde, küçük düşürülmüşlük utancı içinde sürüp giden yaşamını değiştirmek için sen ne yaptın, ne yapıyorsun?!.” diye kızacak bana…
Olsun be!
Varsın Allah kızsın bana be ey Tanrı…
Allah senin gibi değil; O, merhametli; O, affedici; O, kızar ama affeder.
Varsın Allah kızsın bana!
Yine de seni O’na şikayet edeceğim…
Ne var ki, ağırlığı altında ezileceğimi bildiğim o soruya nasıl cevap vereceğim hâlâ bilmiyorum.
“Sen ne yaptın, ne yapıyorsun?!.” diye soracak bana… (Bakara, 190)
Biliyorum…
“Sen ne yaptın, ne yapıyorsun?!.”
Not: Nihat Uslu dostuma samimi bir cevap:
Sevgili Uslu,
“Müslümana Tek Bir Soru: Darbeciler Yargılansın Mı?” adlı çalışmam nedeniyle, “O zaman elimizi kolumuzu bağlayıp bekleyelim. Allah nasılsa onları cezalandıracak.” diyorsunuz.
O çalışmadan böyle bir sonuç çıktıysa, bu, kalemimin yetersizliği nedeniyle olsa gerektir. Yoksa, her çalışmasında Allah’tan ve Elçisi’nden örnekler veren bu fakir, böyle bir şey önerir mi? Peygamberimiz elini kolunu bağlayıp öylece beklemiş miydi? Ayrıca, hemen her çalışmamda Nisa 75’i hatırlatmam boşuna mı sizce?
İki hususa dikkat etmeliyiz dostum; birincisi adalet, ikincisi ise zulümle/zalimle topyekün mücadele… Darbeci olduğu iddia edilenlerden bir kısmına çılgın gibi saldırırken diğerini hiç görmemek, görmezden gelmek doğru olur mu?
Gerçekten darbeciyse her türlüsü yargılanmalı tabii; ama bu yapılırken Allah ve Kitap örnek alınmalı; adil olunmalı. Henüz iddianamesi bile hazırlanmadan hapishanede ölenleri, intihar edenleri, şerefleriyle oynananları, sağlıkları bozulanları hatırlayın… Adalet bir gün herkese gerekebilir. Hayali cami bombalamalar, uçak düşürmeler… Olur mu böyle şey!
Her şeyin ötesinde; işin bu kısmı 7-8, bilemediniz 40-50 yıllık bir olgu; ben binlerce yıllık bir darbeyi sorguluyorum, Müslümana hitap ettiğim o çalışmada. Binlerce yıldır süren bir darbeden söz ediyorum. Kavmi, Şuayb Pegambere nasıl kızıyordu: “Ey Şuayb! Namazın mı emrediyor sana, atalarımızın tapar olduğunu terk etmemizi yahut mallarımızda dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi?!.” (Hud, 87)
Siteminizi ve üslubunuzu samimi buldum, bu nedenle size cevap veriyorum; ayrıca hissiyatınıza tüm kalbimle katılıyorum, böyle sitem ettiğiniz için de size saygı duyuyorum.
Yukarıdaki çalışmamın son satırını okur musunuz…
Kendi adıma hangi sorudan çekindiğimi gördünüz mü?
“Sen ne yaptın, ne yapıyorsun?!.”
Keşke herkes sizin gibi olsa; keşke herkes elini kolunu bağlayıp bir kenara çıkilmeyi, öylece beklemeyi reddetse…
Allah’a emanet olun dostum…
27 Ocak 2010 Çarşamba
"Darbe! Darbe!" diye Yırtınan Darbeciler
Uzun uzun alıntılar yapıp, herkesin o ahlâksız koroya katılmak için didinip durduğu şu günlerde vaktinizi ziyan etmeyeceğim. Kafalar yeteri kadar karışık zaten, bir de ben karıştırmak istemiyorum.
Çok kısa keseceğim.
Ortak özelliklerini sıralayacağım size.
Bakın, ne “rastlantılar” çıkacak ortaya!
Ortak özelliklerini sıralayacağım size…
Rastlantısal ortak özelliklerini…
Amerikancı…
AB’ci…
Mustafa Kemal düşmanı…
“Türk” dendiğinde tüyleri diken diken…
Fakir fukara düşmanı… (Millet açlıktan kırılıyor, borç batağındaki insanlar birer birer intihar ediyor, esnaftan tutun da çiftçiye kadar herkes perişan, işsizlik insanları cinnete sürükleyecek boyutlarda, Türkiye İstatistik Kurumu vesikalı orospu sayısı %500 arttı diye belgeler yayınlıyor, bu kışta kıyamette millet evindeki doğalgaz vanasını iptal etmiş; iki satır da bunlar için yazın be!)
Demokrat… (Sadece kendilerine… Ulus Devleti eleştirmek demokratlık, savunmak ise darbecilik, Ergenekonculuk!)
Ordu düşmanı… (Irak’a “demokrasi götüren” orduya ise hayran tabii.)
Özelleştirmeci… (Bu mazlum milletin 70 yılda üretebildiği tüm kamu hazinelerini ona buna peşkeş çekmeyi “özelleştirme” diye yutturanından tutun da, “Sümerbank’ın ismini tarihten siliyoruz evelallah!” diye kin kusanına; Türkiye’nin en çok kurumlar vergisi ödeyen kuruluşu olan Telekom’u beş yıllık kârı karşılığında “gâvurlara” satanından tutun da, en stratejik limanlarımızı “gâvurlara” peşkeş çekenine kadar, ne ararsanız.)
Yabancı sermaye hayranı… (Komisyon komisyondur!)
Borsacı… (%72’si “gâvurların” elindeymiş ne gam!)
İslam’a saygılı… (Tabii, yerseniz!)
Muktedir aşığı… (Bir kere de muktedirleri eleştirin be!)
Yalancı… (Yazdıkları ve söyledikleri hep yalan çıktı.)
Yalaka…
Yandaş…
İftiracı… (Attığı her çamur yüzüne gözüne bulaştı.)
Dönek… (Çoğu ne yazık ki, eski yoldaş.)
Korkak… (Bugün Ordu’ya vurmanın ne tehlikesi var; Tekel işçilerini yazmaya cesaret bile edemiyor; artık kimden tırsıyorsa!)
Ahlâksız… (Annesiyle cinsel ilişki kurmayı kabul edilebilir bulandan tutun da, karısının başına içi bok dolu kavanoz fırlatanına kadar; Kuran’ın muhkem ayetlerinin dahi neshedilmiş olduğunu yazıp çizenden tutun da, Mevlana’nın karısını bir gecede 70 kez becerdiğini gururla anlatanına kadar; vergilendirme soygunculuktur diye yırtınanından tutun da, utancından marksist liberal diye melez ve pespaye kavramlar üretenine kadar, ne ararsanız.)
Ulus Devlet karşıtı… (çünkü ulus “Türk” ulusu.)
