27 Ocak 2010 Çarşamba

"Darbe! Darbe!" diye Yırtınan Darbeciler

Uzun uzun alıntılar yapıp, herkesin o ahlâksız koroya katılmak için didinip durduğu şu günlerde vaktinizi ziyan etmeyeceğim. Kafalar yeteri kadar karışık zaten, bir de ben karıştırmak istemiyorum.

Çok kısa keseceğim.

Ortak özelliklerini sıralayacağım size.

Bakın, ne “rastlantılar” çıkacak ortaya!

Ortak özelliklerini sıralayacağım size…

Rastlantısal ortak özelliklerini…

Amerikancı…

AB’ci…

Mustafa Kemal düşmanı…

“Türk” dendiğinde tüyleri diken diken…

Fakir fukara düşmanı… (Millet açlıktan kırılıyor, borç batağındaki insanlar birer birer intihar ediyor, esnaftan tutun da çiftçiye kadar herkes perişan, işsizlik insanları cinnete sürükleyecek boyutlarda, Türkiye İstatistik Kurumu vesikalı orospu sayısı %500 arttı diye belgeler yayınlıyor, bu kışta kıyamette millet evindeki doğalgaz vanasını iptal etmiş; iki satır da bunlar için yazın be!)

Demokrat… (Sadece kendilerine… Ulus Devleti eleştirmek demokratlık, savunmak ise darbecilik, Ergenekonculuk!)

Ordu düşmanı… (Irak’a “demokrasi götüren” orduya ise hayran tabii.)

Özelleştirmeci… (Bu mazlum milletin 70 yılda üretebildiği tüm kamu hazinelerini ona buna peşkeş çekmeyi “özelleştirme” diye yutturanından tutun da, “Sümerbank’ın ismini tarihten siliyoruz evelallah!” diye kin kusanına; Türkiye’nin en çok kurumlar vergisi ödeyen kuruluşu olan Telekom’u beş yıllık kârı karşılığında “gâvurlara” satanından tutun da, en stratejik limanlarımızı “gâvurlara” peşkeş çekenine kadar, ne ararsanız.)

Yabancı sermaye hayranı… (Komisyon komisyondur!)

Borsacı… (%72’si “gâvurların” elindeymiş ne gam!)

İslam’a saygılı… (Tabii, yerseniz!)

Muktedir aşığı… (Bir kere de muktedirleri eleştirin be!)

Yalancı… (Yazdıkları ve söyledikleri hep yalan çıktı.)

Yalaka…

Yandaş…

İftiracı… (Attığı her çamur yüzüne gözüne bulaştı.)

Dönek… (Çoğu ne yazık ki, eski yoldaş.)

Korkak… (Bugün Ordu’ya vurmanın ne tehlikesi var; Tekel işçilerini yazmaya cesaret bile edemiyor; artık kimden tırsıyorsa!)

Ahlâksız… (Annesiyle cinsel ilişki kurmayı kabul edilebilir bulandan tutun da, karısının başına içi bok dolu kavanoz fırlatanına kadar; Kuran’ın muhkem ayetlerinin dahi neshedilmiş olduğunu yazıp çizenden tutun da, Mevlana’nın karısını bir gecede 70 kez becerdiğini gururla anlatanına kadar; vergilendirme soygunculuktur diye yırtınanından tutun da, utancından marksist liberal diye melez ve pespaye kavramlar üretenine kadar, ne ararsanız.)

Ulus Devlet karşıtı… (çünkü ulus “Türk” ulusu.)

Gaddar… (72 saatlik sorguda, aç, susuz, ilaçsız kaldığı için fenalaşan yaşlı insanlarla alay etmekten çekinmeyecek derecede gaddar.)

Muhalefet düşmanı… (Muhalefetsiz demokrasi olabilirmiş gibi.)

Hain… (Kuran öyle söylüyor.)

İkiyüzlü… (Dün Kenan Evren’i yalısında ağırlıyordu; yarın da bir başkasını ağırlayacak.)

Gerisini siz doldurun; söz verdim, bu kez kısa tutacağım.

Yeni Gladyo eski Gladyoyu hınçla becerirken, elinde kâğıt mendil ve kolonyayla kapıda bekleyen, darbe darbe diye avaz avaz bağırırken genelde tüm insanoğluna, özelde Türk Milleti’ne darbe tezgahlamakla meşgul yitik ruhlar…

Peh ulan, peh be!..

Ulan ne kalleş günler be!..

Ortalık zifiri karanlık; sabah mı yaklaştı ne!

24 Ocak 2010 Pazar

Kuran'dan Kapitalizm Çıkar mı ?

Çıkar!

Çıktı zaten…

Öyle bir çıktı ki, bir daha geri dönmesi de mümkün değil elhamdülillah!..

Aynı konuyu içeren kitaplar yazmaktan hiç hoşlanmam; bu nedenle “Benzerleriyle değiştirilenlerin Hikâyesi”nden sonra benzer konuları içeren başka bir kitap da yazmadım zaten; ama birkaç gün önce bir televizyon programında izlediklerim, bu konuda hata mı yapıyorum acaba, dedirtti bana. (Ego’ya bak; sanki herkes oturmuş, bu fakir yeni bir kitap yazacak mı diye dört gözle bekliyor!)

Katılımcılar dört kişi…

Son derece erdemli, yiğit, adam gibi adam, ama kafası bir o kadar da karışık bir marksist dostumuz; İhsan Eliaçık adında yiğit mi yiğit bir Allah Adamı; ve bunların karşısında insanı alabildiğine hüzünlendiren iki genç… Biri kadın, biri erkek. Kadın, islami hassasiyetini vurgulamak için -çok doğal hakkı olarak- türban takmış. Biraz ezik, biraz mahcup… Mimikleri, jestleri ve vücut dili haykırıyor bunu. Her zamanki o kendinden emin havada değil; çünkü karşısında oturan sakallı Adam hem derin bir ilim sahibi, hem samimi, hem de alabildiğine kararlı; türbanlı genç kadın bu nedenle biraz huzursuz. Gençten adam ise alabildiğine hoyrat, alabildiğine saldırgan ve alabildiğine malumatfuruş!.. Üç-beş kitap okuyarak dünyadaki tüm bilgileri özümsediğini sanan tiplerden. Üç-beş cümlede bir, “O sizin sübjektif düşünceniz!” diye uyarıyor muhatabını; sanırsınız ki kendisi Tanrı, her söylediği yüzde yüz doğru ve yüzde yüz objektif…

“Kuran sosyalizme yakın mı” meselesini tartışıyorlar; ve Allah Adamı hemen tavır koyuyor: “Bunu yüz yıldır tartışıyoruz; gelin artık Kuran kapitalizme yakın mı meselesini tartışalım!”

