Sevgili dostum,
Son zamanlarda sıklaşan “hatırlatmalarına” bakılırsa, sanırım çok da uzak olmayan bir gelecekte yüz yüze gelme fırsatını yakalayacağız.
Beni bir süre arafta mı bekletirler, yoksa cennet veya cehenneme hemen mi gönderirler bilmiyorum. Her ne kadar büyük Meleklerden biri olsan da, senin de bu konuda herhangi bir insiyatifin olduğunu sanmıyorum; ama bu dostuna yardımcı olacağın umuduyla, birtakım isteklerimi ilgililere aktarırsın diye sana yazmakta bir sakınca görmüyorum. Nihayet, elçiye zeval olmaz, değil mi!
Arafta kalacağım süre içinde veya cennet veya cehennemde geçireceğim süre içinde Yaratıcı’nın bana layık gördüğü işlemin başımın üzerinde yeri var; hiçbir itirazım olmayacağı gibi, Yaratıcı’nın bu kararını ürpertici bir saygıyla kabul edeceğimi biliyorsun.
Ne var ki, Arz yaşamında kullarına bugün “cumhuriyet ve demokrasi” diye isimlendirilebilecek bir sistemi uygun gören (1) Yaratıcı, o tarafta da buna uygun talepleri kabul eder diye ummaktan da kendini alamıyor insan. Bu umut içinde, mekanım her neresi olacaksa, şu dileklerimin dikkate alınmasını talep ediyor, bu konuda sen sevgili dostumdan yardım rica ediyorum.
İlgililere ulaştırmanı rica ettiğim taleplerim şimdilik şöyledir:
1) Bulunduğum yerde “riya” istemiyorum arkadaş! Herkes ya olduğu gibi görünmeli, ya da göründüğü gibi olmalı. Bu tarafta Maun Suresi’yle riyakârlara muazzam bir tokat atan Yaratıcı, lütfen aynı tavrını o tarafta da göstermeye devam etsin. (Bu istek oldukça anlamsız aslında; zaten Sünnetulah’ta herhangi bir değişiklik olmayacağı Kuran’da yazıyor (2); ama ben yine de “bu taraf” taki gafiller belki ürperirler de kendilerine gelirler diye bir hatırlatayım dedim.)
Öyle Allah’ın ismini ağızından düşürmeyeceksin, en ufak bir konuda gösteriş yapmaktan kaçınmayacaksın ama Allah’ın Ofer’ine, modern tefecilik olan borsa vasıtasıyla bir gecede 500 milyon dolar kazandıracaksın, Türkiye’nin en çok Kurumlar Vergisi ödeyen şirketini yabancılara altın tepsi içinde sunup peşkeş çekeceksin; “Sümerbank’ın ismini tarihten siliyoruz!” diye kin ve nefret kusmaktan kendini alamayacaksın (Ama Allahları var; Sümerbank’ın ismini gerçekten tarihten sildiler); yardım dernekleri kurup veya islami holdingler (ne demekse) vasıtasıyla topladığın paraları cebe atacak, yüzbinlerce insanın sefil olmasına neden olacaksın (Bu arada şu Maun Suresi (3) gerçekten muazzam dostlarım, lütfen Kuran’ı açıp şu kısacık sureyi bir daha okuyun veya hadi size bir güzellik yapıp, dipnotta sureyi dikkatlerinize bir kez daha sunayım da “namaz da kılan” bu riyakârların nasıl gösteriş yaptıklarını ve fakir fukarayı nasıl ezdiklerini, iyiliğe ve zekâta nasıl engel olduklarını bir kez daha görün; bu sure bir mucize değil de nedir?!.); ülkenin topraklarını yabancılara, özellikle Büyük Ortadoğu Projesi kapmasında bundan 50 sene 100 sene önce planlanan tezgâhların bir gereği olarak özellikle İsrail’e peşkeş çekeceksin!..
Riya istemiyorum sevgili dostum, riya istemiyorum. Eğer “özgür irade” orada da devam edecekse, insanlar orada da riya içinde debelenip duracaklarsa ne arafı istiyorum, ne cenneti, ne de cehennemi. Gücün yeter mi bilmiyorum, ama bu alçakça riya orada da devam edecekse, bu dostunu hiç kimsenin bulunmadığı, dolayısıyla riyanın “r”sinin bile olmadığı ıssız bir adada konuk ettirirsen çok memnun olurum.
2) Liberalizmin bu zalim “rekabet” koşullarından gına geldi arkadaş! Onunla rekabet et, bununla rekabet et; nedir bu ya!.. Neden yardımlaşmıyoruz da rekabet ediyoruz arkadaş! Rekabetin bazı alanlarda çıtayı bir miktar yükselttiği gerçeğini inkâr edecek değilim, ama ya götürdükleri!.. Çocuk işçiler, kadın işçiler, kölecilik, asgari ücret, günde 10 saati aşan çalışma, uygun olmayan çalışma koşulları, doğanın tahrip edilmesi… Bunlar hep rekabetin getirdiği belalar değil mi?!. Toprak Dede, “Türkiye elli yıl sonra çölleşecek!” diyor, kimse umursamıyor; çünkü bu işte “para” yok. Tuz gölü kurudu gitti, kimsenin umurunda değil!
Bu dostuna habire mesaj gönderiyor, orasını burasını ağrıtarak kaçınılmaz buluşmanın gittikçe yaklaştığını ima edip duruyorsun, tamam; ama ailesini geçindirmek, sadece ailesini geçindirebilmek için tüm yaşamı boyunca deli gibi çalışmak zorunda kalan şu dostuna, bu yaşında hâlâ deli gibi çalışmak zorunda olan bu dostuna hiçbir güzellik yapmak içinden gelmiyor. (Bak, süper loto yine devretmiş, bir hatırlatayım dedim; bilmem anlatabildim mi?!. Hani bu işe bakan ilgililerle bir görüşsen falan…)
“O taraf”ta rekabet istemiyorum dostum. Eğer Allah gecinden versin, bir gün aile fertlerim de orada benimle birlikte olacaksa, onları geçindirebilmek için orada rekabet mekabet istemiyorum, benden söylemesi!.. Çok şey istemediğimi biliyorum; Bakara 219 (4) ve Nahl 71’in (5) orada da hüküm sürmesini talep ediyorum; hepsi bu!.. Ne bu ya; onunla kapış, bununla kapış, şu üç günlük ömrümüz birbirimizi yemekle mi geçmeliydi yani!..
3) Yaratıcı’nın görevlilerinin “beni gönderecekleri yer”de insandan kaynaklanan merhametsizlik istemiyorum dostum! Mesela, ben kedilere yemek verirken beni sürekli taciz eden o kadını orada görmek istemiyorum! Bizim sitede bir gecede onlarca kediyi ve köpeği zehirli köfteyle saatlerce can çekiştiren o alçak her kimse orada onunla görüşmek istemiyorum! (Aslında bu tarafta o namussuzla görüşmek isterdim, ama kim olduğunu bulamadım!)
Çocuk işçi çalıştıran işverenle, aile fertlerini döven şerefsizle, sınırsız zenginliği içinde har vurup harman savururken fakiri fukarayı hiç düşünmeyen alçak züppeyle, dışarıdan aldığı talimatlarla kendi çiftçisini perişan eden siyasetçiyle, yaşamı boyunca kafeste tutulup toprağa bir kez bile ayak basamayan o tavuğu kesip tüketilmesi için dağıtan tavuk üreticisiyle, masasının üzerindeki küçücük cam kâse içinde o kırmızı balığı döndürüp duran o güzel saçlı kızla, üç bin kilometre yol katedip yumurtlayan ve sonra geri dönen o güzelim kuşu küçücük kafes içinde tutarak bilmeden de olsa o kuşa işkence eden Muhittin amcayla, ülkesini kapitalizmle yönetip bir avuç mutlu azınlık yaratarak tüm zenginliği bu azınlığa peşkeş çeken alçak devlet adamıyla ve benzerleriyle o tarafta bir arada olmak istemiyorum arkadaş!
Gerçekten çok bir şey istemiyorum; bu taraftakiler bir türlü anlamak istemediler ama senin anlayacağından eminim dostum! İstediğim tek şey, Kuran’ın neden “Bismillahirrahmanirrahim” diye başladığı; yani Allah’ın Kitabının neden Rahman ve Rahim isimleriyle başladığı ve bu iki ismin ne anlama geldiği; hepsi bu! (Sadece Kuran bu iki isimle başlamıyor, Tevbe Suresi hariç tümü bu iki isimle başlıyor ve Tevbe Suresi’nin başında bulunmayan bu iki isim o surenin içinde yine geçiyor.)
Bu iki isim yani Rahman Ve Rahim, “Hep Merhametli, Çok merhametli Allah’ın adıyla” anlamına geliyor ama benim istatistiğime göre müslümanların yarısı bunun anlamını bilmiyor, yarısına yakını “koruyan ve esirgeyen” sözcüklerini telaffuz ediyor ve neredeyse yüzde biri bu iki sözcüğün “merhamet” anlamına geldiğini biliyor. Geriye kalan küçük bir azınlık da hiç ilgilenmiyor.
Neyse, konumuza dönelim; orada merhametsizliğe tanık olmak istemiyorum dostum. Allah’ın böyle bir şey yapmayacağını tabii ki biliyorum, benim kastettiğim insandan kaynaklanan merhametsizlik. (En az 10 yıl olmuştur. Editörüm Zerrin Bakoğlu beni Ankara’da bir çay bahçesine götürmüştü. Bir gölün kıyısındaydık sanırım ve akşam olmuş, hava kararmıştı. Beş-on metre uzağımızdan gelen, kimi zaman tırt, kimi zaman da tııırt tııırt diye tarif edebileceğim bir ses beni rahatsız etmişti. Nedenini bilmiyorum ama rahatsız olmuştum işte. Bu sesin ne olduğunu sorduğumda dostum Bakoğlu bana iki tane aygıtı elişle işaret ederek göstermişti. Bugünkü hani şu Ufo markasıyla tanıdığımız ısıtıcılar gibi, ama ondan on misli büyük birer aygıttı bunlar. Sivrisinekleri içine çekiyor ve yakıyordu. Bu tırt sesi tek bir sivrisineği, tıııırt sesi ise aygıta guruplar halinde giren biçareleri gösteriyordu. O günden sonra bu iki ses kulağımdan hiç gitmedi! Çay bahçesinin sahibi, Yaratıcı’nın o sineklere uygun gördüğü yeri gaspetmişti, onların vatanını işgal etmişti ve o biçareleri kitleler halinde kavurup duruyordu. “Kimsin ulan sen!” diye düşündüğümü anımsıyorum; “Kimsin ulan sen! Bu yetkiyi kimden alıyorsun zalim namussuz!” Şimdi olsa, “Senin şu puşt amerikan askerlerinin Iraklılara yaptığından ne farkı var şerefsiz!” diye düşünürdüm herhalde. Bakoğlu sakın üzülmesin ama, geçirdiğim ruhsal rahatsızlıkta bu tıııırt seslerinin de payı olduğunu düşünüyorum. Şu anda bile iliklerime kadar ürperiyorum.
Bunu tasarlayan mühendisi veya her kimse o pislik tipi o tarafta görmek istemiyorum sevgili dostum; benim için bu bu çok önemlidir, o alçağı, o tarafta görmek istemiyorum. (Evinizde sizi ciddi biçimde rahatsız eden sivrisineği merhametli bir yolla safdışı etmek başka bir şey dostlarım, bu konuda kafam her ne kadar biraz karışık da olsa yine de size hak verebilirim sanırım; ama anlattığım olay!.. Vay canına, gerçekten vay canına!..)
Liberalizm (iktisadi liberalizm tabii) ve onun aygıtları merhametsizdir dostlarım; onun kullandığı tüm aygıtlar ve tüm işlemleri marhametsiz olmak zorundadır; çünkü “rekabet” bunu zorunlu kılmaktadır ve Adam Smith denen sahte peygamberin piyasayı sözde düzenleyen ve her şeyi yerli yerine oturtan o namussuz “gizli el”inin merhamet diye bir kaygısı hiçbir zaman olmamıştır, olamaz ve olmayacaktır da!.. (Zaten dünyada liberalizmi uygulayan tek bir ülke bile yoktur, tek bir ülke bile; bu ayrı bir konu. Bunu bize dayatan şerefsizler kendi ülkelerinde piyasaya alabildiğine müdahale etmektedirler. Son örnek Amerikada iflas başvurusu yapan büyük şirketlerin ve en son dünya devi General Motors’un hisselerinin amerikan devleti tarafından kamulaşturulmasıdır! Hani piyasa müdahaleyi kabul etmezdi?!. Sizi namussuz sahtekârlar sizi; petrol ve buğday fiyatlarına neden müdahele ediyorsunuz peki?!. Alçak herifler; bizi öyle gaza getirdiler ki, Türkiye’de bir tane kamu işletmesi bırakmadılar. En çok bozulduğum da telefon şirketinin “Türk Telekom” ismini kullanması. Bunu dava etmeyi düşünüyorum.)
4) Şimdilik son ricam, Allah’tan başka hiç kimsenin ve hiçbir şeyin önünde diz çökmeyerek bir anlamda Tevhid gösterisi sunan İblis’e selamımı iletmen. Öyle durumdayız ki, ona bile gıpta eder hale geldik sevgili dostum. Paraya, makam ve mevkiye, güce, itibara, gösterişe, son zamanlarda Keynes’ten yardım dileseler de Adam Smith’e ve serbest piyasa ekonomisine, AB’ye, ABD’ye tapanlardan öylesine nefret ettik ki, İblis’in insan önünde diz çökmeyerek isyan etmesini bile arar hale geldik. Ona selamımı ilet sevgili dostum; gerçi bu fakir burada sık sık tuzağına düşmüyor değil ama yüz yüze gelme fırsatımız hiç olmadı.
Şimdilik bu kadar sevgili dostum.
Benden bir süre daha uzak olman ricasıyla sana hayırlı çalışmalar diliyorum. (Yeni kitabım çıkacak, onu görmek istiyorum.)
Selamlarımla…
1) Şura, 38: Rablerinin çağrısına cevap verirler, namazı kılarlar. İşleri/yönetimleri aralarında bir şûradır. Kendilerine verdiğimiz rızıklardan infak ederler.
2) Ahzab, 62: Bu, Allah’ın daha önce gelip geçmişlerde işleyen tavrı-tarzıdır. Allah’Aın tavrında herhangi bir değişiklik asla bulamazsın.
3) Maun Suresi
Hep Merhametli Ve Çok Merhametli Allah’ın Adıyla
1. Gördün mü o dini yalan sayanı?
2. İşte odur yetimi itip kakan
3. Yoksulu doyurmayı özendirmez o.
4. Vay haline o namaz kılanların ki,
5. Namazlarından gaflet içindedir onlar.
6. Riyaya sapandır onlar/gösteriş yaparlar.
7. Ve onlar yardıma/zekâta/iyiliğe engel olurlar.
(Vay canına sevgili dostlarım, vay canına! Şu muazzam sure bize neler anlatıyor değil mi? Koca bir kitap yazsanız, şu kısacık surede anlatılanları böylesine açık biçimde anlatabilir miydiniz? Namazdan çıktıktan sonra Sümerbank’ın ismini tarihten silenler, Ofer’e bir anda 500 milyon dolar kazandıranlar, “özelleştirme” adı altında kamunun tüm değerlerini ona buna peşkeş çekenler, Deniz Feneri dümeni altında gurbetçileri dolandıranlar bu sureyi okuduklarında neler hissediyorlardır acaba! Vallahi yazarken ben bile ürperiyorum!..)