Gaddar… (72 saatlik sorguda, aç, susuz, ilaçsız kaldığı için fenalaşan yaşlı insanlarla alay etmekten çekinmeyecek derecede gaddar.)
Muhalefet düşmanı… (Muhalefetsiz demokrasi olabilirmiş gibi.)
Hain… (Kuran öyle söylüyor.)
İkiyüzlü… (Dün Kenan Evren’i yalısında ağırlıyordu; yarın da bir başkasını ağırlayacak.)
Gerisini siz doldurun; söz verdim, bu kez kısa tutacağım.
Yeni Gladyo eski Gladyoyu hınçla becerirken, elinde kâğıt mendil ve kolonyayla kapıda bekleyen, darbe darbe diye avaz avaz bağırırken genelde tüm insanoğluna, özelde Türk Milleti’ne darbe tezgahlamakla meşgul yitik ruhlar…
Peh ulan, peh be!..
Ulan ne kalleş günler be!..
Ortalık zifiri karanlık; sabah mı yaklaştı ne!
Çok kısa keseceğim.
Ortak özelliklerini sıralayacağım size.
Bakın, ne “rastlantılar” çıkacak ortaya!
Ortak özelliklerini sıralayacağım size…
Rastlantısal ortak özelliklerini…
Amerikancı…
AB’ci…
Mustafa Kemal düşmanı…
“Türk” dendiğinde tüyleri diken diken…
Fakir fukara düşmanı… (Millet açlıktan kırılıyor, borç batağındaki insanlar birer birer intihar ediyor, esnaftan tutun da çiftçiye kadar herkes perişan, işsizlik insanları cinnete sürükleyecek boyutlarda, Türkiye İstatistik Kurumu vesikalı orospu sayısı %500 arttı diye belgeler yayınlıyor, bu kışta kıyamette millet evindeki doğalgaz vanasını iptal etmiş; iki satır da bunlar için yazın be!)
Demokrat… (Sadece kendilerine… Ulus Devleti eleştirmek demokratlık, savunmak ise darbecilik, Ergenekonculuk!)
Ordu düşmanı… (Irak’a “demokrasi götüren” orduya ise hayran tabii.)
Özelleştirmeci… (Bu mazlum milletin 70 yılda üretebildiği tüm kamu hazinelerini ona buna peşkeş çekmeyi “özelleştirme” diye yutturanından tutun da, “Sümerbank’ın ismini tarihten siliyoruz evelallah!” diye kin kusanına; Türkiye’nin en çok kurumlar vergisi ödeyen kuruluşu olan Telekom’u beş yıllık kârı karşılığında “gâvurlara” satanından tutun da, en stratejik limanlarımızı “gâvurlara” peşkeş çekenine kadar, ne ararsanız.)
Yabancı sermaye hayranı… (Komisyon komisyondur!)
Borsacı… (%72’si “gâvurların” elindeymiş ne gam!)
İslam’a saygılı… (Tabii, yerseniz!)
Muktedir aşığı… (Bir kere de muktedirleri eleştirin be!)
Yalancı… (Yazdıkları ve söyledikleri hep yalan çıktı.)
Yalaka…
Yandaş…
İftiracı… (Attığı her çamur yüzüne gözüne bulaştı.)
Dönek… (Çoğu ne yazık ki, eski yoldaş.)
Korkak… (Bugün Ordu’ya vurmanın ne tehlikesi var; Tekel işçilerini yazmaya cesaret bile edemiyor; artık kimden tırsıyorsa!)
Ahlâksız… (Annesiyle cinsel ilişki kurmayı kabul edilebilir bulandan tutun da, karısının başına içi bok dolu kavanoz fırlatanına kadar; Kuran’ın muhkem ayetlerinin dahi neshedilmiş olduğunu yazıp çizenden tutun da, Mevlana’nın karısını bir gecede 70 kez becerdiğini gururla anlatanına kadar; vergilendirme soygunculuktur diye yırtınanından tutun da, utancından marksist liberal diye melez ve pespaye kavramlar üretenine kadar, ne ararsanız.)
Ulus Devlet karşıtı… (çünkü ulus “Türk” ulusu.)
Gaddar… (72 saatlik sorguda, aç, susuz, ilaçsız kaldığı için fenalaşan yaşlı insanlarla alay etmekten çekinmeyecek derecede gaddar.)
Muhalefet düşmanı… (Muhalefetsiz demokrasi olabilirmiş gibi.)
Hain… (Kuran öyle söylüyor.)
İkiyüzlü… (Dün Kenan Evren’i yalısında ağırlıyordu; yarın da bir başkasını ağırlayacak.)
Gerisini siz doldurun; söz verdim, bu kez kısa tutacağım.
Yeni Gladyo eski Gladyoyu hınçla becerirken, elinde kâğıt mendil ve kolonyayla kapıda bekleyen, darbe darbe diye avaz avaz bağırırken genelde tüm insanoğluna, özelde Türk Milleti’ne darbe tezgahlamakla meşgul yitik ruhlar…
Peh ulan, peh be!..
Ulan ne kalleş günler be!..
Ortalık zifiri karanlık; sabah mı yaklaştı ne!
24 Ocak 2010 Pazar
Kuran'dan Kapitalizm Çıkar mı ?
Çıkar!
Çıktı zaten…
Öyle bir çıktı ki, bir daha geri dönmesi de mümkün değil elhamdülillah!..
Aynı konuyu içeren kitaplar yazmaktan hiç hoşlanmam; bu nedenle “Benzerleriyle değiştirilenlerin Hikâyesi”nden sonra benzer konuları içeren başka bir kitap da yazmadım zaten; ama birkaç gün önce bir televizyon programında izlediklerim, bu konuda hata mı yapıyorum acaba, dedirtti bana. (Ego’ya bak; sanki herkes oturmuş, bu fakir yeni bir kitap yazacak mı diye dört gözle bekliyor!)
Katılımcılar dört kişi…
Son derece erdemli, yiğit, adam gibi adam, ama kafası bir o kadar da karışık bir marksist dostumuz; İhsan Eliaçık adında yiğit mi yiğit bir Allah Adamı; ve bunların karşısında insanı alabildiğine hüzünlendiren iki genç… Biri kadın, biri erkek. Kadın, islami hassasiyetini vurgulamak için -çok doğal hakkı olarak- türban takmış. Biraz ezik, biraz mahcup… Mimikleri, jestleri ve vücut dili haykırıyor bunu. Her zamanki o kendinden emin havada değil; çünkü karşısında oturan sakallı Adam hem derin bir ilim sahibi, hem samimi, hem de alabildiğine kararlı; türbanlı genç kadın bu nedenle biraz huzursuz. Gençten adam ise alabildiğine hoyrat, alabildiğine saldırgan ve alabildiğine malumatfuruş!.. Üç-beş kitap okuyarak dünyadaki tüm bilgileri özümsediğini sanan tiplerden. Üç-beş cümlede bir, “O sizin sübjektif düşünceniz!” diye uyarıyor muhatabını; sanırsınız ki kendisi Tanrı, her söylediği yüzde yüz doğru ve yüzde yüz objektif…
“Kuran sosyalizme yakın mı” meselesini tartışıyorlar; ve Allah Adamı hemen tavır koyuyor: “Bunu yüz yıldır tartışıyoruz; gelin artık Kuran kapitalizme yakın mı meselesini tartışalım!”