Bunlar, içinde bulunduğumuz şu günlere münhasır olarak özde boş tartışmalar sevgili dostlarım. Bu tartışmalar Allah Adamı’nın söylediği gibi yüz yıldır yapılıyor.

Marx mı haklıydı, Adam Smith mi; Sosyalizmi işçi sınıfı mı kurar, köylülük mü; bu, dünya çapında mı yapılmalı, yoksa tek tek ülkelerde de mümkün mü; Kuran’dan sosyalizm çıkarma çabaları eski mi, yeni mi; komünistler karılarını da paylaşırlar mı (Allah bin türlü belanızı versin!), paylaşmazlar mı vesaire.

Bunlar tâli meseleler.

Meselenin özü, insanlar eşit mi değil mi; insanlar arasındaki eşitliğe inanıyor musunuz, inanmıyor musunuz…

Allah herkesin Allah’ı mı, yoksa sadece üç-beş kodomanın mı…

Bu soruları bir ateiste, hatta bir deiste, hatta hatta pek dindar da olmayan birine de soramazsınız; size ne kardeşim!

Ama “Ben müslümanım be heyt!” diye efelenen birine sorabilirsiniz, sormalısınız, hatta sormak zorundasınız. (Nisa, 75)

Müslüman tabii ki böyle efelenmeyi aklının ucundan bile geçirmez; sözüm, şartlar gereği şu sıralar Müslüman olmayı uygun görenlere… (Borsayı falan boşverin; mübarek 1’e 100 veriyor; siz ne diyorsunuz!)

İnsanlar eşit midir, değil midir?

Temel mesele bu!

Oturmuşlar, Kuran’dan sosyalizm çıkar mı diye homurdanıp duruyorlar!

Tartışmanın konusu bu değil ki!

Tartışmanın konusu, o toplantıdaki Allah Adamı’nın söylemiyle “Abdestli Kapitalizm”!..

Ama televizyonda izlediğim kadarıyla, bu bile şu anda önemli değil.

Önemli olan şey, insanın içini burkan, içini acıtan, vicdanına kızgın yağlarda kızartan o hazin tespit:

Yaşlı olanlar eşitliği, kardeşliği, adaleti, erdemi, dostluğu, bölüşmeyi, paylaşmayı, diğergamlığı, kısaca insanı insan yapan tüm değerleri savunuyor; genç olanlar ise başta eşitlik olmak üzere, tüm değerlere karşı çıkıyor! (Allah Adamı “Tekel işçilerini destekleyen neden bir tane Müslüman yok orada?” diye hüzünle soruyor; Müslüman aidiyetini ön plana çıkaran kızımız sus pus; diğeri, yani genç adam ise zaten Tekel işçilerini “fire” olarak görme eğiliminde; Tekel işçileriymiş, peh, onlar insan bile sayılmazlar; onlar “üretim faktörlerinin bir aracı” sadece; çalışmayan makineyi hurdaya ayırırısın olur biter, kendini amorti etmiş, “faydalı ömrü”nü tüketmiş zaten! Hurda bir “üretim faktörü” için üzülmeye değer mi!)

Hüzne bakın!

Genç delidoludur, eşitliği, yurtseverliği, adaleti, paylaşmayı, mazlumu savunur, zulme karşı çıkar, doğayı korumak için savaşır, vatanseverdir, yerleşik düzene ve vatanını tehdit edenlere saldırır; bunu yaparken bir sürü de hata yapar, ama özde, genç adamın savaşı insanı ve doğayı tahrip eden muktedirlere karşı olur.

Genç adam, yiğit adam, delikanlı adam, kabadayı olur be heyt!..

Delikanlı adam, muktedire bel büker, gerdan kıvırır mı?!.

Burada tam tersi…

Yaşlılar muktedirlere karşı isyan bayrağını açmış, gençler ise muktedirlerden yana tavır koyuyor ve bunu çirkin bir biçimde yapıyorlar üstelik; işleri güçleri, rakiplerinin canlı yayının zaman darlığı içinde yaptıkları küçük hataları, dil sürçmelerini yakalayıp gol atmak! O sakallı Allah Adamı, uzunca sayılabilecek bir cümle içinde, böyle anlaşılmayacağını samimi biçimde varsayarak, “bunlar mescit yapıyorlar” mealinde bir şeyler söylüyor; müslüman aidiyetini ön plana çıkaran hanım kızımız hemen golü patlatıyor: “Yapsınlar. Mescit açmak güzel bir şeydir; bunda karşı çıkacak ne var!”

Karşısındaki Allah Adamının kazaya bıraktığı namazı yok, ama o önemli değil; önemli olan muktedirleri savunmak adına “fırsatı” değerlendirmek.

Genç adam ise bırakın eşitlikten yana tavır koymayı, devletin vergi almasına bile karşı; “… devlet vergi olarak servetleri gasp etmese…” türünden şeyler söylemek için didinip duruyor.

Ne hazin Tanrım, ne hazin!..

Okuyucu dikkat etmiştir; liberal dostlarımı üzmemek için bu konuya hiç girmemeye çalışıyorum bugünlerde, çünkü öncelikli mesele bu değil; ama bu genç(!) adam(!), devletin vergi alıp sosyal birtakım hizmetler üretmesine bile karşı; nerede kaldı fakir fukara, hak hukuk, bölüşmek paylaşmak!
Sahte peygamber Rothbard, “objektif olarak” ne diyordu: “Vergilendirme soygunculuktur!” Peki; Allah’ın Eliçisi de vergilendirmeden yanaydı ve Devlet Başkanlığı yaptığı dönemde sadece “kazancı” değil, “serveti bile” vergilendirmişti; bu durumda Elçi ve ona bunu yazdıran Allah soyguncu mu oluyor?!. (Dikkat edin lütfen; Allah’ın Elçisi sadece kazancı değil, serveti bile vergilendirmişti!)

Kendi -sanırım- kurtulmuş ya; uçurumun dibindekilere yardım etmek dururken yukarıdan kafalarına kayalar fırlatmakla geçiriyor üç günlük ömrünü… Oysa “kurtulurken” o zillete uğratılmışların sırtına-omuzuna basa basa çıktı o uçurumdan; ama ne gam!

Rothbardcı ama İslamı da ihmal etmiyor; çünkü o -biraz da gençliğin verdiği- bir hayli sırıtan malumatfuruşluğun yanısıra, esas görevi muktedirleri korumak, muktedirlere yaltaklanmak…

Genç, cıvıl cıvıl, sağlıklı, enerjisi yerinde, eğitim de almış…

Heyhat!..

Muktedirler karşısında boynu bükük!

Bırakın boynu büküklüğü, muktedirler için canını dişine katmış savaşıyor da savaşıyor.