4) Bakara 219: … Ve sana neyi infak edeceklerini de soruyorlar. De ki: “Helal kazancınızın size ve bakmakla yükümlü olduklarınıza yeterli olanından artanını verin.” İşte Allah, ayetleri size böyle açıklar ki, derin derin düşünebilesiniz.
5) Nahl 71: Allah, rızıkta kiminizi kiminize üstün kılmıştır. Fazla verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilere aktarıp da hepsi onda eşit hale gelmiyor. Allah’ın nimetini mi inkâr ediyor bunlar!
11 Haziran 2009 Perşembe
7 Haziran 2009 Pazar
Obama denen çetebaşı ve Sünnetullah
Sünnetullah, “Yaratıcı’nın Kâinatın düzenli çalışması için koyduğu kurallar bütünü” olarak tarif edilmekte ise de, kanaatimce en anlamlı tanımlama “Allah’ın tavrı-tarzı” şeklinde olanıdır. Evet, Yaratıcı’nın da bir tavrı, bir tarzı var; belirli durumlarda belirli kararlar alıyor olması ve “görebilenler için” bu tavır ve tarzın hiç değişmiyor olması aslında tam anlamıyla bir mucizeyi yansıtmaktadır. Örneğin eskilerin “Say Kanunu” diye nitelendirdikleri şey, bu anlattıklarımıza bariz bir örnek olarak ortaya çıkmaktadır. “Çalışana verilir” diye özetlenebilecek bu tavır ve tarz asla değişmez; çalışırsanız karşılığını o veya bu biçimde mutlaka alırsınız; bu iyi bir amaç için yapılıyor olsa da, kötü bir amaç için yapılıyor olsa da böyledir, hiç değişmez, karşılığını o veya bu biçimde mutlaka alırsınız.
Bu fakire bu çalışmayı yaptıran şey, çetebaşının Ortadoğu gezisi sırasında kendisini dinleyenlere “Selemünaleyküm” diye hitap etmesi ve Hürriyet Gazetesi’nin 5/6/2009 tarihli nüshasında “Artık Amerika’yı seviyoruz; Amerikayı sevenlerin oranı Obama’nın Başkan olmasıyla %22’den % 46’ya yükseldi” şeklindeki haberidir.
Şimdi sizden bir “çete” düşlemenizi rica edeceğim. Alçak, hain ve kelimenin tam anlamıyla namussuz bir çete…
“Çete” olarak nitelenen her oluşum böyle değildir; örneğin bence bir masal kahramanı olan Robin Hood da bir çetebaşıydı, Arz’da şahit olunan en şerefli istiklâl mücadelesini başarıyla tamamlayan Mustafa Kemel de… Osmanlı, Mustafa Kemal’i çete kurmakla suçluyordu ve “katli vaciptir” şeklinde fetvalarla halkı kandırmanın hesaplarını yapıyordu. Yani her “çete”(!) alçak, hain ve namussuz değildir; sanırım anlatabildim.
Bu çete, yukarıda da söylediğim gibi, alçak, hain ve namussuz bir çete…
Bu çete öyle günübirlik kararlar alan ve elde silah göğüs göğüse çarpışanlardan değil; elli yıllık, yüz yıllık kararlar alan ve çarpışmalarının neredeyse tamamına yakını sinsice, kurnazca, haince ve hiç kuşkusuz şerefsizce olanından olsun. (Bu arada, bu çeteyle işbirliği içinde, kendi halkına ihaneti namussuzca üstlenenler de bu anlattıklarımdan kendilerine bir pay çıkarabilirler tabii; buna hiç itiraz etmem!)
Bu çete; savaş neredeyse bittiği halde Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerini atom bombasıyla yerle bir etmiş olsun; Vietnam’da milyonlarca bebeği, çocuğu, kadını ve yaşlıyı napalm bombalarıyla diri diri yakmış, kavurmuş olsun; Laos’ta, Kamboçya’da, Afganistan’da milyonlarca kişinin katili olsun; bu çetenin ataları pamuk tarlalarında çılıştırılmak üzere Afrika’dan genç ve sağlıklı karaderili insanları gemilere bindirip anasından-babasından ve vatanından koparmış olsun; bu çetenin kendileri kadar şerefsiz ataları, topraklarına el koydukları kızılderilileri Arz’da o güne kadar görülmemiş biçimde vahşice katletmiş olsun; ve bu şerefsiz çete Guantanamo ile yetinmeyip özellikle uluslararası karasularda sözde gezinin gemileri yüzer bir hapishaneye çevirerek özellikle Müslümanları her türlü savunma hakkından yoksun olarak işkence altında inim inim inletiyor, hiçbir yasal dayanağı olmadan hapis tutuyor olsun.
Ve bu ahlâksız, bu hain, bu namert çete, tüm dünyayı “bunlar nükleer silah yapıyor” diye kandırarak sırf ülkenin petrolüne el koymak için binlerce mil (onlar “mil” diyorlar, bizim gibi kilometre değil) uzaktan kalkıp her türlü teknoloji harikası silahlarıyla komşumuz Irak’a saldırsın ve bu sözde savaş bittikten sonraki ilk sene içinde bir buçuk milyon Iraklı’yı göz göre göre katletmiş olsun… (Bu arada, Allah’a şükür onlardan geberenler de olmuyor değil!)
Lafı eğip bükmeye, orasından burasından çekiştirmeye, kıvırıp durmaya hiç gerek yok; bu çetenin ismi amerika birleşik devletleridir.
Bu hain -“neden ‘hain’, kime ‘ihanet’ içinde ki?” diye soruyor olmalısınız; anlatacağım- devletin yaptığı tek şey, eskiyen kâğıt parayı tedavülden kaldırıp yerine gıcır gıcır, yepyeni kâğıt para çıkarmaktan ibarettir. Bush denen yıpranmış para piyasadan çekilmiş, yerine gıcır gıcır, hiç yıpranmamış Obama sürülmüştür; ve bir süre sonra bu “kâğıt para” da yıpranacak ve tedavülden çekilerek yerine yenisi getirilecektir.
Herkes bilmektedir ki, bu hain devlet günübirlik kararlarla hareket etmemekte, yukarıda değindiğim gibi elli yıllık yüz yıllık hesaplarla hareket etmektedir. Ve hiç kuşkunuz olmasın, bu hesaplar içinde Obama’nın seçilmesi de mevcuttur. Bir süre sonra bu karaderili gafil yerini belki de gerçekten Müslüman olan bir başka gafile bırakacaktır; o çok sevdikleri sözcükle konjonktür neyi gerektiriyorsa o yapılacak ve “aptallar” bu şekilde kandırılarak oranlarının yüzde %22’den tekrar %46’ya çıkması sağlanacaktır.
Bakın insanlık ne durumda, insanoğlu ne kadar aptal; ve Sünnetullah nasıl da kaşlarını çatmış tüm olan biteni hiddetle izliyor ve görevlileri her şeyi nasıl da kayıt altına alıyor.(Kaf 16-18) (1)
“ABD’nin İslam alemindeki imajını düzeltmeye çalışan Obama’nın Kahire Üniversitesi’nde yapılan konuşması sık sık alkışlarla kesildi. Kenyalı babasının ailesi Müslüman olan Obama’nın özellikle Kuran-ı Kerim’den alıntılar yaptığı bölümler uzun uzun alkışlanırken, salondaki birçok Mısırlı ‘seni seviyoruz’ diye tempo tuttu.” (2)
“Seni seviyoruz.”
“Seni seviyoruz.”
Yaratıcı, bunu asla affetmez, asla!..
Bu durumda Sünnetullah’ın devreye girmesi kesinlikle kaçınılmazdır!
Sünnetullah, insanoğluna binlerce kez verdiği örnekte görüldüğü gibi, bu aptallığı kayıt altına almıştır ve bunu kesinlikle karşılıksız bırakmayacaktır. (“Kesinlikle” sözcüğünü hemen hiç kullanmayan, bundan itinayla kaçınan bu fakir bu kez bu sözcüğü özellikle ve hiç kuşku duymaksızın kullanmaktadır; çünkü bu çalışmada söz konusu olan Kuran verileridir!)
Yaratıcı, akılla donattığı insanoğlu bu aklı kullanmayıp bu tip aptallıklar yaptığında hiddetlenmektedir; evet, Yaratıcı hiddetlenmektedir ve “Ey aptallar sürüsü, pisliği sizin üzerinize bırakacağım!” diye hiddet gösterisi yapmaktadır! (3)
Meseleye Arz çapında baktığınızda klasik olarak “canlı” diye nitelendirebileceğiniz milyonlarca tür yaşamaktadır; sadece böcek türünün 2.000.000 alt türü mevcuttur. Ve bu türler arasında sadece insanoğlu klasik anlamıyla “akıl”la donatılmıştır ve Yaratıcının ısrarla istediği şey halife’nin bu aklı kullanmasıdır. Milyonlarca tür arasında sadece insan akıllıdır ve yapması gereken şey bu aklı kullanmaktır. (4) (Bu, diğer türlerin aptal olduğu anlamına gelmez; bu çalışmada “klasik akıl”dan söz etmekteyiz.)
Bu konuda Kuran’dan yüzlerce örnek verilebilir, ama bu, bu kısa çalışmanın kalıpları dışında ne yazık ki. Yine de, bu fakir, şu veciz ayeti size sunmaktan kendini alamıyor. Bakın “her şey” ne içinmiş:
“O, O’dur ki; sizi önce topraktan, sonra bir spermden, sonra bir embriyodan yarattı. Sonra sizi bebek olarak annelerinizin karnından çıkarıyor, sonra güçlü çağınıza ulaşasınız ve nihayet ihtiyarlar olasınız diye sizi yaşatıyor. İçinizden bir kısmı daha önce vefat ettiriliyor. Tüm bunlar, belirlenen bir süreye ulaşasınız ve aklınızı işletesiniz diyedir.” (5)
Kahire Üniversitesi’ndeki salakları ve ülkemizde ne yazık ki %22’den %46’ya çıkanları Sünnetullah kavramı açısından yorumlar mısınız lütfen! Yaratıcı “Biz pisliği aklını kullanmayanların üzerine bırakırız!”(6) derken şaka mı yapıyordu yani!
Yaratıcı’nın akla neden bu kadar önem verdiğini tam olarak bilmiyorum; ama sanırım, akılla “diğer taraf” arasında bir ilinti var. Bu olmasa Allah bunun üzerinde neden bu kadar ısrarla dursun ki! Belki de aklını çalıştırıp bu yolla ruhunu rafine edenleri öteki tarafta birtakım işlerle görevlendiriliyorlardır; bilmiyorum.
Hürriyet Gazetesi’nde, bu çalışmamıza konu haberin hemen yanında “İlk tepkiler” diye bir sütun var; bakın ilk tepkiler neymiş:
Birleşmiş Milletler: “Başkan Obama’nın mesajı, ABD ile İslam dünyası arasındaki ilişkilerde yeni bir devir başlatabilir.” (Irak’ın petrolu gaspedildi, sırada neresi var ki yeni bir devir başlasın?!.)
İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney: “Yeni Amerikan yönetiminin ABD’nin çirkin, tiksindirici ve kaba yüzünü değiştirme çabaları, sadece kelimeler, konuşma ve sloganla başarılı olamaz. İslam dünyası konuşma yerine Amerikan politikasında tatbiki değişimler bekliyor.” (Aklını kullanmayan İslam dünyası bu tatbiki değişmeyi daha çok bekler sayın Hamaney, daha çok bekler!)
Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas: “Açık ve samimi bir konuşma. Yenilikçi bir siyasi adım ve üzerine inşa edilmesi gerekli iyi bir başlangıç.” (Ne diyeyim ki; Mahmut Abbas’ın Yunus 100’ü okumasını dilemekten başka!)
Hizbullah: “Obama boş sözlerle Amerikan politikalarını değiştiremez. İslam dünyasının vaaza ihtiyacı yok. Yapmaları gereken İsrail’e verdikleri desteği çekmektir.” (Ah sevgili Hizbullah! Büyük Ortadoğu Projesinden vazgeçildiğini mi sanıyorsun yoksa; ah dostlarım ah!)
Riyanın böylesine nefret duymaz da ne yaparsınız! Benim Peygamberimi tanımayan, “saralıydı, sara nöbetleri esnasında saçmalayıp duruyordu.” diye dalga geçen; “gerekirse İslamın kutsal yerleri (Kâbe’yi kastediyor.Y.Y.) bombalanabilir!” diye nefret kusan (aslında planlanan şeyi ağızından kaçıran) şerefsiz senatörü hâlâ senatoda tutmakta ısrar eden şerefsizler, üniversitedeki konuşmaya “Selamünaleyküm” diye başladı ve inanmadıkları, Allah’ın Elçisi tarafından Tevrat’tan aşırıldığını söyledikleri Kuran’dan birkaç alıntı yaptı diye böylesine baş tacı edilecek ve “seni seviyoruz” sloganlarıyla desteklenecek, öyle mi!
Yuh olsun ulan hepinize, yuh olsun be!
Konuşmasında “zekat”a da yer veren Obama denen çetebaşı ve o çetebaşına o veya bu biçimde destek veren riyakârları yargılayan sadece bu fakir değil; bakın Kuran, bu konuya, riya konusuna ayırdığı Suresinde ne diyor; tüm sureyi veriyorum.(7)
Rahman ve Rahîm Allah’ın adıyla…
1) Gördün mü o, dini yalan sayanı?
2) İşte odur yetimi itip kakan
3) Yoksulu doyurmayı özendirmez o.
4) Vay haline o namaz kılanların ki,
5) Namazlarından gaflet içindedir onlar.
6) Riyaya sapandır onlar/gösteriş yaparlar.
7) Ve onlar, yardıma/zekâta/iyiliğe engel olurlar.
Ve bakın ilahi adalet nasıl tecelli ediyor: Allah’ın Elçisi’ne inen bu sureden sonra inen ilk sure bakın ne diyor; lütfen mucizeye bakar mısınız… (Maun Suresi Allah’ın Elçisine inen 17. suredir, Resmi Kuran’da bu sureyi 107. sure olarak görürsünüz; bu sureden hemen sonra inen ve Resmi Kuran’da 109. sure olarak gördüğünüz 18. sure, yani Maun Suresi’nden sonra inen ilk sure Kâfirun Suresi’dir; Sure’nin ismi bile ne ilginç, değil mi?!.)
Rahman Ve Rahîm Allah’ın adıyla…
1) De ki: “Ey nankör kâfirler!
2) Kullak etmem sizin kulluk ettiğinize.
3) Siz de ibadet etmezsiniz benim ibadet ettiğime
4) Kul değilim sizin taptığınıza,
5) Ve ibadet edenler değilsiniz benim ibadet ettiğime.
6) Sizin dininiz size, benim dinim bana.
Abd denen hayduta “hain” dememin nedenine gelince… Birine “hain” diyebilmeniz için o kişinin bir şeye “ihanet” içinde olması gerekir. O kişi veya kurum herhangi bir ihanet sergilemelidir ki “hain” sıfatını hak etsin. abd denen haydut Yaratılış’a ihanet içinde olduğu için haindir; Bakara 219, Nahl 71 ve Nisa 75’i okuyanlar, bu kahrolası devlete neden hain dediğimi daha iyi anlayacaklardır.
Zavallı çalışmalarımı bilenler, Hz. Adem’le başlayan insan ırkının Arz’daki ilk nesil olmadığını, daha önce de birtakım insan kuşaklarının Arz’da boy gösterdiğini ve yaptıkları hatalar nedeniyle ortadan silindiğini hatırlayacaklardır. abd denen kahrolası devlet ve onun piyasaya yeni sürdüğü kâğıt para olan Obama dene çetebaşı, gerek vahşilikleri, gerek emperyalist amaçları ve gerekse de riya içinde debelenip durmaları nedeniyle bu son insan ırkının da yeryüzünden silinmesine neden olacaktır.