Bunlar, içinde bulunduğumuz şu günlere münhasır olarak özde boş tartışmalar sevgili dostlarım. Bu tartışmalar Allah Adamı’nın söylediği gibi yüz yıldır yapılıyor.
Marx mı haklıydı, Adam Smith mi; Sosyalizmi işçi sınıfı mı kurar, köylülük mü; bu, dünya çapında mı yapılmalı, yoksa tek tek ülkelerde de mümkün mü; Kuran’dan sosyalizm çıkarma çabaları eski mi, yeni mi; komünistler karılarını da paylaşırlar mı (Allah bin türlü belanızı versin!), paylaşmazlar mı vesaire.
Bunlar tâli meseleler.
Meselenin özü, insanlar eşit mi değil mi; insanlar arasındaki eşitliğe inanıyor musunuz, inanmıyor musunuz…
Allah herkesin Allah’ı mı, yoksa sadece üç-beş kodomanın mı…
Bu soruları bir ateiste, hatta bir deiste, hatta hatta pek dindar da olmayan birine de soramazsınız; size ne kardeşim!
Ama “Ben müslümanım be heyt!” diye efelenen birine sorabilirsiniz, sormalısınız, hatta sormak zorundasınız. (Nisa, 75)
Müslüman tabii ki böyle efelenmeyi aklının ucundan bile geçirmez; sözüm, şartlar gereği şu sıralar Müslüman olmayı uygun görenlere… (Borsayı falan boşverin; mübarek 1’e 100 veriyor; siz ne diyorsunuz!)
İnsanlar eşit midir, değil midir?
Temel mesele bu!
Oturmuşlar, Kuran’dan sosyalizm çıkar mı diye homurdanıp duruyorlar!
Tartışmanın konusu bu değil ki!
Tartışmanın konusu, o toplantıdaki Allah Adamı’nın söylemiyle “Abdestli Kapitalizm”!..
Ama televizyonda izlediğim kadarıyla, bu bile şu anda önemli değil.
Önemli olan şey, insanın içini burkan, içini acıtan, vicdanına kızgın yağlarda kızartan o hazin tespit:
Yaşlı olanlar eşitliği, kardeşliği, adaleti, erdemi, dostluğu, bölüşmeyi, paylaşmayı, diğergamlığı, kısaca insanı insan yapan tüm değerleri savunuyor; genç olanlar ise başta eşitlik olmak üzere, tüm değerlere karşı çıkıyor! (Allah Adamı “Tekel işçilerini destekleyen neden bir tane Müslüman yok orada?” diye hüzünle soruyor; Müslüman aidiyetini ön plana çıkaran kızımız sus pus; diğeri, yani genç adam ise zaten Tekel işçilerini “fire” olarak görme eğiliminde; Tekel işçileriymiş, peh, onlar insan bile sayılmazlar; onlar “üretim faktörlerinin bir aracı” sadece; çalışmayan makineyi hurdaya ayırırısın olur biter, kendini amorti etmiş, “faydalı ömrü”nü tüketmiş zaten! Hurda bir “üretim faktörü” için üzülmeye değer mi!)
Hüzne bakın!
Genç delidoludur, eşitliği, yurtseverliği, adaleti, paylaşmayı, mazlumu savunur, zulme karşı çıkar, doğayı korumak için savaşır, vatanseverdir, yerleşik düzene ve vatanını tehdit edenlere saldırır; bunu yaparken bir sürü de hata yapar, ama özde, genç adamın savaşı insanı ve doğayı tahrip eden muktedirlere karşı olur.
Genç adam, yiğit adam, delikanlı adam, kabadayı olur be heyt!..
Delikanlı adam, muktedire bel büker, gerdan kıvırır mı?!.
Burada tam tersi…
Yaşlılar muktedirlere karşı isyan bayrağını açmış, gençler ise muktedirlerden yana tavır koyuyor ve bunu çirkin bir biçimde yapıyorlar üstelik; işleri güçleri, rakiplerinin canlı yayının zaman darlığı içinde yaptıkları küçük hataları, dil sürçmelerini yakalayıp gol atmak! O sakallı Allah Adamı, uzunca sayılabilecek bir cümle içinde, böyle anlaşılmayacağını samimi biçimde varsayarak, “bunlar mescit yapıyorlar” mealinde bir şeyler söylüyor; müslüman aidiyetini ön plana çıkaran hanım kızımız hemen golü patlatıyor: “Yapsınlar. Mescit açmak güzel bir şeydir; bunda karşı çıkacak ne var!”
Karşısındaki Allah Adamının kazaya bıraktığı namazı yok, ama o önemli değil; önemli olan muktedirleri savunmak adına “fırsatı” değerlendirmek.
Genç adam ise bırakın eşitlikten yana tavır koymayı, devletin vergi almasına bile karşı; “… devlet vergi olarak servetleri gasp etmese…” türünden şeyler söylemek için didinip duruyor.
Ne hazin Tanrım, ne hazin!..
Okuyucu dikkat etmiştir; liberal dostlarımı üzmemek için bu konuya hiç girmemeye çalışıyorum bugünlerde, çünkü öncelikli mesele bu değil; ama bu genç(!) adam(!), devletin vergi alıp sosyal birtakım hizmetler üretmesine bile karşı; nerede kaldı fakir fukara, hak hukuk, bölüşmek paylaşmak!
Sahte peygamber Rothbard, “objektif olarak” ne diyordu: “Vergilendirme soygunculuktur!” Peki; Allah’ın Eliçisi de vergilendirmeden yanaydı ve Devlet Başkanlığı yaptığı dönemde sadece “kazancı” değil, “serveti bile” vergilendirmişti; bu durumda Elçi ve ona bunu yazdıran Allah soyguncu mu oluyor?!. (Dikkat edin lütfen; Allah’ın Elçisi sadece kazancı değil, serveti bile vergilendirmişti!)
Kendi -sanırım- kurtulmuş ya; uçurumun dibindekilere yardım etmek dururken yukarıdan kafalarına kayalar fırlatmakla geçiriyor üç günlük ömrünü… Oysa “kurtulurken” o zillete uğratılmışların sırtına-omuzuna basa basa çıktı o uçurumdan; ama ne gam!
Rothbardcı ama İslamı da ihmal etmiyor; çünkü o -biraz da gençliğin verdiği- bir hayli sırıtan malumatfuruşluğun yanısıra, esas görevi muktedirleri korumak, muktedirlere yaltaklanmak…
Genç, cıvıl cıvıl, sağlıklı, enerjisi yerinde, eğitim de almış…
Heyhat!..
Muktedirler karşısında boynu bükük!
Bırakın boynu büküklüğü, muktedirler için canını dişine katmış savaşıyor da savaşıyor.
