11 Eylül 2009 Cuma

Bugün Allah'a borç verdiniz mi?

Bu soruyu kendimize her gün sormalıyız; bugün Allah’a borç verdik mi?

Borcun ne olduğu size kalmış, temel mesele bugün bu konuda bir şeyler yaptınız mı?..

Allah’a borç vermek de neymiş, diye uzun uzun düşünmeyin ve bu soruyu sakın ola ki bir ilahiyatçıya sorup aklınızın-vicdanınızın karmakarışık olmasına meydan vermeyin.

Allah sizden bir borç istiyor ve borcun ne olduğu hususunda sizi vicdanınızla başbaşa bırakıyor.

Zekat, infak, sadaka, fitre…

Bunlar bilinen şeyler, ben bunlardan söz etmiyorum. Bunları zaten yapmak zorundasınız, çünkü bu konuda yüzlerce ayetle görevlendirilmişsiniz zaten.

Benim söylemek istediğim başka bir şey…

Hani vicdan dediğimiz şu iç ses var ya, ben ondan söz ediyorum işte! Bu iç ses size ne diyor, mesele bu…

Hadid Suresi’nin 11. ayeti, Bakara Suresi’nin 245. ayeti ve Teğabün Suresi’nin 17. ayeti, Allah’a güzel bir borç vermemiz gerektiğini söylüyor.

Güzel bir borç…

Bana güvenin; bu konuda uzun uzadıya tarifler yok Kuran’da… Bu mesele, hani şu vicdan diye isimlendirdiğimiz o “iç ses”e bırakılmış. O iç ses size ne diyor; mesele bundan ibaret. (O iç ses Kuran’da yüzlerce ayette motive ediliyor tabii; bu başka bir şey.)

O “iç ses” içinizde bir yerlerde size bir şeyler fısıldayıp duruyor; çünkü yaratılışınız esnasında bizzat Yaratıcı tarafından içinize üflenmiş zaten. Bu nefesle bir parça O olmuşsunuz, önemli olan bunun farkına varmak. Herkes az veya çok, bir parça O!..

Ve bu “borç vermek” meselesinin hareket noktası tabiidir ki merhamet!

Çünkü içinize üflenen şey bizatihi bu zaten, içinize üflenen şey merhametin ta kendisi. Yaşam biçiminiz, yetiştiriliş şekliniz, içinde yaşamak zorunda kaldığınız ekonomik sistem, yerleşik gelenekler, ekonomik durumunuz, çalışma koşullarınız, çevreden aldığınız olumsuz enerjiler, sürekli aldatılıyor olmanın benliğinize yüklediği paranoya derecesindeki kuşkuculuk, günlük koşuşturma içindeki anlamsız zamansızlık, geçim derdinin benliğinize sokuşturup durduğu o her şeyden herkesten nefret etme hissi… Bunlar, içinize üflenen o İlahi Nefes’le size armağan edilen merhamet denilen bu hasletin körelmesine neden olan şeyler. Bunlar yüzünden içinizdeki hazinenin farkına varamıyor olabilirsiniz.

Sahtekâr dindarlar, alçak mı alçak politikcılar, ruhunu İblis’e kiralamış yazarlar, gözü paradan puldan başka bir şey görmeyen zavallılar, yetiştirilme tarzları nedeniyle bizimkine benzer kıyafetler içinde sağda solda dolaşan öküzler, aslında aşağılık komplekslerinden kaynaklanan kibirleri nedeniyle ortalıkta tanrı gibi dolaşıp onun bunun moralini bozmak için hiçbir fırsatı kaçırmayan sersemler, bencillikleri nedeniyle içlerindeki bu olağanüstü gücü egolarının derinliklerine hapsetmiş olan zavallılar, acınası cahillikleri nedeniyle insan olma vasfını bile taşımayı hak etmeyen kimi bahtsızlar sizin moralinizi bozup bu muhteşem imkândan yararlanma şansınızı elinizden almasınlar.

Buna izin vermeyin.

Siz bir parça O’sunuz; bunu unutmayın!..

Her gün, ama her gün bu soruyu kendinize mutlaka sorun: Bugün aslıma borç verebildim mi?..

Çöp tenekesinin yanına hayvanlar için bırakılan bir kap su, ezik birinin elini içtenlikle sıkarak ona insan olduğunu hatırlatma, sıkkın birine samimi bir gülümseme, karşılaştığınız birine küçük bir iltifat, saksıda kurumakta olan çiçeğe bir avuç su, ters dönmüş bir kaplumbağayı düzeltmek…

Tek bir şart var tabii, bunu unutmamak gerek…

Samimiyet…

Birisi sizi takdir etsin diye değil, içinizden öyle geldiği için…

Kendinizi biraz daha güçlü hissediyorsanız fakire fukaraya yardım mesela; yine kimseye belli etmeden, kimseden takdir beklemeden, içinizden geldiği için…

Daha güçlüyseniz zalime marşı mücadele mesela…

Hiç çekinmeden, hiç korkmadan mücadele…

Zalim kimse ve o iç ses “mücadeleyi” nasıl tarif ediyorsa. (Örneğin bana Amerikan askerleri hakkında o iç ses tarafından yapılan mücadele tarifini burada yazsam, savcılar beni yarın hapise atarlar; her şeyi herkese söylemek de gerekmiyor yani…)

Zalim kim, sorusuna hiç girmemek gerekiyor; çünkü bu konuda o kadar çok şey yazılıp çizilebilir ki, mesele bir anda gevşeyip dağılır gider.

O iç ses ne diyor…

Mesele bu işte; o iç ses ne diyor…

Allah’a borç verirken düşünmemiz gereken en önemli husus şu:

İnsan yaratılmışların en şereflilerinden ve Arz, yani içinde yaşamakta olduğumuz şu yerküre bu insana emanet edilmiş. İnsanıyla, hayvanıyla, doğasıyla, bizim cansız zannettiğimiz taşıyla toprağıyla…

Allah’ın bir diğer Kitabı olan “Doğa Kanunları/Tabiat Kitabı” öylesine düzenlenmiş ki, bu kanunu okumasını bilenler “Her şeyin herkesin olduğu”nu açıkça görebiliyorlar.

Her şey herkesin…

Temel kural bu!.. (Bu Kuransal bir tespittir; bu kısa açıklamada bunu etraflıca açıklamak mümkün değildir, ama bana inanın, böyledir bu.)

Her şey herkesindir ve bu herkesin bu her şeyden yararlanma hakkı vardır, üstelik eşit biçimde yararlanma hakkı vardır. (Bu da Kuransal bir tespittir.)

O halde, yaratılmışların en şereflilerinden olan İnsanoğlu, bu düstur çerçevesinde herkesi her şeyden eşit biçimde yararlandırmakla görevlidir; ve işte Allah’ın bizden istediği borç, bu mükellefiyetin yerine getirilmesi konusundaki çabalarımızdır.

Söz gelimi, Yaratıcı’nın isimlerinden biri “Rezzak”tır. Rezzak, “yarattıklarının rızkını tam olarak veren” anlamındadır; ama birtakım “deneme” koşulları nedeniyle bu isim, sıfata dönüşememektedir artık. Dünyada iki milyar insan açlıkla boğuşmaktadır, her yıl üç yüz milyon kişi açlıktan ölmektedir, benim kişisel takıntım olarak kabul edilebilecek olan sokak hayvanları açlığın pençesinde kıvranmaktadır vs…

Allah Rezzaklıktan vaz mı geçmiştir yani?!.

Allah yarattıklarının rızkını doğru dürüst vermeyi beceremiyor mu yani?!.

Demek ki ortada bir sorun var ve bu sorun hiç kuşkusuz “yaratılmışların en şereflilerinden olan”dan kaynaklanıyor.

Çok basit bir örnek: Afrikada her yıl milyonlarca kişi açlıktan ölürken, Amerikan hükümeti çiftçilerinin buğday üretmesini engellemek için olmadık teşviklere başvuruyor, çünkü ürün fazlası var ve bu fazlalık ürün fiyatının düşmesine, borsanın şaşmasına neden oluyor.

Şaka gibi değil mi?!.

Yani Rezzak yaratıklarının rızkını bol bol veriyor, ama bu uygun bir şekilde dağıtılmadığı için bir yerde açlık hüküm sürerken, bir diğer yerde “obezite” en büyük sorunlardan biri olabiliyor.

Aslında yapılması gereken Amerika Birleşik Devletlerini işgal edip bu ürün fazlasını Afrika’ya göndermek, ama insanlara şu anda şaka gibi gelen bu gereklilik ne yazık ki yerine getirilemeyecek kadar zor tabii.

Buradan çıkan anlam, Allah’a en fazla borç vermesi gerekenlerin gelişmiş ülkelerde yaşayanlar olduğu gerçeği; bunu anlarlar anlamazlar-yaparlar yapmazlar, bu başka bir mesele; ama gerçek bu…

Rızık meselesi sadece örneklerden biriydi.

Bir diğer örnek “onur” meselesi mesela…

Her canlı onurlu bir yaşamı hak ediyor, çünkü yaratılışı gereği bu onura layık zaten.

Mesela bu konuda Allah’a nasıl da borç verilebilir, ne kadar çok borç verilebilir…

Çok basit bir örnek olarak, hayvanat bahçeleri bu onursuzluğun en açık sergilendiği alanlardan biridir. Her yıl yedi-sekiz bin kilometre yol katedip uçsuz bucaksız savanlarda yaşama onuruyla donatılmış bir hayvanı siz alın on beş metrekarelik bir kafese hapsedin! Olacak iş mi bu!.. (Üstelik bir de farklı çevresel koşullara katlanabilme meselesi var; o hayvan bu çevre koşullarına göre yarıtılmamış ki!)

Hayvanat bahçelerinin kapatılması için yapılabilcek her türlü hareket Allah’a verilmiş güzel bir borçtur. (Örneklere takılmayalım, sadece örnek olarak kabul edelim ve bu örnekleri kendi iç sesimize göre çeşitlendirelim.)

İnsana dönecek olursak…

Ayda 500-600 lira kazanan ve ailesini bu parayla geçindirmek zorunda kalan birinin onurlu yaşadığı söylenebilir mi?

Peki, bu adam için Allah’a nasıl bir borç verilebilir?

Çok basit!

Bu adamı onurlu bir biçimde yaşatma sözü veren bir hükümeti iş başına getirerek… Olmadı değiştirerek… Yine olmadı, tekrar değiştirerek… Doğrusunu bulana kadar…

Evet, bu zor bir şeydir, ama imkânsız bir şey değildir.

Şu anda hissedebiliyorum, bazılarınız “Başladı yine Allahsız komünist!” diye söylenip duruyorsunuz; ama ne yaparsınız ki gerçek, en azından benim gerçeğim bu!..

