8) Kodlanmış Komutlar Silsilesi:
Bizi şaşırtan bir şey olduğunda, bazen, rastlantının da böylesi yani, deriz, kendi kendimize.
Gerçekten her şey bir rastlantı ürünü müdür; ve bu denli olağanüstü bir oluşumun baştan beri tasarlandığına inanmak, her şeyin bir rastlantı sonucu ortaya çıktığına inanmaktan daha zor değil midir?
Uzayda milyarlarca galaksi arasında, nispeten küçük birinin kenarlarında bir yerde bir yıldız oluşacak, bazı cisimleri çekim gücüyle kendisine bağlayıp bir sistem oluşturacak; o sistemin içinde yine nispeten küçük, tarafsız bir gözle bakıldığında o oranda da önemsiz bir madde yığınına ışığı ve ısıya tam da gereken şekilde ve sürede gönderecek; o madde yığınında bir gün, hiç olmaması gereken bir şey olacak, yaşam denen bir mucize belirecek, trilyon kere trilyonda birden bile küçük bir ihtimal gerçekleşerek bu mucizeyi oluşturacak; sonra da o yaşam içinde bir canlı türü, yaşayan her şeye biyolojik açıdan inanılmaz derecede benzeyen, ama bu biyolojik benzerliğe rağmen yine de yaşayan her şeyden akıl ötesi bir farklılıkta bir canlı türü ortaya çıkacak ve her şeyi sorgulamaya başlayacak!
Olacak iş mi bu!..
Ama oldu işte!
İnanılacak gibi değil!
Rastlantının da böylesi yani…
“Olmaz” mı diyorsunuz?
Meseleye “ihtimal hesapları” çerçevesinde baktığınızda, aslında her şeyin bir rastlantı olabileceğini kabul etmek zorundasınız. Yeteri kadar zamanınız, sabrınız ve papağanınız olsaydı, bir papağanın daktilo tuşlarına gelişigüzel vurarak güzel bir şiir yazdığına şahit oabilirdiniz; hatta bir Müslümanan Kuran okuduğuna ve okudukları üzerinde derin derini olmasa da, düşüdüğüne bile…
Evren, tasarlanamayacak büyüklüktedir ve ihtimal hesapları açısından, “her şey” için tasarlanamayacak sayıda seçenekler sunar. Kâinattaki her şeyi oluşturmaya müsait, esasen bir şeyleri de oluşturduğu kesin olan atomların sayısı, bırakın hayal gücü sınırlarını, hayeller ötesi bir düzlemde bile betimlenemez çokluktadır. Bu çokluktaki atomlar silsilesinin, uygun bileşimler sonunda anlamlı biçimler ortaya koyması matematiğe hiç de aykırı değildir. O denli çok seçenek mevcuttur ki, en karamsar kozmik hesaplamalarda dahi, Evren’de, bizimkine eşdeğer veya yüksek yüzbinlerce uygarlığın olması gerektiği sonucuna ulaşılmaktadır. Bırakın Evren’i, Samanyolu Galaksisi dahi, bizim ölçülerimizde yüzlerce uygarlığın oluşmasına yeterli miktarda ihtimal ve zaman zenginidir.
Meseleye tersten baktığınızda, bir başka rastlantı mantığına ulaşmanız kaçınılmazdır: Güneş’in ışığını ve ısısını uygun bir sürede alacak uzaklıkta olduğu için Arz’da yaşamın ortaya çıkması muhtemeldir; yaşam ortaya çıktığı içi Arz yaşanabilir bir gezegendir; Arz, yaşanabilir bir gezegen olduğu için insan meydana gelmiştir; insan oluştuğu için tanrı ihtiyacı suni biçimde ortaya çıkmış ve insan bu suni ihtiyacını gidermek için kendi tanrısını yaratmıştır.