İşte tam bu aşamada mesele Sünnetullah’a gelmektedir.
Allah’ın tavrı ve tarzı anlamındaki Sünnetullah, insanoğlunun aklını kullanmamasına öylesine hiddetlenmektedir ki, nihayet artık hiçbir çare kalmadığında o kuşağı ortadan kaldırmakta, meleklerin tüm serzenişlerine rağmen(8) yeni bir kuşak yaratmaktadır. Bu gidişle olacak olan da budur; Hz.Adem’le başlayan son insan ırkı ortadan kaldırılacak ve yepyeni bir kuşak yaratılacaktır. İşte abd denen haydut bu nedenle haindir, yani Yaratılış’a karşı çıktığı ve son Yaratılış’ın sonunu getireceği için haindir; ve Sünnetullah bir kez daha devreye girmekte ve “tüm bunlar aklınızı işletesiniz diyedir” diye uyardığı son insan ırkına hak ettiği dersi vereceğini açıkça beyan etmektedir.
Kuran, mazlumun zalime karşı verdiği/vermesi gerektiği destansı mücadelelerin bir tarihidir. Zalime karşı gelmeyen, hatta kişisel çıkarları ve aklını kullanmaması nedeniyle zalimle işbirliği içinde olan son insan ırkı, Sünnetullah karşısında bir kez daha yenik düşmek üzeredir.
Zalimler ve riya yapanlarla aptallar son insan ırkının sonunu getirmek üzereler.
Bundan ders çıkarırız veya çıkarmayız; bütün mesele de zaten işte tam olarak budur!
Yapılması gereken şey abd emperyalizmine karşı mücadele etmek, riya yapanları mahkûm ederken aptalları doğru yola çekmeye çalışmaktır.
Bu yapılmazsa ne olacağı gün gibi aşikârdır!..
Son insan ırkı, bu çetin sınavda bir kez daha yenik düşmek üzeredir!..
Vietnam’da napalm bombalarıyla canlı canlı kavrulan minik bedenlerin acılı ruhları Levhi Mahfuz vasıtasıyla bizi izlemekte ve derin derin içlerini çekmektedirler.
Ve her şeyi dikkatlice izleyen Yaratıcı, Ahzab 62. ayetle bize bir kez daha düşünme imkânı sunmaktadır.(9)
Ya bu çeteye tüm ruhunuzla karşısınızdır, ya değilsinizdir; bunun ortası olmaz!
Ve hiç unutmamanız gereken şey, Sünnetullahın asla değişmeyeceğidir!
Asla…
Sünnetullah asla değişmez!..
Emperyalistler, onlarla işbirliği yapanlar, riya içinde debelenip duranlar ve iyi niyetli olmalarına rağmen akıllarını kullanmayıp zulme ortak olanlar Levhi Mahfuz tarafından titizlikle izlenmekte ve her yaptıkları kayıt altına alınmaktadır.(10)
Bunlar bir gün hiç de hoşnut olmayacakları bir biçimde sorguya çekilecekler ve hesap vereceklerdir.
Zaten aksi, Yaratılış’ı inkârdan başka nedir ki!..
Unutulmasın!
Asla!..
Asla…
Sünnetullah asla değişmez!..
1) “Yemin olsun ki, insanı biz yarattık. Nefsinin ona neler fısıldadığını da biz biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız. Sağında ve solunda oturmuş iki görevli kayıt yapmaktadır. Bir söz sarfetmeye dursun, yanındaki gözcü hemen zaptediverir.”
2) Hürriyet, 5.6.2009
3) Yunus, 100
4) “Andolsun ki, Biz Kuran’ı öğüt ve ibret için kolaylaştırdık; fakat düşünen mi var!” (Kamer, 17, 22, 32, 40)
“Yemin olsun ki sizin benzerlerinizi hep yok ettik; fakat düşünen mi var!”(Kamer, 51)
“Kutsal/bereketli bir kitap bu, sana indirdik ki onu, ayetlerini derin derin düşünsünler ve öğüt alabilsin temiz özlüler.” (Sâd, 29)
“Bir kitaptır bu; sana indirildi, onunla uyarıda bulunasın diye ve inananlar için bir öğüt ve düşündürme olarak.”(Araf, 2)
“Düşünüp öğüt almaları umuluyor.” (Araf, 26)
“Düşünüp ibret almanız umuluyor.” (Araf, 57)
Bakın, Hz.Musa nasıl yakınıyor: “Rabbim, dileseydin onları da beni de daha önce helak ederdin. İçimizdeki beyinsizlerin yaptıkları yüzünden bizi helak mı edeceksin?” (Araf, 155)
“Hâlâ aklınızı işletmeyecek misiniz!” (Araf, 169)
“Aklınızı hiç işletmiyor musunuz?” (Yasin, 62)
“Hâlâ akıllarını işletmiyorlar mı?” (Yasin, 68)
5) Mümin, 67
6) Yunus, 100
7) Maun Suresi
8) Bakara, 30
9) “Bu, Allah’ın daha önce gelip geçmişlerde işleyen tavrı-tarzıdır. Allah’ın tavrında herhangi bir değişiklik asla bulamazsın.”
10) Kaf, 16-18
Bu fakire bu çalışmayı yaptıran şey, çetebaşının Ortadoğu gezisi sırasında kendisini dinleyenlere “Selemünaleyküm” diye hitap etmesi ve Hürriyet Gazetesi’nin 5/6/2009 tarihli nüshasında “Artık Amerika’yı seviyoruz; Amerikayı sevenlerin oranı Obama’nın Başkan olmasıyla %22’den % 46’ya yükseldi” şeklindeki haberidir.
Şimdi sizden bir “çete” düşlemenizi rica edeceğim. Alçak, hain ve kelimenin tam anlamıyla namussuz bir çete…
“Çete” olarak nitelenen her oluşum böyle değildir; örneğin bence bir masal kahramanı olan Robin Hood da bir çetebaşıydı, Arz’da şahit olunan en şerefli istiklâl mücadelesini başarıyla tamamlayan Mustafa Kemel de… Osmanlı, Mustafa Kemal’i çete kurmakla suçluyordu ve “katli vaciptir” şeklinde fetvalarla halkı kandırmanın hesaplarını yapıyordu. Yani her “çete”(!) alçak, hain ve namussuz değildir; sanırım anlatabildim.
Bu çete, yukarıda da söylediğim gibi, alçak, hain ve namussuz bir çete…
Bu çete öyle günübirlik kararlar alan ve elde silah göğüs göğüse çarpışanlardan değil; elli yıllık, yüz yıllık kararlar alan ve çarpışmalarının neredeyse tamamına yakını sinsice, kurnazca, haince ve hiç kuşkusuz şerefsizce olanından olsun. (Bu arada, bu çeteyle işbirliği içinde, kendi halkına ihaneti namussuzca üstlenenler de bu anlattıklarımdan kendilerine bir pay çıkarabilirler tabii; buna hiç itiraz etmem!)
Bu çete; savaş neredeyse bittiği halde Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerini atom bombasıyla yerle bir etmiş olsun; Vietnam’da milyonlarca bebeği, çocuğu, kadını ve yaşlıyı napalm bombalarıyla diri diri yakmış, kavurmuş olsun; Laos’ta, Kamboçya’da, Afganistan’da milyonlarca kişinin katili olsun; bu çetenin ataları pamuk tarlalarında çılıştırılmak üzere Afrika’dan genç ve sağlıklı karaderili insanları gemilere bindirip anasından-babasından ve vatanından koparmış olsun; bu çetenin kendileri kadar şerefsiz ataları, topraklarına el koydukları kızılderilileri Arz’da o güne kadar görülmemiş biçimde vahşice katletmiş olsun; ve bu şerefsiz çete Guantanamo ile yetinmeyip özellikle uluslararası karasularda sözde gezinin gemileri yüzer bir hapishaneye çevirerek özellikle Müslümanları her türlü savunma hakkından yoksun olarak işkence altında inim inim inletiyor, hiçbir yasal dayanağı olmadan hapis tutuyor olsun.
Ve bu ahlâksız, bu hain, bu namert çete, tüm dünyayı “bunlar nükleer silah yapıyor” diye kandırarak sırf ülkenin petrolüne el koymak için binlerce mil (onlar “mil” diyorlar, bizim gibi kilometre değil) uzaktan kalkıp her türlü teknoloji harikası silahlarıyla komşumuz Irak’a saldırsın ve bu sözde savaş bittikten sonraki ilk sene içinde bir buçuk milyon Iraklı’yı göz göre göre katletmiş olsun… (Bu arada, Allah’a şükür onlardan geberenler de olmuyor değil!)
Lafı eğip bükmeye, orasından burasından çekiştirmeye, kıvırıp durmaya hiç gerek yok; bu çetenin ismi amerika birleşik devletleridir.
Bu hain -“neden ‘hain’, kime ‘ihanet’ içinde ki?” diye soruyor olmalısınız; anlatacağım- devletin yaptığı tek şey, eskiyen kâğıt parayı tedavülden kaldırıp yerine gıcır gıcır, yepyeni kâğıt para çıkarmaktan ibarettir. Bush denen yıpranmış para piyasadan çekilmiş, yerine gıcır gıcır, hiç yıpranmamış Obama sürülmüştür; ve bir süre sonra bu “kâğıt para” da yıpranacak ve tedavülden çekilerek yerine yenisi getirilecektir.
Herkes bilmektedir ki, bu hain devlet günübirlik kararlarla hareket etmemekte, yukarıda değindiğim gibi elli yıllık yüz yıllık hesaplarla hareket etmektedir. Ve hiç kuşkunuz olmasın, bu hesaplar içinde Obama’nın seçilmesi de mevcuttur. Bir süre sonra bu karaderili gafil yerini belki de gerçekten Müslüman olan bir başka gafile bırakacaktır; o çok sevdikleri sözcükle konjonktür neyi gerektiriyorsa o yapılacak ve “aptallar” bu şekilde kandırılarak oranlarının yüzde %22’den tekrar %46’ya çıkması sağlanacaktır.
Bakın insanlık ne durumda, insanoğlu ne kadar aptal; ve Sünnetullah nasıl da kaşlarını çatmış tüm olan biteni hiddetle izliyor ve görevlileri her şeyi nasıl da kayıt altına alıyor.(Kaf 16-18) (1)
“ABD’nin İslam alemindeki imajını düzeltmeye çalışan Obama’nın Kahire Üniversitesi’nde yapılan konuşması sık sık alkışlarla kesildi. Kenyalı babasının ailesi Müslüman olan Obama’nın özellikle Kuran-ı Kerim’den alıntılar yaptığı bölümler uzun uzun alkışlanırken, salondaki birçok Mısırlı ‘seni seviyoruz’ diye tempo tuttu.” (2)
“Seni seviyoruz.”
“Seni seviyoruz.”
Yaratıcı, bunu asla affetmez, asla!..
Bu durumda Sünnetullah’ın devreye girmesi kesinlikle kaçınılmazdır!
Sünnetullah, insanoğluna binlerce kez verdiği örnekte görüldüğü gibi, bu aptallığı kayıt altına almıştır ve bunu kesinlikle karşılıksız bırakmayacaktır. (“Kesinlikle” sözcüğünü hemen hiç kullanmayan, bundan itinayla kaçınan bu fakir bu kez bu sözcüğü özellikle ve hiç kuşku duymaksızın kullanmaktadır; çünkü bu çalışmada söz konusu olan Kuran verileridir!)
Yaratıcı, akılla donattığı insanoğlu bu aklı kullanmayıp bu tip aptallıklar yaptığında hiddetlenmektedir; evet, Yaratıcı hiddetlenmektedir ve “Ey aptallar sürüsü, pisliği sizin üzerinize bırakacağım!” diye hiddet gösterisi yapmaktadır! (3)
Meseleye Arz çapında baktığınızda klasik olarak “canlı” diye nitelendirebileceğiniz milyonlarca tür yaşamaktadır; sadece böcek türünün 2.000.000 alt türü mevcuttur. Ve bu türler arasında sadece insanoğlu klasik anlamıyla “akıl”la donatılmıştır ve Yaratıcının ısrarla istediği şey halife’nin bu aklı kullanmasıdır. Milyonlarca tür arasında sadece insan akıllıdır ve yapması gereken şey bu aklı kullanmaktır. (4) (Bu, diğer türlerin aptal olduğu anlamına gelmez; bu çalışmada “klasik akıl”dan söz etmekteyiz.)
Bu konuda Kuran’dan yüzlerce örnek verilebilir, ama bu, bu kısa çalışmanın kalıpları dışında ne yazık ki. Yine de, bu fakir, şu veciz ayeti size sunmaktan kendini alamıyor. Bakın “her şey” ne içinmiş:
“O, O’dur ki; sizi önce topraktan, sonra bir spermden, sonra bir embriyodan yarattı. Sonra sizi bebek olarak annelerinizin karnından çıkarıyor, sonra güçlü çağınıza ulaşasınız ve nihayet ihtiyarlar olasınız diye sizi yaşatıyor. İçinizden bir kısmı daha önce vefat ettiriliyor. Tüm bunlar, belirlenen bir süreye ulaşasınız ve aklınızı işletesiniz diyedir.” (5)
Kahire Üniversitesi’ndeki salakları ve ülkemizde ne yazık ki %22’den %46’ya çıkanları Sünnetullah kavramı açısından yorumlar mısınız lütfen! Yaratıcı “Biz pisliği aklını kullanmayanların üzerine bırakırız!”(6) derken şaka mı yapıyordu yani!
Yaratıcı’nın akla neden bu kadar önem verdiğini tam olarak bilmiyorum; ama sanırım, akılla “diğer taraf” arasında bir ilinti var. Bu olmasa Allah bunun üzerinde neden bu kadar ısrarla dursun ki! Belki de aklını çalıştırıp bu yolla ruhunu rafine edenleri öteki tarafta birtakım işlerle görevlendiriliyorlardır; bilmiyorum.
Hürriyet Gazetesi’nde, bu çalışmamıza konu haberin hemen yanında “İlk tepkiler” diye bir sütun var; bakın ilk tepkiler neymiş:
Birleşmiş Milletler: “Başkan Obama’nın mesajı, ABD ile İslam dünyası arasındaki ilişkilerde yeni bir devir başlatabilir.” (Irak’ın petrolu gaspedildi, sırada neresi var ki yeni bir devir başlasın?!.)
İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney: “Yeni Amerikan yönetiminin ABD’nin çirkin, tiksindirici ve kaba yüzünü değiştirme çabaları, sadece kelimeler, konuşma ve sloganla başarılı olamaz. İslam dünyası konuşma yerine Amerikan politikasında tatbiki değişimler bekliyor.” (Aklını kullanmayan İslam dünyası bu tatbiki değişmeyi daha çok bekler sayın Hamaney, daha çok bekler!)
Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas: “Açık ve samimi bir konuşma. Yenilikçi bir siyasi adım ve üzerine inşa edilmesi gerekli iyi bir başlangıç.” (Ne diyeyim ki; Mahmut Abbas’ın Yunus 100’ü okumasını dilemekten başka!)
Hizbullah: “Obama boş sözlerle Amerikan politikalarını değiştiremez. İslam dünyasının vaaza ihtiyacı yok. Yapmaları gereken İsrail’e verdikleri desteği çekmektir.” (Ah sevgili Hizbullah! Büyük Ortadoğu Projesinden vazgeçildiğini mi sanıyorsun yoksa; ah dostlarım ah!)