Ne yani, bir devlet memuru ayda ortalama 1.000 TL ile geçinmek zorunda kalırken, yaşamı onu bunu sömürmek üzerine bina edilmiş olan kalleş kodomanın 70-80 milyon liralık yatta gezmesi karşısında sessiz mi durmalıydım yani?!.
Konu dağıldı, biz yine esas meselemize dönelim.

Hadi kendinize bir sorun…

Bugün Allah’a güzel bir borç verdiniz mi?..

Hiçbir şey yapmadıysanız bile, statü olarak sizden düşük birinin gözlerinin içine bakarak hatırını da mı sormadınız yani?.. (“Statü olarak düşük” ne ayıp bir şey değil mi?!.)

Birini onurlandırmak bu kadar mı zor gerçekten sevgili dostlarım?!.

Hadi, kımıldayalım, Yaratıcı bizden borç bekliyor…

Hiçbir şey yapamıyorsak, o güzel saçlı kıza söyleyelim de masasının üzerindeki o küçücük fanusta çaresizce dönüp durmakta olan o kırmızı balığı en yakın nehire veya göle götürüp serbest bıraksın; hayvan işkence çekiyor, görmüyor musunuz?..

Unutmadan…

O veya bu nedenle oruç tutamayanlar…

Her gün için bir fakiri doyurmak gerekiyor, biliyorsunuz…

Hadi bakalım…

Son olarak…

Benim kadar yoksul olup da, infak edecek hiçbir şeyi olmayanlar…

Morali bozuk birinin sırtına konulacak samimi bir el, samimi bir dokunuş, samimi bir gülümseme…

Bu da borç unutmayın…

O sinek o çamurlu suda neden debelenip duruyor, kurtulamıyor mu yoksa?..

10 Eylül 2009 Perşembe

Biz böyle bir millet değiliz!..

Gençten bir adam ellerini kollarını hiddetle ama umutsuzca sallayıp dururken tüm benliğini kasıp kavurduğu belli olan hüzne bulanmış acı dolu bir sesle feryat edip duruyordu, “Yapmayın!.. Biz böyle bir millet değiliz!..” diye…

“Yapmayın!.. Biz böyle bir millet değiliz!..”

Amacım kimseyi yermek, ona buna çamur atarak kendimi temize çıkarmak ve bu yolla egomu tatmin etmek falan değil. Sadece kendi kendime yakınıp duruyorum işte…

Anlamaya çalışıyorum, olan biteni anlamaya…

İstanbul’da yağmur yağmış, başta İkitelli olmak üzere her tarafı sel basmış, otuza yakın insan sele kapılarak ölmüştü. Bunlar 2009’un Eylül ayında olup bitiyordu. İstanbul’un kültür başkenti ilan edilmesine bir yıl kala.

İstanbul’un göbeğinde sele bu kadar insanımızı kurban vermiştik.

Korkunç bir manzaraydı; her taraf çamur gölüne dönmüş, arabalar birbirinin üstüne yığılmış, evleri ve işyerlerini sular kaplamış, ortalık Nuh Tufanına dönmüştü…

Ve birileri, civardaki fabrikalardan ve sular altında kalan evlerden sele kapılıp oraya buraya savrulan eşyaları kapmak için sağa sola koşuşuyor, resmen yağmacılık yapıyordu!..

Birileri can havliyle oraya buraya kaçışıp dururken, diğerleri yağmalayacak mal arama telaşında oraya buraya koşuşup duruyordu.

“Yapmayın!” diye feryat eden o gençten adamın feryatları bunaydı; bunu içine sindiremiyordu genç adam ve öteberiyi yağmalayan insanlara isyan içinde bağırıp çağırıyordu.

Aynı anda televizyonlar, Doğuda yedi şehit daha verdiğimizi geçip duruyordu altyazıyla.

Belediye Başkanı da televizyondaydı ve “Sprey gazları ozon tabakasını deldi…” diye bir şeyler anlatmaya çalışıyordu, üzgün, mahcup ve şaşkın bir edayla…

Başbakan “Böyle bir şey yüz yılda bir olur.” diye katılıyordu açıklamalara…

Afet mahallindeki dereyi ve derenin çevresinde boyu neredeyse üç yüz metreyi bulan, artık neredeyse bir harabeye dönüşmüş olan Osmanlı eseri köprüyü hiç görmeden, göremeden… Osmanlı, yüzlerce yıl önce buraya neden bu kadar uzun ve büyük bir köprü yapmış ki diye düşünmeden…

Benzer bir şeyi Ticaret Odaları da yapıyordu aynı saatlerde: Maddi hasarın 100 milyon dolar civarında olduğunu söyleyerek!..

100 milyon dolar, diyordu bir yetkili, ama hasarı neden Türk parasıyla açıklamadığı hakkında herhangi bir şey söylemek aklına bile gelmiyordu; sanırdınız ki, sel Amerika’da bir yerde olmuş ve açıklamayı yapan yetkili de Amerikalı!..

Bir başkası “Bu bir takdiri ilahi!” diyordu, derin-hikmetli bir şeyler söyleyen insanların düşünceli mimikleriyle… Her şeyi İlah’ın üzerine yıktığının ve İlah’ı nasıl da gaddar bir konuma düşürdüğünün farkında bile olmadan… Kendi insanları belki de yüz binlerce yıldır orada akıp gitmekte olan derenin çevresini yerleşim alanı yapmıştı ve derenin taşmasını İlah’ın gaddarlığına, acımasızlığına bağlamanın nasıl da yanlış bir şey olacağı aklına bile gelmiyordu; belki yüzlerce örneğini şu kısacık ömründe görmesine rağmen!.. Dere ile denizin bağlantısını kesen Karadeniz Otoyolunun daha geçenlerde sele neden olarak Rize’yi perişan ettiğini çoktan unutmuş bir biçimde…

İlah tabii ki böyle bir takdirde bulunacaktı; senin seçimini değerlendiriyordu, başka bir şey yaptığı yoktu. Hatta son Kitabında, dere kenarına, çamurlu havzaya yapılan evin nasıl yıkılacağını bile anlatıyordu; ama o Kitabı Arapça okumakta ısrar eden kardeşimiz bunu da bilmiyordu tabii…

Çok önemli olduğu için tekrar ediyorum: Onu bunu karalamak, suçu başkalarının üzerine atarak egomu tatmin etmek peşinde değilim; olan biteni anlamaya çalışıyorum, hepsi bu!

Ne kadar acı bir şeydi o yedi kadın işçinin servis aracı haline getirilen minibüsün içinde boğularak ölmeleri!.. Tekstil işçileriydi ve servis aracı diye bindirildikleri şey aslında yük taşıma amacıyla yapılmış arkası kapalı bir minibüstü ve pencereleri olmadığı için hiçbir şey göremeyen kadın işçiler tehlikeyi fark ettiklerinde artık her şey için çok geçti…

Fabrikaya bir mal gibi taşınıyorlardı ve birtakım kişilerce yağmalanan o mallar gibi suların ortasında yitip gitmişlerdi…

Yedi kadın işçiydi bunlar; kimi anne, kimi abla, kimi çocuk yedi kadın işçi… Tekstil işçileri…

Çünkü geçerli ekonomik sisteme göre, bu işçilere normal bir servis aracı tahsis etmek gayri iktisadi bir davranıştı. (Kimseyi yermiyorum; iktisadi liberalizme göre, bu gerçekten gayri iktisadi bir davranıştır. On liraya taşımak varken neden otuz liraya taşıyasın ki?!.)

Asgari ücretle çalışıyorlardı ve bu kadın işçiler gibi 500 işçinin zor koşullar altında bir ayda kazandığı paradan daha fazlasını aylık ücret olarak alan (250.000 TL) bir teknik direktör, aynı saatlerde televizyonlarda yayınlanan bir reklam filminde bizim nasıl bir millet olduğumuzu teatral bir sesle anlatıp duruyordu Türk halkına, kendini beğenmiş, kibir dolu mimik ve tavırlarla, bir tanrı edasıyla…

Selle ilgisi yok gibi görünüyordu bunun, ama aslında bal gibi de vardı ve kimse tarafından kabul edilmek istenmiyordu.

Ve esas mesele buydu işte!..

Takdiri ilahi diye üzerine suç atılan, her şeyi takdir eden İlah gaddar veya acımasız değildi aslında; kulları neden oluyordu her şeye ve bunu bir türlü anlamak istemiyorlardı…

Bütün mesele buydu…

Türkiye, kısacık Ecevit iktidarı dışında son altmış yıldır sağ iktidarlar tarafından yönetiliyordu, İstanbul neredeyse otuz yıldır bugünkü zihniyet tarafından yönetiliyordu ve kamuoyunun zihnine yerleşen inanç, tüm ahlâki kaygıları bir kenara bırakarak vurgun yapanların hep kazanacağı yönündeydi..

Dere yatakları bu nedenle yerleşime açılmış, birilerine rant yaratılmıştı.

Alınteriyle, namusuyla çalışan işçiler ayda 500 lira alırken, 500 işçinin maaşını tek başına almayı başarabilen teknik direktör zulmü bu zihniyetin bir sonucuydu. (Allahaşkınıza, siyasi veya ekonomik aidiyetinizi bir kenara bırakarak bir an için düşünür müsünüz; tek bir kişi, 500 kişinin ücretine denk bir ücret alabilir mi, olur mu böyle bir şey?!.)

Ticaret Odaları işte tam da bu nedenle hasarı Amerikan parasıyla açıklamayı bir zul addetmiyordu; çünkü düzenleri böyle kurulmuştu, başka türlü bir hesap yapmak, olan biteni Türkçe ifade etmek onlara zul geliyordu; Türkçe konuşmak, Türkçe hesaplamak da ne oluyordu ki!..

Aynı saatlerde, bu kez Almanya’dan bir haber geliyordu.

Sevgilisinden hamile kalan bir Türk kızı, abisi tarafından bir ormana götürülmüş, önce boğulmaya çalışılmış, sonra kafasına sert bir cisimle vurularak yüzü gözü dağıtılmış, tüm dişleri dahi kırılmıştı. Doktorlar, kızın ölmeden önce çok kan yuttuğunu tespit etmişlerdi. Bir abi, sevgilisinden hamile kalan kız kardeşini linç etmiş, belki saatler süren bir işkenceyle öldürmüş ve cesedini ormanda öylece bırakıp evine dönmüştü.

