26 Nisan 2009 Pazar

9 Nisan 2009 Perşembe

Çıkarını Azamileştirmek

Canlıların temel içgüdülerinin paradigması çıkarlarını azamileştirmek üzere tasarımlanmıştır, “canlı” diye nitelendirilebilecek tüm organizmalar bu bakış açısı içinde sürekli olarak didinip dururlar. Gelincik bu nedenle kırmızıdır, böcekleri çekecek ve onları kullanarak neslinin devamını sağlayacaktır; ağaç daha yükseğe çıkarak daha fazla güneş ışığı alacak ve yapraklarını büyüterek veya çoğaltarak daha fazla korbondioksit emebilecektir; doğal düşmanı çok olan fare işte tam da bu nedenle kısa sürede ve çok sayıda doğum yapacaktır; ergenliğe erişen parsın bölgenin hakimi yaşlı parsla çılgınca dövüşmesinin altında yatan da aynı şeydir; tüm bu organizmalar, çıkarlarını azamileştirmek için çırpınıp durmaktadırlar.

Ne var ki, bu ve benzeri organizmaların istisnasız tümü, genetik kodlarına işlenen bu paradigma doğrultusunda devinip dururken bayağılaşmayı, çirkefleşmeyi, şerefsizleşmeyi, alçaklaşmayı hayâl bile edemezler! Yalakalık yapan bir gelinciğe, ona buna yaltaklanan bir ağaca, çıkarı için namusunu satılığa çıkaran bir fareye veya köşe yazısı yazarak onun bunun kucağına göz diken parsa Arz yaşamı boyunca hiç rastlanmamıştır!

Üzerinde yaşadığımız gezegende bu alçaklığa, bu namertliğe, bu şerefsizliğe tevessül eden tek tür ne yazık ki bizim türümüzdür; insan, insanoğlu, ne kadar zavallılaştığının aslında bal gibi de farkında olan düşüklerin düşüğü ademoğlu!..

Bu satırların yazarı fakir, bir yerlere mesaj vermek, birtakım çıkarlar için kaygılanmak veya bu iğrençlik karşısında nefretini dile getirirek ne yazık ki sayısı giderek azalan namuslu insanoğlunun gönlünü az da olsa ferahlatmak kaygısıyla hareket etmemektedir; fakirin yapmaya çalıştığı şey, Levhi Mahfuz’a kişisel bir şerh düşmek çabasından ibarettir!

Tanrı’nın böyle bir şerhe ihtiyacı olup olmaması da bu fakiri kaygılandırmamaktadır; fakir, ihtiyaç duyulup duyulmamasına zerre kadar da olsa aldırmadan, hatta bunun küçük (gerekirse büyük) bir isyan olarak algılanması riskini de göze alarak, “bunlara benzemediği/bunlardan olmadığı” yönündeki düşüncesini Göklerde kayıt altına aldırma peşinde koşmaktadır.

“Sağımızda ve solumuzda oturmuş olan görevliler” kayıt yaparlar yapmazlar, bu onların meselesidir; bu fakirin meselesi, bunlara zerre kadar da olsa benzemediğini Gökler’de tescillemek yönündeki irade beyanından ibarettir.

“Şah damarımızdan daha yakın olan Güç” bunu bilir bilmez; bu fakirin bu biçimde bir kaygısı da olmadığı gibi; yukarıda da belirtildiği şekilde, “isyan olarak algılanması riski”ni de göze alarak bu namertlerle en ufak bir benzerlik taşımadığının bilinmesi bu fakirin temel önceliğidir!

Gökler bilmelidir ki, bu fakir, “bunlardan” biri değildir, asla olmayacaktır, hiçbir koşul altında bu derece iğrençleşmeyi içine sindiremeyecek, gerekirse bu konuda bu tip “isyan kokan” düşüncelerini de Kozmik Sicil’e kayıt ettirmek cüretini göstermekten hiçbir zaman kaçınmayacaktır!

“Tez-antitez-sentez” bu şekilde oluşacaksa, bu namert üçlemenin de Allah bin türlü belasını versin, demek, bu fakirin gururla göze alacağı “isyanın doruklarında gezinme keyfiyetinin yükleyeceği sorumluluklar” açısından hiç de kaçınılması gereken bir risk teşkil etmemektedir, bu fakir için!

Kızılderililere ve köle olarak kullanmak üzere Afrika’dan söküp aldıkları kara derili insanlara karşı işledikleri zulümlerle yetinmeyip tüm dünyayı altmış yıldır bir insan mezbahasına çeviren namertlerin yeni bir imaj yaratmak için seçmiş gibi yaptıkları sözde Başkanlarının ülkemizi ziyareti nedeniyle kaleme alınan yazılar, kırılan beller, kıvrılan gerdanlar, alkışlayan eller; özellikle bir buçuk milyon Iraklının henüz kanı kurumadan “Bizim İslam dünyasıyla bir meselemiz yok, onlarla savaş içinde olmadık, olmayacağız!” mealindeki sözlerin, emperyalizme karşı ilk kurtuluş savaşını başarıyla veren bir Ulus’un Millet Meclisi’nde alkışlanması bu fakirin asla kabullenmeyeceği bir zillet gösterisidir!

Bu fakir, yukarıda da altı çizildiği gibi, sonsuz isyanı nedeniyle her türlü günahı göze almak pahasına, bu iğrenç zillete ortak olmayı asla içine sindirmeyecektir!

Obama denen hayduta gösterilen bu teveccüh, Arz üzerindeki hiçbir organizmanın göze almadığı, esasen fıtratı gereği göze alamayacağı ölçüde kahrolası bir “çıkarını azamileştirme” çabası; ama bunu sergilerken diğer organizmalardan hüzünlendirici biçimde farklı bir şekilde “aşağılık olmayı içine sindirerek” sergilenen bir çıkarını azamileştirme çabasının en rezil, en utanılası, en kalleş, en namert ve en şerefsiz örneklerinden biridir!

Bu fakirin söyleyebileceği son şey, “Tüh, Allah bin kere belanızı versin!” şeklindeki muhalefet şerhinden ibarettir.

İçinde kendi Nefesini taşıyan bu kahpe yaratığın belasını verip vermemek Allah’ın bileceği bir iştir; bu fakir, bu zillete ortak olmama yolundaki kararlılığını dirençli bir biçimde savunmaktan asla vazgeçmeyeektir.

Bu fakirin Gökler’den dileği, gerekiyorsa kurunun yanında yaşın yanması da göze alınarak bu kabil alçaklaşmalar karşısında Göksel yaptırımların derhal devreye sokulmasıdır.

Ve son söz, bu fakirin tüm yaşamı boyunca altına gururla imza atacağı sözdür:

Tüh, Allah bin kere belânızı versin!

27 Mart 2009 Cuma

Alçak!

Bu çalışmada küfür veya hakaret sözleri ile karşılaşmayacaksınız, sizi temin ederim; sanırım yapmaya çalışacağım şey, iç çekiş dolu bir yakınmadan ibaret olacak.