Aklı başında birçok insan bu seçeneğe inanmaktadır; ve aklı başında olduğu için bu inancında da son derece haklıdır. Ortaya sürülebilecek hiçbir matematik hesaplamanın, bu kabil inanç sahipleri karşısında zafer kazanması ne mümkünder, ne de gerekli… “Göz” gibi muhteşem bir organın, yeterli zaman içinde kendiliğinden oluşması, matematik hesaplamaların ortaya koyduğu seçenekler açısından -bu seçenekler her ne kadar çok düşük bir ihtimal gösteriyorsa da-, her zaman için mümkündür. Trilyon kere trilyon bir ihtimal yine de bir ihtimaldir sonuçta; ve bu ihtimal “mümkün”e giden yolda en önemli göstergedir.
Bu, gerçekten böyledir; inorganik maddelerin organik maddeye dönüşerek ilk tek hücreli canlıyı ve giderek insanı ortaya çıkarması, bu rastlantısal sürecin başarıyla tamamlanması, tam anlamıyla bir mucizedir ve kesinlikle aklın kabul edebileceği bir şey değildir. Tüm bunlar, ta başından beri tasarlanmış olamayacak kadar rastlantısal görünmektedir.
Böyle bir süreci baştan beri planlayarak sonuçlandıracak bir kudret, insan hayal gücünün çok ötelerinde bir şeydir; bu nedenle, bu muhteşem oluşumu ve bu yaşam zenginliğini tasarlayacak, bunu başaracak bir kudret de olamaz!
Böyle bir kudretin var olma ihtimali, her şeyin rastlantısal oluşu ihtimalinden çok daha küçüktür.
Bu böyledir, çünkü rastlanatısallığın bir matematiği vardır, ama böyle bir kudretin matematiği olamaz.
İşte tam bu noktada, yine rastlantısallık kadar şaşırtıcı ve akıl ötesi bir güç devreye girer ve meseleyi çözüp atar:
“İnanç”tır bu!
Kudret’in matematiği olmaz, ama inancın matematiği vardır. Hatta bu öyle bir matematiktir ki, klasik matematikten dahi kesin sonuçlar ortaya koyar; sonsuz ihtimaller yığınını ikiye indirip çözümü kendi içinde üretir.
Bu matematiğe göre, trilyon kere trilyonlarla uğraşmak gereksizdir; her türlü matematik hesaplama, sonuçta iki ihtimale indirgenir.
Her şeyi ta başından beri tasarlayıp yöneten bir Kudret, ya vardır, ya da yoktur!
Ve sonuç asla tartışma götürmez.
Alt kümelerde, “vardır, ama…” tartışması yapmak mümkündür, ama “yoktur” tartışması yapmak bırakın “mümkün”ü, gerekli bile değildir.
“Yoktur” diyen kesim bir matematik veriyi ortaya koyarcasına haklıdır; gerçekten haklıdır, tezi asla tartışma götürmez. Üstelik haklılığı, alt kümelerdeki ihtimal hesaplarına gidilmesine gerek kalmadığı için “kadim” bir haklılıktır.
“Vardır” diyen, “var” dediği şeyi matematik olarak kanıtlamak şansına sahip olmadığı için, bu “kadim” şanssızlığı(!), alt kümelerdeki ihtimaller içinde boğulup kalmasına kadar götürebilir kendisini.
Ama bu işin tabiatı böyledir işte!
Bu, “inanç”tır!..
“Yok” diyen için yoktur, “var” diyen için vardır…
Ve kendi tutarlılığı içinde kalmak kaydıyla, her iki kutup da haklıdır.
Bu, eşyanın tabiatında vardır. (Ve Kuransal bir tespittir.)
Böyle olduğu için de, “Sen hırslanasıya istesen de, insanların çoğu inanmayacaktır.” diye uyarılmaktadır inançlılar (Yusuf, 103) ve bu uyarı bir başka uyarı ile pekiştirilmektedir: “Yine yüz çevirirlerse, artık sana düşen, açık bir tebliğden başka bir şey değildir.” (Nahl, 82); “Sizin dininiz size, benim dinim bana.” (Kafirun, 6)
Zorlama yoktur, olamaz, olmamalıdır!..
Eşyanın tabiatına aykırı olan şey, zorla güzellik yaratmaya çalışmaktır; bu nedenle, inançta, dinde zorlama olmaz. (Bakara, 256) Olmaz, çünkü “zor” inancın matematiğini bozar, zorlama denklemle doğru sonuca ulaşılmaz!