Bunun selle, Amerikan parasıyla yapılan hesaplamayla, ayda 500 işçinin ücretine denk bir ücret alan bir teknik direktörle, selde öteberiyi yağmalayan sözde insanlarla ne ilgisi var, diye düşünmek pekala mümkün…

Ama ilgisi var…

Yoğun biçimde ilgisi var…

İnsanın düşünce biçimini içinde yaşadığı ekonomik sistem belirliyor. (Bir zamanlar, insanların özel hastane açacağını ve bu yolla para kazanacağını düşünebilir miydiniz?.. Oysa şimdi ne kadar normal ve hatta ne kadar gerekli gibi görünüyor değil mi?.. Bir zamanlar faiz almak Allah’a ve Hz.Muhammed’e savaş açmak anlamına geliyordu -çünkü Kuran, “savaş” sözcüğünü de özellikle kullanarak aynen böyle söylüyor- oysa şimdi böyle mi? Her şeyin faize bağlandığı bir sistemde aksini düşünmek mümkün mü? Bu işte hiçbir suçları olmayan genç kuşakların böyle bir kaygılarının olması düşünülebilir mi; iktisat fakültelerinde bunun tam tersi öğretilmiyor mu, “borsa” insanları tir tir titretiyor mu hiç, acaba günaha mı giriyorum diye; böyle düşünmek artık mümkün mü?!.)

İktisadi liberalizm, insan vicdanından merhameti söküp atıyor; bu böyle, çünkü merhamet iktisadi değil! İlk okuyuşta basit bir slogan gibi geliyor, ama öyle değil. Bu sistemde merhamete ihtiyaç da yok, yer de… Çok içten söylüyorum, bu kez, en azından bu kez, komünizm propogandası falan yapıyor değilim; yukarıda da değindiğim gibi, içinde yuvarlanmaktan artık iyice örselendiğim bu karmaşayı anlamaya çalışıyorum.

Yanlış giden bir şey var ve ben bunu anlamaya çalışıyorum…

Türk Milleti özellikle Mustafa Kemal’in ölümünden sonra yoğun bir çözülme, dağılma, yozlaşma sürecine girdi ve bu süreç içinde boğazına kadar zillete gömülmekten kurtulamadı.

Zillet her tarafımızı öylesine sarıp sarmaladı ki ve bu hastalık düşünce biçimimizi öyesine kötü biçimde etkiledi ki artık hiçbir şeyin farkında bile olamadan oradan oraya savrulup duruyoruz.

Sosyologlarımız ve psikologlarımız da çaresizce dolanıp duruyor ortalıkta, ne oluyor bize böyle diye; dişe dokunur bir araştırma ve dişe dokunur bir sonuç veya çözüm önerisiyle ortaya çıkabilen yok.

Toplumsal bir cinnetin içinde debelenip duruyoruz…

Biliminsanları İstanbul’da çok yakında bir deprem olacağını ve büyük bir felaket yaşanacağını söyleyip duruyorlar, ama bazı istisnalar dışında hiçbir şey yapmadan öylece bekleyip duruyoruz bu “takdiri ilahi”yi… Çünkü sistemin bu konuda bir çözüm önerisi yok!.. Çözüm önerisi olsa bile, kamu iktisadi teşekkülleri ona buna peşkeş çekildiği ve kamu hazinesi iflasa sürüklendiği için buna gücü yok!..

Felaket kapımızda, Allah biliminsanları aracılığıyla bizi uyarıyor; ama yapabileceğimiz hiçbir şey yok, çünkü sistemin bunu yapmaya niyeti yok!..

Sanıyorum bu ulus-devlet modelimizden kaynaklanan bir sorun; daha doğrusu bu ulus-devleti içlerine bir türlü sindiremeyen birtakım kişi ve kuruluşların vicdandan ve asgari ahlâktan yoksun girişimlerinden kaynaklanan bir sorun.

Kabaca bir tespit yapılacak olursa, bizi biz yapan iki ana unsur mevcuttu bugüne kadar. Bunlardan biri Türklük, diğeri de Müslümanlıktı.

Türklük son zamanlarda öylesine yoğun saldırılar altında ezilip kaldı ki, insanlar artık neredeyse ben Türk’üm demeye utanır hale geldiler; ve çimentonun en belirgin unsuru böylece dağılmaya yüz tuttu. Bizi öylesine bölüp parçaladılar ki, Allah korusun, bir iç savaş çıkması an meselesi…

“Türkiye vatandaşlarına Türk denir” nitelemesi, yeterliydi son zamanlara kadar; ama şimdi neredeyse otuz-kırk etnik kimlikten söz etmek entellektüel bir çaba sayılıyor.

Amerika tarafından dayatıldığı su götürmez olan bir “açılım”dır sürüp gidiyor, hatta Başbakan “Biz bu adımları açılım için attık ve atmaya devam edeceğiz.” diye açıklamalar yapıyor; ama örneğin hiç kimse “Hangi adımları attınız muhterem?” diye sormayı bile akıl edemiyor…

Sahi, hangi adımlar?..

Nedir bu Kürt açılımı, neyi kapsıyor, nereye kadar gidiyor, birdenbire nereden çıktı?..

Hürriyet’ten Cüneyt Ülsever (ki bu muhterem liberaldir ve ben her seferinde ne kadar şaşırıyor olsam da liberal olmasına rağmen gerçekten namuslu bir adamdır; demek ki bunların namusluları da var), bu meselenin bir Kürt Meselesi değil, bir Kuzey Irak meselesi olduğunu anlatıp duruyor ne zamandır. Amerika Irak’tan çekiliyor ve orada düzeni sağlamak, ABD’ye petrol parası akışını garantiye almak için bir güç gerekiyor, bunun için de Mehmetçik üzerinden birtakım hesaplar yapılıyor. Bunun Kürt kardeşlerimizle ne ilgisi var? Oradaki ağalık, şeyhlik düzenini yıkıp toprakları fakir fukara Kürt kardeşlerimize mi vereceksiniz, marabalığı ortadan mı kaldıracaksınız, yoksulluğu bitirip herkesi refaha mı kavuşturacaksınız; yoksa Türkiye’nin Doğusunu ve Güneydoğusunu PKK’ya mı teslim edeceksiniz; hiçbir şey belli değil. (Bugünkü konjonktür PKK’ya verilmeyeceğini gösteriyor, şimdi süreçte Talabani ve Barzani var; ama yarın ne olur, Amerika neye karar verir, belli değil.)

Hangi adımları attınız muhterem?

Esas sorunları utanç verici bir yoksulluk olan Kürt kardeşlerim için hangi adımları attınız; toprakları köylülere mi dağıtıyorsunuz, ağalığa mı son veriyorsunuz; hangi adımlar…

Mesele anadile indirgenecek kadar sıradan değil, mesele yoksulluk ve işte tam da bu nedenle aşağılanmak meselesi; yoksa ben de anadilimi (Boşnakça) kullanamıyorum, ama Allah’a şükür bir işim var ve ailemi kıt kanaat de olsa geçindirebiliyorum. Kürt delikanlıları anadillerini konuşamıyorlar diye çıkmıyorlar dağa, yoksulluk nedeniyle aşağılandıkları için çıkıyorlar.

Bu kardeşlerim için hagi adımları attınız?..

Bunu sorduğunuz zaman da bir anda Ergenekoncu olup çıkıyorsunuz?

Bizi bir arada tutan diğer unsur Müslümanlıktı bugüne kadar.

Camiden bir ezan sesi yükseldiğinde laiki-antilaki, müslümanı-ateisti, sağcısı-solcusu hepimiz mistik bir çekim alanına kapılır, hüznün o tarif edilemez büyüsü içinde gezinip dururduk.

Ama bu konuda da öylesine bölündük ki, sanki cetvelle çizilmişcesine üçe ayrılmış durumdayız artık: Bir tarafta Türkiye’yi Suudi Arabistan’a çevirmeye çalışan ama bunu yaparken şu üç günlük ömürde akılları fikirleri daha fazla servet biriktirmeye takılıp kalanlar, bir tarafta dini imanı reddeden Allahsız laikler(!), komünistler, bunların arasında da olup biteni çaresiz gözlerle izlemekten başka bir şey yapamayan kendi halinde şaşkın, mütedeyyin, fakirlikten artık psikolojik patoloji sınırlarında gezinip duran ezici bir çoğunluk…

Çimento hızla dağılıyor, saflar hızla belirginleşip hırçınlaşıyor ve biz selde boğulan kardeşlerimize mi, aynı gün dağlarda şehit verdiğimiz kahramanlarımıza mı, yoksa sefalet içinde yaşamaktan yoğun bir ahlaki erozyon içinde yitip gitmiş yağmacı vatandaşlarımızın bu içler acısı haline mi ağlayacağımıza bir türlü karar veremiyoruz

Evet, ağlamasına ağlıyoruz da, hangisine ağlıyoruz, bunu dahi bilemiyoruz…

Geçen gün de yazmıştım; artık ne komünist eski komünist, ne de Müslüman eski Müslüman…

Her şey karmakarışık artık…

Muhtemelen İletişim Fakültesi mezunu olan muhabir, “Yağmurlar önümüzdeki günlerde de devam edecekler.” dye konuşuyor, ekrandan gözümüzün içine bakarken. Amerikancadaki özne-yüklem uyumunu Türkçe’ye de uygulamakta hiçbir beis görmeden. Çünkü gazetedeki köşe yazarlarından tutun da, televizyondaki ünlü yorumculara kadar herkes böyle konuşuyor artık. Reklamı hazırlayan kişi, “Şu şampuanı kullanın, saçlarınız eskisi gibi çabuk kırılmasınlar.” diyebiliyor, hiçbir utanç duymadan. “Çoğul özne insansa yüklem de çoğul olur genelde; bu nedenle ‘saçlarınız eskisi kadar kolay kırılmasın’ demelisiniz” dediğinizde inanmaz gözlerle süzüyor sizi; çünkü Amerikan kültürüne aidiyeti öylesine perçinlenmiş ki, bir Türk gibi konuşmayı dahi içine sindiremiyor artık.

Kültür aşınmasına bakar mısınız?

Çok yakında şahit olacaksınız; delikanlı sevgilisine “gözlerin ne kadar güzeller” diye hitap edecek; böyle bir şey kabul edilebilir mi?!. (Aklınız karıştı değil mi; doğrusu, “gözlerin ne kadar güzel” olacak aslında.)

Geçenlerde, 8-10 yaşlarında üç çocuk, gözüm gibi baktığım, gece on ikilerde çıkıp yemek verdiğim kedileri taşlıyordu fütursuzca; yağmurdan ve gök gürültüsünden ürkmüş bir durumda çöp tenekelerinin altına gizlenenerek korunmaya çalışan küçük kedileri… Çünkü aileleri böyle yetiştiriyordu onları; Ramazanda oruç tutan ve Arapça okudukları Kuran’da bu hayvanların insanın emanetine zimmetlendiğini bilmeyen aileleri…

Bunun selle, iktisadi liberalizm rantıyla, ahlâki yozlaşmayla ne ilgisi var bilmiyorum; sadece merhametin, tamamına yakını Müslüman olan bu toplumdan nasıl sökülüp atıldığını anlamaya çalışıyorum. Şimdilik beceremiyorum, tek yapmaya çalıştığım şey anlamaya çalışmaktan ibaret…

Yağmacıları uyarmak için kendini paralayan o genç adam “Biz böyle bir millet değiliz!” diye bağırıp çağırırken haklı mıydı artık bunu bile bilemiyorum. Biz böyle bir millet miyiz gerçekten?!.