Konjönktür gereği -bu tip lafları pek severler-, bir değer veriyormuş gibi görünmek zorunda olduğu o Kitap, “paylaşın/bölüşün” diye bas bas bağırırken.

Ne hazin, değil mi?

Allah Adamı’nın okuduğu Kuran ayetleri için, “Bunlar birtakım ahlâki öğütler!” diye fetva veriyor hemen; o yanılması mümkün dahi olmayan “objektif” bilgeliğiyle; sanırsınız ki o toplatıya katılmadan önce vahiy almış!

Uzatmayalım; bu kısa çalışmada aynı anda birkaç şeyi birden yapalım:

Hem, “Kuran’dan kapitalizm çıkar mı” ya; hem, “alt tarafı ahlâki öğütler”e; hem de, hem Kuran goygoyculuğu yaparken aynı zamanda neden Rothbardcı olunamayacağına “sübjektif” bir yanıt verelim.

Bakın kapitalizm bir daha girmemek üzere Kuran’dan nasıl çıkmış; bakın “alt tarafı ahlâki öğüt olan” bu öğüt, hangi üslupla verilmiş; ve bakın Kuran yalakalığı ile Rothbardcılık neden bir arada yapılamazmış:

Muktedirlerin bugün uyguladıkları sistemin en meşru aracı nedir?

“Bu hususta İslamla liberalizm arasında ortaya çıkabilecek belki en ciddi gerilim faizin meşruluğu sorunuyla ilgilidir. Piyasa ekonomisinin, üretim faktörlerinden birinin karşılığı olan faizi esas itibariyle meşru bir kazanç olarak gördüğü malumdur.” (Mustafa Erdoğan/Liberal toplum-Liberal Siyaset/Siyasal Kitabevi, 1998)

Hoca, öyle üç-beş kitap okuyarak sallayanlardan değil; bu işin bilimini yapmış.

Ne diyor?

Faiz meşrudur…

Peki, Allah neyi emrediyor; pardon, Allah neyi “ahlâki bir öğüt” olarak yazdırmış Elçisi’ne?

Ve bu “öğüdü” hangi üslupla yazdırmış?

Şu mucize cümlelere bakın Allahaşkınıza; hem Müslüman oolup hem de vahşi kapitalizmi tüm vahşilikleriyle uygulamakta olan muktedirlere Allah bakın nasıl sesleniyor:

“Ey iman sahipleri, Allah’tan korkun. Ve eğer inanıyorsanız ribadan geri kalanı bırakın. EĞER BUNU YAPMAZSANIZ, ALLAH VE RESULÜNDEN BİR HARP İLANI DUYMUŞ OLUN. …” (Bakara, 278-279)

Harp ilanı!..

Kimden?

Allah’tan ve Resulünden!..

(Bu çalışmaya özgü olarak, Yaşar Nuri Öztürk tarafından, aslında “servetlerdeki makul olmayan ve haksız artış” diye dahice meallendirilen “riba”yı, klasik mealciler gibi sadece “faiz” olarak kullanmakla size nasıl merhamet ettiğimi de unutmayın sakın!)

Hey Müslüman, kafanı çevirip ağaçtaki kuşları seyrediyormuş gibi yapma; sana diyorum sana!

Allah’tan ve Resulünden harp ilanı!

(Ayetin Arapçasına özellikle baktım; tek kelime Arapça bilmememe rağmen “harb” sözcüğünü hemen tanıdım; gerçekten bugünkü Türkçeyle “harp” diye, “savaş” diye yazdırmış Allah.)

Allah’tan ve Resulünden harp ilanı!..

Ama bu ayet sizi korkutmasın, bu “harp ilanı” gibi müthiş meydan okuma sizi ürkütmesin; bu sözler emir-farz falan değil, sadece ahlâki birtakım öğütler…

Bu öğütleri dinleseniz de olur, dinlemeseniz de…

Zaten Allah’ın Elçisi O’nun rahmetine kavuştu; ne harbi?!.

Allah da tek başına “aşağı inip” eline kılıç alarak size saldıracak değil ya!

Hey, Müslümanlar! (Bu sözler, Kuran’a inananlara.)

Size soruyorum…

Siz de benim gibi içinizi çekiyor musunuz şu an?

Ne hazin, değil mi?..

Size son bir “öğüt”… (Bu sözler, “konjonktür müslümanları”na)

Üstelik bu öğüt direkt olarak size de verilmiyor; öğüdün direkt muhatabı, Emreden’in (afedersiniz, Öğütçü’nün) o Muhteşem Elçisi… (E, zaten Elçi de öldüğü için, “öğüt” artık resmen geçersiz oluyor tabii; yani sizin tabirinizle “neshedilmiş”, yani “hükmü Kuran’dan silinmiş” oluyor; bu nedenle endişe edecek bir şey yok!)

Sizi hiç ilgilendirmeyen bu “sıradan öğüt” aynen şöyle:

“Sakın hainlere yardakçı olma!” (Nisa, 105)

“Sakın hainlere yardakçı olma!”

Vay canına, vay canına, vay canına!

Hadi, bir kez daha okuyalım:

Sakın hainlere yardakçı olma!



Önemli Bir Not: Sevgili ateist, hristiyan, musevi, deist, anarşit, komünist, liberal ve diğer inanç sahibi dostlarım! Kış fena bastırdı, fakir fukaranın yanısıra tüm hayvanlar, özellikle kedi, köpek ve kuşlar da perişan durumda. Lütfen yardım edin, lütfen… Müslümanları(!) boşverin; onlar böyle önemsiz meselelerle uğraşamayacak kadar yoğunlar; onlar, muktedirlerin arzuları doğrultusunda, Ordu’yu paramparça etmekle meşguller şu sıralar…

20 Ocak 2010 Çarşamba

Artık marketin önünden geçemiyoruz

Bütün entelektüel züppeliklerinizin ve dinsel kıvırtmalarınızın canı cehenneme!

Bugün züppelik yapılacak, edebiyatçılık taslanacak gün değil!

Bugün hesap günü!

Bugün muhasebe günü!

Bugün elestübi Rabbiküm günü!

Adam genç.

Otuzlu yaşlarda.

İriyarı.

Sağlıklı bir görünümü var.

Ağlamak istemediği, bunu kendine yakıştıramadığı mimiklerinden belli oluyor.

Ama aynı mimiklerden bir başka şey daha belli oluyor: Kahır dolu gözyaşları kirpiklerinin arasından süzüldü süzülecek…

İşsiz.

Yoksul.

Beş temel duygudan dördü (öfke, utanç, üzüntü ve korku) yorgun mimiklerinde derin izler bırakmış; beşinci duygudan (sevgi) eser bile yok!