Riyanın böylesine nefret duymaz da ne yaparsınız! Benim Peygamberimi tanımayan, “saralıydı, sara nöbetleri esnasında saçmalayıp duruyordu.” diye dalga geçen; “gerekirse İslamın kutsal yerleri (Kâbe’yi kastediyor.Y.Y.) bombalanabilir!” diye nefret kusan (aslında planlanan şeyi ağızından kaçıran) şerefsiz senatörü hâlâ senatoda tutmakta ısrar eden şerefsizler, üniversitedeki konuşmaya “Selamünaleyküm” diye başladı ve inanmadıkları, Allah’ın Elçisi tarafından Tevrat’tan aşırıldığını söyledikleri Kuran’dan birkaç alıntı yaptı diye böylesine baş tacı edilecek ve “seni seviyoruz” sloganlarıyla desteklenecek, öyle mi!
Yuh olsun ulan hepinize, yuh olsun be!
Konuşmasında “zekat”a da yer veren Obama denen çetebaşı ve o çetebaşına o veya bu biçimde destek veren riyakârları yargılayan sadece bu fakir değil; bakın Kuran, bu konuya, riya konusuna ayırdığı Suresinde ne diyor; tüm sureyi veriyorum.(7)
Rahman ve Rahîm Allah’ın adıyla…
1) Gördün mü o, dini yalan sayanı?
2) İşte odur yetimi itip kakan
3) Yoksulu doyurmayı özendirmez o.
4) Vay haline o namaz kılanların ki,
5) Namazlarından gaflet içindedir onlar.
6) Riyaya sapandır onlar/gösteriş yaparlar.
7) Ve onlar, yardıma/zekâta/iyiliğe engel olurlar.
Ve bakın ilahi adalet nasıl tecelli ediyor: Allah’ın Elçisi’ne inen bu sureden sonra inen ilk sure bakın ne diyor; lütfen mucizeye bakar mısınız… (Maun Suresi Allah’ın Elçisine inen 17. suredir, Resmi Kuran’da bu sureyi 107. sure olarak görürsünüz; bu sureden hemen sonra inen ve Resmi Kuran’da 109. sure olarak gördüğünüz 18. sure, yani Maun Suresi’nden sonra inen ilk sure Kâfirun Suresi’dir; Sure’nin ismi bile ne ilginç, değil mi?!.)
Rahman Ve Rahîm Allah’ın adıyla…
1) De ki: “Ey nankör kâfirler!
2) Kullak etmem sizin kulluk ettiğinize.
3) Siz de ibadet etmezsiniz benim ibadet ettiğime
4) Kul değilim sizin taptığınıza,
5) Ve ibadet edenler değilsiniz benim ibadet ettiğime.
6) Sizin dininiz size, benim dinim bana.
Abd denen hayduta “hain” dememin nedenine gelince… Birine “hain” diyebilmeniz için o kişinin bir şeye “ihanet” içinde olması gerekir. O kişi veya kurum herhangi bir ihanet sergilemelidir ki “hain” sıfatını hak etsin. abd denen haydut Yaratılış’a ihanet içinde olduğu için haindir; Bakara 219, Nahl 71 ve Nisa 75’i okuyanlar, bu kahrolası devlete neden hain dediğimi daha iyi anlayacaklardır.
Zavallı çalışmalarımı bilenler, Hz. Adem’le başlayan insan ırkının Arz’daki ilk nesil olmadığını, daha önce de birtakım insan kuşaklarının Arz’da boy gösterdiğini ve yaptıkları hatalar nedeniyle ortadan silindiğini hatırlayacaklardır. abd denen kahrolası devlet ve onun piyasaya yeni sürdüğü kâğıt para olan Obama dene çetebaşı, gerek vahşilikleri, gerek emperyalist amaçları ve gerekse de riya içinde debelenip durmaları nedeniyle bu son insan ırkının da yeryüzünden silinmesine neden olacaktır.
İşte tam bu aşamada mesele Sünnetullah’a gelmektedir.
Allah’ın tavrı ve tarzı anlamındaki Sünnetullah, insanoğlunun aklını kullanmamasına öylesine hiddetlenmektedir ki, nihayet artık hiçbir çare kalmadığında o kuşağı ortadan kaldırmakta, meleklerin tüm serzenişlerine rağmen(8) yeni bir kuşak yaratmaktadır. Bu gidişle olacak olan da budur; Hz.Adem’le başlayan son insan ırkı ortadan kaldırılacak ve yepyeni bir kuşak yaratılacaktır. İşte abd denen haydut bu nedenle haindir, yani Yaratılış’a karşı çıktığı ve son Yaratılış’ın sonunu getireceği için haindir; ve Sünnetullah bir kez daha devreye girmekte ve “tüm bunlar aklınızı işletesiniz diyedir” diye uyardığı son insan ırkına hak ettiği dersi vereceğini açıkça beyan etmektedir.
Kuran, mazlumun zalime karşı verdiği/vermesi gerektiği destansı mücadelelerin bir tarihidir. Zalime karşı gelmeyen, hatta kişisel çıkarları ve aklını kullanmaması nedeniyle zalimle işbirliği içinde olan son insan ırkı, Sünnetullah karşısında bir kez daha yenik düşmek üzeredir.
Zalimler ve riya yapanlarla aptallar son insan ırkının sonunu getirmek üzereler.
Bundan ders çıkarırız veya çıkarmayız; bütün mesele de zaten işte tam olarak budur!
Yapılması gereken şey abd emperyalizmine karşı mücadele etmek, riya yapanları mahkûm ederken aptalları doğru yola çekmeye çalışmaktır.
Bu yapılmazsa ne olacağı gün gibi aşikârdır!..
Son insan ırkı, bu çetin sınavda bir kez daha yenik düşmek üzeredir!..
Vietnam’da napalm bombalarıyla canlı canlı kavrulan minik bedenlerin acılı ruhları Levhi Mahfuz vasıtasıyla bizi izlemekte ve derin derin içlerini çekmektedirler.
Ve her şeyi dikkatlice izleyen Yaratıcı, Ahzab 62. ayetle bize bir kez daha düşünme imkânı sunmaktadır.(9)
Ya bu çeteye tüm ruhunuzla karşısınızdır, ya değilsinizdir; bunun ortası olmaz!
Ve hiç unutmamanız gereken şey, Sünnetullahın asla değişmeyeceğidir!
Asla…
Sünnetullah asla değişmez!..
Emperyalistler, onlarla işbirliği yapanlar, riya içinde debelenip duranlar ve iyi niyetli olmalarına rağmen akıllarını kullanmayıp zulme ortak olanlar Levhi Mahfuz tarafından titizlikle izlenmekte ve her yaptıkları kayıt altına alınmaktadır.(10)
Bunlar bir gün hiç de hoşnut olmayacakları bir biçimde sorguya çekilecekler ve hesap vereceklerdir.
Zaten aksi, Yaratılış’ı inkârdan başka nedir ki!..
Unutulmasın!
Asla!..
Asla…
Sünnetullah asla değişmez!..
1) “Yemin olsun ki, insanı biz yarattık. Nefsinin ona neler fısıldadığını da biz biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız. Sağında ve solunda oturmuş iki görevli kayıt yapmaktadır. Bir söz sarfetmeye dursun, yanındaki gözcü hemen zaptediverir.”
2) Hürriyet, 5.6.2009
3) Yunus, 100
4) “Andolsun ki, Biz Kuran’ı öğüt ve ibret için kolaylaştırdık; fakat düşünen mi var!” (Kamer, 17, 22, 32, 40)
“Yemin olsun ki sizin benzerlerinizi hep yok ettik; fakat düşünen mi var!”(Kamer, 51)
“Kutsal/bereketli bir kitap bu, sana indirdik ki onu, ayetlerini derin derin düşünsünler ve öğüt alabilsin temiz özlüler.” (Sâd, 29)
“Bir kitaptır bu; sana indirildi, onunla uyarıda bulunasın diye ve inananlar için bir öğüt ve düşündürme olarak.”(Araf, 2)
“Düşünüp öğüt almaları umuluyor.” (Araf, 26)
“Düşünüp ibret almanız umuluyor.” (Araf, 57)
Bakın, Hz.Musa nasıl yakınıyor: “Rabbim, dileseydin onları da beni de daha önce helak ederdin. İçimizdeki beyinsizlerin yaptıkları yüzünden bizi helak mı edeceksin?” (Araf, 155)
“Hâlâ aklınızı işletmeyecek misiniz!” (Araf, 169)
“Aklınızı hiç işletmiyor musunuz?” (Yasin, 62)
“Hâlâ akıllarını işletmiyorlar mı?” (Yasin, 68)
5) Mümin, 67
6) Yunus, 100
7) Maun Suresi
8) Bakara, 30
9) “Bu, Allah’ın daha önce gelip geçmişlerde işleyen tavrı-tarzıdır. Allah’ın tavrında herhangi bir değişiklik asla bulamazsın.”
10) Kaf, 16-18
25 Mayıs 2009 Pazartesi
Serbest Pazar Ekonomisinin Sefaleti, Aczi ve Kalleşliği
Halkımızın gözü aydın!..
Türkiye Odalar Ve Borsalar Birliği (TOBB) önderliğinde Türkiye’nin önde gelen sivil toplum örgütlerinin oluşturduğu “Üreten Türkiye Platformu”, “Kriz varsa çare de var” seferberliği başlatmış!
“Eve kapanma, pazara çık!”
Bize böyle sesleniyorlar, krizin çaresi meğer buymuş: Eve kapanma pazara çık!..
Bu ahlâksızlıktır!
Katıksız ahlâksızlık!..
Evet bu, ahlâksızlıktır, katıksız ahlâksızlık; ama sorun, “ahlâka” nereden baktığınız meselesidir tabii; deniz dibindeki lüks yalılarınızın penceresinden mi, yoksa Sultanbeyli gecekondularının kırık dökük penceresinden mi!.. Yoksa… yoksa… kapitalizmin size sunduğu sahte ışıltıdan gözleriniz körleşmiş biçimde, her nasılsa başına geçtiğiniz sözde halkçı bir kuruluşun o klimayla serinletilmiş büyük odalardaki deri koltuklarından mı?!. (Bu, kitle örgütlerinin yöneticilerineydi, tabii.)
Örneğin iki erkeğin ilişkisi zamanımızda kimi toplumlarda ahlâksızlık olarak görülmektedir; ama bu durum, özellikle Sodom halkı açısından hiç de ahlâksız bir davranış değildi. Allah belalarını verdiğinde dahi sorunun ne olduğunu anlayamamışlardı, onları çaresizce uyarmakta olan Hz.Lut ile dalga geçmekle meşguldüler.
Bizimkiler de Türk halkı ile dalga geçmekle meşguller ve sayıları hiç de Sodom halkından aşağı değil:
TOOB
Hak-İş
Türk-İş
TESK
TİSK
Kamu-Sen
TİM
TÜSİAD
MÜSİAD
Ve Hürriyet Gazetesi’nin yazdığına göre, bunlara “tam destek sözü” veren… (Hürriyet, 23 Mayıs 2009)
Recep Tayyip Erdoğan
Deniz Baykal
Devlet Bahçeli
Hadi diğerlerini anlamak mümkün, ya Hak-İş’i, Kamu-Sen’i, Müsiad’ı ve Deniz Baykal’ı nasıl anlayacağız?!.
Diğerleri Hz.Adam Smith’e biat etmiş kimseler, onları anlamak mümkün; ama perişan durumdaki kamu işçilerini sözde savunmak için kurulan Kamu Sen’i, Müslüman kimliklerini ön plana çıkarmakta hiçbir fırsatı kaçırmayan Hak-İş’le Müsiad’ı ve en kahredici olanı, yani sosyal demokrat olduğunu iddia eden Deniz Baykal’ı nasıl anlayacağız?!.
Bu, ahlâksızlıktır derken amacım kimseye hakaret etmek falan değil. Değil, çünkü bunlar, sonradan liberalizmi keşfeden ve bu nedenle daha da arsızlaşmakta hiçbir beis görmeyen eski bir yoldaşım’ın şu iki paragrafına canı gönülden katıldıklarını her fırsatta beyan etmişlerdir. (İki paragrafı noktasına, virgülüne dahi dokunmadan veriyorum.)
“Unutmayalım ki eşit olmayan gelişme, kapitalizmin içinde taa başından beri vardır. Gelir dağılımı tablolarındaki eşitsizlik de öyle. Bu tablolarda ortaya çıkan farkın birkaç puan büyümesi işin özünü değiştirmez. Eğer bu ahlak dışı ise insanlık yüzlerce yıldır ahlaksız bir düzen içinde yaşıyor demektir. O zaman, kapitalist kârı hırsızlık olarak gören arkaik düşünceye geri dönmüş oluruz.
“Eğer bunu yapmayacaksak kabul etmek zorundayız ki, ekonomik süreçlere ekonomi dışı zorbalıklarla müdahale edilmedikçe bu süreçlerin sonunda ortaya çıkan tabloları ‘ahlaklı’ ya da ‘ahlaksız’ olarak nitelendirmek, bu sonuçların ‘suçlularından’ ya da ‘kurbanlarından’ sözetmek ekonominin mantığıyla çelişir. Ve ekonominin içine ahlakı zorla tepiştirmeye kalktınız mı da, ortaya çıkan şey zora dayandığı için açıkça ahlak dışı olan komuta ekonomisidir.”
Gördünüz mü?!.
Hadi bu çakma liberali bir kenara bırakalım da işi ustasından dinleyelim; bakın üstad ne diyor:
“… Klasik iktisat, tekelci olmayan bir serbest pazarın hem etkin, hem de uzun vadede herkesin çıkarına en iyi hizmet eden bir süreç olduğunu öngörüyordu. Kişilerin sınırsız bir mübadele özgürlüğü içinde kendi çıkarlarını geliştirmek üzere hareket ettikleri piyasa mekanizması, kendi çıkarını azamileştirmek isteyen bireyleri kastetmemiş olmasına rağmen, gizli bir el yardımıyla kamu yararının da gerçekleşmesini sağlar. Böyle bir ortamda herkesin çıkarları arasında bir uyum ortaya çıkar. Bu sürece dışarıdan yapılacak herhangi bir müdahale, sistemin tabiatında var olan özgürlük ve eşitliği ortadan kaldırır. Klasik iktisat basit, uyumlu ve yararlı bir tabii düzen (piyasa düzeni) öngörüyordu; bu düzen için ayrıca ahlâki bir gerekçe gösterilmesine, bunun aklî olarak haklılaştırılmaya çalışılmasına gerek yoktu.” (1)
Gördünüz mü?
Hz.Adam Smith insana bunları söylettiriyor işte; ve Türk halkıyla alay etmekten kaçınmayan yukarıda saydığım kişi ve kuruluşlara ek olarak Hak-İş, Kamu-Sen, Müsiad ve sosyal demokrat Deniz Baykal, işsizlikte tüm Cumhuriyet tarihinin rekorunun kırıldığı bu günlerde açlıktan nefesi kokan vatandaşlarına “Eve kapanma, artık pazara çık ve para harca, tüket, tüketime katıl!” diye seslenmekte hiçbir mahsur görmüyor!..
Bu ahlâksızlıktır!..
Bu, ciddi ölçülerde ahlâksızlıktır!..
Ahlâksızlığın bu kadarına Hz.Adam Smith bile rıza gösteremez çünkü ne de olsa kendisi bir peygamberdir; aldığı vahiylerin en önemli unsuru da bildiğiniz gibi “gizli el”dir, “ekonominin derinliklerinde gezinip duran ve herkesin çıkarına hizmet etmekle birlikte kapitalist kârı -ne halt demekse- maksimize etmek için didinip duran şu gizli el”!..
Şu anda saat 13.10 ve bulunduğum yerde öğle ezanı okunuyor; ve bu zalimlerin zulmünden tüm kalbimle Allah’a sığınmaktan başka çare göremiyorum ve iyi ki varsın Yarabbim demekten kendimi alamıyorum; iyi ki varsın ve tüm kalbimle iman ediyorum ki, o şaşmaz adaletin bir gün o veya bu biçimde mutlaka tecelli edecektir.