Konjönktür gereği -bu tip lafları pek severler-, bir değer veriyormuş gibi görünmek zorunda olduğu o Kitap, “paylaşın/bölüşün” diye bas bas bağırırken.
Ne hazin, değil mi?
Allah Adamı’nın okuduğu Kuran ayetleri için, “Bunlar birtakım ahlâki öğütler!” diye fetva veriyor hemen; o yanılması mümkün dahi olmayan “objektif” bilgeliğiyle; sanırsınız ki o toplatıya katılmadan önce vahiy almış!
Uzatmayalım; bu kısa çalışmada aynı anda birkaç şeyi birden yapalım:
Hem, “Kuran’dan kapitalizm çıkar mı” ya; hem, “alt tarafı ahlâki öğütler”e; hem de, hem Kuran goygoyculuğu yaparken aynı zamanda neden Rothbardcı olunamayacağına “sübjektif” bir yanıt verelim.
Bakın kapitalizm bir daha girmemek üzere Kuran’dan nasıl çıkmış; bakın “alt tarafı ahlâki öğüt olan” bu öğüt, hangi üslupla verilmiş; ve bakın Kuran yalakalığı ile Rothbardcılık neden bir arada yapılamazmış:
Muktedirlerin bugün uyguladıkları sistemin en meşru aracı nedir?
“Bu hususta İslamla liberalizm arasında ortaya çıkabilecek belki en ciddi gerilim faizin meşruluğu sorunuyla ilgilidir. Piyasa ekonomisinin, üretim faktörlerinden birinin karşılığı olan faizi esas itibariyle meşru bir kazanç olarak gördüğü malumdur.” (Mustafa Erdoğan/Liberal toplum-Liberal Siyaset/Siyasal Kitabevi, 1998)
Hoca, öyle üç-beş kitap okuyarak sallayanlardan değil; bu işin bilimini yapmış.
Ne diyor?
Faiz meşrudur…
Peki, Allah neyi emrediyor; pardon, Allah neyi “ahlâki bir öğüt” olarak yazdırmış Elçisi’ne?
Ve bu “öğüdü” hangi üslupla yazdırmış?
Şu mucize cümlelere bakın Allahaşkınıza; hem Müslüman oolup hem de vahşi kapitalizmi tüm vahşilikleriyle uygulamakta olan muktedirlere Allah bakın nasıl sesleniyor:
“Ey iman sahipleri, Allah’tan korkun. Ve eğer inanıyorsanız ribadan geri kalanı bırakın. EĞER BUNU YAPMAZSANIZ, ALLAH VE RESULÜNDEN BİR HARP İLANI DUYMUŞ OLUN. …” (Bakara, 278-279)
Harp ilanı!..
Kimden?
Allah’tan ve Resulünden!..
(Bu çalışmaya özgü olarak, Yaşar Nuri Öztürk tarafından, aslında “servetlerdeki makul olmayan ve haksız artış” diye dahice meallendirilen “riba”yı, klasik mealciler gibi sadece “faiz” olarak kullanmakla size nasıl merhamet ettiğimi de unutmayın sakın!)
Hey Müslüman, kafanı çevirip ağaçtaki kuşları seyrediyormuş gibi yapma; sana diyorum sana!
Allah’tan ve Resulünden harp ilanı!
(Ayetin Arapçasına özellikle baktım; tek kelime Arapça bilmememe rağmen “harb” sözcüğünü hemen tanıdım; gerçekten bugünkü Türkçeyle “harp” diye, “savaş” diye yazdırmış Allah.)
Allah’tan ve Resulünden harp ilanı!..
Ama bu ayet sizi korkutmasın, bu “harp ilanı” gibi müthiş meydan okuma sizi ürkütmesin; bu sözler emir-farz falan değil, sadece ahlâki birtakım öğütler…
Bu öğütleri dinleseniz de olur, dinlemeseniz de…
Zaten Allah’ın Elçisi O’nun rahmetine kavuştu; ne harbi?!.
Allah da tek başına “aşağı inip” eline kılıç alarak size saldıracak değil ya!
Hey, Müslümanlar! (Bu sözler, Kuran’a inananlara.)
Size soruyorum…
Siz de benim gibi içinizi çekiyor musunuz şu an?
Ne hazin, değil mi?..
Size son bir “öğüt”… (Bu sözler, “konjonktür müslümanları”na)
Üstelik bu öğüt direkt olarak size de verilmiyor; öğüdün direkt muhatabı, Emreden’in (afedersiniz, Öğütçü’nün) o Muhteşem Elçisi… (E, zaten Elçi de öldüğü için, “öğüt” artık resmen geçersiz oluyor tabii; yani sizin tabirinizle “neshedilmiş”, yani “hükmü Kuran’dan silinmiş” oluyor; bu nedenle endişe edecek bir şey yok!)
Sizi hiç ilgilendirmeyen bu “sıradan öğüt” aynen şöyle:
“Sakın hainlere yardakçı olma!” (Nisa, 105)
“Sakın hainlere yardakçı olma!”
Vay canına, vay canına, vay canına!
Hadi, bir kez daha okuyalım:
Sakın hainlere yardakçı olma!
Önemli Bir Not: Sevgili ateist, hristiyan, musevi, deist, anarşit, komünist, liberal ve diğer inanç sahibi dostlarım! Kış fena bastırdı, fakir fukaranın yanısıra tüm hayvanlar, özellikle kedi, köpek ve kuşlar da perişan durumda. Lütfen yardım edin, lütfen… Müslümanları(!) boşverin; onlar böyle önemsiz meselelerle uğraşamayacak kadar yoğunlar; onlar, muktedirlerin arzuları doğrultusunda, Ordu’yu paramparça etmekle meşguller şu sıralar…
Çıktı zaten…
Öyle bir çıktı ki, bir daha geri dönmesi de mümkün değil elhamdülillah!..
Aynı konuyu içeren kitaplar yazmaktan hiç hoşlanmam; bu nedenle “Benzerleriyle değiştirilenlerin Hikâyesi”nden sonra benzer konuları içeren başka bir kitap da yazmadım zaten; ama birkaç gün önce bir televizyon programında izlediklerim, bu konuda hata mı yapıyorum acaba, dedirtti bana. (Ego’ya bak; sanki herkes oturmuş, bu fakir yeni bir kitap yazacak mı diye dört gözle bekliyor!)