Zalimlerin zulmü adamı pimi çekilmiş el bombasına çevirmiş; evine/çocuklarına ekmek götürememenin çaresizliği ve bundan kaynaklanan mahvolmuşluk hissiyle patladı patlayacak!

Çatık kaşlarının altından umutsuzluk saçan gözlerle bakarken “Artık marketin önünden geçemiyoruz.” diye mırıldanıyor.

Abartmıyor.

Ses tonunu mimikleri ve jestleriyle desteklemek, böylece daha da belirginleştirmek gibi bir kaygısı yok. Çirkinleştirmiyor, süslemiyor; şamata yapmak/edepsizlik yapmak gibi bir niyeti yok.

Sadece konuşuyor.

“Artık marketin önünden geçemiyoruz.” diye kayıt düşüyor Levhi Mahfuz’a.

İçini döküyor.

Belki kendi kendine konuşuyor; her söz, hareket ve davranışın, hatta niyetlerin bile kayıt altına alındığının bilinci içinde. Muktedirlerin ve yardakçılarının yoksulları nasıl mahvettiğini anlatıyor Gökler’e.

Kayıtçılarla, onlar aracılığıyla Tanrı’yla konuşuyor.

Adam kendi vatanında, olumsuz doğa şartlarından etkilenmiş vahşi hayvanlar gibi aç dolaşıyor; ama bu umurunda bile değil; onu esas mahveden şey, akşam eve giderken ailesine ekmek götürememek.

Adam aç!

Adamın ailesi aç!

Size söylüyorum, size; adamın çocukları aç!

Entelektüel züppelikleriniz ve dinsel kıvırtmalarınız sizin olsun kardeşim!

Bunun hesabını bir gün vereceğinizi bilin yeter!

Serbest piyasa ekonomisi destanlarınız, “kurban kesmekle kalmıyor kırkta bir de veriyoruz, daha ne vereceğiz” kıvırtmalarınız, hepimiz kardeşiz palavralarınız, demokratik açılımlarınız, büyüme oranlarınız, kredibilite notlarınız, size pek de yakışan o tanrısal kibriniz…

Hepsi sizin olsun kardeşim!

Hepsi sizin olsun!

Adam kendi memleketinde aç, kendi memleketinde adamın çocukları aç, adam yıkılmış, adam perişan, adam mahvolmuş.

Tek yapması gereken bunun farkına varmak!

Ve bir gün bunun farkına varacak haberiniz olsun!

Dindar Cumhurbaşkanlarımız, dindar Başbakanlarımız, dindar Müsiad Başkanlarımız, dindar belediye başkanlarımız; serbest piyasacı profesörlerimiz, ağzı iyi laf yapan libofaşistlerimiz; Bakara 219’u, Nahl 71’i, Nisa 75’i görmezden gelen din adamlarımız; şu anda(saat 14.24) ezan okumakta olan imamlarımız/müezzinlerimiz; dolgun maaşlar için kendi kardeşlerini hakim sınıflara satmakta hiç duraksamayan medya emekçilerimiz(!); Türkiye’yi elli yıldır sağ politikalarla cehenneme çeviren tüm politikacılarımız…

Ebuzer’e karşı Muaviyeler…

Kör ve yoksula karşı Velid Bin Muğireler…(Siz boşverin; “onlar” anladılar.)

Hepinize selam ediyorum.

Tanrı için bile zor olacağından hiç kuşkum yok, ama Allah sizi affeder inşallah!..

Ben mi?

Beni boşverin; cevabını bildiğiniz soruları sormayın!

Ama kendi ülkesinde vahşi hayvanlar gibi aç susuz dolaşan o adam sizi affetmeyecek; bunu sakın unutmayın.

Vadeniz dolduğunda diğer tarafa “kul hakkı” ile gideceksiniz.

Tabii “kul hakkı” sizin için bir şey ifade ediyorsa…

Tabii “yoksulun, zenginin malındaki hakkı” sizin için bir şey ifade ediyorsa! (Bana sakın zekâttan bahsetmeyin; bunu, bu palavralarınızı, bu martavalları yutabilecek zavallılara anlatın; ben yemem! “Zekât” dediğiniz an “infak”ı bir tokat gibi çarparım suratınıza!)

Memleketin neresine bakarsanız bakın aynı mahvolmuş adam karşınıza çıkıyor. Milyonlarca kişi aç, milyonlarca çocuk geceleri aç yatıyor…

Size söylüyorum, size; sizin çocuklarınız var mı? Bu adamın çocukları geceleri aç yatıyor!

Çocuklar geceleri aç yatıyor!

Tek yapmaları gereken şey ne kadar çok olduklarının farkına varmak.

Her şey, bunu fark ettikleri zaman düzelecek.

Her şey an meselesi…

Şimdi sıra Göklerde:

“Allah’ın size rızık olarak verdiği şeylerden başkaları için harcayın” denildiği zaman, o kâfirler, iman edenler için şöyle dediler: “Allah isterse onları doyurur, biz mi doyuracağız onları! Siz düpedüz sapıtmışsınız, başka bir şey değil!”(Yasin, 47)

Allah isterse onları doyurur, bize mi kalmış yani!

Siz devam edin kibrinden yanına yaklaşılmayan, ortalıkta tanrı gibi dolaşan sıratı müstakim yolcuları(!), siz devam edin!

Bugünün yarını da var!..

“Derin iç çekişler”in olacağı gün hiç de geç değil!..

Hey Tanrım!

2010’a gireceğimiz şu günlerde senin mülkün muktedirlerce gasp edilmiş ve yoksulun çocukları geceleri aç yatıyor!

Çocuklar geceleri aç yatıyor!..

Koca göbeklerini patlatırcasına zıkkımlandıktan sonra kibir içinde geğirirken elhamdülillah çekenlerin ülkesinde çocuklar geceleri aç yatıyorlar!..

Senin Elçin bunlara bunu mu tebliğ etti?!.

Senin Elçin, “çocuklarına ekmek götürmekten başka derdi olmayan Tekel işçilerini polis copuyla analarından doğduklarına pişman edin” mi dedi bunlara?!.

Senin Elçin, “öyle bir düzen kurun ki, kimileri patlarcasına yerken, kimileri de çocuklarıyla birlikte geceleri aç yatsınlar” mı dedi bunlara?!.

Mülk kimin?!.

Kimin malını kimden esirgiyorsunuz?!.

“Derin iç çekiş!”

Bu Kuransal sözü bir yere yazın!

Bir gün hatırlayacaksınız!..