İçimi bu kadar derin derin çektiğime bakmayın; aslında bu zulme bir son vermenin Allah’ın müdahalesi dışında bir yolu daha var; ama bu fakir kırk yıldır sizi buna ikna edemedi; komünist işte ne olacak, deyip geçtiniz!..
Bu ahlâksızlıktır.
Diğerlerini bilmem, ama Müsiad ve Hak-iş için özellikle belirtiyorum; bu günahtır sevgili dostlarım, bu günahtır!..
Günahtır çünkü Nisa 75’e, aykırıdır, Nahl 71’e aykırıdır, Bakara 219’a aykırıdır, fakir fukara için vahyedilmiş 400 küsur ayete aykırıdır; ve bu durumda benim size hatırlatacağım tek ayet kalır ki o da Kafirun 6’dır!.. (2)
Kapitalist zihniyetin gözü öylesine dönmüş ve kazanç hırsı zaten dönmüş olan bu gözü öylesine kör etmiştir ki, hiçbir zaman peygamber seviyesine yükselemeyen ama hatırı sayılır bir mezhep kurucusu olarak kabul edilen John Maynard Keynes’i dahi görememektedir.
Su katılmamış bir kapitalist olan ama sanırım içinde bir parça vicdan taşıdığı için daha sağlıklı düşünebilen Hz.Keynes kabaca ve kısaca ne diyordu:
Devlet bütçesi, harcama yapabileceklerin herhangi bir nedenle bu harcamayı yapamamaları nedeniyle tıkanan piyasanın işlerlik kazanması için devreye sokulmalıdır. Üretim yüksek ama yukarıda zikredilen nedenlerle talep düşükse, devlet hemen devreye girmeli; ya vergileri düşürmeli, ya da kendi harcamalarını yapay bir şekilde artırmalı; böylece piyasaya sunulan taze para veya talebi yükseltecek düşük vergilerle piyasaya canlılık kazandırılmalı.
Katıldığım bir televizyon programında hemen sağımda oturan ve hırçınlığıma biraz da bozularak bana kibarca hitap eden o zamanki Müsiad’ın Başkanı Ali Bayramoğlu, fakir fukara için de bir sürü projeleri olduğunu ve Allah izin verirse hepsini devreye sokacaklarını söylemişti on yıl kadar önce. Şimdi AKP Milletvekili olan sayın Bayramoğlu’nun vicdanının sızladığından zerre kadar kuşku duymuyorum, ama siyaset yapmak böyle bir şey olsa gerek. Acı duyduğunda kederle yutkunacaksın ve gözlerini başka bir yere çevirip hiçbir şey olmamış gibi davranacaksın!
Sevgili Ali Bayramoğlu bu fakire kızıp dişlerini gıcırdatacağına, sakin bir köşeye çekilip, Rize’nin o Allah vergisi yeşillikleri içinde, uzun zamandır eline almaya fırsat bulamadığını sandığım Kuran’ı bir kez daha titizlikle hatim etmeli ve yokluk içinde çırpınıp duran bu halk için bir şeyler yapmalıdır; bu hem bir Müslüman olarak, hem de bu milletin bir vekili olarak onun görevidir!..
Deniz Baykal’a tavsiyem ise Sosyalist Enternasyonal zabıtlarını bir kez daha okumasıdır! Sosyal demokrasiye doğru döşenen o rafine yolda bu zabıtlara ne kadar ihtiyacı olduğu açıkça görülmektedir.
Bir sosyal demokrat bu iğrenç yönlendirmeye nasıl destek sözü verir sayın Baykal, sizin aklınızdan zorunuz mu var?!. On bir milyon işsizin bulunduğu ve ortalama gelir düzeyinin 500-600 lira civarında olan bir ülkede, açlıktan kırılan halka nasıl olur da eve kapanacağına pazara çık da para harca diyebilirsiniz; bu nasıl sosyal demokratlıktır!..
Bakın ne diyorlar: Türk ekonomisinin, büyük ölçüde iç pazarın canlılığına bağlı olduğunu belirten Rifat Hisarcıklıoğlu şöyle devam etti: “Pek çok sektörde fiyatlar aşağıya doğru gitti. Kriz, alım için bir dizi yeni fırsat ortaya çıkardı. Bu fırsatları dikkatle analiz etmeliyiz. Şimdi bilinçli tüketim zamanındayız. Fiyatlar düşükken ihtiyaçlarımızı karşılayalım.”
Ne demek istiyorsunuz sayın Hisarcıklıoğlu?
“Kriz, alım için bir dizi yeni fırsat ortaya çıkarttı.” Ne demek? Hangi fırsattan söz ediyorsunuz? Hem, pek çok sektörde fiyatlar nasıl oldu da aşağıya doğru gitti? Eskiden, yani fiyatlar aşağıya doğru gitmeden önce bu sektörler bizi kazıklıyorlar mıydı; bunu mu demek istiyorsunuz?!.
Bakın, liberal ekonomi, serbest Pazar ekonomisi nasıl acz içinde, bakın ne diyorlar:
“Sen işini kaybedince ben satış kaybediyorum.
“Bankaların da destek vereceği kampanya”da herkesin aynı geminin içinde olduğunu belirten Rifat Hisarcıklıoğlu, şunları dile getirdi. ‘Hiçbirimiz ayrı yerde değiliz. Sen işini kaybettiğinde ben satışımı kaybediyorum. Ben satışımı kaybettiğimde sen işini kaybediyorsun. Hepimiz birbirimize aynı zincirin halkaları gibi bağlıyız. Tüketiciye harcama kolaylığı getirecek çalışmalar devam ediyor.’” (Allah hepimizi bu çalışmalardan korusun inşallah! Y.Y. Ama bir önerimi de belirtmeden geçemeyeceğim. Örneğin bir Hac turu düzenlenebilir; adres, İskoçya’nın Fife eyaletinin Kirkcaldy şehri olabilir mesela. Çünkü peygamberiniz o müstesna şehirde dünyaya gelmiştir. Bu Hac turunda ciddi ölçüde kâr edeceğinizi garanti ederim; çünkü baksanıza, özellikle son zamanlarda, Hz.Adam Smith’e biat edenler ne kadar çoğaladı.)
Hayrola sayın Hisarcıklıoğlu; bugüne kadar zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyi olmayanlar sadece bizlerdik sanıyordum; ne o, yoksa artık siz de bize mi katıldınız, siz de mi konünist oldunuz yoksa; ne oluyor öyle zincir mincir?!.
Hadi size son derece ahlâklı bir teklif: Hadi hepimiz tüm paramızı harcayalım, var mısınız? Ben 670 liralık emekli maaşımın hepsini harcayayım, siz de milyon dolarlarla ifade edilen tüm servetinizi harcayın; var mısınız?!.
Şakası bile ne kadar korkunç değil mi?!.
Son sözüm, samimi bir müslüman olduğuna hâlâ inanmak istediğim Ali Bayramoğlu’na; çünkü kendisi şu anda iktidar partisinin milletvekili…
Sevgili Bayramoğlu, Hazır Kuran’ı açmışken, Ahzab 72’yi (3) özellikle bir kez daha okumanızı rica edeceğim sizden; köşeye bir yere koyduğu üç kuruşluk cenaze parasına veya zor günlerde ele güne muhtaç olmamak için koluna taktığı üç-beş bileziğine göz dikilen bu halk tüm bu düzenbazlıkları hak ediyor mu sizce?!. Siz iktidardaki bir partinin milletvikilisiniz ve bu halk bir dahaki iktidara kadar size emanet edildi.
Evine kapanma, pazara çık!..
Vay canına sevgili dostlarım, vay canına!..
Müteahhitler tarafından sigorta edilmediği için, kanser olduğunda hiçbir hastaneye kabul edilmeyen yağlı boyacı rahmetli babam kadar fakir 30 milyon kişi, 11 milyon işsiz, 10 milyon civarında asgari ücretli, 20 milyon civarında dar gelirli…
Ve bir avuç mutlu azınlık (evet, komünist ağzı; bir itirazınız mı var?!.), kıt kanaat geçinen, hatta artık kıt kanaat bile geçinemeyen ama bunu kimseye belli etmemek için kan kustuklarında kızılcık şurubu içtik diyen koskoca bir kitlenin elde avuçta kalan son kuruşuna göz dikmiş!..
Bu ahlâksızlıktır.
Katıksız ahlâksızlık…
Bu, peygamber Hz.Adam Smith’in öğretisinin ahlâksızlığıdır!..
Bu, su katılmamış bir ahlâksızlıktır!..
Son olarak ve kaçınılmaz olarak tüm dostlarıma bir çift sözüm olacak:
İğne bize, çuvaldız başkalarına sevgili dostlarım; size söyleyeceğim son söz de Yunus 100 olacak.
Yunus 100 sevgili dostlarım, veciz mi veciz o Yunus 100!..(4)
Yoksa bu ızdırap hiç bitmeyecek!..
(1) Mustafa Erdoğan/Liberal Toplum-Liberal Siyaset/Siyasal Kitabevi
(2) Benim dinim bana, senin dinin sana.
(3) Biz emaneti göklere, yere, dağlara sunduk da onlar onu yüklenmekten kaçındılar, ondan ürktüler. İnsan ise çok zalim ve çok cahil olduğu halde onu yüklendi.
4) Biz pisliği aklını kulllanmayanların üzerine bırakırız!
Türkiye Odalar Ve Borsalar Birliği (TOBB) önderliğinde Türkiye’nin önde gelen sivil toplum örgütlerinin oluşturduğu “Üreten Türkiye Platformu”, “Kriz varsa çare de var” seferberliği başlatmış!
“Eve kapanma, pazara çık!”
Bize böyle sesleniyorlar, krizin çaresi meğer buymuş: Eve kapanma pazara çık!..
Bu ahlâksızlıktır!
Katıksız ahlâksızlık!..
Evet bu, ahlâksızlıktır, katıksız ahlâksızlık; ama sorun, “ahlâka” nereden baktığınız meselesidir tabii; deniz dibindeki lüks yalılarınızın penceresinden mi, yoksa Sultanbeyli gecekondularının kırık dökük penceresinden mi!.. Yoksa… yoksa… kapitalizmin size sunduğu sahte ışıltıdan gözleriniz körleşmiş biçimde, her nasılsa başına geçtiğiniz sözde halkçı bir kuruluşun o klimayla serinletilmiş büyük odalardaki deri koltuklarından mı?!. (Bu, kitle örgütlerinin yöneticilerineydi, tabii.)
Örneğin iki erkeğin ilişkisi zamanımızda kimi toplumlarda ahlâksızlık olarak görülmektedir; ama bu durum, özellikle Sodom halkı açısından hiç de ahlâksız bir davranış değildi. Allah belalarını verdiğinde dahi sorunun ne olduğunu anlayamamışlardı, onları çaresizce uyarmakta olan Hz.Lut ile dalga geçmekle meşguldüler.
Bizimkiler de Türk halkı ile dalga geçmekle meşguller ve sayıları hiç de Sodom halkından aşağı değil:
TOOB
Hak-İş
Türk-İş
TESK
TİSK
Kamu-Sen
TİM
TÜSİAD
MÜSİAD
Ve Hürriyet Gazetesi’nin yazdığına göre, bunlara “tam destek sözü” veren… (Hürriyet, 23 Mayıs 2009)
Recep Tayyip Erdoğan
Deniz Baykal
Devlet Bahçeli
Hadi diğerlerini anlamak mümkün, ya Hak-İş’i, Kamu-Sen’i, Müsiad’ı ve Deniz Baykal’ı nasıl anlayacağız?!.
Diğerleri Hz.Adam Smith’e biat etmiş kimseler, onları anlamak mümkün; ama perişan durumdaki kamu işçilerini sözde savunmak için kurulan Kamu Sen’i, Müslüman kimliklerini ön plana çıkarmakta hiçbir fırsatı kaçırmayan Hak-İş’le Müsiad’ı ve en kahredici olanı, yani sosyal demokrat olduğunu iddia eden Deniz Baykal’ı nasıl anlayacağız?!.
Bu, ahlâksızlıktır derken amacım kimseye hakaret etmek falan değil. Değil, çünkü bunlar, sonradan liberalizmi keşfeden ve bu nedenle daha da arsızlaşmakta hiçbir beis görmeyen eski bir yoldaşım’ın şu iki paragrafına canı gönülden katıldıklarını her fırsatta beyan etmişlerdir. (İki paragrafı noktasına, virgülüne dahi dokunmadan veriyorum.)
“Unutmayalım ki eşit olmayan gelişme, kapitalizmin içinde taa başından beri vardır. Gelir dağılımı tablolarındaki eşitsizlik de öyle. Bu tablolarda ortaya çıkan farkın birkaç puan büyümesi işin özünü değiştirmez. Eğer bu ahlak dışı ise insanlık yüzlerce yıldır ahlaksız bir düzen içinde yaşıyor demektir. O zaman, kapitalist kârı hırsızlık olarak gören arkaik düşünceye geri dönmüş oluruz.
“Eğer bunu yapmayacaksak kabul etmek zorundayız ki, ekonomik süreçlere ekonomi dışı zorbalıklarla müdahale edilmedikçe bu süreçlerin sonunda ortaya çıkan tabloları ‘ahlaklı’ ya da ‘ahlaksız’ olarak nitelendirmek, bu sonuçların ‘suçlularından’ ya da ‘kurbanlarından’ sözetmek ekonominin mantığıyla çelişir. Ve ekonominin içine ahlakı zorla tepiştirmeye kalktınız mı da, ortaya çıkan şey zora dayandığı için açıkça ahlak dışı olan komuta ekonomisidir.”
Gördünüz mü?!.
Hadi bu çakma liberali bir kenara bırakalım da işi ustasından dinleyelim; bakın üstad ne diyor:
“… Klasik iktisat, tekelci olmayan bir serbest pazarın hem etkin, hem de uzun vadede herkesin çıkarına en iyi hizmet eden bir süreç olduğunu öngörüyordu. Kişilerin sınırsız bir mübadele özgürlüğü içinde kendi çıkarlarını geliştirmek üzere hareket ettikleri piyasa mekanizması, kendi çıkarını azamileştirmek isteyen bireyleri kastetmemiş olmasına rağmen, gizli bir el yardımıyla kamu yararının da gerçekleşmesini sağlar. Böyle bir ortamda herkesin çıkarları arasında bir uyum ortaya çıkar. Bu sürece dışarıdan yapılacak herhangi bir müdahale, sistemin tabiatında var olan özgürlük ve eşitliği ortadan kaldırır. Klasik iktisat basit, uyumlu ve yararlı bir tabii düzen (piyasa düzeni) öngörüyordu; bu düzen için ayrıca ahlâki bir gerekçe gösterilmesine, bunun aklî olarak haklılaştırılmaya çalışılmasına gerek yoktu.” (1)
Gördünüz mü?
Hz.Adam Smith insana bunları söylettiriyor işte; ve Türk halkıyla alay etmekten kaçınmayan yukarıda saydığım kişi ve kuruluşlara ek olarak Hak-İş, Kamu-Sen, Müsiad ve sosyal demokrat Deniz Baykal, işsizlikte tüm Cumhuriyet tarihinin rekorunun kırıldığı bu günlerde açlıktan nefesi kokan vatandaşlarına “Eve kapanma, artık pazara çık ve para harca, tüket, tüketime katıl!” diye seslenmekte hiçbir mahsur görmüyor!..
Bu ahlâksızlıktır!..
Bu, ciddi ölçülerde ahlâksızlıktır!..