“Yoktur” diyen için yoktur, “vardır” diyen için vardır; bu, matematik kesinlikte bir doğrudur ve bu haklı doğruluk nedeniyle, her iki kutup da sonuna kadar haklıdır.! (Bu, İlahi bir kurgudur; bu kurguya zorlamaya gelmez.)
İlk kesim, bu “kadim” haklılığı nedeniyle herhangi bir kaynağa ihtiyaç duymaz; esasen, olmayan bir şeyin kaynağı da olmayacağı için, böyle bir kaynak ihtiyacı ile de karşılaşmaz. Üstelik, onun inancını haklı kılan pragmatik düşünce de, her şeyin 70-80 yılla sınırlı olduğu bir zaman dilimi için, birtakım kaygılara kapılmaktansa, her şeyi olduğu gibi kabullenmek, bu kısa süre içinde mümkün olan en büyük hazzı tadarak çekip gitmektir. Ve hiç kuşkusuz, bu rahatlık, kişiyi kendi ahlak yasasını koymak için kendini özgür bıraktığından, egonun daha kolay katlanılabilir muhasebe yapmasına olanak sağlar.
İkinci kesim ise, yine bu “kadim” haklılığını bir kaynak ve o kaynaktaki verilerin perçinlediği bir zeminde yaşar; bu kaynakta inancının göstergelerine ulaştıkça, haklılığında bir artış meydana gelmez, ama ufku genişler ve algılama gücü artarak şeylere bakışı derinlik ve ulvîlik kazanır.
Bu derin ve ulvî bakış zamanla olgunlaşıp kemale erdiğinde, kafa gözlerinin dışında bir göz daha kazanır insan; işte bu “gönül gözü”dür.
Bu göz, kafadaki gözlerin görmediği şeylerin görüntüsünü içsel bir algılama ile beyne ulaştırır; ve o andan itibaren şeylerin algılanması bir başka hüviyet kazanıp, kişiyi, beynindeki elektromanyetik dalgalar arasında durmaksızın esip duran “Tanrı’nın Nefesi”nin, o Kozmik Nefes’in ivmesiyle bir başka boyuta küçük küçük sıçramalar yapmaya götürür.
Ancak küçük küçük sıçramalar mesabesinde olsa dahi (bazen “büyük” sıçramalar da olabilir, bu bir başka konudur ve bu çalışmamızla bir ilgisi yoktur) o boyutta ilk olarak idrak edilebilecek olan şey ve hep idrak edilebilecek olan şey, “derin bir şaşkınlık ve daha da derin bir hayranlık” hissi doğuracak biçimde kurgulanmış büyük bir sanatsal tasarımdır; Kozmik bir tasarım, Tanrısal bir tasarım!..
Kodlanmış Komutlar Silsilesi… (“Kodlanmış Komutlar” şiirselliğindeki bu harikulâde niteleme, ateist(!) Stephan Jay Gould’a aittir. Kitabı Türkçeye Ceyhan Temürcü çevirmiş. Darwin Ve Sonrası-Doğa Tarihi Üzerine Düşünceler/TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, 2000.)
Kodlanmış Komutlar Silsilesi…
İşte bu harikulâde tasarımın Arz platformundaki prospektüsü Kuran’dır. Bu prospektüsü okuyan herkes, az çok bir şeyler mutlaka anlar; ama okuduklarını anlayacak yeterlilikte biri, prospektüsü gönül gözü perspektifinde okuyabilecek biri, Kâinat’ın değilse bile, içinde bulunduğu sistemin bazı sırlarının gönül gözüne sunulduğunu hayretle görüp, Kozmik Tasarımcı’nın bu akıl ötesi dehası karşısında, benliğine ürperti veren bir saygı ile boynunu büker ve bir onur borcu olarak Kozmik Sanatçı’ya, “Tasarımcısı”na “teslim” olur…
Büyük Kitap’ın “insanın algılama yeteneği ile orantılı bir tanıtım broşürü” niteliğindeki bu kılavuz, hiçbir şeyin rastlantıya bırakılmadığını, aksine, her şeyin mutlak bir hesaplamanın sonucu olduğunu, muhteşem bir ahenk içinde akıp gitmekte olan Kâinat’taki her şeyin, birtakım komutlar-kodlanmış komutlar silsilesi neticesinde “Ol”duğunu tartışmaya dahi meydan vermez.