Emin olun, bu sözü bir gün hatırlayacaksınız…

23 Aralık 2009 Çarşamba

Başka Nasıl Mücadele Edeceksin Ciğerim! (*)

“Siz ne biçim Müslüman komünistsiniz dostum; tüm bu olan biten karşısında nasıl bu denli sessiz kalabiliyor ve sürekli olarak merhamet konusunu işlemekle yetiniyorsunuz, ne oldu size böyle?!.” diye, belirgin bir sitem kokan vurguyla sordu dostlarımdan biri geçen gün. İstiyordu ki, gençlik yıllarımda olduğu gibi vurayım kırayım, ortalığı karıştırayım, onun bunun gırtlağını sıkayım…

Ne hazin değil mi?

Bizim gençliğimizde de kamplaşmalar vardı tabii; bir tarafta komünistler vardı, bir tarafta milliyetçiler, ama bugün olduğu gibi sahte değildi hiçbir şey; komünistler komünistti, milliyetçiler milliyetçi!

Yaptığımız şey doğruydu veya yanlıştı, doğrunun ne olduğunu kim bilebiliyor ki! Ama her iki taraf da mertçe davranıyordu. Yanlış yapabiliyordu, aşırıya kaçabiliyordu, insafsızca davranabiliyordu; ama dedim ya, tüm bunlar samimi duygularla yapılıyordu. Söz konusu olan vatan-memleket savunması veya garip gureba hakkıydı; milliyetçiler ülkemizin Sovyetler tarafından işgal edileceğinden korkarken, biz Vatanımızın emperyalizmin boyunduruğuna girmesinden, dolayısıyla fakir fukaranın daha da yoksullaşacağından endişe ediyorduk. Düşman belirgin biçimde ortadaydı; bize göre ABD idi, milliyetçilere göre ise Sovyetler Birliği…

O günlerde ideolojik görüşümüze göre, kimle, nasıl mücadele etmek gerektiğini biliyor, ona göre davranabiliyorduk.

Ne zaman ki Müslüman taklitçileri ve libofaşistler ortaya çıktı, her şey birbirine karıştı, sapla saman ayırt edilemez oldu!

Bu ne ikiyüzlülüktür, bu ne samimiyetsizliktir, bu ne ahlâksızlıktır ciğerim!..

Kapatılan DTP’nin Başkanı “Bizim barış ve demokrasi mücadelemiz sürecektir!” diye, bizim kuşağa gerçekten inanılmaz ölçüde garip gelen demogojik bir söylem kullanırken; Müslüman taklidi yapanlarlar ve libofaşistler -birinciler zımnen, ikinciler de açık bir biçimde-, son olarak şehit edilen yedi askerimizi kastederek “Bu olayın arkasında Ergenekon var!” biçiminde, yine bizim kuşağı hayret ve inanmazlık duyguları içinde dehşete sürükleyen yalanlar söyleyebiliyorlar. Psikolojik savaş o denli ustaca yürütülüyor ki, insan hayret etmekten, hatta paradoksal bir biçimde, bu ustalık karşısında gizli gizli hayranlık duymaktan kendini alamıyor!

Bu ne ahlâksızlıktır ciğerim, bu ne utanmazlıktır böyle!

Hele faşistler, hele onlar!..

Bunlardan biri dün akşam televizyonda, Avrupa’da parti kapatan tek ülke biziz, diye utanılacak ölçüde sahtekârca bir tavırla, hain hain sırıtıyordu ekrandan gözlerimizin içine pis pis bakarken!

Bu ne utanmazlıktır ciğerim, bu ne ahlâksızlıktır böyle!

Tuz dahi kokmuş artık; neyi nasıl eleştireceksin ki!..

Müslüman taklidi yapan siyasetçi, garip gurebayı mahveden ekonomik uygulamaların altına marazi bir hınçla imza atıp, gözlerimizin içine riyakâr bir tavır içinde bakar ve Kuran’a, İslam’a ters ne kadar uygulama varsa hepsini bir bir ve yine bizim kuşağa akıllara durgunluk verecek ölçüde garip gelen bir ikiyüzlülükle sergilerken; libofaşisti, liberalizmin ne kadar değeri varsa tümünün birden ırzına geçip, hem de bunu ahlaksızlığın zirvelerinde dolaşırken mide bulandırıcı bir ikiyüzlülükle ortaya koyarken; Kürtlerin temsilcisi olduklarını söyleyen toprak ağaları ve aşiret beyleri Kürt kardeşlerimiz yoksulluk sınırlarının katbekat altında inim inim inlerken ve işsizlik belasının kıskacında yanıp kavrulurken, onların bu sefaletine çare bulmaya bakacaklarına, ABD denen soysuz haydutun Kuzey Irak’taki çıkarlarının bekçiliğine soyunurken; komünist taklidi yapan kimi soysuzlar, Türkiye’yi İMF’nin, AB’nin, ABD’nin kulu kölesi yapanlara kol kanat gerip, libofaşistlerle kucak kucağa dans ederken…

Neyin mücadelesini, nasıl yapacaksın ciğerim!

Bir zamanlar açlıktan nefesleri kokan Müslüman taklitçileri şu anda yüzlerce milyon dolarlık yatırımlar yaparken, “Olsun, burası darülharp, ne yapılsa yeridir, bunlar İslam’ın bekası adına yapılıyor” çarpık mantığıyla onları destekleyen cahil Müslümanların çoğunlukta olduğu; ahlâktan zerre kadar nasiplenmemiş -üstelik ne acıdır, Tanrım ne hüzünlendiricidir ki, çoğu da eski komünist olan- libofaşistlerin neredeyse tüm medyayı ele geçirdiği; sosyal demokratların -sosyal demokrasinin kendi mantığı içinde tutarlı olan- acınası çaresizlikleriyle ona buna sitem etmekten başka hiçbir şey yapamadığı; gariban halkın geçim derdinin ve işsizliğin verdiği moral bozukluğu içinde Ergenekon tehditleriyle iyice sindirilip bir kenara itildiği bir ortamda…

Neyin mücadelesini, nasıl yapacaksın ciğerim!..

Eli kalem tutan sapkın kadın, bir biçimde ele geçirdiği gazete köşesinde Allahın her günü seksten, cinsellikten, haftada kaç kere seks yapmanın uygun olacağını, kimlerin kimlerle seks yapmasının daha heyecan verici olacağını anlatmaktan başka bir şey yapmazken; sahtekâr sözde ekonomist yine “bir biçimde göreve getirildiği” televizyon kanalında halkı eften püften borsa haberleriyle afallatıp, zihnini, düşünme yeteneğini dumura uğratırken ve programına davet ettiği libofaşistler vasıtasıyla garip gurebayı tüketime sevk edip elindeki avucundaki üç-beş kuruşu da hakim sınıflara kazandırmanın hesapları içinde ahlâksızlığın zirvelerinde gezinip dururken (seni sahtekâr seni; Keynes sana bunları mı söylemişti?!.); yedi askerimizin şehit edildiği o meşum günün ertesinde, mızraklarının ucuna Kuran sayfaları takan insafsızlar gibi “Bu işten pis kokular geliyor!” diye manşetler attıran gazete genel yayın yönetmenlerinin el üstünde tutulduğu bu kahrolası zillet ortamında tüm namuslu insanlar çaresizce feryat edip dururken…

Neyin mücadelesini, nasıl yapacaksın ciğerim!..