Tanrı insanı yeryüzüne halife atayacağını söylediğinde önce biraz sitem eden melekler “Ben sizin bilmediklerinizi bilmekteyim!” diye azarlandıklarında insanın önünde hemen toptan secde ettiklerinde “ilginç” bir şey olmuştu: İblis, buna karşı çıkmıştı. “Ben” demişti, “İnsan önünde secde falan etmeyeceğim. Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu çamurdan!” Buna kızan Tanrı İblis’i makamından kovmuş, ama onun son telebini de kabul etmişti. Bu talep, “zaman” talebiydi. İblis, Tarı’ya, “Bana zaman ver, bana mühlet ver, onu azdırayım, sen de onun nasıl bir yaratık olduğunu gör!” demişti; ve Tanrı yine “ilginç” bir karara varmış, bu talebi kabul etmişti. (Kuran’ın anlattığına göre, Tanrı’yla İblis arasındaki bu diyalog bire bir böyle değildir; mealen anlatıyorum.)

Bu konu üzerinde kafa patlattığım günlerde, aslında İblis’in bu davranışının takdir edilmesi gereken bir davranış olabileceği yönünde bazı düşünceler dolaşmaya başlamıştı beynimde. Öyle ya; İblis, Allah’tan başkası önünde secde etmeyi reddederek belki de bir “tevhit” örneği veriyordu. “Tapılacak, saygı gösterilecek, önünde secde edilecek tek Güç sensin; senin dışında hiçbir güce boyun eğmem!” diye tavır koyuyor, bir anlamda “Allah’tan başka ilah olmadığı” hususunda kendi açısından muhalefet şerhi koyuyordu. Hatta, bu tavır Yaratıcı’nın da hoşuna gitmişti; evet, İblis’i makamından kovmuştu ama diğer taraftan onun son isteğini kabul ederek ona işte bu nedenle süre bile vermişti.

Bu bir fikir cimnastiğiydi tabii, hani daha önce bir vesileyle konuştuğumuz gibi, hiçbir şey göründüğü kadar beyaz veya siyah değildi herhalde; Tanrı bazen bizim idrak edemeyeceğimiz ölçüde gizemli davranabiliyordu, bu da belki onlardan biriydi.

Tanrı’nın meleklere “Ben sizin bilmediklerinizi bilmekteyim!” mealindeki sözlerini hep merak etmişimdir. Neydi, bu meleklerin bilmediği ama Tanrı’nın bildiği! Sanırım bu kısa ömrüm, bu sorunun cevabına ulaşamayacak ölçüde kısa!

Tanrı İblis’i neden mühletlendirdi, neden Yaratışını pörsütecek böyle bir girişime izin verdi?

Bilmiyorum!

Bazı düşünürler, bunun insanı denemeye yönelik bir düzenleme olduğunu ileri sürüyorlar ama aynı düşünürler şu “alınyazısı” anlamına gelebilecek “kader” denen bir şeyin de olduğunu ileri sürdüklerinde kendileriyle çelişiyorlar ve çıkmaz sokak daha da çıkmazlaşıyor böylece. Bazıları, “özgür irade”den söz ederek, aslında “kader” denen bu olgunun “alınyazısı” olarak anlaşılmamasını, bunun “bir ölçü”, “bir takdir” olarak kabul edilmesi gerekerek, örneğin mevsimler, Güneş’in doğudan doğması, her canlının ölümlü olması gibi algılanması gerektiğini söylüyor. Ama bu, Tanrı’nın, neden bu kadar gizemli davrandığı hususunda insanın penceresindeki perdenin aralanmasına imkân sağlayacak bir açıklama olmaktan uzak kalıyor tabii.

Tanrı neden böyle yapıyor ki!?.

Bugünlerde bunları bana düşündüren şey, bir dostumun, “Bir yazında ‘alçak’tan söz etmiştin; şunu biraz açsana Allahaşkına!” şeklindeki ricası oldu.

İnsanoğlunun arasında “alçak” diye nitelendirilen ve esasen tam da böyle nitelendirilmesi gereken bir tür yaratık var! İnsan hayrına bir şey gördüğünde hemen ortaya çıkıyor ve -sanırım- İblis’in desteğiyle başlıyor ortalığı karıştırmaya!

Bu “ortalığı karıştırma” namertliği Tanrı’nın bir takdiri olamayacağına göre, olsa olsa İblis işin içine giriyordur, diye düşünüyor insan; ve işte tam da bu aşamada, “İblis’in aslında tevhit örneği sergilediği” biçiminde yukarıda biraz değindiğim fikir cimnastiği anlamını bir anda yitiriyor. (Tüm bunlara İblis’in neden olduğu paradigmasıyla hareket ediyoruz ve belki de işte tam da bu noktada hata yapıyoruz; çünkü gördüğüm kadarıyla “alçak”, İblis’ten daha alçak! Çünkü İblis “beyyine” üzerine hareket ediyor, neyse o gibi davranıyor; ama “alçak” riya yapıyor, kandırıyor, kendini olduğundan başka gösteriyor!)

Örneğin, Tanrı, insanoğluna gönderdiği Kitabında, “Mal ve nimetleri aranızda eşit biçimde neden paylaşmıyorsunuz!” diye çıkıştığında, bu “alçak” hemen devreye giriyor ve “O ayet bize gelmedi ki, Necran Hristiyanlarına geldi; bu nedenle, bu ayet bizi bağlamaz!” diye bir parantez açıyor veya dipnot düşüyor. Oysa, ayette böyle bir şey yok! “Alçak”, Kuran’da olmayan bir şeyi var gibi göstererek insanları bal gibi de aldatabiliyor! (Dikkat: Bunu bilerek ve isteyerek yapıyor, bir amacı var; yoksa basit bir tercüme veya anlayış hatasını “”alçaklık” olarak alamazsınız.)

Tanrı buna neden izin veriyor ki!..

Birisi bir ortamda halkın lehine olabilecek bir görüş ileri sürüyor ve aynı “alçak” (aslında bu “ulan alçak”; bu başka bir mesele) hemen devreye girerek “Bu adam komünist, bunlar karılarını kıskanmıyorlar!” diye iftira atarak insanlarının beyinlerini bir anda işlevsizleştirebiliyor. (İftira, “komünist” nitelemesi değil, sonradan söyledikleri; “komünist” neden iftira olsun ki!)

Hani çalışmalarımda çok sık kullandığım bir ayet var; Bakara Suresi’nin 219. ayeti… Allah, Elçisine, “Onlara söyle, servetlerinin kendilerine ve bakmakla yükümlü olduklarına yeterli olanından artanını dağıtsınlar.” diyor ya hani; işte “alçak” burada da devreye giriyor ve bu ayeti, “affetsinler” şeklinde tercüme ederek işin içinden çıkıyor. Bu ayeti okuyan yüz kişiden doksan dokuz tanesi, ayetin ne dediğini bırakın anlamayı, bu saçmalık yüzünden bu ayeti bir kez daha okumaya bile gerek görmüyor; çünkü ayet öyle bir anlamsızlığa bürünüyor ki, insanlar bu anlamsızlıkla daha fazla uğraşmak istemiyorlar! (Ayette gerçekten “avf” sözcüğü geçiyor, ama burada ne anlama geldiğini anlatabilmek için meseleye ayetin söyledikleri ışığında bakmak gerekiyor. “Onlara söyle affetsinler” size bir şey ifade ediyor mu?)