O, muğlaklıktan hiç hoşlanmaz; “beyyine” üzerine bina edilmiştir; her şey açık ve berrak bir biçimde vurgulanır.
“Çünkü Rabbin tam bir biçimde gözetlemektedir.” (Fecr, 14)
“Her şey” kontrol altında tutulmaktadır; ve “her şey” sürekli olarak yakından takip edilmektedir. “Özgür İrade” ile lutaflandırılan insanoğlunun o özgür alanının dışındaki hiçbir şey, kendi başına buyruk hareket etmemekte, Kozmik bir denetimin sınırları içinde akıp gitmektedir. Kendi başına buyruk olan -bir süre için tabii- tek şey insanoğludur; çünkü o, biraz “O” kılınmıştır! Tabii, hiç kuşkusuz, bu görece özgürlük “gözetleme” dışında kalmamakta, ama bazı istisnalar dışında herhangi bir müdahale ile de karşılaşmamaktadır.
“Biz insanı, gerçekten en güzel bir biçimde yarattık, sonra onu düşüklerin en düşüğüne, aşağıların en aşağısına çevirip attık.” (Tin, 4-5)
“Birbirine benzer iç içe ikili manalar” (bu kuransal bir sözdür) açısından aldığınızda, bunu, hem koskoca Evren’de gerçekten aşağıların aşağısı olarak kalan Samanyolu Galaksisi’ne indiriliş; hem de, yaşamın ilk ortaya çıktığı günlerdeki en basit bir organik canlıya çevriliş olarak algılayabilirsiniz. Teslim etmeniz gereken şey, her şeyin ta baştan kurgulandığı, her şeyin bir plan dahilinde “kodlandırıldığı”dır.
“Şu bir gerçek ki, biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık.”(Kamer, 459)
Yaratılmış her şey, “belirli bir ölçü” dahilinde vücut bulmaktadır; kendiliğinden ve ölçüsüz olarak değil. Mantar’ın boyu genellikle birkaç santimle ölçülürken, sekoyanın boyunun yüz metreyi geçmesi, hiç kuşkusuz, birbirinden farklı bu iki canlının tohumuna da bu “ölçü”nün ta başından bildirilmesi; “büyü” komutunun özel bir şekilde kodlanması nedeniyledir. İki hidrojen ve bir oksijen atomunu “uygun koşullarda” bir araya getirdiğinizde, bu işlemi trilyonlarca kez tekrar etseniz dahi, “kod” hiç değişmeyeceği için, bu atomlar “komut” gereği her seferinde hemen suya dönüşecektir.
Bir başka gösterge “amaç” kavramıyla sunulmaktadır., Yaratıcı, meleklere nasıl hitap ediyordu: “Onu amaçlanan düzgünlüğe ulaştırıp öz ruhumdan içine üflediğim zaman, önünde hemen secdeye kapanın.” ((Hicr, 29)
Özellikle insan söz konusu olduğunda, gerek bilim alanında ve gerekse de din alanında bugüne kadar söylenmiş her şey, son derece güdük kalmaktadır; insan, bulunduğu seviyeye belirli bir amaç istikametinde ve birtakım mudahalelerle ulaştırılmıştır. (Bu, bu çalışmanın en önemli meselesidir; biraz sonra bunu açacağım.)