Katılımcılar dört kişi…
Son derece erdemli, yiğit, adam gibi adam, ama kafası bir o kadar da karışık bir marksist dostumuz; İhsan Eliaçık adında yiğit mi yiğit bir Allah Adamı; ve bunların karşısında insanı alabildiğine hüzünlendiren iki genç… Biri kadın, biri erkek. Kadın, islami hassasiyetini vurgulamak için -çok doğal hakkı olarak- türban takmış. Biraz ezik, biraz mahcup… Mimikleri, jestleri ve vücut dili haykırıyor bunu. Her zamanki o kendinden emin havada değil; çünkü karşısında oturan sakallı Adam hem derin bir ilim sahibi, hem samimi, hem de alabildiğine kararlı; türbanlı genç kadın bu nedenle biraz huzursuz. Gençten adam ise alabildiğine hoyrat, alabildiğine saldırgan ve alabildiğine malumatfuruş!.. Üç-beş kitap okuyarak dünyadaki tüm bilgileri özümsediğini sanan tiplerden. Üç-beş cümlede bir, “O sizin sübjektif düşünceniz!” diye uyarıyor muhatabını; sanırsınız ki kendisi Tanrı, her söylediği yüzde yüz doğru ve yüzde yüz objektif…
“Kuran sosyalizme yakın mı” meselesini tartışıyorlar; ve Allah Adamı hemen tavır koyuyor: “Bunu yüz yıldır tartışıyoruz; gelin artık Kuran kapitalizme yakın mı meselesini tartışalım!”
Bunlar, içinde bulunduğumuz şu günlere münhasır olarak özde boş tartışmalar sevgili dostlarım. Bu tartışmalar Allah Adamı’nın söylediği gibi yüz yıldır yapılıyor.
Marx mı haklıydı, Adam Smith mi; Sosyalizmi işçi sınıfı mı kurar, köylülük mü; bu, dünya çapında mı yapılmalı, yoksa tek tek ülkelerde de mümkün mü; Kuran’dan sosyalizm çıkarma çabaları eski mi, yeni mi; komünistler karılarını da paylaşırlar mı (Allah bin türlü belanızı versin!), paylaşmazlar mı vesaire.
Bunlar tâli meseleler.
Meselenin özü, insanlar eşit mi değil mi; insanlar arasındaki eşitliğe inanıyor musunuz, inanmıyor musunuz…
Allah herkesin Allah’ı mı, yoksa sadece üç-beş kodomanın mı…
Bu soruları bir ateiste, hatta bir deiste, hatta hatta pek dindar da olmayan birine de soramazsınız; size ne kardeşim!
Ama “Ben müslümanım be heyt!” diye efelenen birine sorabilirsiniz, sormalısınız, hatta sormak zorundasınız. (Nisa, 75)
Müslüman tabii ki böyle efelenmeyi aklının ucundan bile geçirmez; sözüm, şartlar gereği şu sıralar Müslüman olmayı uygun görenlere… (Borsayı falan boşverin; mübarek 1’e 100 veriyor; siz ne diyorsunuz!)
İnsanlar eşit midir, değil midir?
Temel mesele bu!
Oturmuşlar, Kuran’dan sosyalizm çıkar mı diye homurdanıp duruyorlar!
Tartışmanın konusu bu değil ki!
Tartışmanın konusu, o toplantıdaki Allah Adamı’nın söylemiyle “Abdestli Kapitalizm”!..
Ama televizyonda izlediğim kadarıyla, bu bile şu anda önemli değil.
Önemli olan şey, insanın içini burkan, içini acıtan, vicdanına kızgın yağlarda kızartan o hazin tespit:
Yaşlı olanlar eşitliği, kardeşliği, adaleti, erdemi, dostluğu, bölüşmeyi, paylaşmayı, diğergamlığı, kısaca insanı insan yapan tüm değerleri savunuyor; genç olanlar ise başta eşitlik olmak üzere, tüm değerlere karşı çıkıyor! (Allah Adamı “Tekel işçilerini destekleyen neden bir tane Müslüman yok orada?” diye hüzünle soruyor; Müslüman aidiyetini ön plana çıkaran kızımız sus pus; diğeri, yani genç adam ise zaten Tekel işçilerini “fire” olarak görme eğiliminde; Tekel işçileriymiş, peh, onlar insan bile sayılmazlar; onlar “üretim faktörlerinin bir aracı” sadece; çalışmayan makineyi hurdaya ayırırısın olur biter, kendini amorti etmiş, “faydalı ömrü”nü tüketmiş zaten! Hurda bir “üretim faktörü” için üzülmeye değer mi!)
Hüzne bakın!
Genç delidoludur, eşitliği, yurtseverliği, adaleti, paylaşmayı, mazlumu savunur, zulme karşı çıkar, doğayı korumak için savaşır, vatanseverdir, yerleşik düzene ve vatanını tehdit edenlere saldırır; bunu yaparken bir sürü de hata yapar, ama özde, genç adamın savaşı insanı ve doğayı tahrip eden muktedirlere karşı olur.
Genç adam, yiğit adam, delikanlı adam, kabadayı olur be heyt!..
Delikanlı adam, muktedire bel büker, gerdan kıvırır mı?!.
Burada tam tersi…
Yaşlılar muktedirlere karşı isyan bayrağını açmış, gençler ise muktedirlerden yana tavır koyuyor ve bunu çirkin bir biçimde yapıyorlar üstelik; işleri güçleri, rakiplerinin canlı yayının zaman darlığı içinde yaptıkları küçük hataları, dil sürçmelerini yakalayıp gol atmak! O sakallı Allah Adamı, uzunca sayılabilecek bir cümle içinde, böyle anlaşılmayacağını samimi biçimde varsayarak, “bunlar mescit yapıyorlar” mealinde bir şeyler söylüyor; müslüman aidiyetini ön plana çıkaran hanım kızımız hemen golü patlatıyor: “Yapsınlar. Mescit açmak güzel bir şeydir; bunda karşı çıkacak ne var!”
Karşısındaki Allah Adamının kazaya bıraktığı namazı yok, ama o önemli değil; önemli olan muktedirleri savunmak adına “fırsatı” değerlendirmek.
Genç adam ise bırakın eşitlikten yana tavır koymayı, devletin vergi almasına bile karşı; “… devlet vergi olarak servetleri gasp etmese…” türünden şeyler söylemek için didinip duruyor.
Ne hazin Tanrım, ne hazin!..
Okuyucu dikkat etmiştir; liberal dostlarımı üzmemek için bu konuya hiç girmemeye çalışıyorum bugünlerde, çünkü öncelikli mesele bu değil; ama bu genç(!) adam(!), devletin vergi alıp sosyal birtakım hizmetler üretmesine bile karşı; nerede kaldı fakir fukara, hak hukuk, bölüşmek paylaşmak!
Sahte peygamber Rothbard, “objektif olarak” ne diyordu: “Vergilendirme soygunculuktur!” Peki; Allah’ın Eliçisi de vergilendirmeden yanaydı ve Devlet Başkanlığı yaptığı dönemde sadece “kazancı” değil, “serveti bile” vergilendirmişti; bu durumda Elçi ve ona bunu yazdıran Allah soyguncu mu oluyor?!. (Dikkat edin lütfen; Allah’ın Elçisi sadece kazancı değil, serveti bile vergilendirmişti!)
Kendi -sanırım- kurtulmuş ya; uçurumun dibindekilere yardım etmek dururken yukarıdan kafalarına kayalar fırlatmakla geçiriyor üç günlük ömrünü… Oysa “kurtulurken” o zillete uğratılmışların sırtına-omuzuna basa basa çıktı o uçurumdan; ama ne gam!