Son zamanlarda bir güruh belirdi Türkiye’de. Bu uğursuz güruhun hırsız olduğu, namussuz olduğu, vatan haini olduğu, kendi çıkarı için ülkesini emperyalizme satmak hususunda bir dakika bile tereddüt etmediği; hülasa, hani şu “ulan alçak” sınıfına girdiği o kadar belirgin biçimde ortada ki, insan “İblis”in bu “mahareti” karşısında hayranlık duymadan edemiyor!

İblis gerçekten çok mahir! (Gerçekten oysa tabii!)

Çünkü bu “ulan alçak” o denli büyük bir maharetle kandırabiliyor ki Türk insanını, bu “ustalık” karşısında eliniz kolunuz bağlı öylece kalakalıyorsunuz!

Akademik kariyeri var, eli iyi kalem tutuyor, entelektüel bazda hayran olunacak yetenekte, ama “alçak”; Mustafa Kemal’i bir anlatıyor, bunu okuyan insan, bu eşsiz ruhtan o anda nefret ediveriyor. Sanırsınız ki, Atatürk Türkiye’nin kurucusu değil, emperyalizme karşı ilk kurtuluş savaşanı veren ve bunu başaran büyük komutan değil, yaşadığı çağın çok ilerisinde akıl almaz bir düşünür değil, yaşamının önemli bir kısmını vatan savunması için cephelerde geçirmiş, namus ve şeref abidesi bir asker değil; dinsizin, imansızın, her akşam rakı içerek alem yapan akşamcının biri…

İşte tam şu an, İblis’in kışkırtmalarına karşı koyma anı: “Alçak”ın “alçak” olabilmesi, bir başka deyişle bu yaratığa “alçak” diyebilmeniz için, bu sürüngenin “alçak” olduğunun bilincinde olması ve bunu -genellikle- bir çıkar uğruna yapıyor olması gerekir. Söz gelimi; Atatürk’e dil uzatan, çağdaşlığa direnen, Kuran’ı farklı yorumlayan, Evrim’e inanmayan herkesi ve benzerlerini “alçak” ilan etme hakkına sahip değilsiniz; çünkü bunların alçaklıkla uzaktan yakından ilgileri olmayabilir; çünkü bu yaptıklarını inanarak yapıyor olabilirler, “alçak” olmak için herhangi bir uğraş içinde değillerdir muhtemelen.

“Alçak”, “alçak” olmak için uğraş veren, bunu başaran ve bunun bilincinde olan “garip” bir yaratıktır!

O, aslında söylediklerinin, yaptıklarının doğru olmadığını bilmektedir; ama çıkarı, bunun tersini söylemesini veya yapmasını dayatmaktadır.

Bir örnek isterseniz, Amerika Birleşik Devletleri denen haydut -tabii, halkı değil, yönetenleri, yani “alçak” olmak için gayret sarf edenleri- klasik bir “alçak”tır! (Ve Kuran doğru söylüyorsa, benim gibi buna inanıyorsanız, bunların “dostları” da alçaktır; buna inanmıyorsanız, daha doğrusu “inanıyorsanız” tabii, Casiye Suresi’nin 19. ayetine başvurabilirsiniz.)

Amerika Birşelik Devletleri’ni yönetenler hırsızdır, yalancıdır, zalimdir, uğursuzdur, sahtekârdır, bencildir, kan dökücüdür, merhametsizdir; ama aynı zamanda çok zekidir, entelektüeldir, eli kalem tutar, güzel giyinir, güzel konuşur ve benzeri şeyler; çünkü “gayret” içindedir ve bu gayret onları buna zorlamaktadır.

Mesela, petrol için olduğu bal gibi de bilinmesine rağmen, Irak’ta 1.5 milyon sivili öldürüşünü “demokrasi getirmek” şalı altında sunar! Bunu yutturur, çünkü “usta”dır ve “usta” dostlara sahiptir! (Tekrar hatırlayalım: Hiçbir şey göründüğü kadar beyaz veya göründüğü kadar siyah olmayabilir; ABD’yi yönetenlerle “yakın ilişki” içinde olan İblis, Irak’ı savunmayan ama aslında “alçak” olarak nitelendirilemeyecek kimi kesimlerle de aynı “yakın ilişki”yi ustalıkla sürdürebilmektedir. Fark şudur: ABD’yi yönetenler bu konuda “yoğun bir uğraş” içindedirler, bu açıktır ve tartışılmaz bile; ama örneğin, korkusundan, cehaletinden, millet bilincine sahip olmamışlıktan kaynaklanan “ülkeyi yeteri kadar savunamama” gafletini sergileyenler herhagi bir “uğraş” içinde olmayabilirler. Kimi namussuzlar tabiidir ki yoğun bir uğraş göstermişlerdir ama bunu tüm bir halka mal etmek insafsızlık olur. Ve esasen bu, “alçak” tanımını da pörsütür; çünkü “alçak”, “bilmekte; “gafil”, “bilmemekte”dir.”)

Alçağın bu başarısı karşısında bazen öyle yılgınlığa uğrarsınız ki, bunu “Tanrı’nın şu gizemli işleri”ne bağlayıp, “belki de Tanrı böyle isteyerek bizim anlayamayacağımız bir gizem sergilemektedir, belki bu işte de bir hayır vardır” diye düşünerek mücadele gücünüzü bile kaybedebilirsiniz. Bunu hissettiğiniz an, İblis’in “faliyette” olduğunu düşünerek, insanlaşma yolunda mücadeleye devam için gerekli inancı tekrar kazanmaya çalışmalısınız.

Bunun, yani “alçak olmak için yoğun bir uğraş içinde olma” keyfiyetinin Tanrı’nın bir takdiri olmadığını düşünüyorum. Hatta, İblis’in bile, “alçak”la bu kadar samimi bir ilişki içinde olduğuna bile inanmak istemiyorum; çünkü ne de olsa o bir zamanlar Tanrı katında önemli bir makama sahipti.

“Alçak”, bu kadar “alçak” bir yaratık işte!

Ne var ki, bu tespit, bizi yine şu “gizemli işler”, yani “Ben sizin bilmediklerinizi bilmekteyim”de billurlaşan olgu çerçevesinde, çetin bir cenderenin içine sıkıştırmakta, elimizi kolumuzu, vicdanımızı, izanımızı ve belki de her şeyden önemlisi “bilincimizi” pörsümeye uğramaktan kurtaramamaktadır.

Can alıcı soru, Tanır’nın buna neden izin verdiğidir!

Geçen gün televizyonda gördüm onu; kitleler “Türkiye seninle gurur duyuyor!” diye bağırlarına basmışlardı! Cassandra Kompleksi bir anda tüm bilincimi kahredici bir kasırga gibi darmadağın etti, neye uğradığımı şaşırdım!