Ve yüzlerce kesin göstergeye ilave olarak, esasen onlara gerek dahi bırakmamacasına açık ve berrak bir uyarı daha vardır:
“Güneş’i ısı kaynağı, Ay’ı hesabı ve yılların sayısını bilesiniz diye bir nur yapıp ona evreler takdir eden O’dur. Allah bütün bunları rastgele değil, şaşmaz ölçülere bağlı olarak yaratmıştır. Bilgiyle donanmış bir topluluk için ayetleri detaylandırıyoruz.” (Yunus, 5)
“Her şey rastlantı eseridir.” diyenler, kendi tutarlılıkları içinde hiç de haksız sayılmazlar; böyle diyorlarsa, böyledir. Paradoks gibi görünen şey, bu “haklılığın” ta başından beri tasarlanmış olmasıdır. (Yunus, 99) Çok açık olarak anlaşılan şey, insanoğlunun “rastlantı diyalektiği” ile bir yerlere getirilişi için de bir “ölçü”nün, bir “kod”un belirenmiş olmasıdır. “Her şey rastlantı eseridir.” diyenler, bu şaşmaz ölçünün ürünüdürler ve görevleri, diyalektiğin bazen tezinde bazen de antitezinde yer alarak sentezin oluşumuna katkıda bulunmalarıdır. “Şaşmaz ölçü”, bu kutbun zorlanmasına, bu kutba karşı zor kullanılmasına kesin bir set çektiğine göre, o kutbun ileri sürdüklerini bir çırpıda reddetmek değil, o kutbun düşünce üretiminden yararlanmak gerektiği açıktır.
“Her şey ta başından tasarlanmıştır.” diyenler ise, bir şeyleri biliyor olmanın yükümlülüğü içinde, o “bilme” ayrıcalığının yüklediği sorumluluk bilinciyle yaşamak, o sorumluluğa uygun davranmak; Yaratıcı’nın o muhteşem sanatının tezahürleri karşısında sessizce oturup onu bunu karalayarak, her tezin karşısında sadece antitez olmakla yetinerek değil, “Kozmik Tasarımcı’yı layıkıyla övebilmek” için, her sentezden sonra yeni bir tez ileri sürerek, “risk alarak” ilahi yasalara vakıf olmaya çalışmak zorundadır. (İnsanın cüzi iradesi-özgür iradesi bu kodlamadan müstesna tutulmuş gibi görünmektedir, ama aslında bu müstesna tutuluş bile bir kodlama sonucudur; komut verilmiş, ama kod, “ana kod” tarafından bir süreliğine kodsuzlaştırılmıştır.)
Bu hiç de kolay bir şey değildir.
Aynen, hiçbir şeyin rastlantı eseri olmadığını kabullenmek gibi…
Bir şeylere vakıf oldukça artan hayret ve şaşkınlık, bağrında besleyip büyüttüğü “kuşku”yu bertaraf edebilmek için gönül gözüne, bunun pekiştirdiği “inanç” müessesesine ihtiyaç duymaktadır.
Belki, “şaşmaz bir ölçü” de, “her şey rastlantı eseridir” diyenlerin, sözlerini bitirdiklerinde dudaklarının kenarında oluşuveren o küçük kıvrım, o tik, o manidar gösterge; veya yazılarının satır aralarında “uzak” bir yerlere işaret eden o “rastlantısal”(!) anlam çağrıştırmasıdır!..
Yaratılışta bir rastlantı olsaydı, bu, insanoğluna yöneltilmiş en büyük aşağılama olurdu; kendi payıma, aşağılanmaktan hiç hoşlanmam!
Ne var ki, Darwin, Carl Sagan, Einstein, Marx, Freud gibi ateist(!) dehaları da bir kalemde silip atmam; onların amaçlarının beni gerçekten aşağılamak olup olmadığını sorgularım ve onların dehalarından yararlanmak için elimden geleni yaparım.
Bu dehaların amacının, beni aşağılamak değil; özel olduğundan hiç kuşku duymadığım müthiş sezgileri ile, üzerlerine düşen görevi ifa etmek olduğuna inanırım.
Ama en önemlisi tabii, desteklenmeleri gereken yerlerde desteğimi hiç esirgemediğim gibi, karşı çıkılması gereken yerde de karşı çıkmaktan hiç kaçınmam!
Ne yazık ki, deha, dünyada çon ender rastlanılan bir “kurgu”, bir “tasarım”!..
Kozmik Tasarımcı’nın özel kurgusu, özel tasarımı…
9) Yaratılışa Müdahale:
Yaratıcı dönem dönem müdahalelerde bulunuyor mu Yaratılışa?
Yoksa hiçbir şeye karışmadan, “beynini” çalıştırmayan insanoğlunun, bu Harikulâde Yaratış’ını mahvetmesine göz yumuyor, olan bitene tamamen kayıtsız mı kalıyor?