Her zamankinden daha fazla yardıma ihtiyacı olan kız kardeşini vahşice katleden…

Felaket esnasında yağmacılık yapmayı düşünebilen…

Korkmuş küçük kedileri taşlayabilen…

İnsan hatasını İlah’a yüklemekte hiçbir beis görmeyen…

Müslüman olmasına rağmen, “Bir lokma bir hırka”yı bırakıp yeryüzündeki tüm servetleri ele geçirmek için marazi bir hırsla oradan oraya saldırıp duran…

Komşusu aç yatarken tok yatmakta hiçbir sakınca görmeyen…

Türk gibi konuşmayı içine sindiremeyen; Amerikalılar gibi dolar üzerinden hesap yapan veya onların gramerini kullanmaktan marazi bir zevk alan…

Ülkenin mağrur dağlarında kardeşi kardeşe kırdıran…

Tekstil işçisi kadınları bir meta gibi mal taşıma araçlarında götürüp getiren…
Hastalanan kardeşlerine ekonomik durumlarına göre muamele eden… (İşte bunu hiç affedemiyorum sevgili dostlarım, bu alçaklığa hiç katlanamıyorum ve Allah’a binlerce kere şükürler olsun ki, yaşadığım sürece de hiç katlanamayacağım inşallah!.. Ne demek paran var mı, ne demek?!. Böylesine alçakça bir şeyi insan içine nasıl sindirebilir?!. Yuh olsun bize, yazıklar olsun bize!.. Diğer milletlerin de benzer şeyler yaptıkları bir savunma olamaz; eğer böyle yapıyorlarsa, Allah onların da bin türlü belasını versin!..)

Bilmiyorum…

Bu çalışmada mümkün olduğu kadar hırçın davranmamaya çalışıyorum gördüğünüz gibi; çünkü kime saldırmam gerektiğini bilmiyorum.

Belki de, bu satırların yazarı fakir dahil, hepimiz böyle olduğumuz içindir bu.

Anlamaya çalışmaktan yorgun düştüm, tükendim kaldım…

Anlayamıyorum…

Ölüm denen bir şey var sevgili dostlarım, bir gün öleceğiz; bu dünyayı, bu servetleri, bu nimetleri yanımızda götüremeyeceğiz…

O, sevgilisinden hamile kalmaktan başka suçu olmayan zavallı kızkardeşimize belki bir doktor bulmalıydık…

Çöp tenekesinin altına sığınmış olan o kedilerin belki başını okşamalıydık…

Felaket esnasında mal kapmaya çalışmaktansa, yaralarını sarabileceğimiz birilerini aramalıydık belki…

Kendi hatamızı İlah’a yükleyip felaketi takdiri ilahi diye geçiştireceğimize, dere yataklarını neden yerleşime açtığımızı, bunu hangi nedenlerle yaptığımızı düşünmeliydik belki…

Madem Müslümandık, o halde ailemizi geçindirecek kadar bir servetin bize yeterli olması gerektiğini bilmeliydik belki…

Türk gibi konuşmaktan utanç duyacağımıza, Amerikalılar gibi konuşmaktan utanç duymayı öğrenmeliydik belki…

Komşumuz aç yatarken tok yatmayı reddedip, buna neden olan sistemi sorgulamalı, tek bir kişi 250.000 lira maaş alırken bir tekstil işçisinin neden 500 liraya çalıştığını anlamaya çalışmalıydık belki…

Bize bir şeyler oluyor…

Biz böyle bir millet değildik gerçekten…

Biz böyle bir millet değildik…

Peki ne yapmalıyız?

Temel mesele bu; ne yapmalıyız?

Kürt meselesinde de, Türk dili meselesinde de, rant için tabiatın katledilmesinde ve birtakım felaketlere davetiye çıkarılması meselesinde de, Mustafa Kemal’in bu muazzam eserinin her geçen gün daha da törpülenerek yozlaştırılması meselesinde de, doktor ihtiyacı olan hamile kız kardeşin hunharca katledilmesinde de, kahramanlarımızın her gün camileri dolduran şehit cenazeleri meselesinde de, küçük kedilerin taşlanması meselesinde de; velhasıl her gün bizi bizden biraz daha koparan bu tip meselelerde iç sesimize, vicdanımıza danışmalı ve o iç ses doğrultusunda var gücümüzle savaşmaya devam etmeliyiz.

Başarırsak mesele yok!..

Başaramazsak da mesele yok; çünkü o taktirde hiçbir şey yok zaten…

Temel sorun, bir kişinin 500 kişi kadar ücret alıp alamayacağı meselesi dostlarım; bütün mesele aslında bu!.. İslam, komünizm, liberalizm, sağcılık-solculuk, Kürtçülük-Türkçülük bu konuda ne diyor?..

Merhamet bu konuda ne diyor?..

Vicdan bu konuda ne diyor?!.

O iç ses bize neler fısıldıyor?!.

Bütün mesele bu!..

Her şey herkesin mi, her şey bir avuç kalleşin/namussuzun/ahlâksızın mı?!.

Bu mesele çözülmeden, merhamet bunca yerleşmeden hiçbir şeyi halledemeyeceğiz gibi geliyor bana…

“Ölmeden önce ölünüz”e ne oldu sevgili Müslüman dostlarım, “bir lokma bir hırka”ya ne oldu?!.

Bizim İlahımız gaddar bir İlah değil; sadece aklımızı kullanmadığımızda ve merhamet göstermediğimizde hiddetleniyor; hepsi bu!..

Hepsi bu!..

Merhamet…

Allahaşkınıza biraz merhamet…

Biraz merhamet…

5 Eylül 2009 Cumartesi

Zavallı

Tarih Eylül 2009…
Bakkal kılığına giren ekonomi profesörü “Sakız al, ekonomi kurtulsun!” diye fetva veriyor…
Bir başkası, “Simit al!” diyor; diğeri de “Oyuncak al!”…
Al, ver, ekonomiye can ver!..
“Ahlâksız herifler sizi!” diye başlayan bir cümle kurup devamını getirmek ve bu vicdansızları ahlâki açıdan mahkûm etmek ne kadar kolay!
Ama iş bu kadar basit değil!
Bu adamlar vicdansız falan değiller aslında!..
Halkla dalga falan da geçmiyorlar.
Sadece acınası derecede haklılar…
Haklılar!..
Hem mantık olarak haklılar, hem iktisat bilimi açısından haklılar!
İktisadi liberalizmin uygulandığı ülkelerde ekonomik durgunluk bu acınası çaresizlerin sembolize ettiği biçimde aşılır gerçekten… (“Mantık” özel bir husus; toplumların mantığını/nasıl düşüneceğini, “geçerli mantık” açısından neyin kabul edilebilir olup olmadığını hakim sınıflar belirler. Orhan Pamuk bu “mantık” çerçevesinde “Türkler bir milyon Ermeni’yi kesti!” demiştir ve “mantığı belirleyenler” kendisine Nobel ödülüyle birlikte bir emekçinin tüm yaşamı boyunca kazanamayacağı kadar ciddi bir para ödemişlerdir.)
Bu reklamları yapanlar haklılar…
Acınası ölçüde haklılar…
Çünkü halk tüketmezse, elindekini avucundakini bunlara vermezse sistem yürümüyor!..
Ne kadar bağırıp çağırsanız da, isyan etmekte ne kadar haklı olsanız da gerçek bu!
Halk tüketecek ki sistem yürüsün!..
“Sisteminizin Allah bin türlü belasını versin!..”
Bu da çok kolay bir çözüm önerisi oldu, çünkü Allah bunların sisteminin belasını vermez! (Vermesine verir de, bu, bu çalışmanın dışında bir şey; bunu bugüne kadar çok irdeledik; yine de merak edenler Kuran’ı açıp Yunus Suresi’nin 100. ayetini okuyabilirler.)
Bu sistemin belasını verecek olan halktır!..
Peki halk bu sistemi neden alaşağı etmiyor; hatta bırakın alaşağı etmeyi, neden böyle bir şeyi aklının ucuna bile getirmiyor?
Getiremez!..
Can çekişmekte olan bir adam, yatırıldığı hastane odasının dekorasyonundaki bazı olumsuzluklar nedeniyle estetik birtakım kaygılar taşıma lüksüne sahip değildir!..
Darwin’i seversiniz sevmezsiniz, bu ayrı konu; ama güçlü değilseniz -aslında güçlü olduğunuzun farkında değilseniz veya bu farkındalık için hiçbir gayret içinde de değilseniz ve bu nedenle gücünüzü kullanamıyorsanız- kaybedersiniz, türünüzü devam ettiremezsiniz. (Aslında sırf bu düzenek bile umutlanmak için yeteri kadar veri sunmaktadır; türünü devam ettiremeyenler yok oldukça besin zincirinin tepesindekiler de yok olmaya mahkûmdurlar, çünkü o türle besleniyorlardır; hani Marx’ın bir zamanlar söylediği şu “kapitalizm kendi mezarını kazıyor!” meselesi. Ama ne yaparsınız ki, “evrim” yavaş seyreden bir mekanizma; Arz neden bir anda değil de 6 günde yaratıldı sizce?.. Hayır, bu, “can çekişmekteyken estetik kaygılar taşıyan bir adamın hezeyanları” değil; her şeye rağmen, belki çok uzaklarda bile olsa, “umut” olduğunu göstermek için bir çırpınış sadece; tabii zaman buna yetecekse…)
Bakın, bunlarınkinden milyonlarca kez daha “mantıklı”(!) bir öneri ne kadar komik kaçacak (bakın; “komik”ten sonra parantez içinde ünlem işareti koymadım, çünkü gerçekten komik kaçacak).

Çalışanına, emekline, emekçine %30 zam yap; ekonomi kurtulsun!..