Rothbardcı ama İslamı da ihmal etmiyor; çünkü o -biraz da gençliğin verdiği- bir hayli sırıtan malumatfuruşluğun yanısıra, esas görevi muktedirleri korumak, muktedirlere yaltaklanmak…
Genç, cıvıl cıvıl, sağlıklı, enerjisi yerinde, eğitim de almış…
Heyhat!..
Muktedirler karşısında boynu bükük!
Bırakın boynu büküklüğü, muktedirler için canını dişine katmış savaşıyor da savaşıyor.
Konjönktür gereği -bu tip lafları pek severler-, bir değer veriyormuş gibi görünmek zorunda olduğu o Kitap, “paylaşın/bölüşün” diye bas bas bağırırken.
Ne hazin, değil mi?
Allah Adamı’nın okuduğu Kuran ayetleri için, “Bunlar birtakım ahlâki öğütler!” diye fetva veriyor hemen; o yanılması mümkün dahi olmayan “objektif” bilgeliğiyle; sanırsınız ki o toplatıya katılmadan önce vahiy almış!
Uzatmayalım; bu kısa çalışmada aynı anda birkaç şeyi birden yapalım:
Hem, “Kuran’dan kapitalizm çıkar mı” ya; hem, “alt tarafı ahlâki öğütler”e; hem de, hem Kuran goygoyculuğu yaparken aynı zamanda neden Rothbardcı olunamayacağına “sübjektif” bir yanıt verelim.
Bakın kapitalizm bir daha girmemek üzere Kuran’dan nasıl çıkmış; bakın “alt tarafı ahlâki öğüt olan” bu öğüt, hangi üslupla verilmiş; ve bakın Kuran yalakalığı ile Rothbardcılık neden bir arada yapılamazmış:
Muktedirlerin bugün uyguladıkları sistemin en meşru aracı nedir?
“Bu hususta İslamla liberalizm arasında ortaya çıkabilecek belki en ciddi gerilim faizin meşruluğu sorunuyla ilgilidir. Piyasa ekonomisinin, üretim faktörlerinden birinin karşılığı olan faizi esas itibariyle meşru bir kazanç olarak gördüğü malumdur.” (Mustafa Erdoğan/Liberal toplum-Liberal Siyaset/Siyasal Kitabevi, 1998)
Hoca, öyle üç-beş kitap okuyarak sallayanlardan değil; bu işin bilimini yapmış.
Ne diyor?
Faiz meşrudur…
Peki, Allah neyi emrediyor; pardon, Allah neyi “ahlâki bir öğüt” olarak yazdırmış Elçisi’ne?
Ve bu “öğüdü” hangi üslupla yazdırmış?
Şu mucize cümlelere bakın Allahaşkınıza; hem Müslüman oolup hem de vahşi kapitalizmi tüm vahşilikleriyle uygulamakta olan muktedirlere Allah bakın nasıl sesleniyor:
“Ey iman sahipleri, Allah’tan korkun. Ve eğer inanıyorsanız ribadan geri kalanı bırakın. EĞER BUNU YAPMAZSANIZ, ALLAH VE RESULÜNDEN BİR HARP İLANI DUYMUŞ OLUN. …” (Bakara, 278-279)
Harp ilanı!..
Kimden?
Allah’tan ve Resulünden!..
(Bu çalışmaya özgü olarak, Yaşar Nuri Öztürk tarafından, aslında “servetlerdeki makul olmayan ve haksız artış” diye dahice meallendirilen “riba”yı, klasik mealciler gibi sadece “faiz” olarak kullanmakla size nasıl merhamet ettiğimi de unutmayın sakın!)
Hey Müslüman, kafanı çevirip ağaçtaki kuşları seyrediyormuş gibi yapma; sana diyorum sana!
Allah’tan ve Resulünden harp ilanı!
(Ayetin Arapçasına özellikle baktım; tek kelime Arapça bilmememe rağmen “harb” sözcüğünü hemen tanıdım; gerçekten bugünkü Türkçeyle “harp” diye, “savaş” diye yazdırmış Allah.)
Allah’tan ve Resulünden harp ilanı!..
Ama bu ayet sizi korkutmasın, bu “harp ilanı” gibi müthiş meydan okuma sizi ürkütmesin; bu sözler emir-farz falan değil, sadece ahlâki birtakım öğütler…
Bu öğütleri dinleseniz de olur, dinlemeseniz de…
Zaten Allah’ın Elçisi O’nun rahmetine kavuştu; ne harbi?!.
Allah da tek başına “aşağı inip” eline kılıç alarak size saldıracak değil ya!
Hey, Müslümanlar! (Bu sözler, Kuran’a inananlara.)
Size soruyorum…
Siz de benim gibi içinizi çekiyor musunuz şu an?
Ne hazin, değil mi?..
Size son bir “öğüt”… (Bu sözler, “konjonktür müslümanları”na)
Üstelik bu öğüt direkt olarak size de verilmiyor; öğüdün direkt muhatabı, Emreden’in (afedersiniz, Öğütçü’nün) o Muhteşem Elçisi… (E, zaten Elçi de öldüğü için, “öğüt” artık resmen geçersiz oluyor tabii; yani sizin tabirinizle “neshedilmiş”, yani “hükmü Kuran’dan silinmiş” oluyor; bu nedenle endişe edecek bir şey yok!)
Sizi hiç ilgilendirmeyen bu “sıradan öğüt” aynen şöyle:
“Sakın hainlere yardakçı olma!” (Nisa, 105)
“Sakın hainlere yardakçı olma!”
Vay canına, vay canına, vay canına!
Hadi, bir kez daha okuyalım:
Sakın hainlere yardakçı olma!
Önemli Bir Not: Sevgili ateist, hristiyan, musevi, deist, anarşit, komünist, liberal ve diğer inanç sahibi dostlarım! Kış fena bastırdı, fakir fukaranın yanısıra tüm hayvanlar, özellikle kedi, köpek ve kuşlar da perişan durumda. Lütfen yardım edin, lütfen… Müslümanları(!) boşverin; onlar böyle önemsiz meselelerle uğraşamayacak kadar yoğunlar; onlar, muktedirlerin arzuları doğrultusunda, Ordu’yu paramparça etmekle meşguller şu sıralar…
20 Ocak 2010 Çarşamba
Artık marketin önünden geçemiyoruz
Bütün entelektüel züppeliklerinizin ve dinsel kıvırtmalarınızın canı cehenneme!
Bugün züppelik yapılacak, edebiyatçılık taslanacak gün değil!
Bugün hesap günü!
Bugün muhasebe günü!
Bugün elestübi Rabbiküm günü!
Adam genç.
Otuzlu yaşlarda.
İriyarı.
Sağlıklı bir görünümü var.
Ağlamak istemediği, bunu kendine yakıştıramadığı mimiklerinden belli oluyor.
Ama aynı mimiklerden bir başka şey daha belli oluyor: Kahır dolu gözyaşları kirpiklerinin arasından süzüldü süzülecek…
İşsiz.
Yoksul.