Herif -ender de olsa, bazen kadın- uğursuz bir tip; hırsız, ahlâksız, sahtekâr, benil, çıkarcı, ikiyüzlü, “yoğun bir gayret” içinde olduğu bağırıyor sanki! Ama benim sevgili insan kardeşlerim bunu görmüyorlar, göremiyorlar; çünkü ortaklık büyük bir ustalık üzerine bina edilmiş; İblis ve “alçak” ortaklığı.

İç çekip boyun bükmekten başka yapılabilecek hiçbir şey yok!

Acı veriyor bu…

Ama yapılabilecek hiçbir şey yok gerçekten!

Belki, şu “zaman” denen kavram bizi böylesine yanıltıyordur, bu denli acı çekmemize neden oluyordur, bilmiyorum. Belki Tanrı gerçekten kısa bir sürede müdahale ediyordur, ama bu, bizim kısıtlı kavrayışımızla öylesine uzun bir süreçte oluyor gibi gelmektedir ki bize, bu kısıtlı kavrayış bizi böylesine vahim bir yanılsamaya mahkûm ediyordur. Yüz elli yıl yaşayan bir kamlumbağa ile bir gün yaşadığı söylenen kelebeğin aslında aynı ömür süresini sürdürmekte oluşları gibi… Her şey belki de bu denli izafidir gerçekten.

Bir kadın tanıyorum: Geceleri el ayak çekildiğinde sokağa çıkarak köpekleri ve kedileri doyuruyor. Mahalleli, kadına “manyak” diyor, “o kafayı yemiş!”; “salak karı!” diye devam ediyor aynı mahalleli, “işi gücü yok, kendini böyle oyalıyor işte!”… Aynı mahalleli, demin size sözünü ettiğim o uğursuz tipi ise bağrına basıyor, onunla gurur duyuyor!

Tanrı’nın, melekleri önünde secde ettirdiği “insan” bu olabilir mi!

Eğer böyleyse, Tanrı’nın gerçekten hüzünlendirici ölçüde hata yaptığı, bu işi başaramadığı, aslında “bizim bilmediğimiz birtakım şeyler bildiği” açık bir safsata değil mi?!.

Değil!

Değil, çünkü tanrı o “salak karı(!)”yı da yaratmış ve ona ruhundan üflemiş!

İşin içinde gerçekten hayal dahi edemeyeceğimiz bir gizem var; ve Tanrı gerçekten “bizim bilmediğimiz birtakım şeyler”i biliyor olmalı!

İşte “alçak” sırf bu nedenle bile “alçak”; çünkü insanı bir anda “isyan”la başbaşa bırakabiliyor! Ama şu üstteki iki üç paragrafta da gördüğümüz gibi, o kahrolası “uğraş” olmayınca, insan hatadan hemen dönerek gerçeğin teselli veren merhamet dolu kollarına bırakıveriyor kendini ve “Tanrı bizim bilmediğimiz birtakım şeyleri biliyor” şükrüyle teslim oluyor O’na!

Belki de büyüklerimizin söylediği gibi, hiçbir şey yapanın yanına kâr kalmıyordur; belki de atalarımızın söylediği gibi, “herkes ne ekerse onu biçmekte”dir!.. Bizi bu denli yanıltan ve acıya gark eden şey, belki de şu hiçbir zaman tam olarak çözemeyeceğimiz “zaman”dır! Belki de çok kısa bir “zaman” sonra, “alçak”ın nasıl bir hüsrana gark olcağını, yaptıklarından dolayı nasıl acı içinde kıvranıp durduğunu gözlerimizle göreceğizdir.

Yine de benim kanaatim, “öteki taraf”ta “alçak”ı hiç görmeyeceğimizdir; çünkü bu öylesine nefret verici bir “dayanışma” ki, Tanrısal İrade’ye bu denli ters bir “dayanışma”nın, ibret için olsa dahi, “öteki taraf”a taşınmayacağı, bu yolla “öteki taraf”ın kirletilmeyeceği düşüncesindeyim.

Evet, Allah’ın -muhtemelen- evliyasını “salak karı” diye nitelemek büyük bir “sürçme” elbette, ama ismi üzerinde bu bir “sürçme”; oysa “alçak” böyle mi!

Sizi inandırabilmek için herhangi bir delile sahip değilim; ama inanıyorum ki ve siz de inanmalısınız ki, “alçak”, “zamanın göreceliği”nden yararlandığı yanılgısı içindeki basit bir sülükten ibaret bir şey!

Muhtemelen ruh sahibi bir yaratık bile değil; belki, “gizemli işler” için bir süreliğine gerekli olan basit bir aygıttan ibaret bir şey!

Onu “uzun süre” görmeyeceğiz!..


İstanbul, 26/3/2009



Güncel bir not: Bu Pazar günü seçim var. “Danışma, cumhuriyet, demokrasi” gibi anlamları da çağrıştıran “Şura” Suresi’nin, bugünler için özel bir anlam ifade eden “ilginç” bir ayeti var, mealen şöyle: “Başınıza gelen her müsibet kendi ellerinizin kazandığı yüzündendir.”

O oyu kendi ellerinizle vereceksiniz, kimse sizi bir şey yapmaya zorlayamaz, çünkü demokrasi, seçimlerde “gizli oy, açık sayım” gibi müthiş bir ilkeyle hareket ediyor; dolayısıyla sonradan şikayet etme hakkınızı kaybediyorsunuz; ona göre!

Hırsıza-uğursuza oy verdikten sonra Tanrı’ya yakarıp işleri düzeltmesini bekleyemezsiniz; çünkü “başınıza gelen her müsibet kendi ellerinizin kazandığı yüzündendir”, söylemedi demeyin!

Özel bir not: “Özgür irade/alın yazısı/kader” konularında ayet arayan dostlarım; buyurun size ayet… (Tabii, Kuran’da bu konudaki onlarca ayete ek olarak.)

24 Mart 2009 Salı

ÇAĞDAŞ BİR YAŞAM MI, ESKİ ARAP TOPLUMLARINA DÖNÜŞ MÜ!.. 16/05/2007

Türkiye 22 Temmuz’da önemli bir karar verecek; bu karar Türkiye’nin bundan sonra hangi yönde gideceğine ilişkin bir karar olacak!.. Çağdaş bir toplum olarak kalmaya devam mı edeceğiz, yoksa bin beş yüz sene öncesinin ilkel Arap toplumlarına mı döneceğiz!..

Demokrasinin en zayıf yönü, onu kullanarak düzeni yıkmak isteyenlere tanıdığı imkân!.. Seçenler, demokrasi kültüründen yeterince nasiplenmişlerse sorun yok; ama biraz dikkatsiz davrandıklarında başlarına geleceklerden kendileri sorumlu olacaklar. Bunun en önemli iki örneği Almanya ve İran… Almanya seçimle iktidara gelen Hitler manyağından yeteri kadar çekti; İran da sözde devrimle iktidara gelen Humeyni ve yandaşlarından!.. Geçenlerde, İran Cumhurbaşkanı Ahmedi Nejat, kadın öğretmeninin elini öptüğü için mollalar tarafından şiddetle eleştirildi; çünkü onlara göre, yaşlı bir öğretmen de olsa bir kadının elini öpmek ahlaksızlıktı!..
Unutulmaması gereken en önemli husus şudur: Demokrasi içinde kalındığında her görüş kendini temsil imkânı bulabilir; ama din devleti haline gelindiğinde, bu görüşün mensupları dışında hiçbir görüş kendini temsil imkânı bulamaz!.. Demokrasi içinde kalındığında insanlar başörtüsü takarak dolaşabilirler, ama din devleti haline gelindiğinde hiçbir kadın başını örtmeden sokağa çıkamaz; işte Türkiye 22 Temmuz’da buna karar verecek!..