İktisat bilimi açısından komik değildir bu öneri, Keynes de benzer şeyler söyler ve dönem dönem uygulanır bu öneri... Komik olan; ezilen, mahvedilen, zihninin/cüzdanının/aile bütçesinin/geleceğinin ırzına geçilen bu halk dahil, hatta birtakım sendikalar(!) dahil, hiçbir kesimin bunu hayal dahi edememesidir!
Bu, hayal dahi edilemeyecek kadar sıradışı/mantık dışı bir öneridir; bu nedenle komiktir!
Mantık dışıdır, hayal dahi edilemez; çünkü belki ekonomik durgunluk aşılır, ama sonuçta “hakim sınıflar” -çok mu komünist ağzı oldu?- ekonomik durgunluk aşılmasına, piyasa işlerlik kazanmasına rağmen perişan olurlar!..
Süreç, kendini toparlayacak yeterli zamanı bulamayacağı, piyasa “döngü”yü yeterli sürede kuramayacağı için şirketlerin çoğu batar!..
Enflasyon yükselir, hükümet ilk seçimlerde iktidardan düşer!..
Prim ve vergi taplayamayacağı için sosyal güvenlik sistemi ve kamu maliyesi çöker.
Açmaza bakın!
Ekonomi kurtuluyor, ama ekonominin baş aktörleri kaybediyor!..
İşte bu nedenle komiktir bu öneri…
Belki “trajikomik” daha doğrudur, ama sonuçta komik, komiktir işte!
Neden “gemini sat, bu parayla simit al!”, “İsviçre’deki paranı getir, oyuncak al!” veya “borsadaki hisselerini sat, sakız al!” değil de, sadece “sakız al/oyuncak al/simit al!”?..
Çünkü sistem böyle işliyor; fakir fukara, garip gureba (bir zamanlar müslümanlar(!) bu “garip gureba” söylemini ne sık kullanırlardı değil mi?) elindekini avucundakini bunlara verecek ki sistem yürüsün, soygun devam etsin, vicdan saklandığı mağaradaki marazi uykusuna devam etsin!.. (“Soygun” nitelemesini -özde öyle düşünmeme rağmen- bu kez kapitalist kâr için kullanmıyorum; çünkü şirketlerin çoğunun, dolayısıyla bu düzen içinde namusuyla para kazanmaya çalışan çoğu işverenin en az bizim kadar zor durumda olduğunu biliyorum. Bunların çoğu 2008’de ve 2009’un ilk iki çeyreğinde zarar beyan ettiler, durumları gerçekten hiç de iç açıcı değil. “Soygun” doğal olarak bir avuç kişi tarafından yapılıyor; çünkü pasta o kadar büyük değil, herkese birden yetmiyor. Son birkaç yılda kim zenginleşti, etrafınıza şöyle bir bakın, ne demek istediğimi anlarsınız. Ne garip; emekçisi de can çekişiyor, kapitalisti de… Ne yazık, ne kadar yazık… Şu üç günlük ömürde herkes stres içinde birbirini nefretle süzüp duruyor… İntiharlar, bunalımlar, depresyon, aile içi kavgalar, umutsuzluk, kin, nefret, gözyaşı… Ve bu işten anlayanlar, büyüklerimiz, “efendilerimiz” bize sakız çiğnememiz gerektiğini söylüyorlar… Heyhat!..)
Başlıktaki “zavallı” nitelemesi kimin içindi?
Hayır, tabiiki bu reklamları yapanlar için değildi, hatta enayi yerine konan biz tüketeciler için de değildi…
Tüm insanlık içindi…
İnsanoğlu için…
Zavallı insanlık…
Kök hücreden yapay organ üretme aşamasına gelen bu teknolojik zirvede bile en basit sorunlarından birini çözemedi.
Paylaşmayı öğrenemedi…
Bu gidişle öğrenecek gibi de görünmüyor…
Ve bitirirken kararlı mı kararlı bir itiraz:
Siz kimsiniz ki benimle “sen” diye konuşuyorsunuz terbiyesizler!..
Neden “sakız alın!” değil de “sakız al!”?!.
Hadi, “gemini sat, simit al!”, adamı hasta etme, seni kırtosbağası seni!..
“Sen”miş!..
En çok gücüme giden de bu işte!..
Senin karşında babanın uşağı mı var edepsiz!?.
Sen kimsin ki bana “sen” diye hitap edebiliyorsun?!.
İşte Marx da özde benzer şeyleri kastetmişti, “Kapitalizm kendi mezarını kazıyor!” derken; can çekişmekte olan bu fakiri bile estetik birtakım kaygılar duymaya itebiliyorlar böyle!..
“Sen”miş!..
Asıl sen, sensin be!..
Kendine gel, adamı hasta etme liberal!..

31 Ağustos 2009 Pazartesi

Zamanınız yetmeyecek

“Bir gece çocuğunuzu alıp burada yatın, ne olur!” diye ağlıyordu 650 lira ücret alan Adapazarlı işçi, karısı ve kanserli kızıyla geceyi geçirdiği bankın üzerinde… Hastane on yaşındaki kanserli kızı tedavi ediyordu, ama kıza ve annesine yatacak yer temin etmediği için akşam oldu mu kızı ve annesini kapının önüne koyuyor, o biçareler de gidecek bir yerleri olmadığı için, otele verecek para da bulamadıkları için hastanenin bahçesindeki tahta bankın üzerine serdikleri bir örtünün üstünde çocuklarını uyutuyor, kendileri de bankın dibine çöküp öylece sağa sola bakıyorlardı.

Aslında sağa sola bakmıyorlardı tabii; baktıkları yer direkt olarak Levhi Mahfuz’du, ama biz kalleş insanlar, biz bencil insanlar, biz vicdansız insanlar, biz henüz insan olamamış zavallı sözde insanlar, biz namussuz insanlar ve çoğunlukla biz olup bitenin hiç farkında olmayan sığ insanlar, onların sağa sola baktıklarını sanıyorduk.

Direkt olarak Evren’in gözlerinin ta içine bakıyorlardı aslında; varoluşun gözlerinin ta içine…

Küçük kız olayların tam olarak farkında değildi, bu belli oluyordu… Sadece ağlıyordu… Neden kimsenin kendileriyle ilgilenmediğini düşünürken, neden herkes evinde uyurken kendisinin bu bankın üzerinde uyumak zorunda kaldığını düşünürken, neden yaşamın bu denli acımasız olduğunu düşünürken, aslında bunları tam olarak düşünemezken ama genlerindeki tüm Evren’in bilgisini barındıran yazılımın motivasyonuyla henüz tam olarak biçimlendiremediği düşünceleri oradan oraya uçuşup dururken öylece düşünmeye, bu hissettiklerinden anlamlı bir motif oluşturmaya çalışırken sadece ağlıyordu.

Kanser tedavisi nedeniyle o güzelim saçları dökülmüştü, kafasını bir bez parçasıyla sarmışlardı ve o ve anne-babası öylece ağlıyorlardı hastanenin bahçesindeki tahta bankın dibinde…

Ve biz Kürt açılımını, Ergenekonu, Amerika’nın Kuzey Irak’tan çekilme takvimini, dünya güzellerinin neden hep aynı ülkelerden çıktığını, o genç o…. ile o kart zamparanın neden ayrıldıklarını, Fener ile Galatasaray’ın turu geçip geçemeyeceğini, İstanbul’a yapılacak üçüncü köprünün kimleri nasıl zengin edeceğini, müslümanların(!) eskiden bir lokma bir hırka felsefesiyle davranırken bugün nasıl olup da 600 milyon dolarlık yatırımlar peşinde koştuklarını, neden hepsinin altında artık ‘jeep’ler olduğunu, tatillerini neden yedi yıldızlı otellerde, turistik tesislerde geçirdiklerini ve benzerlerini tartışıp duruyorduk!..

Bu sabah kedilere yemek verirken beni sözde azarlayan o zavallı kadın da hiçbir şeyin farkında değildi aslında; kilometrelerce uzakta oturmama rağmen, “Bunlar sizin kedileriniz, bizim değil!” diye şikayet ederken, tek bir organizmadan oluşan Kainat’ın ve görevleri nedeniyle her şeyi tek tek kayıt altına alan Levhi Mahfuz üyelerinin kendisini ne denli bir ciddiyetle süzdüğünün farkında bile değildi.

Biz zannediyorduk ki, hepimiz ayrı ayrı, bağımsız birer ferdiz ve sonsuza dek yaşayacağız. Oysa bilmiyorduk ki, ayrı ayrı bağımsız fertler diye bir kavram yok, hepimiz bir bütünün parçasıyız ve yaptığımız iyi-kötü her şey dönüp dolaşıp bizi buluyor.

Bir başka yanılgımız da “zaman” denen bir şeyin olduğu yönündeki o kışkırtıcı düzenekti. Zannediyorduk ki zaman denen bir şey var ve o ileriye doğru akıp gidiyor; bu çarkın içinde ufalanıp gidenler, ölenler, yok olanlar hep başkaları, bize hiçbir şey olmayacak ve biz sonsuza dek yaşayacağız!..

Oysa bilmiyorduk ki zaman denen bir şey yok, bu bir yanılsama; “geçmiş/şu an/gelecek” diye kavramlaştırdığımız şeyler hazin bir yanılsalmadan ibaret. Hep “şu an”dayız, hep “şu an”ı yaşıyoruz; “sürekli bir şimdi”nin içinde bilinçsizce debelenip duruyoruz.

Marazi bir hırsla servetini artırmak için didinip duran sözde Müslüman da bu yanılgının bir aktörü, kendisinden başka herkese çamur atmak peşinde ömür tüketen benim sevgili komünist kardeşim de…

Evren 16.000.000.000 yaşında ve benim acizane hesaplamalarıma göre içinde bulunduğumuz Samanyolu Galaksisi için bu süre en az 7-8 milyar yıl daha sürecek. Yaklaşık 25.000.000.000 yıllık bu yanılsama içinde bizim şu kısacık 70-80 yıllık ömrümüz bir anlık, küçük, değersiz, ismi bile anılamayacak bir ışımadan ibaret; küçücük bir ışıma, hepsi bu!

Ölüm denen bir şeyle karşı karşıyayız ve bu olgu bizim tüketim üzerine kurulu yaşantımızı bir anda anlamsızlığa, hiçliğe, hazin bir sonuçsuzluk girdabına çekip bilinmeze savurmakta hiç tereddüt etmiyor.

O halde, bu “hiç”liğe kendimiz bir anlam vermek zorundayız. Varoluşçuluk felsefesindeki “anlam yükleme çabası”ndan söz etmiyorum; çünkü bu düşünce biçimi her birimizin ayrı ayrı birer fert olduğu ve öldüğümüzde her şeyin biteceği varsayımına dayanıyor.

Gerçek böyle değil!

Öldüğümüzde hiçbir şey bitmeyecek!..

Bu, insan bedeninde her gün ölen binlerce hücreye benzer bir mekanizma; evet, her gün binlerce hücre ölüyor, ama yerine hemen yenisi üretiliyor ve bizim “yaşam” diye isimlendirdiğimiz bu karmaşık mekanizma bir biçimde devam ediyor.

Bir zamanlar güvendiğim ve içten bir inançla sarıldığım iki kutsalım mevcuttu; biri komünizmdi bunlardan, diğeri de İslam…

Ama artık biliyorum ki, bu ikisi de hazin bir biçimde yozlaştı ve yaşam denen bu karmaşık ilişkiler yumağına anlam katmaktan, her şeyi belirli bir disiplin içinde evrimleştirmekten uzaklaştı, eridi, yozlaştı, yok oldu gitti.