Ben kendime göre bir yol tutturmuşum: Bakın dostlarım diyorum, bunlar Müslüman taklidi yapıyorlar, esasında Müslüman değiller; bunlar liberal taklidi yapıyorlar, esasında liberal değiller; bunlar demokrat taklidi yapıyorlar, esasında demokrat değiller; bunlar komünist taklidi yapıyorlar, esasında komünist değiller; bunlar aydın taklidi yapıyorlar, esasında aydın değiller; bunların tümü uğursuz, tümü ahlâksız, tümü sahteci…

Bunlar mert değiller, bunlar hakiki değiller, bunlar sizden değiller!..

Bunun için de bir yol bulmuşum, “merhamet” üzerinde çalışıyorum; inananları, liberalleri, demokratları, aydınları, komünistleri merhamete davet ediyorum.

Kainatın, Arz’ın yaşından bahsedip, sadece yetmiş-seksen yıllık kısacık bir ömre sahip olan insanoğlunun bu gezegende ne kadar az bir süre kalacağını anlatıp onları yaptıkları bu hatalardan vazgeçirmeye çalışıyorum; eski kavimlerin -Adem’den önceki insan ırklarının- yaptıkları hatalardan söz edip, gelin biz de aynısını yapıp şu güzelim Arz’ı mahvolmaya sürüklemeyelim, şu kısacık ömürde birbirimize zulmetmeyelim diyorum; Arz üzerinde yaşayan her canlının merhamete mazhar olduğunu anlatıp, insanlara insan olduklarını hatırlatmaya çalışıyorum.

Başat hedef kitlem Müslümanlar, çünkü bu ülkenin halkı Müslüman, oy verenlerin tamamına yakını Müslüman; mücadele yollarından biri olan “demokrasi içinde kalarak mücadele” sürdürülecekse, iktidarları oylarıyle getirip götürenlerin hedef alınması gerekiyor…

Bakın tek bir örnek, ne kadar dehşet verici biçimde bir etki yapabilir: Ortalıkta tanrı gibi dolaşan ve kibrinden yanına yaklaşılmayan o Müslüman(!) var ya, işte o, Kuran’da sözü edilen en büyük günahlardan birini işliyor! Aynı kibri İblis göstermiş ve Allah’ın katından bu nedenle kovulmuştu! Gözünü sevdiğim Müslümanların buna benzer örneklerle kendilerine geleceklerini umuyor, bunun için çalışıyorum; “bu adam, kibir gibi en büyük günahlardan birini işlemekle kalmıyor, aynı zamanda Kuran’ın en muhteşem üç ayetini -Nahl 71, Bakara 219, Nisa 75- göz göre göre inkâr ediyor, bu nedenle bu adam Müslüman olamaz!” diye uyarmaya çalışıyor, didinip duruyor, acı içinde feryat ediyorum!

Müslüman bölüşümcüdür, elindeki servet ve imkânlardan herkesi yararlandırır; Müslüman yalan söylemez, Müslüman kibir göstermez; Müslüman zulüm işlemez, Müslüman merhametsiz davranmaz diye örnekler veriyor ve bu adamların Müslüman olmadıklarını halkıma anlatmaya çalışıyorum. Bunu, bu adamları Müslüman zanneden vatandaşlarım oylarıyla destekledikleri için yapıyorum; bunlara bu gücü veren, halkımın aptallık derecesine varan bu iyiniyeti!

Bununla kalmıyor, çok açık bir biçimde ve kabalaşmayı da alabildiğine göze alarak “libofaşistleri boşverin edin, bunlardan hiçbir şey olmaz!” diye bas bas bağırıyorum; ve bunu yaparken yine merhametten yola çıkıyorum; çünkü bunlar merhametsiz, bunlar hain, bunlar acımasız, bunlar riyakâr diye halkımın dikkatini çekmeye çalışıyorum. (Merhametli olmak kuzu gibi uysal olmayı zorunlu kılmıyor; üstteki paragrafta yer alan kaba sözler, bu pislik tiplere karşı gerektiğinde kabalık gösterilebilir, hatta bununla da kalınmayabilir şeklinde anlaşılmalıdır. İstiklâl Savaşı sadece merhametle kazanılmadı! Karşınızdaki silah kullanırken sizin ona terlik fırlatmanız tabii ki yeterli bir mücadele biçimi olamaz!)

Maun Suresi’ne neden bu kadar önem verdiğimi sanıyordunuz ciğerim!

Riyakârlığı neden bu kadar çok işliyorum sanıyordunuz!

Bu sahtekâr libofaşistler dışında, hangi görüşte olursanız olun, sizi tefekküre sevk edecek yegâne değer merhamettir; riya çamuruna batmanızı engelleyecek yegâne yol merhamettir; bunu anlatmaya çalışıyorum.

Ve bizi kurtaracak, bizi merhamet çizgisine çekecek yegâne şeyin de tefekkür olduğunu biliyorum. (Tefekkür ve merhamet birbirinden ayrılmaz iki önemli haslettir; doğru kullanıldığında bu iki haslet tüm sorunları bir bıçak gibi kesip atabilir!)

İçi irin dolu pis bir çukura doğru koşaradım gittiğimizi anlatmaya çalışıyorum ve bunu önleyebilmek için komünistleri, Müslümanları, liberalleri, sosyal demeokratları, milliyetçileri; kısaca namuslu insanları tefekküre davet ediyorum.

Çözülüyoruz…

Ama bizi çözen başkaları değil, bunu kendi kendimize yapıyoruz!

İnsanın baş düşmanı kendisidir, hatta belki de tek düşmanı kendisidir; işte tüm düşünenleri merhamete çağırırken bu gerçeğin altını çizmeye çalışıyorum.

İnsan kardeşlerime on altı milyar yıl-yetmiş yıl örneğini bu nedenle veriyor; tüm bu pisliklerin bize yakışmadığını anlatmaya çalışıyorum.

Türk-Kürt, zengin-yoksul, Müslim-gayrimüslim yok; sadece iyi-kötü var!

Bunu anlatmaya çalışıyorum…

Kitaplarımla, yazılarımla, feryatlarımla işte bunu anlatmaya çalışıyorum.