Avrupa’nın birçok ülkesinde kadınlar seçme ve seçilme hakkına Türkiye’den yıllarca sonra kavuşabildiler; bu inanılmaz devrim Mustafa Kemal sayesinde gerçekleşti… Birçok Arap ülkesinde kadınların araba kullanmaları hâla yasak…

Mustafa Kemal ve devrimleri her şeyden önce kadınlara yönelik uygar haklar meselesinde can alıcı sonuçlar doğurdu; kadınlar erkeklerle eşit haklara sahip olacaklar mıydı, yoksa bir insan bile sayılmayacak şekilde toplumdan dışlanacaklar mıydı?!. Uygarlığın beşiği olarak gösterilen birçok Avrupa ülkesinde kadınlar sandığa gidemezken, Mustafa Kemal Türkiye’sinde kadınlar bu haklarını özgürce kullanabiliyorlardı. Kendi bilginlerine göre ortaçağda 500.000 civarında kadın “cadı” olduğu gerekçesiyle yakılarak öldürülmüştü; çünkü o esnada Avrupa’da din devleti hüküm sürüyordu. (Bunun bir örneğini Sivas’ta gördük: 30 civarında aydın Madımak Oteli’nde yakılarak öldürüldü ve bu esnada etrafta toplananlar bu zaferi tekbir getirerek kutluyorlardı!..)
Bundan otuz sene önceki Türk filmlerine bakılacak olursa hemen görülecek olan şey, caddelerde tek bir türbanlı kadın dahi görülemeyecek olmasıdır. Türbanın siyasi bir meta haline getirilişi Milli Nizam, Refah, ve Fazilet Partilerinden sonra meydana geldi; ve ne kadar “değiştik” diye yalan söyleseler de, Tayyip Erdoğan ve yandaşlarının çizgisi bu geleneği çok daha keskin biçimde sürdürmek biçiminde.

Türkiye AB kapısında onursuz biçimde bekletilmektedir; dış politikada ABD’nin dümen suyuna girmiştir; Mustafa Kemal’den bu yana binbir zahmetle oluşturulan kamu iktisadi kuruluşları ve benzeri kuruluşlar özelleştirme adı altında yabancılara peşkeş çekilmiştir (bunun en somut örneği, Türk Telekom’un 2006 yılı vergi rekortmeni olmasıdır; bu sözde Türk kuruluş, emperyalizmin temsilcisi olan bir Lübnanlı aileye aittir. Maliye Bakanı, iktisadi kamu kuruluşlarına ilişkin hıncını-nefretini “Sümerbank’ın ismini tarihten siliyoruz!..” şeklinde ifade etmiştir.); Kıbrıs geri dönülemez biçimde AB destekli Yunanistan’a terk edilmiştir; sözde uygar ülkelerdeki haritaların hemen tümünde, Diyarbakır’dan sonrası “Kürdistan” olarak görünmektedir; bu iktidar işbaşına gelmeden önce 100 milyar civarında olan dış borç kimi uzmanlara göre 300 milyar, kimi uzmanlara göre 400 milyar civarındadır… (Bu kadar muazzam para ve özelleştirmelerden gelen inanılmaz gelirle ne yapıldığı bilinmemektedir: Son beş yılda ne bir GAP ortaya konulabilmiştir ne de akıllarda kalabilecek başka bir eser!..)
Bundan on yıl önce AB ve emperyalizm konusunda mangalda kül bırakmayanlar kısacık iktidarları döneminde ülkeyi AB ve ABD’ye peşkeş çekmişlerdir; ve belki de en acısı, Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren “Büyük Ortadoğu Projesi”nin eşbaşkanı olmakla övünebilmektedirler.

Sorulması gereken soru şudur: ABD emperyalizmi zalim midir, değil midir?.. Amerika’da gizli anlaşmalara imza atanlar, Fettullah Gülen’le sıkı dirsek temasında bulunanlar bu sorunun cevabını vermek zorundadırlar; çünkü Kuran’a göre “zalimler birbirlerinin dostlarıdırlar”!.. (Casiye, 19)

Bir Müslüman zalimle işbirliği yapanın da zalim olduğunu, hele zalimle dost olanın o zalim kadar zalim olduğunu bilmek zorundadır. Bizzat Tayyip Erdoğan tarafından Büyük Millet Meclisi’ne sunulan birinci teskerede, Türkiye Irak’a kahpelerin kahpesi Amerikan askerleriyle birlikte girmekten son anda kurtulmuştur!..

Türk halkı 22 Temmuz’da işte buna karar verecektir: Mustafa Kemal’in ilkeleriyle çağdaşlık yolunda ilerleyen onurlu bir Türkiye mi, yoksa emperyalizmin dümen suyunda bocalayıp duran zavallı bir sömürge ülke mi?!.

Bilmemiz gereken en önemli mesele şudur: Yukarıda da değinildiği gibi, demokrasinin işleyişi içinde herhangi bir siyasi görüşe muhalefet etmek her zaman mümkündür; ama din devletine dönüşüldüğünde, iktidarı elinde bulunduran mollaların görüşleri dışında hiçbir görüşü ortaya sürmek mümkün olmayacaktır. İran’da, yolda ellerinde sopalarla dolaşan ahlâk polisi, saçlarının bir kısmı görünen veya eteğinin altına pantolon giyen kadınları uyarmakta, bunun devamı halinde başlarına ne geleceği hususunda gözdağı vermektedir.

22 Temmuz Türkiye için bir milat olacaktır ve bu milat en çok kadınları ilgilendirmektedir… Onurlu bir yaşam mı, erkeğin gölgesinde ikinci sınıf bir yaşam mı?!.

22 Temmuz namuslu insanlar için bir milat olacaktır: Onurlu-namuslu bir yaşam mı, emperyalizmin dümen suyunda üçüncü dünya ülkelerini, özellikle Ortadoğu’yu kan gölüne çevirmede kullanılan paralı askerlik mi?!.

22 Temmuz Tüm Türk halkı için bir milat olacaktır: Atatürk’ün yolunda ilerleyen mutlu, müreffeh, onurlu bir ülke mi, yoksa Amerikan emperyalizminin kucağında kahrolası bir sömürge mi?!.

22 Temmuz Türk halkının miladı olacaktır: Onurlu bir gelecek mi, yoksa onursuz, kahrolası bir gelecek mi?!.

Bütün mesele budur!..

21 Mart 2009 Cumartesi

Evrim Teorisi I - (Allah işin sonundan korkacak değil ya! Şems, 15)

TÜBİTAK’ın son rezaletinden sonra evrim teorisi yine tartışılmaya başlandı; ve belden aşağı vuruşlar tüm acımasızlığı ve tüm sahtekârlığıyla tekrar gündeme geldi.