Eskinin Müslümanlarının bir kısmı artık zengin olmak, daha zengin olmak, daha da zengin olmak peşinde koşarken, bir kısmı da bugüne kadar kendisine yapılanların intikamını almak peşinde… Hem kendilerine zulmediyorlar, hem çevrelerindekilere…

Kuran bir kenara fırlatılıp atıldı!..

Hiçbir İslam alimi bunun aksini söylemeye kalkmasın, çünkü artık inandırıcı olmak vasıflarını kaybettiler; Kuran bir kenara fırlatılıp atıldı ve sayıları artık milyonlarla ifade edilen sözde hadislerle kurmaya çalışıyorlar kendi sözde İslamlarını…

Heyhat!

Ama durum aynen böyle…

İran, Mehdi’nin gelmek üzere olduğunu, artık buna göre davranmak gerektiğini açıkladı ve bizim sözde Müslümanlar bunun üzerine balıklama atlamak cinnetini göstermekte gecikmediler.

İslam disiplini içinde Mehdi diye bir şey yok; bunların tümü uydurma, tümü safsata, tümü yalan dolan!..

Hz.İsa’nın tekrar geleceği aptalca, salakça bir aldanış; gelecek olsaydı Allah’ın Elçisi Muhammed Mustafa gelirdi, neden Hz.İsa gelsin?!.

Bunların hiçbiri olmayacak; çünkü Kuran dinin tamamlandığını, kemale erdiğini, kendisinin insanlar için yeterli bilgileri ihtiva ettiğini söylüyor; ve bu Kitabın içinde ne Mehdi saçmalığına en ufak bir gönderme var, ne Hz.İsa’nın tekrar geleceği salaklığına!..

Dün televizyonda Levhi Mahfuz’un kendisini dikkatle izlediğinden habersiz zavallı teyzenin Hz.Yuşa denen bir faninin on yedi metrelik sözde mezarında, elindeki kilidi anahtarla açması ve kilidi orada yatan faninin mezar taşına sürterek kızına koca dilemesi; türbanlı bir üniversite öğrencisi kardeşimin “Biz burada Hz.Yuşa’dan değil, Allah’tan, Hz.Yuşa’nın yüzü suyu hürmetine dilekte bulunuyoruz.” diye saçmalaması ne hazindir ki Kuran’da kelimesi kelimesine yazan şeyler… Kuran bir kenara fırlatılıp atıldığı için bilmiyorlar; cahiliye devrinin müşrik Arapları da aynı şeyleri söylüyorlardı, “Biz” diyorlardı, “Bu putlardan bir şey istemiyoruz, onları Allah’a aracı kılmaya çalışıyoruz!”…

Size “şah damarınızdan daha yakın bir Güç” dururken, Hz.Yuşa da kim oluyor; size “şah damarınızdan daha yakın bir Güç” dururken o kilit açma, taşlara cüzdan sürtme, iç çamaşırı sürtme, orada yatan zavallıdan birtakım isteklerde bulunma ve bu istekler için bu zavallıları Allah’a aracı kılma da ne oluyor?!.

Müslümanlar böyle de benim sevgili komünist kardeşlerim çok mu farklı?!. Bana her ay düzenli olarak dergi gönderen konünist kardeşim, Ergenekonun bir Amerikan operasyonu olduğu iddia ederken, yaşamının yarısı hapishanelerde geçmiş Doğu Perinçek’in de bir Amerikan ajanı olduğunu ve Amerikan politikaları güttüğünü söylemekte hiçbir beis görmüyor; bu şerefli komünist bir yılı aşkın bir zamandır suçunun ne olduğunu dahi bilmeden Ergenekondan içeride yatarken!..

Kendilerine “liberaller” diyen ahlâksızlardan söz etmek bile gereksiz; öylesine zavallı ve öylesine hiçler ki, onlardan tek kelimeyle söz etmek bile gelmiyor insanın içinden. Bunlardan biri geçenlerde, “Artık kan akmasa, bu savaş dursa, analar artık ağlamasa…” diye ahlâksızca konuştuktan sonra, “Artık kürtlerle Türkler bir masaya oturup beraber yemek yeseler, sohbet etseler fena mı olur?” diye aynı ahlâksızlıkla soruyordu.

Sanki bugüne kadar aksi oluyormuş, sanki Kürtlerle Türkler aynı masada yemek yemiyormuş gibi… Amerika’dan aldıkları talimatla işi öylesine ileri götürdüler ki, bilmeyen biri, bir zamanlar Hitler’in Yahudilere yaptığını biz de Kürtlere yapıyoruz zannedecek…

Benim bir sürü Kürt dostum var; bugüne kadar ben onların Kürt olduğunu bilmiyordum, onlar da benim Boşnak olduğumu bilmiyorlardı… İnsanları öylesine böldüler ki, bu saatten sonra milli birliğimiz artık nasıl sağlanır kimse bilmiyor!

Biçare insanlar, yapılanların Irak’ta petrol jandarmalığı için olduğunu, Irak’ta ölen Amerikan askerlerinin yerine artık Türk askerlerinin ölmesi için nasıl bir dümen çevrildiğini bilmiyorlar ve ismi durmadan değişen bu “açılım” denen kirli tezgâhın bizi nasıl paramparça ettiğini göremiyorlar!..

Tüm insanların Adem ve Havva’dan geldiğini (aslında Ademler ve Havvalar tabii; bu ayrı bir konu) savunan insanoğlunun böyle etnik köken zavalılıklar nedeniyle nasıl kan revan içinde kaldığını göremiyor insan kardeşlerim; bu saatten sonra da görme imkânları yok, çünkü başlıkta gördüğünüz gibi, buna zamanları yetmeyecek!

Çünkü “zaman” denen bir şey yok ve çünkü ayrılık gayrılık denen bir şey yok!

Hepimiz tek bir organizmanın parçalarıyız ve bu parçalardan her birine verilen zarar aslında tüm organizmaya verilen zarar demek; ama bunu bugüne kadar görmedik, şu anda göremiyoruz, bundan sonra da göremeyeceğiz!

Çünkü “geçmiş/şu an/gelecek” diye bir şey de yok!

Her şey bize uzun gibi gelen kısacık bir “an” içinde olup bitiyor…

“Yaşam” diye isimlendirdiğimiz bu tecrübe, “merhamet ve bilgi” konusunda kutsal bir deneyimleme aslında… Her şey bu iki kavram çerçevesine bina edilmiş…

Merhamet…

Bilgi…

Bu ikisinden başka bir şey yok!..

Kenarına sığındığı bankın yanında feryat figan ağlayan o Adapazarlı baba bunu haykırıyor bize, ama anlamadak, anlamıyoruz ve anlamayacağız!..

Mehdi varsa, Hz.İsa tekrar gelecekse, Kuran 6600 küsur ayetinde bir şeyler anlatmaya çalışıyorsa bunların tümü o kanserli küçük kızın babasının gözyaşlarında billurlaşıyor; ama anlamadık, anlamamıyoruz ve anlamayacağız!..

Cennette kırk bakire, altmış dul peşinde koşan ve dünyadaki servetlerin tümüne sahip olmak için durmaksızın onun bunu hakkını yiyen Müslüman da anlamadı bunu, Doğu Perinçek’in Amerika için çalıştığını iddia eden komünist de…

Kendisini “liberal” diye isimlendiren zavallı zaten bu “anlama potansiyeli”nden mahrum; ondan uzun uzun söz etmeye gerek bile yok!.,.

“Merhamet” ve “bilme”, ruhun olgunlaşması ve “diğer taraf”ta sürecek bir başka oluşum için iki mihenk taşı. Ruh bunlarla olgunlaşacak ve Kuran’ın sözünü ettiği “bir başka oluşum”da bu yetilerle yoluna devam edecek.

Ama anlamadık, anlamıyoruz ve anlamayacağız…

Evren tek bir organizma, sen-ben diye bir şey yok, her şey herkesin…

“Zaman” denen bu muamma içinde bir anlık da olsa “ışımamızın” nedeni, kanserli kızının yanında gözyaşı döken o “işaret levhası” baba…

Sağlıktan para kazanmanın ne kadar zavallıca bir şey olduğunu anlamadık, anlamıyoruz ve anlamayacağız; ille de bu salaklığa inanmak istiyorsan, işte sana Mehdi, işte sana tekrar dünyaya dönen Hz.İsa!..

O Adapazarlı baba bize her şeyi anlatıyor, ama anlamıyoruz!..

Her şeyi, tüm olup biteni hüzünlü gözler ve çatık kaşlarla izleyen Tanrı içini çekip duruyor merhamete bezenmiş derin bir öfkeyle…

Ama anlamadık, anlamıyoruz ve anlamayacağız…

Çünkü “zaman” yetmeyecek!..

Çünkü “zaman” denen bir şey yok!..

Artık bireysel çaba göstermek devri kendini zorla dayatmıştır.

Merhamet…

Bilgi… (Tek bir bütünün parçaları olduğumuza ve burada ruhlarımızı rafine etmek için bulunduğumuza dair bilgi.)

Herkes aynanın karşısına geçmeli ve kendi gözlerinin içine bakarak “ne yapıyorum?” diye sormalı artık.

Ne yapıyorum?..

Merhamet ve bilgi konusunda ne yapıyorum?..

Çünkü “yarın” bu sorulara muhatap olacağız; “yarın” yanılsaması içinde “şu an”da…

Yaratıcı, Adem’den önceki insan ırklarını ortadan kaldırırken de içini böyle çekmişti, ama o ırklar da bu “Göksel İç Çekiş”i duymamışlardı…

Onlar bizdik aslında…

Bunu bile anlayamadık…

Türk, Kürt, Boşnak, İngiliz, Hintli, Rus, Çinli, Eskimo…

Servetlerine servet katma peşinde marazi bir hırsla sağa sola saldıran sözde Müslümanlarla, görevi yoksulluk/fukaralık nedeniyle perişan olan emekçileri savunmakken ona buna çamur atmakla ömrünü heba eden sözde komünist işbirliği yapmışlarcasına Allah’ın düzenine kafa tutmakla uğraşırken; ayda 650 lira kazanabilen ve kanserli kızını hastanenin bahçesindeki bankın üzerinde geceletirken gözyaşlarıyla feryat eden o Adapazarlı baba hepimize seslenen bir Levhi Mahfuz görevlisi aslında…

Tanrı’nın nasıl da içini çektiğini anlatmaya çalışıyor bize!..

Şu anda saat 13.11 ve namazın sesini de artık hoparlörle dışarı aktarırken sesi sonuna kadar açan riya içindeki Müslüman müezzin de duymuyor bu “Göksel İç Çekişi”i…

Kuran’da “Namazda sesini ne çok kıs, ne de çok yükselt.” diye açık hüküm olmasına rağmen…

İntikam alıyor!..

Yoksulluk içindeki Adapazarlı babanın sesini böylece bastırabileceğini sanıyor!..