Kıyamet Suresi’nin 36. ayetinin bildirdiği gibi, “İnsan başıboş bırakılacağını mı sanıyor?” gerçekten!
Hiç kuşkusuz, insan başıboş bırakılmıyor ve yine hiç kuşkusuz Yaratıcı, Yaratılış’a müdahalelerde bulunuyor. (Mükemmel bir kurgu müdahaleye neden görek görsün, hâşâ Kozmik Tasarım’ın aksayan bir yönü mü var ki Tanrı müdahale etsin, diye düşünebilirsiniz; “düşünmelisiniz” zaten…)
Yaratıcı “bazen” müdahalede bulunuyor ve bunu açık seçik bildiriyor da! Gaipten haber aldığını iddia edenler veya o salakça giysiler içinde ortaya çıkıp din adına ahkâm kesen kimi meczuplar gibi olmamak, böyle hazin bir acınasılığa meydan vermemek için, bu iddianın maddi delillerini ortaya koymak gerekir, değil mi?
Maddi delil, inananlar için Alah’ın sözleridir; Mesaj’dır!
Biz de O’na bakacağız…
Önce, direkt büyük müdahale olarak kabul edilmemesi gereken, bazı “destek”lerden, bazı küçük “karışma”lardan, küçük mucizelerden söz edeceğim; böylece nelerin yapılabileceği/yapıldığı yönünde “beyninizde” bir fikir oluşturmaya çalışacağım. (Neden ikide bir “beyin”den söz ediyorum?)
Emrine “enerjiden yaratılmış” bina ustaları ve dalgıçlar tahsis edilen(Sâd, 36-38), “cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan bir ordunun düzenli bir biçimde sevk edilerek” (Neml, 17) kendisine destek olunan Hz. Süleyman mesela… Ateş’in yakamadığı, “ona serin gelmesinin buyurulduğu”(Enbiya, 68-69) Hz.İbrahim mesela… Ashab-ı Kehf’in (mağara sakinleri) köpekleriyle birlikte bir mağarada 309 yıl korunup gözetilmesi (Kehf, 25) mesela…
Bunlardan daha büyüğü mesela… Hz.Resul’ün “göğe yükseltilerek” yolculuk ettirilişi ve yolculuk esnasında kendisine birçok ayetin/izin/işaretin yakından gösterilişi (İsra, 1; Necm, 13-18) mesela…
“Beynimizde” nispeten bir imaj oluştuğuna göre, şimdi nispeten küçüklerden başlayarak büyük ve en büyük müdahaleye doğru “çok kısa” bir yolculuk yapalım. (Birçok müdahaleyi atlayarak tabii, zamanımız az…)
Üzerlerine “kurumuş çamurdan damgalı taşlar” atan bir kuş surüsü(!)nün, o güne kadar tarihin gördüğü en büyük ordulardan birini mahvedip “kurumuş ekin yaprağına” çevirmesi…((Fil, 1-5) (Burada, “kuş” diye terceüme edilen “tayr” sözcüğü, aslında “uçucu” anlamına geliyor; ilginç değil mi?) Denizin yarılarak Hz.Musa ve kavminin karşıya geçmesine izin verişi… (A’raf, 136; Taha, 77-78 ve diğerleri.) Bazı kavimlerin birtakım yöntemlerle hizaya getirilişi, hatta tarihten silinişi:
Ad Kavmi’ni perişan eden, içinde “acıklı azap” taşıyan rüzgâr(Ahkâf, 24-25), “dondurucu, uğultulu bir kasırga” (Kamer, 19-20), bir “azap kamçısı” (Fecr, 13)
Semud Kavmini mahveden “korkunç titreşimli bir ses”(Hud, 67), koca kavmin “kuru bir ot gibi kırılıp ufalanması”… (Kamer, 31)
Ress Halkı(Kaf, 12), Eykeliler(Şuara, 189), Tûbba Kavmi(Dûhan, 37), Medyen halkı(A’raf, 85)
Ve diğer kavimler… (A’raf, 101)…
Lut Kavmi’nin homoseksüellik nedeniyle artadan kaldırılışı: “Çakıl taşları gönderen bir rüzgâr”(Kamer, 34), “Rabbin katında damgalanmış taşlar”(Hud, 83), “Rabbin katında işaretlenmiş taşlar”(Zariyat, 34), “o korkunç titreşimli ses”(Hicr, 73); ve bir bakıyorsunuz Sodom ve Gomorra şehirleri haritadan silinmiş…
Şimdi, biraz hızlanalım.