Ahlâksızlığın bu kadarına Hz.Adam Smith bile rıza gösteremez çünkü ne de olsa kendisi bir peygamberdir; aldığı vahiylerin en önemli unsuru da bildiğiniz gibi “gizli el”dir, “ekonominin derinliklerinde gezinip duran ve herkesin çıkarına hizmet etmekle birlikte kapitalist kârı -ne halt demekse- maksimize etmek için didinip duran şu gizli el”!..
Şu anda saat 13.10 ve bulunduğum yerde öğle ezanı okunuyor; ve bu zalimlerin zulmünden tüm kalbimle Allah’a sığınmaktan başka çare göremiyorum ve iyi ki varsın Yarabbim demekten kendimi alamıyorum; iyi ki varsın ve tüm kalbimle iman ediyorum ki, o şaşmaz adaletin bir gün o veya bu biçimde mutlaka tecelli edecektir.
İçimi bu kadar derin derin çektiğime bakmayın; aslında bu zulme bir son vermenin Allah’ın müdahalesi dışında bir yolu daha var; ama bu fakir kırk yıldır sizi buna ikna edemedi; komünist işte ne olacak, deyip geçtiniz!..
Bu ahlâksızlıktır.
Diğerlerini bilmem, ama Müsiad ve Hak-iş için özellikle belirtiyorum; bu günahtır sevgili dostlarım, bu günahtır!..
Günahtır çünkü Nisa 75’e, aykırıdır, Nahl 71’e aykırıdır, Bakara 219’a aykırıdır, fakir fukara için vahyedilmiş 400 küsur ayete aykırıdır; ve bu durumda benim size hatırlatacağım tek ayet kalır ki o da Kafirun 6’dır!.. (2)
Kapitalist zihniyetin gözü öylesine dönmüş ve kazanç hırsı zaten dönmüş olan bu gözü öylesine kör etmiştir ki, hiçbir zaman peygamber seviyesine yükselemeyen ama hatırı sayılır bir mezhep kurucusu olarak kabul edilen John Maynard Keynes’i dahi görememektedir.
Su katılmamış bir kapitalist olan ama sanırım içinde bir parça vicdan taşıdığı için daha sağlıklı düşünebilen Hz.Keynes kabaca ve kısaca ne diyordu:
Devlet bütçesi, harcama yapabileceklerin herhangi bir nedenle bu harcamayı yapamamaları nedeniyle tıkanan piyasanın işlerlik kazanması için devreye sokulmalıdır. Üretim yüksek ama yukarıda zikredilen nedenlerle talep düşükse, devlet hemen devreye girmeli; ya vergileri düşürmeli, ya da kendi harcamalarını yapay bir şekilde artırmalı; böylece piyasaya sunulan taze para veya talebi yükseltecek düşük vergilerle piyasaya canlılık kazandırılmalı.
Katıldığım bir televizyon programında hemen sağımda oturan ve hırçınlığıma biraz da bozularak bana kibarca hitap eden o zamanki Müsiad’ın Başkanı Ali Bayramoğlu, fakir fukara için de bir sürü projeleri olduğunu ve Allah izin verirse hepsini devreye sokacaklarını söylemişti on yıl kadar önce. Şimdi AKP Milletvekili olan sayın Bayramoğlu’nun vicdanının sızladığından zerre kadar kuşku duymuyorum, ama siyaset yapmak böyle bir şey olsa gerek. Acı duyduğunda kederle yutkunacaksın ve gözlerini başka bir yere çevirip hiçbir şey olmamış gibi davranacaksın!
Sevgili Ali Bayramoğlu bu fakire kızıp dişlerini gıcırdatacağına, sakin bir köşeye çekilip, Rize’nin o Allah vergisi yeşillikleri içinde, uzun zamandır eline almaya fırsat bulamadığını sandığım Kuran’ı bir kez daha titizlikle hatim etmeli ve yokluk içinde çırpınıp duran bu halk için bir şeyler yapmalıdır; bu hem bir Müslüman olarak, hem de bu milletin bir vekili olarak onun görevidir!..
Deniz Baykal’a tavsiyem ise Sosyalist Enternasyonal zabıtlarını bir kez daha okumasıdır! Sosyal demokrasiye doğru döşenen o rafine yolda bu zabıtlara ne kadar ihtiyacı olduğu açıkça görülmektedir.
Bir sosyal demokrat bu iğrenç yönlendirmeye nasıl destek sözü verir sayın Baykal, sizin aklınızdan zorunuz mu var?!. On bir milyon işsizin bulunduğu ve ortalama gelir düzeyinin 500-600 lira civarında olan bir ülkede, açlıktan kırılan halka nasıl olur da eve kapanacağına pazara çık da para harca diyebilirsiniz; bu nasıl sosyal demokratlıktır!..
Bakın ne diyorlar: Türk ekonomisinin, büyük ölçüde iç pazarın canlılığına bağlı olduğunu belirten Rifat Hisarcıklıoğlu şöyle devam etti: “Pek çok sektörde fiyatlar aşağıya doğru gitti. Kriz, alım için bir dizi yeni fırsat ortaya çıkardı. Bu fırsatları dikkatle analiz etmeliyiz. Şimdi bilinçli tüketim zamanındayız. Fiyatlar düşükken ihtiyaçlarımızı karşılayalım.”
Ne demek istiyorsunuz sayın Hisarcıklıoğlu?
“Kriz, alım için bir dizi yeni fırsat ortaya çıkarttı.” Ne demek? Hangi fırsattan söz ediyorsunuz? Hem, pek çok sektörde fiyatlar nasıl oldu da aşağıya doğru gitti? Eskiden, yani fiyatlar aşağıya doğru gitmeden önce bu sektörler bizi kazıklıyorlar mıydı; bunu mu demek istiyorsunuz?!.
Bakın, liberal ekonomi, serbest Pazar ekonomisi nasıl acz içinde, bakın ne diyorlar:
“Sen işini kaybedince ben satış kaybediyorum.
“Bankaların da destek vereceği kampanya”da herkesin aynı geminin içinde olduğunu belirten Rifat Hisarcıklıoğlu, şunları dile getirdi. ‘Hiçbirimiz ayrı yerde değiliz. Sen işini kaybettiğinde ben satışımı kaybediyorum. Ben satışımı kaybettiğimde sen işini kaybediyorsun. Hepimiz birbirimize aynı zincirin halkaları gibi bağlıyız. Tüketiciye harcama kolaylığı getirecek çalışmalar devam ediyor.’” (Allah hepimizi bu çalışmalardan korusun inşallah! Y.Y. Ama bir önerimi de belirtmeden geçemeyeceğim. Örneğin bir Hac turu düzenlenebilir; adres, İskoçya’nın Fife eyaletinin Kirkcaldy şehri olabilir mesela. Çünkü peygamberiniz o müstesna şehirde dünyaya gelmiştir. Bu Hac turunda ciddi ölçüde kâr edeceğinizi garanti ederim; çünkü baksanıza, özellikle son zamanlarda, Hz.Adam Smith’e biat edenler ne kadar çoğaladı.)
Hayrola sayın Hisarcıklıoğlu; bugüne kadar zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyi olmayanlar sadece bizlerdik sanıyordum; ne o, yoksa artık siz de bize mi katıldınız, siz de mi konünist oldunuz yoksa; ne oluyor öyle zincir mincir?!.
Hadi size son derece ahlâklı bir teklif: Hadi hepimiz tüm paramızı harcayalım, var mısınız? Ben 670 liralık emekli maaşımın hepsini harcayayım, siz de milyon dolarlarla ifade edilen tüm servetinizi harcayın; var mısınız?!.
Şakası bile ne kadar korkunç değil mi?!.
Son sözüm, samimi bir müslüman olduğuna hâlâ inanmak istediğim Ali Bayramoğlu’na; çünkü kendisi şu anda iktidar partisinin milletvekili…
Sevgili Bayramoğlu, Hazır Kuran’ı açmışken, Ahzab 72’yi (3) özellikle bir kez daha okumanızı rica edeceğim sizden; köşeye bir yere koyduğu üç kuruşluk cenaze parasına veya zor günlerde ele güne muhtaç olmamak için koluna taktığı üç-beş bileziğine göz dikilen bu halk tüm bu düzenbazlıkları hak ediyor mu sizce?!. Siz iktidardaki bir partinin milletvikilisiniz ve bu halk bir dahaki iktidara kadar size emanet edildi.
Evine kapanma, pazara çık!..
Vay canına sevgili dostlarım, vay canına!..
Müteahhitler tarafından sigorta edilmediği için, kanser olduğunda hiçbir hastaneye kabul edilmeyen yağlı boyacı rahmetli babam kadar fakir 30 milyon kişi, 11 milyon işsiz, 10 milyon civarında asgari ücretli, 20 milyon civarında dar gelirli…
Ve bir avuç mutlu azınlık (evet, komünist ağzı; bir itirazınız mı var?!.), kıt kanaat geçinen, hatta artık kıt kanaat bile geçinemeyen ama bunu kimseye belli etmemek için kan kustuklarında kızılcık şurubu içtik diyen koskoca bir kitlenin elde avuçta kalan son kuruşuna göz dikmiş!..
Bu ahlâksızlıktır.
Katıksız ahlâksızlık…
Bu, peygamber Hz.Adam Smith’in öğretisinin ahlâksızlığıdır!..
Bu, su katılmamış bir ahlâksızlıktır!..
Son olarak ve kaçınılmaz olarak tüm dostlarıma bir çift sözüm olacak:
İğne bize, çuvaldız başkalarına sevgili dostlarım; size söyleyeceğim son söz de Yunus 100 olacak.
Yunus 100 sevgili dostlarım, veciz mi veciz o Yunus 100!..(4)
Yoksa bu ızdırap hiç bitmeyecek!..
(1) Mustafa Erdoğan/Liberal Toplum-Liberal Siyaset/Siyasal Kitabevi
(2) Benim dinim bana, senin dinin sana.
(3) Biz emaneti göklere, yere, dağlara sunduk da onlar onu yüklenmekten kaçındılar, ondan ürktüler. İnsan ise çok zalim ve çok cahil olduğu halde onu yüklendi.
4) Biz pisliği aklını kulllanmayanların üzerine bırakırız!
20 Mayıs 2009 Çarşamba
ALLAH’IN ELÇİSİ YALAN MI SÖYLEMİŞTİ?!.



Herkes korku ve belli belirsiz bir tiksintiyle oradan sessizce uzaklaşırken, belki de anlaşılabilir bir insanî kaygıyla hiç belli etmemeye çalışarak birkaç adım yana çekilirken, o, avucunun içiyle cüzzamlı hastanın suratını okşuyordu. Kiminin kulağı düşmüştü, kiminin burnu; kiminin yanakları çökmüştü, kiminin alnı; ama o, Allah’ın yüreğine cömertçe yerleştirdiği merhamet duygusu ve Atatürk Cumhuriyetinin bilgiyle donanmış bir doktoru olarak hastaya dokunuyor ve olumlu elektriğini bu biçarelere sınırsızca sunmaktan geri kalmıyordu. O biliyordu ki, olumlu elektrik, içten bir gülümseme, sıcak bir dokunuş, yürekten kopup gelen bir merhamet, birçok hastalıkta bir ilaç kadar etkili olabiliyordu.
O, cüzzam konusunda dünyanın önde gelen uzmanlarından biriydi.
O bir profesör doktordu.
O bir kadındı.
O bir anneydi.
O Atatürkçü ve feminist olmakla övünen biriydi. Feminizmi erkek düşmanığı gibi görenlerin aksine, o, bu disiplini bir kadın hakları savunuculuğu olarak algılıyor, bu şekilde algılanması için gayret gösteriyordu.
O bir insandı.
Muhteşem bir insan…
O, cüzzam konusunda dünyanın önde gelen uzmanlarından biriydi.
O bir profesör doktordu.
O bir kadındı.
O bir anneydi.
O Atatürkçü ve feminist olmakla övünen biriydi. Feminizmi erkek düşmanığı gibi görenlerin aksine, o, bu disiplini bir kadın hakları savunuculuğu olarak algılıyor, bu şekilde algılanması için gayret gösteriyordu.O bir insandı.
Muhteşem bir insan…

Yanaklarındaki belli belirsiz fondöten ve dudaklarındaki belli belirsiz ruj, kendisine bakan insanların morali bozulmasın diyeydi.
Belki de hiç bilmediği şey, bu rujun kendisine ne kadar yakıştığıydı.
O muhteşem bir insandı, muhteşemdi…
Aldığı ödüller burada alt alta sıralansa, bu zavallı çalışma onlarca sayfa tutacak boyuta erişirdi. (Yüzlerce ödülden söz ediyoruz.)
39.000 öğrenciye burs verilmesinde görev almıştı ve en büyük ödül olarak bunu görüyordu.
Belki de hiç bilmediği şey, bu rujun kendisine ne kadar yakıştığıydı.
O muhteşem bir insandı, muhteşemdi…
Aldığı ödüller burada alt alta sıralansa, bu zavallı çalışma onlarca sayfa tutacak boyuta erişirdi. (Yüzlerce ödülden söz ediyoruz.)
39.000 öğrenciye burs verilmesinde görev almıştı ve en büyük ödül olarak bunu görüyordu.
On binlerce kız çocuğu onun sayesinde eğitim alıyordu.

(Tabii, birlikte çalıştığı arkadaşlarının da hakkı yenmemeliydi; onların da bu muazzam işte imzaları vardı. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği çatısı altında toplanmış olağanüstü insanlardı bunlar. Diğer oluşumları burada yazmak yine sayfalarca bir çalışmayı gerektiriyordu. Hepsi olağanüstü insanlardı bunların; isimsiz kahramanlardı bunlar.)
Kendisini İslam’ın polisi olarak gören kimi zavallı ve hain ruhlar, bu muhteşem kadına iftira atmak için birbirleriyle yarışırken, o, bu kutsal uğraşısını sekteye uğratacak endişesiyle kimi günlerde kemoterapiyi bile reddediyordu.
Muhteşem bir kadındı o.
Muhteşem bir kadın…
Hastalara, öğrencilere, kadınlara, erkeklere, güçsüzlere öylesine hayrı dokunuyordu ki, sağında ve solunda oturmuş melekler zabıt tutmaktan yoruluyorlardı. (“Sağında ve solunda oturmuş melekler” Kuransal bir ifadedir.)
Hz.İsa’nın yanına sokulan bir adam “Ey Allah’ın oğlu! Kitapta yazan her şeyi yaptım. Göklerin Egemenliğine girmem için daha ne yapmam gerekir?” diye sorduğunda, Peygamber, “Tüm malını mülkünü yoksullara dağıt, sonra da peşimden gel.” diye cevaplamıştı adamı. İncil’e göre, adam Peygamberin yanından hüsranla ayrılmıştı, çünkü çok malı mülkü vardı. (“Allah’ın Oğlu” ifadesine katılmamız tabii ki mümkün değil.)
Ve bu muhteşem kadın, tüm malını mülkünü özelikle eğitim görmesi gereken kız çocukları ve çeşitli nedenlerle ızdırap çeken kadınlar için harcamakta hiç tereddüt etmiyordu.
İncil tabii ki Allah’ın kitabıydı, ama tahrif edilmişti. Yine de, yukarıda aktarılan bölüm hiç duraksamadan kabul edilebilirdi çünkü Kuran verileri bu alıntıyı destekliyordu. (Bakara 219 ve Nahl 71’i okuyabilir; hazır Kitabı açmışken Nisa 75’e de bakabilirsiniz. Nisa 75 konusunda özellikle uzun uzun düşünmenizi öneririm. Zalimler ve yardım talebinde bulunan zulüm görenler konusundaki bu ayet muhteşem bir ayettir, kelimenin tam anlamıyla muhteşem!)