Bu gezegende sadece bir an için varız; yapmamız gereken tek şey, tüm insanoğlunun zulüm içinde inlemesine neden olan yapay sorunları çözecek olan tek şey merhamet göstermek… Bush’un yerine Allah’a samimi biçimde iman etmiş bir Müslüman olsaydı, Irak’ta bunca kan akar mıydı?!. (Tabii, bu Müslüman ABD’ye Başkan olamazdı; bu başka bir şey.)

Adam çirkin, Allah’ın dinini kendi çıkarı için kullanıyor; adam çirkin, üç kuruşluk çıkar veya makam mevki ve itibar için ülkesini emperyalizme peşkeş çekmekte bir beis görmüyor; kadın çirkin, bunca çürüme ve yozlaşma ortamında -belki de illiyet bağı nedeniyle- yılın üç yüz altmış beş gününde seksi yazarak ziyan ediyor o altın değerindeki köşesini; adam çirkin, sabah akşam yalan haber uydurmaktan, ona buna karaçalmaktan, sahte belge düzenlemekten başka bir şey yapmıyor!

Bu tipleri eleştirmek, onlarla polemiğe girmek zaman kaybından başka nedir; çocukluğumuzdaki o muazzam tekerleme ile, “kuş kuşluğunu” yapmaya devam etmeyecek mi?!.

O halde yapılması gereken şey, namuslu insanları hedef kitle olarak seçmek ve onların vicdanlarını harekete geçirecek konuları işleyerek bu çirkinlere topyekun savaş açmak.

Riyakârlar ve faşistler dışında, her insanın içinde mukaddes bir cevher olduğuna inanıyorum; yapmaya çalıştığım şey, herhangi bir nedenle üzeri örtülmüş bu mukaddes cevhere ulaşabilmek.

Dinini gerçekten bilen biri veya dinini tam olarak bilmemekle birlikte içinde taşıdığı o cevher harekete geçirilebildiğinde merhameti derhal ortaya çıkabilecek biri hiç bu saydığımız şeylere neden olabilecek bir davranış içine girebilir mi! (Çirkinleri değil; onları bilmeden destekleyen bizim gibi sıradan insanları kastediyorum.)

İçinde zerre kadar bile olsa merhamet barındıran bir kadın, “Kadın erkeğin kaburga kemiğinden yaratılmıştır, bu nedenle eğridir; onu düzeltmeye kalkmayın, ondan bu eğri hali ile yararlanın” mealindeki sahte hadisi duyduğunda, “Ne biçim konuşuyosun be adam; Allah’ın o muazzez elçisi hiç böyle bir şey söylemiş olabilir mi?!.” diye feveran etmez mi?!.

İçinde zerre kadar bile olsa merhamet barındıran bir adam, sırf Müslüman diye oy verdiği riyakâr, bir zamanlar en az benim kadar fakir olduğu günlerden birkaç yıl sonra 300.000.000 dolarlık bir yatırıma kalkıştığında bir daha o adama oy verip onu başımıza vekil olarak getirir mi! (İçinde merhamet barındıran bu adama “riba”nın “aslında faiz değil, servetlerdeki haksız ve makul olmayan artış” olduğunu ve bu tespitin Kuran tarafından yapıldığını anlattığınızda, bu konuda bu adamı ikna ettiğinizde, halkın geride kalan garip gurebasına merhamet besleyen bu seçmen, bu riyakâra bir daha oy verir mi!)

İşte ulaşmaya çalıştığım cevher bu!

Bu nedenle sürekli olarak merhameti işliyorum; ne yani, bu zillet dolu günlerde, kafası zaten karmakarışık olan dostlarıma Marx’ın diyalektik materyalizmini veya Keynes’in ekonomik durgunluk günlerinde kamu harcamalarının neden artırılması gerektiği yolundaki görüşlerini mi anlatmalıydım! (Bunları anlatacağımız günler de gelecek inşallah; ama bu gün, o gün mü!)

Bugün halkımıza Marx’ı mı anlatmalıyız, yoksa Ebu Zer’i mi? (Ebu Zer, Allah’ın Elçisi’nin en yakın arkadaşlarından biridir ve İslam tarihinin ilk komünistidir.)

İçinde zerre kadar vatan sevgisi barındırmayan bir çirkine sabah akşam küfretmişsiniz neye yarar!

Ben, halkımın vicdanında barındığına emin olduğum merhametin peşindeyim!

Merhamet…

Hepsi bu!..



*(Kuşkusuz başka bir mücadele şekli var tabii; onu kırk yıldır anlatıyorum zaten!)

4 Aralık 2009 Cuma

Riya

Komünist?
Başımın üstünde yeri var; onun o paylaşımcı tefekkürüne aşığım.
Müslüman?
Elhamdülillah; onun o merhamet dolu yüreğine aşığım.
Milliyetçi?
Eyvallah; onun o vatan sevgisiyle çarpan kalbine aşığım.
Ateist?
Hoşgeldi, safa geldi; onun o mertliğini severim.
Gayrimüslim?
Amenna; hepimiz aynı Allah’a tapmıyor muyuz!
Diğer milletler?
Ne önemi var; aynı Adem’in torunları değil miyiz!
Liberal?
Olabilir; Adam Smith’in o “görünmez eli”ne rıza göstermeyi her ne kadar beceremesem de, liberalin o entelektüalizmini kim inkâr edebilir!
Hayvanlar?
Canlarım benim; böceğinden kedisine kadar hepsine sırılsıklam aşığım.
Tabiat?
Anavatan; dönüp dolaşıp kendimizi onun bağrına teslim etmeyecek miyiz!
Peki, İblis?
Müdahale alanım dışında; Tanrı onu mühletlendirmiş, elimden bir şey gelmez, kibrinin sonuçlarına katlansın bakalım. Ama o tevhit gösterisini, o sarsılmaz mertliğini, o yıkılmaz kararlılığını takdir etmemek de imkânsız tabii! Karmaşık bir konu (bir başka çalışmada irdeleriz).

* * *

Bu durumda soru kendini dayatıyor:
Genelde Arz’ın, özelde Türkiye’nin içinde bulunduğu bu yürekler acısı durumun sorumlusu olarak kimi göreceğiz de mücadele edeceğiz?
Suçlu kim?
Elimizden gelen ancak bu kadar; yazı yazarak mücadele…
De…
Kime karşı mücadele?
Lanetlenmesi gereken kim?
Kim bu pisliklerin sorumlusu?
Ateistinden komünistine kadar, milliyetçisinden müslümanına kadar, gayrimüsliminden liberaline kadar, en küçük canlısından tabiatına kadar her şeye eyvallah, da, sadece insan olmanın tüm benliğimize yüklediği o “yanlış olanla mücadele görevi”miz esnasında kime karşı taraf olacağız…
Bunca çaba, bunca emek, bunca risk, bunca stres…
Kime karşı?
Kim bu tüm melanetin sorumlusu?
“Esas mücadele”de taraf kim?
Esas mücadelede kim bu düşman?