Beş temel duygudan dördü (öfke, utanç, üzüntü ve korku) yorgun mimiklerinde derin izler bırakmış; beşinci duygudan (sevgi) eser bile yok!
Zalimlerin zulmü adamı pimi çekilmiş el bombasına çevirmiş; evine/çocuklarına ekmek götürememenin çaresizliği ve bundan kaynaklanan mahvolmuşluk hissiyle patladı patlayacak!
Çatık kaşlarının altından umutsuzluk saçan gözlerle bakarken “Artık marketin önünden geçemiyoruz.” diye mırıldanıyor.
Abartmıyor.
Ses tonunu mimikleri ve jestleriyle desteklemek, böylece daha da belirginleştirmek gibi bir kaygısı yok. Çirkinleştirmiyor, süslemiyor; şamata yapmak/edepsizlik yapmak gibi bir niyeti yok.
Sadece konuşuyor.
“Artık marketin önünden geçemiyoruz.” diye kayıt düşüyor Levhi Mahfuz’a.
İçini döküyor.
Belki kendi kendine konuşuyor; her söz, hareket ve davranışın, hatta niyetlerin bile kayıt altına alındığının bilinci içinde. Muktedirlerin ve yardakçılarının yoksulları nasıl mahvettiğini anlatıyor Gökler’e.
Kayıtçılarla, onlar aracılığıyla Tanrı’yla konuşuyor.
Adam kendi vatanında, olumsuz doğa şartlarından etkilenmiş vahşi hayvanlar gibi aç dolaşıyor; ama bu umurunda bile değil; onu esas mahveden şey, akşam eve giderken ailesine ekmek götürememek.
Adam aç!
Adamın ailesi aç!
Size söylüyorum, size; adamın çocukları aç!
Entelektüel züppelikleriniz ve dinsel kıvırtmalarınız sizin olsun kardeşim!
Bunun hesabını bir gün vereceğinizi bilin yeter!
Serbest piyasa ekonomisi destanlarınız, “kurban kesmekle kalmıyor kırkta bir de veriyoruz, daha ne vereceğiz” kıvırtmalarınız, hepimiz kardeşiz palavralarınız, demokratik açılımlarınız, büyüme oranlarınız, kredibilite notlarınız, size pek de yakışan o tanrısal kibriniz…
Hepsi sizin olsun kardeşim!
Hepsi sizin olsun!
Adam kendi memleketinde aç, kendi memleketinde adamın çocukları aç, adam yıkılmış, adam perişan, adam mahvolmuş.
Tek yapması gereken bunun farkına varmak!
Ve bir gün bunun farkına varacak haberiniz olsun!
Dindar Cumhurbaşkanlarımız, dindar Başbakanlarımız, dindar Müsiad Başkanlarımız, dindar belediye başkanlarımız; serbest piyasacı profesörlerimiz, ağzı iyi laf yapan libofaşistlerimiz; Bakara 219’u, Nahl 71’i, Nisa 75’i görmezden gelen din adamlarımız; şu anda(saat 14.24) ezan okumakta olan imamlarımız/müezzinlerimiz; dolgun maaşlar için kendi kardeşlerini hakim sınıflara satmakta hiç duraksamayan medya emekçilerimiz(!); Türkiye’yi elli yıldır sağ politikalarla cehenneme çeviren tüm politikacılarımız…
Ebuzer’e karşı Muaviyeler…
Kör ve yoksula karşı Velid Bin Muğireler…(Siz boşverin; “onlar” anladılar.)
Hepinize selam ediyorum.
Tanrı için bile zor olacağından hiç kuşkum yok, ama Allah sizi affeder inşallah!..
Ben mi?
Beni boşverin; cevabını bildiğiniz soruları sormayın!
Ama kendi ülkesinde vahşi hayvanlar gibi aç susuz dolaşan o adam sizi affetmeyecek; bunu sakın unutmayın.
Vadeniz dolduğunda diğer tarafa “kul hakkı” ile gideceksiniz.
Tabii “kul hakkı” sizin için bir şey ifade ediyorsa…
Tabii “yoksulun, zenginin malındaki hakkı” sizin için bir şey ifade ediyorsa! (Bana sakın zekâttan bahsetmeyin; bunu, bu palavralarınızı, bu martavalları yutabilecek zavallılara anlatın; ben yemem! “Zekât” dediğiniz an “infak”ı bir tokat gibi çarparım suratınıza!)
Memleketin neresine bakarsanız bakın aynı mahvolmuş adam karşınıza çıkıyor. Milyonlarca kişi aç, milyonlarca çocuk geceleri aç yatıyor…
Size söylüyorum, size; sizin çocuklarınız var mı? Bu adamın çocukları geceleri aç yatıyor!
Çocuklar geceleri aç yatıyor!
Tek yapmaları gereken şey ne kadar çok olduklarının farkına varmak.
Her şey, bunu fark ettikleri zaman düzelecek.
Her şey an meselesi…
Şimdi sıra Göklerde:
“Allah’ın size rızık olarak verdiği şeylerden başkaları için harcayın” denildiği zaman, o kâfirler, iman edenler için şöyle dediler: “Allah isterse onları doyurur, biz mi doyuracağız onları! Siz düpedüz sapıtmışsınız, başka bir şey değil!”(Yasin, 47)
Allah isterse onları doyurur, bize mi kalmış yani!
Siz devam edin kibrinden yanına yaklaşılmayan, ortalıkta tanrı gibi dolaşan sıratı müstakim yolcuları(!), siz devam edin!
Bugünün yarını da var!..
“Derin iç çekişler”in olacağı gün hiç de geç değil!..
Hey Tanrım!
2010’a gireceğimiz şu günlerde senin mülkün muktedirlerce gasp edilmiş ve yoksulun çocukları geceleri aç yatıyor!
Çocuklar geceleri aç yatıyor!..
Koca göbeklerini patlatırcasına zıkkımlandıktan sonra kibir içinde geğirirken elhamdülillah çekenlerin ülkesinde çocuklar geceleri aç yatıyorlar!..
Senin Elçin bunlara bunu mu tebliğ etti?!.
Senin Elçin, “çocuklarına ekmek götürmekten başka derdi olmayan Tekel işçilerini polis copuyla analarından doğduklarına pişman edin” mi dedi bunlara?!.
Senin Elçin, “öyle bir düzen kurun ki, kimileri patlarcasına yerken, kimileri de çocuklarıyla birlikte geceleri aç yatsınlar” mı dedi bunlara?!.
Mülk kimin?!.
Kimin malını kimden esirgiyorsunuz?!.
“Derin iç çekiş!”
Bu Kuransal sözü bir yere yazın!
Bir gün hatırlayacaksınız!..
Emin olun, bu sözü bir gün hatırlayacaksınız…
Bugün züppelik yapılacak, edebiyatçılık taslanacak gün değil!
Bugün hesap günü!
Bugün muhasebe günü!
Bugün elestübi Rabbiküm günü!
Adam genç.
Otuzlu yaşlarda.
İriyarı.
Sağlıklı bir görünümü var.