Kanaatime göre Yaratılışa yapılan en büyük 3. müdahale Nuh Tufanı’dır. Bu öylesine büyük bir müdahaledir ki, Arz üzerinde ancak bir gemi dolusu “soluk alabilen canlı” kalmış, diğerleri toptan imha edilmiştir.
Yaratılışa yapılan en büyük 2. müdahale Kutsal Kitapların indirilişi ve peygamberler vasıtasıyla insanoğluna tebliğidir. Bu Kitapların sonuncusu, son insan ırkının (Hz.Adem’le başlayan son ırk) evrimini tamamlayan “beyninin” algılama gücüne göre düzenlenmişi, son peygamber Hz.Muhammed tarafından insana tebliğ edilen Kuran’dır. Kadir gecesi başlayan (Kadir, 1; Dûhan, 3) bu olay ve bu olayın tebliğcisi hakkında çok fazla şey söylemeye gerek yoktur. Bilinmesi gereken şey şudur: Her şey bu Kitap’la kemale erdirilmiş ve söylenecek her şey söylenmiş, din tamamlanmıştır. (Bu nedenle Allah’ın Elçi’si son peygamberdir; Arz’a bir daha peygamber gelmesi gerekecekse, O gelecektir; Hz.İsa değil.. Bu da başka bir konu…)
Böylece, Yaratılış’a yapılan en büyük müdahalenin, hatta Kuran’dan bile büyük olan müdahalenin ne olduğuna geldik!
Kuran’dan dahi büyük olan müdahale ne olabilir; biraz “düşünmeye”, “beyninizi çalıştırmaya” ne dersiniz…
Şu “bir buçuk kilogramlık et parçası” değil mi?
Düşünebilmek!..
Garip, değil mi?..
“O, O’dur ki; sizi önce topraktan, sonra bir spermden, sonra bir embriyodan yarattı. Sonra sizi bebekler olarak annelerinizin karnından çıkarıyor, sonra güçlü çağınıza ulaşasınız ve nihayet ihtiyarlar olasınız diye sizi yaşatıyor. İçinizden bir kısmı daha önce vefat ettiriliyor. Tüm bunlar, belirlenen bir süreye ulaşasınız ve aklınızı işletesiniz diyedir. (Mümin, 67)
İşte böyle!..
Nihayet “esas mesele”mize gelebildik…
Şimdi, konumuzla hiç ilgisi yokmuş gibi görünen bazı ön bilgilerle başlayacağım.
Her hareketinizin, sözünüzün, hatta düşüncenizin bir diske kaydolunduğunu, günün yirmi dört saati hiç durmaksızın “bir yerlere” canlı yayın yaptığınızı düşündünüz mü hiç? Saçma gibi geliyor değil mi? Ne yani; her insana odaklanan bir canlı yayın kamerası mı var, şu anda yeryüzünde yaşayan 7-8 milyar kişiyi ayrı ayrı kaydeden bir sistem mi mevcut; insanların tüm fiil, söz ve davranışları bir yerlerde kayda mı alınıyor?!.
Ne sandınız?!.