“Göksel İç Çekişi” böylece bastırabileceğini sanıyor!..

Ve ayda sadece 650 lira kazanabilen Adapazarlı o işçi baba, kanserli kızının saçsız başını okşarken gözlerimizin ta içine bakarak ağlamaya devam ediyor!..

Biz, biz o kahrolası Mehdi’yi beklemekle yetiniyoruz…

Heyhat!..


İstanbul, 29/8/2009

1 Temmuz 2009 Çarşamba

Komşusu Açken Tok Yatan Bizden Değildir

Tüm yaşamım, “Tek Tanrılı Dinler” denen disiplinlerin üzerinde ısrarla durduğu ve en sonunda Allah’ın Elçisi tarafından bu veciz biçimiyle ifade edilen olguyu uygulayabilmek/uygulatabilmek uğrunda geçip gitti: Komşusu aç yatarken tok yatan bizden değildir!

İlk “ondalık” kavramı Tevrat’ta geçiyordu, sonra Hz.İsa, Göklerin Egemenliği’ne girebilmek için her şeyi yapan ama tatmin olmayan adama tüm malını mülkünü fakirlere dağıtmasını önermişti; nihayet Kuran indiğinde öyle kesin hükümler getirdi ki, ilk günlerde inananlar bu konuda yorum yapacak cesareti bile bulamıyorlardı. Hz.Muhammed’in en yakın arkadaşlarından Ebu Zer El Gıfari, Elçi’nin Allah’a yürümesinden sonra dönemin valisi Muaviye ile durmadan kavga edip duruyordu, altını ve gümüşü depoluyorsun, halka dağıtmıyorsun diye…

Allah’ın Elçisi’nin genç denilebilecek bir yaşta vefat etmesinden sonra insanın o kahrolası egosu derhal devreye girmiş; bencillik, hırs, zulmetme, fakirin fukaranın halinden anlamama belası tüm insanlığı yeniden pençesine almıştı.

Musevilerin ve Hristiyanların bu ilkeleri çoktan unuttuklarını biliyorduk, ama Müslümanların böyle bir şey yapacakları hiç aklımıza gelmiyordu.

Sorun Museviliğin, Hristiyanlığın veye Müslümanlığın nasıl algılandığı değildi aslında; biz saflık derecesindeki iyi niyetliler uzun süre tam da bunu anlamadık işte! Mesele dinler ve o dinlerin vazettiği sosyal ve ekonomik hükümler değildi. Kuran defalarca ve defalarca uyarmasına rağmen bunu anlayamamıştık; sorun genelde dinler, özelde ise Müslümanlık sorunu değildi!

Sorun, dinsizlik sorunuydu!..

Sorun, belki daha doğru bir deyişle “uydurulmuş bir din” sorunuydu!..

İndirilmiş din insanoğlunun bu kahrolası egosuna gem vuruyordu; o halde yeni bir din uydurulmalı ve ezilmek istenen büyük kitle bu uydurulmuş dinin hükümleriyle uyutulmalı, ezilmeli, varı yoğu elinden alınmalıydı.

Bunu, son zamanlarda Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş “Harun gibi geldiler, Karun gibi oldular!” şeklinde dile getirmişti; ama ne yazık ki bu gerçek, politikacılar muhalefetteyken akıllarına geliyordu.

Bizim de içinde yer aldığım Evren 16.000.000.000 yaşında. Bunu, ortalama 70 yıl süren insan ömrüyle kıyasladığınızda ortaya ilginç bir hesaplama çıkıyor. Yaşam süremiz, Evren’in 0.00000000006’i mesabasinde. Bunun nasıl okunacağını matematikçiler hesaplayadursunlar, biz şu gerçeği bilelim yeter: Daha ne kadar süreceğini bilmediğimiz şu Kâinat’ta bir an parlayıp sönen, göze bile görünmeyen, değersiz, küçük, anlık bir ışımadan ibaretiz!

Bir anlık küçük bir ışıma; hepsi bu!

Ama bu anlık ışımayı merhamet ve iyilikle değerlendirmek dururken birbirimizi sömürmek, malını mülkünü elinden almak, sağlığıyla oynamak peşinde ahlâksızca heba etmekten kendimizi alamıyoruz!

Sorunu görmezsek, göremezsek, bu anlık ışıma aynen bugün olduğu gibi yokluk ve ezilmişlik içinde sönüp gidecek.

Sorun, bir din sorunu değil; sorun, bir dinsizlik sorunudur!

Uydurulmuş din, indirilmiş dini yeryüzünden silmiş, yok edip bir kenara fırlatmış atmış, unutturmuş, hafızalardan koparıp atmıştır.

Sorun budur!..

Bunu bilen biri olarak hiç abartısız söyleyebilirim ki, Kuran, Das Capital’den daha sosyalist bir disiplindir! Marx, servetlerin ve nimetlerin bölüştürülmesi hususunda Kuran’ın yanına bile yaklaşamaz!

Konunun cahilleri, salakları ve Allahsız/kitapsız namussuzlarıyla diyaloga girecek değilim; Kuran’da tüm hatlarıyla ve kesin biçimde belirlenen zekat ve infak müessesesi tüm meseleyi çok açık biçimde ortaya koymuş, bu konuyu bir kez daha tartışılmayacak biçimde kurumsallaştırmıştır.

Ama artık bu hükümler uygulamadan kaldırılmış, yerine serbest piyasa ekonomisi ikame edilmiştir!

Yeni dinin tebliğcisi tabiidir ki Hz.Muhammed olamazdı; o halde yeni bir peygamber bulunmalı, din ona izafe edilmeliydi ve nitekim bulundu da!

Yeni peygamber Adam Smith’tir ve onun zulmü artık insanların gözüne şiddetli biçimde batmaya başladığında devreye geçici bir süre olarak Keynes sokulmaktadır.

Merhametsiz ve akıl dışı bir “rekabet” tabii ki indirilmiş dinle uyuşmayacaktı, nitekim uyuşmadı da; bu durumda yapılması gereken şey “Ilımlı İslam” adı altında yeni bir din uydurmak, Kuran’da fakirin fukaranın hakkını savunan ayetleri bertaraf etmek ve kitleleri alabildiğine sömürmek için yeni birtakım uygulamalar yaratmaktı; ve bu yapıldı da!

Cahiller, salaklar, aptallar ve uydurulmuş dinin peşinden marazi bir hırsla akın akın koşmakta hiçbir beis görmeyen dangalaklara ne söylerseniz söyleyin sonuç alamazsınız; çünkü uydurulmuş dinin yaratıcıları ve onların yardakçılığını yapmakta hiçbir utanç duymayan sözde liberal aydınlar tarafından beyinleri dumura uğratılan, zihinlerinin ırzına geçilen bu kitleyi bu saatten sonra kurtarmak ne yazık ki mümkün değildir.

Uydurulmuş din uygulayıcıları zengin olacak, ezici çoğunluk sefalet içinde kalacaktır; bu matematik bir kesinliktir, çünkü Kuran aynen böyle uyarmaktadır!

“Benzerleriyle değiştirilenleri Hikayesi”nde yaklaşık 600 ayetle konuyu ispatlamıştım, ama Amerikan yanlılarının iktidara gelmesinden sonra kitabın baskısı da durduruldu, okunup yorumlanması da!

“Ey Muhammed! Müslümanlara söyle, servetlerinin kendilerine ve ailelerine yeterli olanından fazlasını dağıtsınlar!” amir hükmünü unutturmak için böylesi gerekiyordu çünkü! (Bakara, 219)

“Ey Muhammed! Bunlar nimetleri ve servetleri aralarında bölüşüp neden hepsi eşit hale gelmiyor; bunlar benim nimetimi mi inkâr ediyorlar yoksa!”yı unutturmak için böylesi gerekiyordu çünkü! (Nahl, 71)

İndirilmiş din, onlara göre komünistlik yapıyordu, ortadan silinmeli, geçersiz kılınmalı, unutturulmalıydı; nitekim uydurulmuş din vasıtasıyla tüm bu söylenenler bir bir yapıldı ve koskoca bir Müslüman(!) kitle yarım metrelik bir bez parçasının peşinde sürüklene sürüklene bu hale getirildi işte!

Hz.Muhammed, “Komşusu aç yatarken tok yatan bizden değildir!” derken kendi kişisel görüşünü mü dikte ettiriyordu insanlara!?. Veda Hacı’nda 100.000 kişiye hitap ederken “Size Kuran’ı emanet bıraktım!” derken neyi kastediyordu; yıllardır ülkemizin tüm enerjisini tüketen şu bidat türban meselesinden mi söz ediyordu, yoksa fakir fukaranın hakkını savunan Kuran hükümlerinden mi?!.

Başbakan üçüncü uçağı alırken, eski Genel Kurmay Başkanı’nın altına 1 trilyonluk araba çekilirken, bir zamanlar benim gibi sıradan bir muhasebeci olan eski Maliye Bakanı yüzlerce milyon dolarla ifade edilen yatırımlara kalkışırken, Başbakanın askerlik çağındaki çocuğu gemi sahibi olurken, içlerinde islam konusunda doktora da yapmış olan kimi zalimler Deniz Feneri adı altında toplanan yardım paralarıyla mültimilyoner olurken ve tam da bu aşamada ülkemizdeki işsizlik 11.000.000 kişiyi bulmuşken gözleri paradan, makamden, mevkiden, alçakça birtakım çıkarlardan başka bir şey görmeyen kahrolası sözde liberaller ne yapıyorlardı?!. (Tanıdığım kadarıyla liberal Cüneyt Ülsever’i bu kahrolası alçak liberallerden ayırmak gerek; bunu belki başka bir çalışmada irdeleriz.)

Cevap bu çalışmanın yukarıdaki satırlarında gizli aslında!

Müslümanlar müslüman değilken, uydurulmuş kahrolası alçak dini indirilmiş dinin yerine ikame ederlerken, liberaller de aynısını yapıyor, Adam Smith’in bile telaffuz etmediği sahte bir piyasa düzenini, alçam/namussuz/şerefsiz bir serbest rekabet düzenini sahte müslümanlarla birlikte bu toplumun beynine kazımaya çalışıyor, bu yolla dünyalık ediniyorlardı! (Kendinize şu soruyu sorun: Bu alçakların içinde geçim sıkıntısı çeken, asgari ücretle çalışan, gecekonduda oturan, hastalandığında adam gibi ilgi görmeyen bir tane namussuza rastlayabilir misiniz?!.)

Bununla da yetinmiyorlardı ve bunların içinde ruhunu İblis’e kiralamış bir alçak, Atatürk’ün heykelleri bu ülkede var oldukça ülkenin kurtuluşa ermeyeceğini iddia edip bu yolla astronomik kazançlara imza atıyordu. Çünkü emperyalizm bunu istiyordu. Ilımlı İslam adı altında uydurulmuş bir din ve uydurdulmuş, hiçbir ülkede uygulanmamış sahte bir liberalizm!..