Allah’ın Şerefli Elçisi, alemlere rahmet olarak gönderilen o müstesna Elçi bir gün “Ey Muhammed.” diye başlayan bir soruya muhatap olmuştu: “Ey Muhammed. Söylediğin her şeyi kabul ediyoruz ama Allah’ın rızasını kazanmak için daha ne yapmak gerektiğini bilmiyoruz. Lütfen bize bu konuda bir şeyler söyler misin?” (Bu hadis değişik biçimlerde ifade edilmektedir, ama genel olarak anlamı yukarıda okuduğunuz gibidir.)
Allah’ın Elçisi, Alemlere Rahmet olan o Büyük Ruh, hiç düşünmeden “Sizin en hayırlınız.” demişti merhamet dolu mübarek bir sesle; “Sizin en hayırlınız insanlara en çok hayrı dokunandır!”
“Sizin en hayırlınız insanlara en çok hayrı dokunandır!”
Bu fakirin daha önce birkaç kez belirttiği gibi, insan, Levhi Mahfuz’a canlı yayın yapan bir vericidir. “Levhi Mahfuz” diye isimlendirilen bu Göksel Bilgisayar insanın sadece fiil ve davranışlarını değil, niyetlerini dahi kayıt altına almaktadır. (Kaf 17-18)
Hiç kuşkusuz bunu en iyi bilen biri olan Elçi, bu sözleri söylerken bunun da kayıt altına alınacağını biliyordu ve tüm zamanların en veciz sözü olan bu sözü boşana söylememişti.
O muhteşem kadın belki de hiç farkında olmadan bu söz doğrultusunda kendini feda ederken, İslam’dan zerre kadar nasiplenmemiş olan kimi bahtsızlar bu müstesna kadına İslam adına iftira kampanyası düzenlemiş, bu kampanya doğrultusunda harıl harıl çalışmaktaydılar.
Nasıl bir aldanış içinde olduklarını asla bilemeyecek olan bu bahtsızlar, Allah’ın Elçisi’nin bu sözünü okuduklarında neler hissedecekler acaba!..
Onu sevenler müsterih olabilirler.
O harika bir kadındı.
Haika bir insan.
O bir profesör doktordu.
O tüm cüzzamlıların, tüm öğrencilerin, tüm kız çocuklarının ve zulme uğrayan tüm kadın ve erkeklerin annesiydi.
Muhteşem bir kadındı o.
Muhteşem bir kadın…
Hastalara, öğrencilere, kadınlara, erkeklere, güçsüzlere öylesine hayrı dokunuyordu ki, sağında ve solunda oturmuş melekler zabıt tutmaktan yoruluyorlardı. (“Sağında ve solunda oturmuş melekler” Kuransal bir ifadedir.)
Hz.İsa’nın yanına sokulan bir adam “Ey Allah’ın oğlu! Kitapta yazan her şeyi yaptım. Göklerin Egemenliğine girmem için daha ne yapmam gerekir?” diye sorduğunda, Peygamber, “Tüm malını mülkünü yoksullara dağıt, sonra da peşimden gel.” diye cevaplamıştı adamı. İncil’e göre, adam Peygamberin yanından hüsranla ayrılmıştı, çünkü çok malı mülkü vardı. (“Allah’ın Oğlu” ifadesine katılmamız tabii ki mümkün değil.)
Ve bu muhteşem kadın, tüm malını mülkünü özelikle eğitim görmesi gereken kız çocukları ve çeşitli nedenlerle ızdırap çeken kadınlar için harcamakta hiç tereddüt etmiyordu.
İncil tabii ki Allah’ın kitabıydı, ama tahrif edilmişti. Yine de, yukarıda aktarılan bölüm hiç duraksamadan kabul edilebilirdi çünkü Kuran verileri bu alıntıyı destekliyordu. (Bakara 219 ve Nahl 71’i okuyabilir; hazır Kitabı açmışken Nisa 75’e de bakabilirsiniz. Nisa 75 konusunda özellikle uzun uzun düşünmenizi öneririm. Zalimler ve yardım talebinde bulunan zulüm görenler konusundaki bu ayet muhteşem bir ayettir, kelimenin tam anlamıyla muhteşem!)
Allah’ın Şerefli Elçisi, alemlere rahmet olarak gönderilen o müstesna Elçi bir gün “Ey Muhammed.” diye başlayan bir soruya muhatap olmuştu: “Ey Muhammed. Söylediğin her şeyi kabul ediyoruz ama Allah’ın rızasını kazanmak için daha ne yapmak gerektiğini bilmiyoruz. Lütfen bize bu konuda bir şeyler söyler misin?” (Bu hadis değişik biçimlerde ifade edilmektedir, ama genel olarak anlamı yukarıda okuduğunuz gibidir.)
Allah’ın Elçisi, Alemlere Rahmet olan o Büyük Ruh, hiç düşünmeden “Sizin en hayırlınız.” demişti merhamet dolu mübarek bir sesle; “Sizin en hayırlınız insanlara en çok hayrı dokunandır!”
“Sizin en hayırlınız insanlara en çok hayrı dokunandır!”
Bu fakirin daha önce birkaç kez belirttiği gibi, insan, Levhi Mahfuz’a canlı yayın yapan bir vericidir. “Levhi Mahfuz” diye isimlendirilen bu Göksel Bilgisayar insanın sadece fiil ve davranışlarını değil, niyetlerini dahi kayıt altına almaktadır. (Kaf 17-18)
Hiç kuşkusuz bunu en iyi bilen biri olan Elçi, bu sözleri söylerken bunun da kayıt altına alınacağını biliyordu ve tüm zamanların en veciz sözü olan bu sözü boşana söylememişti.
O muhteşem kadın belki de hiç farkında olmadan bu söz doğrultusunda kendini feda ederken, İslam’dan zerre kadar nasiplenmemiş olan kimi bahtsızlar bu müstesna kadına İslam adına iftira kampanyası düzenlemiş, bu kampanya doğrultusunda harıl harıl çalışmaktaydılar.
Nasıl bir aldanış içinde olduklarını asla bilemeyecek olan bu bahtsızlar, Allah’ın Elçisi’nin bu sözünü okuduklarında neler hissedecekler acaba!..
Onu sevenler müsterih olabilirler.
O harika bir kadındı.
Haika bir insan.
O bir profesör doktordu.
O tüm cüzzamlıların, tüm öğrencilerin, tüm kız çocuklarının ve zulme uğrayan tüm kadın ve erkeklerin annesiydi.
18 Mayıs 2009 Pazartesi
Namus
ZİMBABVE VE DÜM TEK TEK
Ne ilgisi var değil mi?!.
Şu anda ayrıntısını hatırlamıyorum; Birleşmiş Milletler de olabilir, Dünya Ticaret Örgütü de, bir başka emperyalist örgüt de… Kimilerine göre o can alıcı hatayı yapan “Ergenekoncu”, Robert Mugabe idi: Kendisine oturması için gösterilen masanın önünde “Rodezya” yazıyordu; bu şerefli ülkenin sömürge olduğu dönemlerde kulandığı isimdi bu… Ve Mugabe, bu siktiriboktan tabela değiştirilip ülkesinin şerefli ismi olan Zimbabve yazılmadan o masaya oturmamıştı!..
Şerefli adamdı, namuslu adam!..
Eli sıkılacak adamdı!..
Ve tabela değiştirilmişti!..
Bu okuduklarına itiraz edecek kimi uşak ruhlular, “Evet ama şu anda o ülkede çocuklar açlıktan sıçan yiyecek durumdalar, enflasyon % 190.000” gibi birtakım şeyler söyleyecekler ve büyük ihtimalle tüm bunlara neden olan Amerikan ve İngiliz ambargosundan, bu iki kancık ülkenin bu şerefli ülkeye uyguladığı insanlık dışı ambargodan hiç söz etmeyecekler ve ambargo başlamadan önce enflasyonun sadece % 7 olduğunu da özellikle telaffuz etmekten kalleşçe kaçınacaklardır.
Okuyucu bağışlasın yine tam olarak hatırlamıyorum, ama bu Şerefli Devlet hakkında aklımda kalan son birkaç bilgi kırıntısı da şöyle bir şey: Küresel güçlerin 8-9 yıl içinde bir ülkeyi nasıl çökerttiklerinin en iyi görülebildiği yer Zimbabve’dir. Ancak ne olursa olsun, Zimbabve asla tekrar sömürge olmayacaktır!.. (Bu son iki cümle, sanırım, Atatürkçü Düşünce Derneği Gençlik Forumu sayfasında okuduğum “Bir Ülke Nasıl Çökertilir” başlıklı yazıdan aklımda kalmış. Yanılıyorsam, bu iki cümlenin sahibinden özür dilerim.)
Bayrağındaki kırmızı renk “özgürlük için akan kanları” temsil ediyordu; aynen dünyanın en şerefli bayrağındaki kırmızı gibi, “şehit kanlarıyla, al kanlarla sulanmış Türk bayrağı” gibi!..
Ve son bir anı, sonra Düm Tek Tek’e geleceğiz: 25-30 yıl kadar önce devrimci marşlar söylediğimiz koromuzu ziyaret eden kara derili bir namus abidesi, bize çok sesli Zimbabve marşını söylettiğinde mutluluk ve heyecandan nasıl gözyaşı döktüğümü bugün gibi hatırlıyorum; muazzam bir marştı, müthiş bir marş... Yanılmıyorsam üç sesliydi ve birkaç saat içinde düzgün biçimde söyleyebilecek duruma geldiğimizde ortaya insanın ruhunu şırıl şırıl yıkayan bir ezgi çıkıyordu.
Muazzam bir marştı!
Namuslu, Şerefli, müzikalite açısından insanı heyecandan tir tir titreten bir marş!..
Bağımsızlık Marşıydı bu, dünyanın en şerefli marşı olan “Türk İstiklâl Marşı” gibi bir Bağımsızlık Marşı!..
Bu Namuslu ülkenin şu anki durumunu bilmiyorum; Allah’tan tek dileğim, bu Şeref abidesi ülkeye yardım etmesi, korkarım buna ihtiyaçları var; çünkü tohum ambargosu uygulayan İsrail ve ekonomik ambargo uygulayan Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere’nin yanısıra, dünyanın yine tüm kancık gizli servisleri bu ülkeyle hâlâ uğraşıyor olmalılar. (“Kancık” nitelemesi için bu onurlu hayvandan özür dilemiyorum; çünkü bu onurlu hayvan, bu sözcükle kendisini kastetmediğimi, ne yazık ki bu sözcüğün tabii ki yanlış biçimde çağırıştırdığı o anlamı kastettiğimi biliyor!)
Tanrı bunların belâsını versin!..
Tanrı bunların bin kere belâsını versin inşallah!..
Yine başa dönüyoruz; ne ilgisi var, değil mi?!.
Örovizyon veya erovizyon (bu siktiriboktan sözcük nasıl yazılıyorsa artık) ile bir alıp veremediğimin olmadığını/olamayacağını bu fakiri tanıyanlar bilirler; tanımayanlar için söylüyorum, bu siktiriboktan yarışma ile, evet altını kalınca çiziyorum, bu siktiriboktan yarışma ile bir alıp veremediğim yok!
Alıp veremediğim mesele şerefli dilim, şerefli müziğim ve şerefli giyim kuşamım!..
Ülkem, bir müzik yarışmasına giriyor ve bu fakir dahil nüfusun %99’u, kendisine şarkıcı süsü veren hanımın(!) ne söylediğini anlayamıyor!..
Anlayamıyor; çünkü bu hanım(!) kızımız, emperyalistlerin siktiriboktan dilini kullanmakta hiçbir beis görmüyor!..
Müzik adamları, “düm tek tek” diye özetlenebilecek makamın, Türk halk müziğinde ve Türk sanat müziğinde olmadığını söylüyorlar; bizim müziğimizde böyle bir makam yok! Bu makam Arap müziğinde varmış!
Dilin empeyalist şerefsizlerin dili, makamın Arapların makamı! (Araplarla bir alıp veremediğim yok; dikkat ederseniz onları incitmekten özenle kaçınıyorum.)
Peki, kıyafetin?!.
Türk geleneğinde böyle bir kıyafet yok; götünü başını yeteri kadar ortaya koymakta bir hayli başarılı olan bu kıyafet(!) de Arap lumpenlerine ait!.. (Okuyucu, bu fakirin ağzını bozmaktan özenle kaçındığını, kazara böyle bir şey yapsa bile bir hayli sert bir editör olan Zerrin Bakoğlu’nun bunu engelleyeceğini bilir; ama bu kez ne yazık ki kaçınabilecek bir yer olmadığı gibi, kaçılabilecek bir yer de yok!)
Sana “hindi” diye hitap etmekten sadistçe zevk alan şerefsiz namussuzların olduğu bir dünyada; “Evet benim ismim ‘hindi’dir” diye salya sümük yaltaklanmakta zerre kadar beis görmeyen kimi çıkar çevrelerinin bundan marazi bir zevk aldıkları bir ülkede; emperyalistlerin dilinde şarkı söylemekten, Arap makamı ile müzik yapmaktan ve götünü başını göstermek için sefil kıyafetler giymekten kaçınmayan ve yarışma sonrasında her ne bok demekse “top dörtte” olmaktan mutluluk duyan bir şarkıcı bozuntusu!.. (Bu hanım(!) kızımız yarışmadan sonra böyle söylemişti: Kendisini başarılı buluyordu, çünkü top dörtteydi!..)
Ey zalim kader, ey kalleş kader, ey utanmaz arlanmaz kader!..
Ey emperyalizmin uygun gördüğü “Rodezya” tabelası değiştirilmeden o masaya oturmayan Şerefli Zimbabve Devlet Başkanı Mugabe ve ey şu siktiriboktan “Turkey/Hindi” nitelemesi için bir kez olsun ağzını açmayan Türk(!) devlet adamları(!) ve üç kuruşluk bir yarışma için tüm değerlerimizi satılığa çıkarmakta hiçbir sakınca görmeyen kalleş mi kalleş yetkililer!..
Yuh olsun hepinize, yazıklar olsun hepinize!..
Benim işim gençlik heyecanıyla ne yaptığının farkında bile olmayan bu şarkıcı(!) hanımla(!) değil; ben, bu hanım(!)a izin veren yetkililerin peşindeyim!.. (Bu cümle çok daha veciz bir biçimde kurulabilirdi tabii, ama dediğim gibi, Bakoğlu meselesi…)
Tam burada şu hatırlatmayı yapmakta fayda var tabii: Bir kısım sefiller çıkıp da, “Mugabe öyle yaptı, emperyalizme kafa tuttu ama bak ülkesi ne halde, biz de öyle mi olalım yani?” diye sefilleşebilir/namussuzlaşabilirler! Bunlardan ricam, Zerrin Bakoğlu’suz bir ortamda, benimle ikili temasa geçmeleri!..
Bir kısım dost da çıkıp, “İyi de ciğerim, komünist dünya görüşünün itelemesiyle empeyalizme yükleneceğine, bu mezalime katlanmakta hiçbir beis görmeyen, birtakım kişisel çıkarları için buna katlanan, hatta bu uğursuz nitelemeden marazi bir zevk alan kimi çevreleri neden hedef almıyorsun?!.” diye bana dostça çıkışabilir. Aslında işte tam olarak bunu yapmaya çalışıyorum sevgili dostum, işte tam olarak bunu yapmaya çalışıyorum. Meramımı yeteri kadar anlatamıyorsam, bu, kalemimin yeteri kadar kuvvetli olmamasındandır. Bu boktan şarkı yarışmasını konu etmemin nedeni, bunun güncel bir şey olması; yoksa asıl hedefim bu “Turkey” nitelemesini özellikle kullanan kimi Türk(!) çevreler ve bu cahil Türk(!) kızını bu yarışmaya gönderirken yüzleri hiç kızarmayan Türk(!) yetkililer!.. (Peki, neden böyle yapıyorlar? Çünkü para, makam, mevki, itibar gibi kimi çıldırtıcı çıkarlar bu ilahlardan geliyor; bu nedenle ilahların dilini kullanıyorlar! Bir diğer unsur da, burjuva güzeline benzeyeyim derken kenar mahalle dilberi konumuna düşme örneği… Kader işte, ne yaparsınız!)