Bu yazı, bir Müslümanın (aslında herkesin tabii) bu teoriye nasıl bakması gerektiği yönünde kısa bir hatırlatmadır; bir Müslüman, her şeyden önce dürüst ve insaflı olmak zorundadır. Evrim Teorisine inanan herkesi “komünist” diye aşağılamaya kalkmak ayıp ve günah değil midir? Daha da önemlisi, bir insan “komünist” diye aşağılanabilir mi; böyle bir gerizekâlılık ve alçaklık olabilir mi?!.

İnsan tüm bu alçaklıkları yapmadan önce bir kere olsun Kuran okumaz mı?!. (Okusa, zaten bu alçaklıkları yapamazdı!)

Hadi, buyurun, biraz Kuran okuyalım…


KURAN VE EVRİM TEORİSİ

“Adem, Adem olmazdan önce maymundu!”
Darwin doğmadan yüzlerce yıl önce böyle abuk bir iddiayı ileri süren konünist kimdi sizce? Bu Allahsız materyalist ne yapmaya çalışıyordu?
Hadi soruyu bir başka biçimde sorayım: “Evrim Teorisi”diye bilinen “Yaratılış Kuramı” bundan 150 yıl önce Darwin’le mi başladı gerçekten? Bu muazzam kuramın tüm onuru sadece bu dehaya mı ait?
Isırgan otu ile insan, genetik olarak neden birbirine bu denli yakın? Bu ikisi arasında, diğer tüm türler arasında olduğu gibi bir akrabalık söz konusu olabilir mi? Canlıların tümü, “ayı şifre kitabı”na göre kodlanmış olabilir mi?
Evrim Teorisine gözü kapalı inanan yüz binlerce bilimadamı gerçekten bu denli yanılıyor olabilir mi?
İslam’a bu denli ters bir teoriye biz müslamünlar inanabilir miyiz; olur mu böyle şey?!.
İşte esas soru: Evrim Teorisi İslam’a ters mi, onunla çelişiyor mu?
Kâinatı yaratan Güç, “Ve insanı yaratmaya çamurdan başlamıştır.” (Secde, 7) derken aslında ne diyor. “Başlamıştır” ne demek? Hangi İslam bilgini bu ayet karşısında hot zot etmeye cüret edebilir ki! Allah, “Ben insanı yaratmaya çamurdan başladım.” diyorsa öyle yapmıştır; yani yaratma faaliyetini çamurdan başlamıştır, sonra da devamını getirmiştir; buna itiraz edilebilir mi?!.
Ne diyor Sâd 71-72:
“Evet, çamurdan bir insan yaratacağım, onu tamamlayıp içine de ruhumdan üflediğimde, ona secdeye kapanın!”
“Başlamak” ve “tamamlamak”; bu ne demek oluyor; insan yaratılırken birtakım aşamalardan mı geçti yani?
Kuran’dan hareket eden bilimadamları, Kozmolojik ve biyolojik evrim hakkında neredeyse tüm bilgileri Darwin daha doğmadan bin yıl önce insanlığın hizmetine sunmuşlar; ama örümcek kafa bunu bizden ısrarla saklamak peşinde. Bunun neden böyle olduğunu da anlatacağım.
Bakın, 2002 yılında yayınlanan “Kuran’daki Maymun” adlı kitabımda ne demişim:
“Bilimin doruk noktasına ulaştığı bu çağda, şu andan itibaren “Evrim Teorisi” diye anılan kısmen doğru anlayışın karşısına, “Evrim Kanunu” ile çıkıyorum… ‘Evrim Teorisi’ nitelemesini tarihin onurlu sayfalarına emanet ediyor, bu ‘Yaratılış Gerçeği’nin aslında bir ‘Kanun’ olduğunu, Yaratıcı’nın Kanunu olduğunu tüm dünyaya ilan ediyorum. Bu tezin antitezini ise riyakârlardan değil, inanmayanlardan bekliyorum. Gerçeği aramakla görevlendirilen insanoğlunun insanlık onurunun birtakım sahtekârlar tarafından daha fazla çiğnenmesini reddediyor, inanmamaya inananları, inanmış gibi yapanlara tercih ediyorum; ve riyakârlığı mahkûm etmeyi bir görev addediyorum!.. Ve tüm bunları yapabilme gücünü bana bağışlayan o ‘İlahi Kaynak’ı; göstergelerinden tüm kitap boyunca zerre kadar dahi olsa taviz vermeyeceğim o ‘İlahi Kaynak’ı açıklamaktan da onur duyuyorum:
Mesaj…
Mübarek Mesaj…”
Kısa olması gereken bu çalışmada size Darwin’i falan fazla anlatmayacağım, ne yazık ki ayrıntıya giremeyeceğim, birçok şeyi hiç yazmadan geçeceğim; ama şunu söylemeden de edemeyeceğim Tabii: Yazıya başlarken sözünü ettiğim “Adem, Adem olmazdan önce maymundu” sözünü eden kişi, Abdülkadir Bidil adında bir islam bilginidir. İbn Miskeveyh, El Biruni ve benzerleri gibi bir evrimci bilimadamı olan bu müslüman, bu sözü, Darwin doğmadan bin yıl önce söylemiştir!