Ağlamak istemediği, bunu kendine yakıştıramadığı mimiklerinden belli oluyor.
Ama aynı mimiklerden bir başka şey daha belli oluyor: Kahır dolu gözyaşları kirpiklerinin arasından süzüldü süzülecek…
İşsiz.
Yoksul.
Beş temel duygudan dördü (öfke, utanç, üzüntü ve korku) yorgun mimiklerinde derin izler bırakmış; beşinci duygudan (sevgi) eser bile yok!
Zalimlerin zulmü adamı pimi çekilmiş el bombasına çevirmiş; evine/çocuklarına ekmek götürememenin çaresizliği ve bundan kaynaklanan mahvolmuşluk hissiyle patladı patlayacak!
Çatık kaşlarının altından umutsuzluk saçan gözlerle bakarken “Artık marketin önünden geçemiyoruz.” diye mırıldanıyor.
Abartmıyor.
Ses tonunu mimikleri ve jestleriyle desteklemek, böylece daha da belirginleştirmek gibi bir kaygısı yok. Çirkinleştirmiyor, süslemiyor; şamata yapmak/edepsizlik yapmak gibi bir niyeti yok.
Sadece konuşuyor.
“Artık marketin önünden geçemiyoruz.” diye kayıt düşüyor Levhi Mahfuz’a.
İçini döküyor.
Belki kendi kendine konuşuyor; her söz, hareket ve davranışın, hatta niyetlerin bile kayıt altına alındığının bilinci içinde. Muktedirlerin ve yardakçılarının yoksulları nasıl mahvettiğini anlatıyor Gökler’e.
Kayıtçılarla, onlar aracılığıyla Tanrı’yla konuşuyor.
Adam kendi vatanında, olumsuz doğa şartlarından etkilenmiş vahşi hayvanlar gibi aç dolaşıyor; ama bu umurunda bile değil; onu esas mahveden şey, akşam eve giderken ailesine ekmek götürememek.
Adam aç!
Adamın ailesi aç!
Size söylüyorum, size; adamın çocukları aç!
Entelektüel züppelikleriniz ve dinsel kıvırtmalarınız sizin olsun kardeşim!
Bunun hesabını bir gün vereceğinizi bilin yeter!
Serbest piyasa ekonomisi destanlarınız, “kurban kesmekle kalmıyor kırkta bir de veriyoruz, daha ne vereceğiz” kıvırtmalarınız, hepimiz kardeşiz palavralarınız, demokratik açılımlarınız, büyüme oranlarınız, kredibilite notlarınız, size pek de yakışan o tanrısal kibriniz…
Hepsi sizin olsun kardeşim!
Hepsi sizin olsun!
Adam kendi memleketinde aç, kendi memleketinde adamın çocukları aç, adam yıkılmış, adam perişan, adam mahvolmuş.
Tek yapması gereken bunun farkına varmak!
Ve bir gün bunun farkına varacak haberiniz olsun!
Dindar Cumhurbaşkanlarımız, dindar Başbakanlarımız, dindar Müsiad Başkanlarımız, dindar belediye başkanlarımız; serbest piyasacı profesörlerimiz, ağzı iyi laf yapan libofaşistlerimiz; Bakara 219’u, Nahl 71’i, Nisa 75’i görmezden gelen din adamlarımız; şu anda(saat 14.24) ezan okumakta olan imamlarımız/müezzinlerimiz; dolgun maaşlar için kendi kardeşlerini hakim sınıflara satmakta hiç duraksamayan medya emekçilerimiz(!); Türkiye’yi elli yıldır sağ politikalarla cehenneme çeviren tüm politikacılarımız…
Ebuzer’e karşı Muaviyeler…
Kör ve yoksula karşı Velid Bin Muğireler…(Siz boşverin; “onlar” anladılar.)
Hepinize selam ediyorum.
Tanrı için bile zor olacağından hiç kuşkum yok, ama Allah sizi affeder inşallah!..
Ben mi?
Beni boşverin; cevabını bildiğiniz soruları sormayın!
Ama kendi ülkesinde vahşi hayvanlar gibi aç susuz dolaşan o adam sizi affetmeyecek; bunu sakın unutmayın.
Vadeniz dolduğunda diğer tarafa “kul hakkı” ile gideceksiniz.
Tabii “kul hakkı” sizin için bir şey ifade ediyorsa…
Tabii “yoksulun, zenginin malındaki hakkı” sizin için bir şey ifade ediyorsa! (Bana sakın zekâttan bahsetmeyin; bunu, bu palavralarınızı, bu martavalları yutabilecek zavallılara anlatın; ben yemem! “Zekât” dediğiniz an “infak”ı bir tokat gibi çarparım suratınıza!)
Memleketin neresine bakarsanız bakın aynı mahvolmuş adam karşınıza çıkıyor. Milyonlarca kişi aç, milyonlarca çocuk geceleri aç yatıyor…
Size söylüyorum, size; sizin çocuklarınız var mı? Bu adamın çocukları geceleri aç yatıyor!
Çocuklar geceleri aç yatıyor!
Tek yapmaları gereken şey ne kadar çok olduklarının farkına varmak.
Her şey, bunu fark ettikleri zaman düzelecek.
Her şey an meselesi…
Şimdi sıra Göklerde:
“Allah’ın size rızık olarak verdiği şeylerden başkaları için harcayın” denildiği zaman, o kâfirler, iman edenler için şöyle dediler: “Allah isterse onları doyurur, biz mi doyuracağız onları! Siz düpedüz sapıtmışsınız, başka bir şey değil!”(Yasin, 47)
Allah isterse onları doyurur, bize mi kalmış yani!
Siz devam edin kibrinden yanına yaklaşılmayan, ortalıkta tanrı gibi dolaşan sıratı müstakim yolcuları(!), siz devam edin!
Bugünün yarını da var!..
“Derin iç çekişler”in olacağı gün hiç de geç değil!..
Hey Tanrım!
2010’a gireceğimiz şu günlerde senin mülkün muktedirlerce gasp edilmiş ve yoksulun çocukları geceleri aç yatıyor!
Çocuklar geceleri aç yatıyor!..
Koca göbeklerini patlatırcasına zıkkımlandıktan sonra kibir içinde geğirirken elhamdülillah çekenlerin ülkesinde çocuklar geceleri aç yatıyorlar!..
Senin Elçin bunlara bunu mu tebliğ etti?!.
Senin Elçin, “çocuklarına ekmek götürmekten başka derdi olmayan Tekel işçilerini polis copuyla analarından doğduklarına pişman edin” mi dedi bunlara?!.
Senin Elçin, “öyle bir düzen kurun ki, kimileri patlarcasına yerken, kimileri de çocuklarıyla birlikte geceleri aç yatsınlar” mı dedi bunlara?!.
Mülk kimin?!.
Kimin malını kimden esirgiyorsunuz?!.
“Derin iç çekiş!”
Bu Kuransal sözü bir yere yazın!
Bir gün hatırlayacaksınız!..
Emin olun, bu sözü bir gün hatırlayacaksınız…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)