Bunlara mani olarak Kuran’ı ve Mustafa Kemal’i görüyorlardı ve bu ikisi ortadan silinmediği sürece emellerine ulaşamayacaklarını çok iyi biliyorlardı!

Tekrar ediyorum; bu mesele anlaşılmadan hiçbir konuda bir adımlık bir ilerleme dahi sağlanamaz!

Bugün “İslam” adına ortaya sürülen kalpazanlıklar kesinlikle Kuran’a ait değildir; tümü uydurulmuş, kitlelerin beyinlerinin ırzına geçilerek bambaşka, yepyeni bir din yaratılmıştır!

Serbest piyasa ekonomisi adı altında tüm kamu işletmelerinin özelleştirilmesi, ona buna peşkeş çekilmesi, içlerinin boşaltılması bunun en bariz göstergelerindendir.
Göz boyamak, riya sergilemek için yapılan sahte umreler bunun göstergesidir!

Harun gibi yola çıkanların Karun gibi olmaları bunun göstergesidir! (Fakirken birden bire zenginleşmeleri kastediliyor.)

Kredi kartı mağdurlarının bankaların ayakları altında ezilmesine sözde birtakım kalleşçe uygulamalarla göz boyamaktan başka hiçbir işe yaramayan uygulamalar bunun göstergesidir.

Sağlık sisteminin özelleştirilmesi ve fakir fukara üç-beş dakikalık bir muayene ile yetinirken uydurulmuş din tebliğcilerinin tanrılarının onlara “Cleveland” diye uyarıda bulunması bunun en açık göstergesidir. Her gün pıtrak gibi biten özel hastanelerde beş yıldızlı otel muamelesi çekilen uydurulmuş din mensuplarınının gördüğü yakın igi bunun göstergelerinden biridir.

“İnfak” kavramının artık tamamen unutturulması, uydurulmuş dinde bu kavramın yer almasının serbest piyasa ekonomisi ile çelişiyor olması bunun en açık göstergelerinden biridir.

Üniversite sınavına girecek öğrencilerin kahrolası bilmem kim babaya giderek dua etmeleri bunun göstergesidir! (Bu, Kuran’ın üzerinde en çok durduğu “şirk belası”nın en açık göstergesidir; dininden koparılmış, uydurulmuş dinle beyinleri sulandırılmış gençler ve o gençlerin akılsız ebeveynleri bunun dahi farkında değillerdir! Artık iş öyle bir hale gelmiştir ki, uydurulmuş din mensuplarından sonra hayatında alnı secdeye değmemiş insanlar bile artık bu uydurulmuş dinden medet umar hale gelmişlerdir.)

Kuran “Sakın fırkalara ayrılmayın!” diye sık sık uyarırken mezheplere bölündükleri yetmiyormuş gibi, bir de cemaatlere bölünerek rakiplerinden(!) nefret eden insanların ölüye talkın vermeleri bunun göstergesidir! (Bu da çok karmaşık bir konudur, bir başka çalışmada belki açarız; ama ölmüş birinin mezarı başında dikilen cahil din adamının “Senin mezhebin şudur, mezhep başkanını ismi şudur.” şeklinde güya ölüye kopya vermesi kadar aptalca bir şey ne yazık ki artık din haline getirilmiştir! Bu, uydurulmuş dinin en bariz göstergelerinden biridir!)

Ramazan ayı boyunca mezarlığa bağlanan hoparlörler aracılığıyla ölülere Kuran okunmaktadır; bu salakça uygulama uydurulmuş dinin en kesin göstergelerinden biridir!

Ramazan ayında sırf gösterişi ve oy avcılığı için kurulan iftar çadırları uydurulmuş dinin en temel göstergelerinden biridir; fakir fukaraya yılın 365 günü yardım etmesi gerekenlerin bunu insanların doğal olarak duygulandıkları Ramazan ayına münhasır kılmaları ve bu çadırlarda uyguladıkları binbir türlü şaklabanlıklar uydurulmuş dinin göstergelerindendir.

Allah’ın Elçisi’nin o dillere destan tevazuu gitmiş, yerini kahrolası bir gösteriş merakı almıştır; bir zamanlar sadece ailesinin nafakası peşinde koşan en az benim kadar fakir sözde müslümanlar gitmiş, yerine her şeyleriyle gösteriş yapan, har vurup harman savuran, yokluk içindeki kitleyle bırakın ilgilenmeyi, tam tersine onlarla adeta alay eden türediler her alanı ele geçirmişlerdir. Bunlar artık “mazlum” sınıfından gururla ve haşmetle sıyrılmış, gösteriş yapan “zalim” sınıfına geçmelerini altlarındaki yüzbinlerce lirayla ifade edilen ciplerle milletin gözüne sokar duruma gelmişlerdir.

Ülkemizde medya tam anlamıyla ikiye bölünmüş durumdadır; bir tarafta inanmış gibi yapanlar vardır, diğer tarafta daha da inanmış gibi yapanlar! Riya içinde yüzmekte olan bu alçakça hesaplaşmalar uydurulmuş dinin en temel göstergelerinden biridir.

Ama bunun sorumlusu sadece bu alçakça hesaplar peşinde koşan sahte müslümanlar ve alçakça hesaplar içinde debelenip duran çakma liberaller değildir. Kuran “Bizi koyun sürüsü gibi güdün demeyin, bize adam muamelesi yapın diye talep edin!” şeklinde uyarmasına rağmen hâlâ akılları başlarına gelmeyen cahil kitle de bu zulme ortaklık etmektedir, çünkü Kuran’ı Arapça okumayı hâlâ bir marifet saymakta, bununla övünmektedirler. Bu, uydurulmuş dinin en temel göstergelerinden biridir! Kuran okumanın iki şartı vardır; “taşlanmış ve kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım” anlamındaki “eüzibillahimineşşeytanirracim” diye başlamak ve dura dura/düşüne düşüne okumak! Arapça Kuran okuduğuzda neyi durup düşüneceksiniz, bir şey anlamıyorsunuz ki! İşte bu, uydurulmuş dinin en temel göstergelerinden biridir! Arapça okuyarak fakirlik-fukaralıkla ilgili 600 ayeti, zekatı, infakı, zalime karşı çıkmayı, aklınızı kullanmak zorunda oluşunuzu nasıl anlayacaksınız?!. (Arapça bilenler müstesna tabii.)

Liberaller ve uydurulmuş din takipçileri Suriye sınırlarımızın “mayın temizleme dümeni”yle İsrail’e peşkeş çekilmesini canla başla savunabilmektedirler; bu ihanet karşısında ne yapılabilir ki!

Bu arada komünistler her zamanki tutumlarında ısrar etmekte, her gün yeni fraksiyonlara bölündükleri yetmiyormuş gibi, her gün yeni parti kurma çalışmaları yapmaktadırlar. Geçenlerde ziyaretime gelen daha bıyığı terlememiş bir genç erkek ve henüz evlenme çağına girmemiş genç bir kızdan oluşan ikili, bana sosyalizm dersi verdikten sonra, yeni kuracakları bir konünist partiye davet etmekten bile çekinmemişlerdir! Güvendikleri şey paradoks gibi gelecek ama uydurulmuş dinden başkası değildir! Kitlelerin bu kahrolası uydurulmuş dinle nasıl perişan edildiklerini görmekte ve bundan belki temiz emelleri için çıkar sağlamaya çalışmaktadırlar.

Ama sonuç değişmemektedir!

Uydurulmuş din ve vatanlarına ve insanlarına ihanet etmekte zerre kadar duraksamayan liberallerin ülkemizi getirdiği nokta işte budur! (Bu arada amaç gerçekleşmiş, kendileri zengin olmuşlardır tabii! Uydurulmuş din mensupları ve vatan haini liberaller el ele, kol kola yeni servetlere doğru emin adımlarla ilerlemektedirler.)

Aklı başında hiçbir müslümanın kabul etmek bir yana nefretini gjzleyemeyeceği uydurulmuş din/liberaller saflaşması ülkemizi bir kangren gibi sarmış, yokluk içindeki mazlum halkı on beş günden beri siktiriboktan bir kâğıt parçası ile uğraşır duruma getirmiştir!

Amaç çok açık olarak bellidir; bu tip uydurulmuş meseleler konuşulmalı, yokluk ve sefalet içinde inleyen halkın dertleri gündemde yer bulmamalıdır!

Kurtuluş İslam’da ve sosyalizmdedir!

Yoksa Yunus 100 tüm haşmetiyle işlevini yerine getirecek; pislik, aklını kullanmayanların üzerine bırakılacaktır; nitekim bugüne kadar bırakılmıştır da!

Geçen gün zengin sınıfa mensup bir kadın 50.000 TL verip kendine birkaç günlüğüne deniz kenarında bir çadır kiralamış ve emrine iki garson tahsis ettirmiş!.. Gösteriş peşinde koşan ve fakir fukaranın çileleriyle ilgilenmek gibi bir dertleri olmadığını adeta haykıran kapitalistlerin ve liberallerin durumu işte budur!

Uydurulmuş din mensupları da hızla daha da zenginleşmeye devam etmektedirler; işte sahte müslümanların durumu da budur!

Bu arada 11 milyon işsiz, bir o kadar asgari ücretli, çiftçi, köylü, esnaf, küçük devlet memuru kendine şu soruyu sormalıdır; temel mesele budur!

Biz gerçekten salak mıyız?!.

Temel mesele bu sorunun sorulmasıdır!

Biz gerçekten salak mıyız?!.

Eğer sorunun cevabı “evet” ise yapılabilecek hiçbir şey yoktur; Zerrin Bakoğlu ne kadar veryansın etse de, etmese de!..

İstanbul müthiş bir deprem tehdidi altındayken yüzlerce milyon liraya Formula 1 pistleri veya her ne boksa işte o yapılmakta; bu mazlum milletin parası gösteriş uğruna (işin içinde başka hesaplar var tabii) heba edilmektedir.

İslam bu coğrafyadan sökülüp atılmış, yerine ne idüğü belirsiz uydurulmuş bir din ikame edilmiştir! (Aslında ne idüğü tam anlamıyla belirlidir tabii de görmek isteyenler için böyledir bu!)

Allah bir gün bunun hesabını soracaktır!

Zalime de, aptala da!..

Komşusu aç yatarken tok yatanlar bir gün bunun hesabını vereceklerdir!

Ama şu küçücük, bir anlık “ışıma” esnasında bunu anlayacak vakit bulumamaktadırlar!

Atamız Adem’den önceki insan ırkları da bu zamanı bulamamıştı!

“Merhamet”in kalplerden sökülüp atıldığı her yerde “zulüm” kaçınılmazdır!

Bütün mesele budur.