Öyle televizyona çıkıp, “Darwin beş para etmez biriydi,
babası bile ‘senden bir halt olmaz!’ demişti, papaz bile olamamıştı,
o gemi de bilim gemisi değil savaş gemisiydi, hatta Türlerin Kökeni kısa adıyla bilinen çalışma da ona ait değildir, sahtedir; bu adam
Türk düşmanıdır, sapıktır!” gibi ipe sapa gelmez ve adice iftiralar atmak kolay tabii!.. Ahlâksız herifler sizi!..
Araplar da Türk düşmanıydı, savaşta bizi arkadan vurmuşlardı; Taliban’ın İslam’ı nasıl anladığı ortada, Hizbullah’ın insanları domuz bağıyla öldürdüğünü unutmadık; tüm bu rezillikler İslam’ı reddetmemize gerekçe olabilir mi?!.
Terbiyesiz herifler sizi! (“Terbiyesiz herifler” Yaratılışçılar değil tabii; bu konuda iftiradan, çamur atmaktan, onu bunu karalamak için didinip durmaktan başka bir şey yapmayanlar!)
Evrim tarihinde birçok sahtekâr ortaya çıkmış, fosillerin bir kısmı sahteymiş… Ahlâksız tiplemeler sizi! İslam aleminde de bir sürü sahtekâr yok mu; en azından, tıraş olurken her sabah aynaya bakmıyor musunuz?!.
Evrim Teorisi’nin onuru Müslüman bilginlere aittir, ama bu, Darwin’in büyük bir deha, büyük bir bilgin olduğu gerçeğini değiştirmez!
Uğursuz Müslüman taklitçileri sizi, Enam Suresi’nin 98. ayeti ne diyor bakın:
“Sizi bir tek canlıdan vücuda getiren O’dur. Bu oluşumda bir karar kılma yeri var, bir de emanet olarak kalma yeri. İyice araştırıp kavrayan bir topluluk için ayetleri biz tam bir biçimde detaylandırdık.”
Hemen bir şeyi tespit edip, çalışmaya bundan sonra devam edelim. Evrim Teorisi’ne samimi biçimde itiraz eden herkesin başımın üzerinde yeri vardır, bunlara saygı duyarım. Samimi müslümanlar, bu teoriye tabii ki itiraz edebilirler, bunu kabul etmeyebilirler; benim yukarıdaki sözlerim sahtekârlar için edilmiştir. (Onlar kendilerini bilirler, şu anda bana sövmeye başladılar bile!)
Evrim Teorisi, her yönüyle eleştirilebilir, eleştirilmelidir de; ama bu teori İslam’a karşıdır, bunu komünistler, ateistler ortaya atmıştır, Darwin Türk düşmanıdır iddiasıyla ortaya çıkılarak eleştirilemez!
İlerleyen bölümlerde Allah’ın evrimi nasıl açıkladığını size kanıtlaycağım, hatta Darwin’i nerede hata yaptığını da; o zaman göreceksiniz ki, sırf müslüman olduğu için bir insanın evrime karşı çıkması mümkün değildir; çünkü evrim bir teori değil, bir kanundur; bu, Allah’ın bir kanunudur!..
Darwin’e en büyük itiraz kiliseden, din adamlarından gelmişti, gelmeliydi de. Çünkü onların kitabında Arz’ın milattan önce 4305 yıl önce yaratıldığı yazıyordu, yani Arz henüz 6.000 yıllıktı; bu durumda milyonlarca, milyarlarca yıl gerektiren evrim nasıl gerçek olabilirdi ki?!.
Hristiyan ve Musevi din bilginleri seçeneksiz kalmışlardı; çünkü inandıkları kitap buna izin vermiyordu! (Aslında bal gibi de veriyordu; bunu da anlatacağım.)
Peki bizim Kitap’ımız böyle mi diyor?
Son bir hatırlatma: Darwin yaşamının hiçbir döneminde, tek bir sözcükle olsa dahi insanın maymundan geldiğini söylemedi; bu uzun bir hikaye, ayrıntısına burada giremeyeceğim. Ve belki daha da önemlisi, Darwin, bu sahtekârların söylediği gibi ateist falan da değildi -olsaydı da bir şey değişmezdi tabii, bu da başka bir konu-; bakın 1859’da yayınladığı “Türlerin Kökeni” adlı bu mucize kitabı nasıl bitiriyor:
“Yaşamın bu görünümünde yücelik vardır. Yaradan, yaşamın sürdürülmesi için gerekli gücü başlangıçta bir veya birkaç türe bağlamıştır. Tıpkı gezegenimizin de değişmez yerçekimi yasalarına göre göklerdeki dönüşünü sürdürmesi gibi, böylesi basit bir başlangıçtan giderek en güzel ve en şaşkınlık verici yaşam biçimleri evrimleşmiştir. Bu evrim bugün de sürmektedir.”
Ateist bir adam bunları yazdığı kitabına koyar mı?!. (Demin söyledim, önemli olduğu için tekrar ediyorum: Darwin ateist olsaydı yine herhangi bir şey değişmezdi; bugün kullandığımız teknolojik aletlerin büyük kısmını ateist bilimadamlarına borçluyuz. Herkes inanmak zorunda mı?!. “Siz hiç günah işlemeyen bir toplum olsaydınız sizi yok eder, yerinize başkalarını yaratırdım!” diyen Allah, bunu yanlışlıkla mı söylüyor!?. Yaratılışın tez-antitez-sentez üçlemesinde ateistlere belirli bir görev düştüğünü kim inkâr edebilir?!. Her şey zıddıyla anlaşılır; ateistler olmasaydı inanç nasıl anlaşılabilirdi?!.
Bu paragrafın konumuzla ilgisi yok, zamanınızı alacağım için bağışlayın, ama söylemeden geçmek de olmaz tabii: Kuran’ı incelediğinizde şunu açıkça görebilirsiziniz: Samimi bir inkâr, riyaya bulaşmış bir inançtan çok daha asilcedir! Ateistlere ne olacağını bilmiyoruz, ama riya yapanların cehennemin ta dibine gideceklerini çok iyi biliyoruz; çünkü Kuran aynen böyle söylüyor!
Sahtekârlarla daha fazla uğraşmadan, bu teorinin birtakım ayrıntısına hiç girmeden, Malthüs’ten mi etkilendi, dedesinden mi kopya çekti, Adam Smith’den mi esinlendi, Müslüman bilginlerden mi çaldı, bu teoriyi komünistler mi kullandı, ateistler bundan memnun mu oldu, Marx Darwin’i tebrik etti mi, etmedi mi ayrıntısına girmeden artık esasa gelmemiz gerek; çünkü bu çok uzun bir konu ve bu kısa çalışmada bu ayrıntılara girmek ne yazık ki mümkün değil. (Ayrıntı isteyenler, Aralık 2002’de yayınlanan Kuran’daki Maymun adlı kitabımı okumalılar.)
Hadi şu “maymun” meselesiyle ilgili son bir bilgi vereyim; hani demiştim ya, Darwin yaşamı boyunca insanın maymundan geldiğini söylemedi diye; bakın “maymun” nasıl ortaya çıkmış:
Britanya Bilim kurulu’ndaki bir tartışmada, belden aşağı vurmak konusunda bizim müslümanlardan(!) hiç de aşağı kalmadığını kanıtlamak isteyen sözde kurnaz bir piskopos olan Wilberforce, Darwin’i savunan Huxley’le aklı sıra dalga geçmeye çalışırken şunları söylemiş: “Peki ama büyük babasının maymun olduğuna inanan kişinin büyük annesinin de maymun olması gerekmez mi?”
Bilgin Huxley, alay dolu bu soruya karşılık vermekte hiç tereddüt etmemiş tabii: “Hayatın gerçeklerini bulup ortaya çıkarmak için uğraşanları böylesi söz oyunlarıyla karalayan soylu insanlardan olmaktansa, kendini (haddini) bilen, gerçeğe saygılı maymun soyundan gelmiş olmayı yeğlerdim.”
“Maymun” buradan çıkıyor işte; bizim sahtekârların atası olan piskopos Wilberforce’tan!..
Son bir hatırlatma: Tevrat ve İncil, yani Eski Ahit ve Yeni Ahit; bir başka ifadeyle Musevi dostlarımın kutsal kitabı ile Hristiyan dostlarımın kutsal kitabı (ki, bu kitap Eski ve Yeni Ahit’ten oluşmaktadır; bizimkilerin “İncil” diye tercüme ettiklerine bakmayın; Hristiyanların kutsal kitabı ikisini de içirmektedir), Arz’a yaklaşık 6.000 yıl ömür biçtiği için, bu dostlarımın evrime karşı çıkmaları son derece anlaşılır bir şeydir. Doğru anlamışlardır, yanlış anlamışlardır, bu ayrı bir şey; burada ayrıntısına girmeyeceğim; ama özellikle Tevrat’ın bu konuda çok açık hükümler ihtiva ettiğini de söylemeden geçemeyeceğim.
Bizim Kitabımız ise baştan sona bir Evrim Destanı sanki…
Yaratan’a teşekkür ediyor ve konuya giriyorum…
973 Yılında, Havârizm şehrinin bir kenar mahallesinde bir Türk çocuğu dünyaya geliyor. Biruni adındaki bu çocuk daha küçük yaşlarda bilime merak sarıyor; ve yaşı ilerledikçe matematik, astronomi, fizik, eczacılık ve felsefe başlıca uğraşları arasında yer alıyor. Bu çocuk on yaşındayken, bulunduğu şehirde bir dernek kuruluyor. Dernek üyeleri kendilerini “İhvânu’s-Safa” diye isimlendiriyorlar; yani Türkçemizle “Temiz Kardeşler”…
Bu Temiz Kardeşler, evrim konusunda şunları söylüyorlar:
“Allah’ın, bütün varlık ana türlerini oluşturmaya kabiliyetli kıldığı ve ilk olarak yarattığı bir güç, ilk hareket ve evrimiyle çeşitli ruhi varlıkları ve semavi cisimleri, daha sonra temel maddi unsurları, sonra da seri halde, mertebe mertebe çeşitli maden, bitki ve hayvan türlerini oluşturduktan sonra, son olarak insan türünü oluşturmuştur.”
İşte böyle!..
Evrim Teorisi işte böyle anlatılır, hem de Darwin’den neredeyse 1.000 yıl önce.