* * *

Hırsız, uğursuz, soyguncu?
Tabii ki hayır; münferit olaylar ve apaçık, belirgin biçimde ortada; özel bir mücadeleyi gerektirmiyor. Yakalar hapse atarsın, orada ıslah olursa olur, olmazsa kendi bilir!
Özel bir çabayı gerektirmiyor!
Yalancı, sahtekâr, düzenbaz?
Tabii ki hayır; nefret edilesi bir karekter yozlaşması, ama çok açık, çok belirgin, safdışı etmek çok kolay!
Özel bir çabayı gerektirmiyor…
Sapık, ruh hastası, psikopat?
Tabii ki hayır; her üçü de ruhsal bozukluk sergileyen tipler aslında. Çok belirgin, çok açık, tamamen ortada. Götürürsün ruh hekimine o düzeltebildiği kadar düzeltir, düzeltemezse katlanmak zorundasın; adam hasta!
Özel bir çabayı gerektirmiyor…

* * *

Peki; özel çabayı gerektiren “pislik” kim?
“Esas mücadele” hangi pisliğe karşı verilmeli?
Belirgin olmayan, gizlenmeyi becerebilen, açığa çıkartılması ve mahkûm edilmesi zor olan bu “pislik” kim?
Kime karşı mücadele etmek gerek?
Yalancıdan, hırsızdan, uğursuzdan, psikopattan, soyguncudan, sahtekârdan, düzenbazdan, hatta İblis’den daha tehlikeli olan kim?
Kimden nefret etmeliyiz?
Kimden nefret etmeliyiz ki onunla mücadele ederek insanlık görevimizi ifa etmiş olabilelim?
Kim bu alçak?
“Esas mücadele” hangi alçağa karşı verilmeli ki deysin?
Kim bu alçak?!.

* * *

1) Gördün mü o dini yalan sayanı?
2) İşte odur yetimi itip kakan
3) Yoksulu doyurmayı özendirmez o.
4) Vay haline o namaz kılanların ki,
5) Namazlarından gaflet içindedir onlar.
6) Riyaya sapandır onlar/gösteriş yaparlar.
7) Ve onlar, yardıma/zekâta/iyiliğe engel olurlar.

(Maun Suresi’nin tamamı. Surelerin İniş Sırasına Göre Kur’an-ı Kerim Meali/Türkçe Çeviri/Yaşar Nuri Öztürk/Yeni Boyut, 1997)

* * *

İşte böyle!..
Riyaya sapandır onlar!
Gösteriş yaparlar!
Yaratıcı, bu tip için başlıbaşına, müstakil bir Sure indirmiş ve bu riyakâr tipi sonsuza dek mahkûm etmiş!..
Kuran’ı incelediğinizde açıkça görüyorsunuz ki, Yaratıcı’nın affetmeyeceğini bariz biçimde belirttiği tek günah şirk koşmak, yani Yaratıcı’ya ortak koşmak.
Zamanımızda putlar falan kalmadı artık, kimse taşa, beze, oduna, Ay’a veya yıldızlara tapmıyor; peki, o halde şirk ortadan kalktı mı yani?
Hayır!
Allah’ın Elçisi’nin, “Beni en çok endişelendiren şey, ümmetimin riya batağına saplanmasıdır; çünkü riya gizli şirktir!” mealinde uyarısı, uyarıları var.
Riya gizli şirktir ve uzun ve karmaşık bir konu olduğu için bağımsız bir çalışmanın konusu olmalıdır. Bizim burada üzerinde durmamız gereken şey, riyanın hem Yaratıcı, hem de O’nun Elçisi tarafından lanetlenmiş olmasıdır.
Riya lanetlenecek bir alçaklıktır!
Ve riya yapan alçağın tekidir tabii…
Böylece, yukarıdaki soru da cevabını bulmuş olur: Esas mücadele kime karşı verilmelidir, tüm bu melanetin sorumlusu kimdir, Arz’ı ve ülkemizi yaşanılamaz ölçüde sefilleştiren alçak kimdir ve benzeri sorular böylece cevabını bulmuş olur!
Riyakâr; olduğu gibi görünmeyen ve göründüğü gibi olmayan, nefret edilesi bir tiptir ve Yaratıcı’nın da uyardığı gibi, bu tip, iyiliğe engel olur.
Apaçık ortada olmaz hiç!
Herkes tarafından fark edilmesi neredeyse imkânsızdır.
Kendisini iyi saklar.
Alçağın biri olduğunun anlaşılması zordur.
Yeteneklidir; bu nedenle kolay kandırır, kolay ikna eder.
Hırsız, uğursuz, sahtekâr, sapık, düzenbaz ve benzerleri bunun yanında sütten çıkmış ak kaşık gibi kalır; çünkü onlar alabildiğine ortada oldukları halde, bu, alabildiğine gizlenmektedir.
Demokrasiden, özgürlükten, refahtan-bolluktan, insan haklarından, kardeşlikten söz edip durur; ama “tipi dahi” bu hasletlerle uzaktan yakından bir ilgisi olmadığını ortaya koymaktan kendini alamaz. (Çirkindir, gerçekten çirkin. İçinin çürümüşlüğü/yozlaşmışlığı yüzüne vuruştur.)
Ama bu “tipi” herkes kolay kolay “okuyamaz”…
İşte bu nedenle çok tehlikelidir, işte bu nedenle “esas mücadele” buna karşı verilmelidir, işte bu nedenle nefret edilmesi gereken karekter -belki de- sadece budur aslında!..
Dikkatle bakarsanız, bu tipi siyasette, üniversitelerde, meslek odalarında, kitapçılarda, sivil toplum örgütlerinde ve benzeri yerlerde görebilirsiniz.
Ama en çok medyada rastlarsınız buna…
Köşesinde ve ekranında hain hain sırıtırken yakalayabilirsiniz onu.
Bu, riyakârdır.
Haklının değil, güçlünün yanındadır her zaman.
Çok yeteneklidir aslında; iyi giyinir, iyi konuşur, iyi yazar.
Ne var ki, olduğu gibi görünmemekte, göründüğü gibi olmamaktadır.
Riya yapmaktadır.
İyiliğe engel olmaktadır…
Nefret edilesi bir tiptir bu.
Nefret edilesi bir tip…
Bir sürü adı vardır bunun; dünyanın birçok yerinde birçok isimle anılır.
Bizim halk “liboş” der buna.
O, liboştur…