Peki; namus, onur, erdem, haysiyet gibi kimi tanrısal kavramlar ne olacak? Bunlar ne yazık ki yükselmek için atılması gereken safra konumunda! Şairin dediği gibi, ört ki ölem!.. İlahlar ingilizce (amerikanca tabii, ingilizce lafın gelişi) konuşuyorlar; o halde, biz de ilahlar gibi konuşmalıyız; Türkçe de ne oluyor?!. İşte tam da bu nedenle, “ilk dört” gibi anlaşılır bir dil değil de, “top dört”!.. (Cahillik yapmayın, ilahlar “tap” diye telaffuz ediyorlar, “top” olur mu!)
Bu arada iki hatırlatma: Bir, yaşamım boyunca kimsenin kıyafetine karışmadım, benim itirazım, bana ait olmayan bir kıyafetle benim temsil edilmem; iki, insanların amerikanca öğrenmesine hiçbir itirazım olamaz tabii, çünkü bu uğursuzlarla mücadele edebilmek için tabii ki onların dilini bilmekte fayda var… Ama istediğin gibi giyinmekle, rezilce giyinmek farklı bir şey ve tabii amerikanca öğrenmekle ilahlar gibi konuşmaya çalışırken rezil olmak farklı bir şey!..
Daha önce bir kez söz etmiştim: İki Türk futbol takımı, sanırım Ali Sami Yen Stadı’nda hazırlık karşılaşması yapıyordu ve takım kaptanlarının pazubandında “Captain”, gazetecilerin göğsünde de yine sanırım “Turkey Press” veya buna benzer siktiriboktan bir şey yazıyordu!.. Türkiye’de yapılan bir karşılaşma, üstelik bir hazırlık karşılaşması(yani UEFA falan yok işin içinde) iki Türk futbol takımı ve takım kaptanlarının kolundaki siktiriboktan bez parçasında, kalleş ve kancık bez parçasında, rezil bez parçasında “Captain” yazıyor!..
Ey zalım kader, ey kalleş kader, ey utanmaz kader; sana da binlerce kere yuh olsun birader, sana da binlerce kere yuh olsun!..
Ey Şeref, ey Namus, ey Haysiyet!
Neredesin babam, neredesin?!.
Not 1: Namus abidesi Türkân Saylan Hoca’yı bu sabaha karşı kaybettik. Türk halkının başı sağolsun. Allah’ın bu şerefli Türk kadınına rahmet eyleyeceğinden hiç kuşku duymuyorum…
Not 2: Ey yetkililer, ey iş adamları, ey Devlet adamları! Hadi bu tarihe çentik atma fırsatını kaçırmayın, bir namus örneği verin de bu fakir gözleri açık gitmesin; tabii, bu saydıklarımdan Türkiye’de kaldıysa!..
Not 3: Of Tanrım of!.. Sadece bu kadar; of Tanrım, of!..
Ne ilgisi var değil mi?!.
Şu anda ayrıntısını hatırlamıyorum; Birleşmiş Milletler de olabilir, Dünya Ticaret Örgütü de, bir başka emperyalist örgüt de… Kimilerine göre o can alıcı hatayı yapan “Ergenekoncu”, Robert Mugabe idi: Kendisine oturması için gösterilen masanın önünde “Rodezya” yazıyordu; bu şerefli ülkenin sömürge olduğu dönemlerde kulandığı isimdi bu… Ve Mugabe, bu siktiriboktan tabela değiştirilip ülkesinin şerefli ismi olan Zimbabve yazılmadan o masaya oturmamıştı!..
Şerefli adamdı, namuslu adam!..
Eli sıkılacak adamdı!..
Ve tabela değiştirilmişti!..
Bu okuduklarına itiraz edecek kimi uşak ruhlular, “Evet ama şu anda o ülkede çocuklar açlıktan sıçan yiyecek durumdalar, enflasyon % 190.000” gibi birtakım şeyler söyleyecekler ve büyük ihtimalle tüm bunlara neden olan Amerikan ve İngiliz ambargosundan, bu iki kancık ülkenin bu şerefli ülkeye uyguladığı insanlık dışı ambargodan hiç söz etmeyecekler ve ambargo başlamadan önce enflasyonun sadece % 7 olduğunu da özellikle telaffuz etmekten kalleşçe kaçınacaklardır.
Okuyucu bağışlasın yine tam olarak hatırlamıyorum, ama bu Şerefli Devlet hakkında aklımda kalan son birkaç bilgi kırıntısı da şöyle bir şey: Küresel güçlerin 8-9 yıl içinde bir ülkeyi nasıl çökerttiklerinin en iyi görülebildiği yer Zimbabve’dir. Ancak ne olursa olsun, Zimbabve asla tekrar sömürge olmayacaktır!.. (Bu son iki cümle, sanırım, Atatürkçü Düşünce Derneği Gençlik Forumu sayfasında okuduğum “Bir Ülke Nasıl Çökertilir” başlıklı yazıdan aklımda kalmış. Yanılıyorsam, bu iki cümlenin sahibinden özür dilerim.)
Bayrağındaki kırmızı renk “özgürlük için akan kanları” temsil ediyordu; aynen dünyanın en şerefli bayrağındaki kırmızı gibi, “şehit kanlarıyla, al kanlarla sulanmış Türk bayrağı” gibi!..
Ve son bir anı, sonra Düm Tek Tek’e geleceğiz: 25-30 yıl kadar önce devrimci marşlar söylediğimiz koromuzu ziyaret eden kara derili bir namus abidesi, bize çok sesli Zimbabve marşını söylettiğinde mutluluk ve heyecandan nasıl gözyaşı döktüğümü bugün gibi hatırlıyorum; muazzam bir marştı, müthiş bir marş... Yanılmıyorsam üç sesliydi ve birkaç saat içinde düzgün biçimde söyleyebilecek duruma geldiğimizde ortaya insanın ruhunu şırıl şırıl yıkayan bir ezgi çıkıyordu.
Muazzam bir marştı!
Namuslu, Şerefli, müzikalite açısından insanı heyecandan tir tir titreten bir marş!..
Bağımsızlık Marşıydı bu, dünyanın en şerefli marşı olan “Türk İstiklâl Marşı” gibi bir Bağımsızlık Marşı!..
Bu Namuslu ülkenin şu anki durumunu bilmiyorum; Allah’tan tek dileğim, bu Şeref abidesi ülkeye yardım etmesi, korkarım buna ihtiyaçları var; çünkü tohum ambargosu uygulayan İsrail ve ekonomik ambargo uygulayan Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere’nin yanısıra, dünyanın yine tüm kancık gizli servisleri bu ülkeyle hâlâ uğraşıyor olmalılar. (“Kancık” nitelemesi için bu onurlu hayvandan özür dilemiyorum; çünkü bu onurlu hayvan, bu sözcükle kendisini kastetmediğimi, ne yazık ki bu sözcüğün tabii ki yanlış biçimde çağırıştırdığı o anlamı kastettiğimi biliyor!)
Tanrı bunların belâsını versin!..
Tanrı bunların bin kere belâsını versin inşallah!..
Yine başa dönüyoruz; ne ilgisi var, değil mi?!.
Örovizyon veya erovizyon (bu siktiriboktan sözcük nasıl yazılıyorsa artık) ile bir alıp veremediğimin olmadığını/olamayacağını bu fakiri tanıyanlar bilirler; tanımayanlar için söylüyorum, bu siktiriboktan yarışma ile, evet altını kalınca çiziyorum, bu siktiriboktan yarışma ile bir alıp veremediğim yok!
Alıp veremediğim mesele şerefli dilim, şerefli müziğim ve şerefli giyim kuşamım!..
Ülkem, bir müzik yarışmasına giriyor ve bu fakir dahil nüfusun %99’u, kendisine şarkıcı süsü veren hanımın(!) ne söylediğini anlayamıyor!..
Anlayamıyor; çünkü bu hanım(!) kızımız, emperyalistlerin siktiriboktan dilini kullanmakta hiçbir beis görmüyor!..
Müzik adamları, “düm tek tek” diye özetlenebilecek makamın, Türk halk müziğinde ve Türk sanat müziğinde olmadığını söylüyorlar; bizim müziğimizde böyle bir makam yok! Bu makam Arap müziğinde varmış!
Dilin empeyalist şerefsizlerin dili, makamın Arapların makamı! (Araplarla bir alıp veremediğim yok; dikkat ederseniz onları incitmekten özenle kaçınıyorum.)
Peki, kıyafetin?!.
Türk geleneğinde böyle bir kıyafet yok; götünü başını yeteri kadar ortaya koymakta bir hayli başarılı olan bu kıyafet(!) de Arap lumpenlerine ait!.. (Okuyucu, bu fakirin ağzını bozmaktan özenle kaçındığını, kazara böyle bir şey yapsa bile bir hayli sert bir editör olan Zerrin Bakoğlu’nun bunu engelleyeceğini bilir; ama bu kez ne yazık ki kaçınabilecek bir yer olmadığı gibi, kaçılabilecek bir yer de yok!)
Sana “hindi” diye hitap etmekten sadistçe zevk alan şerefsiz namussuzların olduğu bir dünyada; “Evet benim ismim ‘hindi’dir” diye salya sümük yaltaklanmakta zerre kadar beis görmeyen kimi çıkar çevrelerinin bundan marazi bir zevk aldıkları bir ülkede; emperyalistlerin dilinde şarkı söylemekten, Arap makamı ile müzik yapmaktan ve götünü başını göstermek için sefil kıyafetler giymekten kaçınmayan ve yarışma sonrasında her ne bok demekse “top dörtte” olmaktan mutluluk duyan bir şarkıcı bozuntusu!.. (Bu hanım(!) kızımız yarışmadan sonra böyle söylemişti: Kendisini başarılı buluyordu, çünkü top dörtteydi!..)
Ey zalim kader, ey kalleş kader, ey utanmaz arlanmaz kader!..
Ey emperyalizmin uygun gördüğü “Rodezya” tabelası değiştirilmeden o masaya oturmayan Şerefli Zimbabve Devlet Başkanı Mugabe ve ey şu siktiriboktan “Turkey/Hindi” nitelemesi için bir kez olsun ağzını açmayan Türk(!) devlet adamları(!) ve üç kuruşluk bir yarışma için tüm değerlerimizi satılığa çıkarmakta hiçbir sakınca görmeyen kalleş mi kalleş yetkililer!..
Yuh olsun hepinize, yazıklar olsun hepinize!..
Benim işim gençlik heyecanıyla ne yaptığının farkında bile olmayan bu şarkıcı(!) hanımla(!) değil; ben, bu hanım(!)a izin veren yetkililerin peşindeyim!.. (Bu cümle çok daha veciz bir biçimde kurulabilirdi tabii, ama dediğim gibi, Bakoğlu meselesi…)
Tam burada şu hatırlatmayı yapmakta fayda var tabii: Bir kısım sefiller çıkıp da, “Mugabe öyle yaptı, emperyalizme kafa tuttu ama bak ülkesi ne halde, biz de öyle mi olalım yani?” diye sefilleşebilir/namussuzlaşabilirler! Bunlardan ricam, Zerrin Bakoğlu’suz bir ortamda, benimle ikili temasa geçmeleri!..
Bir kısım dost da çıkıp, “İyi de ciğerim, komünist dünya görüşünün itelemesiyle empeyalizme yükleneceğine, bu mezalime katlanmakta hiçbir beis görmeyen, birtakım kişisel çıkarları için buna katlanan, hatta bu uğursuz nitelemeden marazi bir zevk alan kimi çevreleri neden hedef almıyorsun?!.” diye bana dostça çıkışabilir. Aslında işte tam olarak bunu yapmaya çalışıyorum sevgili dostum, işte tam olarak bunu yapmaya çalışıyorum. Meramımı yeteri kadar anlatamıyorsam, bu, kalemimin yeteri kadar kuvvetli olmamasındandır. Bu boktan şarkı yarışmasını konu etmemin nedeni, bunun güncel bir şey olması; yoksa asıl hedefim bu “Turkey” nitelemesini özellikle kullanan kimi Türk(!) çevreler ve bu cahil Türk(!) kızını bu yarışmaya gönderirken yüzleri hiç kızarmayan Türk(!) yetkililer!.. (Peki, neden böyle yapıyorlar? Çünkü para, makam, mevki, itibar gibi kimi çıldırtıcı çıkarlar bu ilahlardan geliyor; bu nedenle ilahların dilini kullanıyorlar! Bir diğer unsur da, burjuva güzeline benzeyeyim derken kenar mahalle dilberi konumuna düşme örneği… Kader işte, ne yaparsınız!)
Peki; namus, onur, erdem, haysiyet gibi kimi tanrısal kavramlar ne olacak? Bunlar ne yazık ki yükselmek için atılması gereken safra konumunda! Şairin dediği gibi, ört ki ölem!.. İlahlar ingilizce (amerikanca tabii, ingilizce lafın gelişi) konuşuyorlar; o halde, biz de ilahlar gibi konuşmalıyız; Türkçe de ne oluyor?!. İşte tam da bu nedenle, “ilk dört” gibi anlaşılır bir dil değil de, “top dört”!.. (Cahillik yapmayın, ilahlar “tap” diye telaffuz ediyorlar, “top” olur mu!)
Bu arada iki hatırlatma: Bir, yaşamım boyunca kimsenin kıyafetine karışmadım, benim itirazım, bana ait olmayan bir kıyafetle benim temsil edilmem; iki, insanların amerikanca öğrenmesine hiçbir itirazım olamaz tabii, çünkü bu uğursuzlarla mücadele edebilmek için tabii ki onların dilini bilmekte fayda var… Ama istediğin gibi giyinmekle, rezilce giyinmek farklı bir şey ve tabii amerikanca öğrenmekle ilahlar gibi konuşmaya çalışırken rezil olmak farklı bir şey!..
Daha önce bir kez söz etmiştim: İki Türk futbol takımı, sanırım Ali Sami Yen Stadı’nda hazırlık karşılaşması yapıyordu ve takım kaptanlarının pazubandında “Captain”, gazetecilerin göğsünde de yine sanırım “Turkey Press” veya buna benzer siktiriboktan bir şey yazıyordu!.. Türkiye’de yapılan bir karşılaşma, üstelik bir hazırlık karşılaşması(yani UEFA falan yok işin içinde) iki Türk futbol takımı ve takım kaptanlarının kolundaki siktiriboktan bez parçasında, kalleş ve kancık bez parçasında, rezil bez parçasında “Captain” yazıyor!..
Ey zalım kader, ey kalleş kader, ey utanmaz kader; sana da binlerce kere yuh olsun birader, sana da binlerce kere yuh olsun!..
Ey Şeref, ey Namus, ey Haysiyet!
Neredesin babam, neredesin?!.
Not 1: Namus abidesi Türkân Saylan Hoca’yı bu sabaha karşı kaybettik. Türk halkının başı sağolsun. Allah’ın bu şerefli Türk kadınına rahmet eyleyeceğinden hiç kuşku duymuyorum…
Not 2: Ey yetkililer, ey iş adamları, ey Devlet adamları! Hadi bu tarihe çentik atma fırsatını kaçırmayın, bir namus örneği verin de bu fakir gözleri açık gitmesin; tabii, bu saydıklarımdan Türkiye’de kaldıysa!..
Not 3: Of Tanrım of!.. Sadece bu kadar; of Tanrım, of!..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