Biruni de bu akımdan etkilenmiş ve benzer şeyler söylemiş, bu konuda kapsamlı bir çalışma yapmıştı. (Bu kitap Avrupa dillerine çevrildi tabii.) Biruni’den 3 yıl sonra doğan İbn Miskeveyh ise aynen şunları söyleyebiliyordu - bu arada, dikkatinizi çekerim; tüm bunlar 1.000 yıl önce söyleniyor, ortada henüz modern bilimin zerresi dahi yokken-: “… sonra hayvanların son mertebesine yaklaşılır. Ardından alemin en yücesine çıkılır ve insan mertebesine girilir. Bu mertebe en şerefli olmasına rağmen, insan mertebesinin en aşağı mertebesidir. Bu da maymun ve insana benzeyen diğer benzer hayvanlar mertebesidir. Maymunla insan arasında çok küçük bir mesafe kalır. Biraz daha ileri gidilse, bu insan oluverir. Vücud amudileşir, eşyayı temyiz kuvveti ortaya çıkar. Bu kuvvetle bilmek ve anlamak başlar. Nefsin tesirinin artmasıyla, anlayış ve temyizle birlikte edebilik ortaya çıkar. Kendinden aşağıdakilere göre, bu tür en şereflisiyse de, gerçekten kamil insanlara nazaran en aşağı mertebedir.”
Bakın, derin bir Kuran bağlısı olan Biruni neler söylemiş, “Kitâbu Tahkîk” adlı eserinden bir alıntı: “Çiftçi, kötüsünü yok ederek, seçtiği mısırı istediği kadar üretebilir. Bahçıvan, istemediği bütün diğer ağaçları keserek, güzel gördüklerini seçip yaşatabilir. Balaraları, kovanda çalışmayanları ve sadece balı yiyenleri öldürür.”
Şimdi dikkat, bakın nasıl devam ediyor:
“Tabiat da, bizzat benzer işi yapar; bununla birlikte, bütün şartlar altında fiili aynı ve tek olduğu için, bir ayrıcalık da göstermez. Yok olacak ağaçların meyve ve yapraklarının yok olmasına tabiat müsaade eder; böylece de, onların tabiat ekonomisine bağlı olarak, üremeleri kuralını ihlal etmelerini önler. Başkalarına yer vermek için onları yok eder.”
Ya, vay canına tabii!..
Batı’da ancak 16. asırda ortaya atılacak olan “tabiat ekonomisi” fikrinin mucidi kim


gördünüz mü? Ya “suni seçim” fikrinin babası kim; işte okudunuz, o da Biruni!..
Batı’da ancak 800 yıl sonra ortaya atılabilecek olan “suni seçim” veya “suni ayıklanma” yani “doğal seçilim” Darwin’den sekiz asır önce Biruni tarafından zaten bilim dünyasına armağan edilmişti!.. (Bu arada, çok önemli bir not: Bu dehşetengiz bilgilerin, bu muazzam verilerin onuru bana ait değildir; bu çalışmada şu ana kadar ortaya sürülen veriler, Profesör Doktor Sayın Mehmet Bayrakdar’ın, kitâbiyât tarafından 2001’de yayınlanan “İslam’da Evrimci Yaratılış Teorisi” adlı kitabından alınmıştır. Bu müthiş Hoca’ya ve kitabı yayınlama cesaretini gösteren kitâbiyât’a teşekkür ederim.)
Şimdi temel sorunun tam zamanıdır: Bu bilginler, bu olağanüstü Müslüman bilginler bu tezlere nereden ulaşmışlardı, nereden güç alıyorlardı ve bilimin henüz emekleme çağını yaşadığı o günlerde kendilerinde bu sözleri söyleme cesaretini nereden buluyorlardı?
Kuran okuyorlardı…
Kuran okuyorlardı; hepsi bu!..
Tabii, Kuran’ı adam gibi okuyorlardı; birtakım sahtekârlar gibi, onu bunu karalamak için değil!..
Bundan sonra biz de aynısını yapacağız; yani Kuran okuyacağız. Bunu yaparken, Muhamed Esed, Muhamed Hamidullah, İzmirli İsmail Hakkı, Yaşar Nuri Öztürk gibi abide isimlerden yararlanacağız tabii… Özellikle de, su katılmamış bir evrimci olan Muhammed Esed’den ve yaşayan en büyük ilahiyatçı olduğu hiç tartışmasız olan Yaşar Nuri Öztürk’ten… (Yaşar Nuri için evrimci denilebilir mi bilmiyorum, hayatta olduğu için bunu kendisi açıklamalı; ama bildiğim şey, birçok konuda farklı düşünsek de, bu Hoca’nın gerçekten büyük bir deha olduğudur.)
Bundan sonra size Kuran’dan birtakım şifreler sunacağım, evrim teorisi ile ilgili olduğunu düşündüğüm birtakım şifreler. Kuşkusuz, bu şifreleri ben oluşturmadım, hatta buna “şifreler” demek bile doğru değil belki, çünkü hepsi açık, apaçık ayetler. Tezimi sistematize etmek için bu “şifreler” tabirini kullanıyorum.
Hadi, başlayalım artık… (336 Sayfalık bir kitabı özetlemeye çalıştığımı unutmayın lütfen, birçok şeyi atlamak zorunda olduğumu da…)
Evrim teorisi şunları şart koşuyor:
1) Yeterli zaman.
2) Su.
3) Ortak Ata.
4) Aşamalı Oluşum.
5) Biçimlendiriliş.
6) Türlerin Dönüşümü.
7) Üstün Yaratık.
Ve şunları da ben ekliyorum:
8) Kodlanmış Komutlar Silsilesi
9) Yaratılışa Müdahale