Bakın Mesaj bunu nasıl anlatıyor:
“Yoksa, kendilerinin sırlarını bilmediğimizi ve gizli konuşmalarını duymadığımızı mı sanıyorlar? Ama hayır! Yanlarındaki elçilerimiz yazmaktadır.” (Zühruf, 80/Muhammed Hamidullah)
“Bu bizim kitabımız, karşınızda gerçeği söylüyor. Çünkü biz, yapıp ettiklerinizin kopyasını çıkarıyorduk/yaptıklarınızı kaydediyorduk.(Casiye, 29/Yaşar Nuri Öztürk)
“Ve şu kuşkusuz ki, sizin üzerinizde koruyucular-bekçiler var. Çok değerli yazıcılar, bilirler yapmakta olduğunuzu.” (İnfitar, 10-12/Yaşar Nuri Öztürk)
“Oysa üzerinizde, kesin, bekçiler vardır; soylu yazıcılar, yaptıklarınızı bilirler.”(İnfitar 10-12/Muhammed Hamidullah)
İnsan, kozmik boyuttaki bir bilgisayara durmaksızın canlı yayın yapmaktadır. Üzerinde bekçi bulunmayan hiçbir insan yoktur(Tarık, 4); bu kaydedilenler insana bir gün gösterilecektir.(Tekvir, 10) bu kayıt işlemi o kadar açıktır ki, Mesaj bunu simgesel bir dil kullanarak şöyle bildirmektedir: “Yemin olsun ki, insanı biz yarattık. Nefsinin ona neler fısıldadığını da biz biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız. Sağında ve solunda oturmuş iki görevli, kayıt yapmaktadır. Bir söz sarf etmeye dursun, gözcü hemen zaptediverir.”(Kaf, 16-18)
Bu simgesel anlatım, bir başka ayette şu biçimde billurlaşıyor: “Ve defter ortaya konacak. O anda suçluların, onda yazılı olanlardan korktuklarını göreceksin. Ve ‘Eyvah bize! Bu nasıl deftermiş ki, küçük büyük hiçbir şey bırakmadan hepsini saymış!’ derler. Yaptıkları her şeyi ortaya konmuş bulurlar. Rabb’in hiç kimseye zulmetmez.” (Kehf, 49)
“İnsanı biz yarattık; nefsinin ona neler fısıldadığğını da biliriz!” ayrıntısı, bu simgesel dildeki “deftere yazılanlar”ın çok daha kapsamlı bir kayıt olduğunu açıkça bildiriyor; söz ve fiillerin dışında, “düşünce” de bir yerlere kaydoluyor olmalı!
Ve kaydoluyor tabii!
“Tüm zamanların en büyük müdahalesi” bu işte! Henüz insan sayılmayan o yaratığın -o her ne ise, hatta isterse maymun bile olabilir; ne fark eder ki- “beynine” boşuna müdahale edilmedi!..
İnsan beynindeki elektromanyetik kıvılcımlar, ister söz olarak anlam kazanmak üzere gırtlaktaki ses tellerine, ister fiil ve davranış olarak ortaya çıkmak üzere vücudun kaslarına, isterse de sadece “nefsin fısıldaması” olarak tarif edildiği biçimde kendini üreten gri hücrelere/kendi egosuna yönelsin, mutlak suratte bir “verici” işlevi kazanıyor ve “alıcı”ya her şeyi aktarıyor.
Kuran’dan anladığımıza göre, bu özel işlem sadece “insan”a uygulanıyor; çünkü “özgür irade/cüzi irade” diye tarif edilen şey, insana, “doğa yasalarına rağmen davranma” yeteneği dahil, her türlü “yaratmaya iştirak” ayrıcalığını tanıyor. (“Kaçma hızı”na ulaşıp uzayla açılma, yerçekimsiz ortam yaratma, ölmüş adamın spermlerini dondurup muhafaza ederek ölümünden sonra onu baba yapma, altmış kere Arapça hatim indirip Kuran’ın ne söylediği hakkında tek bir kelime dahi bilmeme gibi…)
Siz o canlının beynine müdahale edildiğinde (içine Tanrı’nın Nefesi üflendiğinde) ve böylece o canlı “insan” olduğunda, meleklerin artık “insan” olan bu yaratık önünde neden secde ettiklerini sanmıştınız ki!?.
Çünkü o, “akıllı”; o, biraz “O”…
“Yaratılmışların birçoğundan üstün olma”(7.şifre) keyfiyeti hiç kuşkusuz, kısa bir süre sonra çürüyüp toprağa karışacak o ölümlü beden ile sınırlandırılamazdı; bu, tüm zamanlara hitap eden bir biçimde somutlaşturulmalıydı ve öyle de yapıldı.
İnsan beyninin ürettiği elektromanyetik dalgalar o denli şaşılası bir mükemmellikte ki, çok sıradan bir örnek olarak; saniyede yaklaşık 300.000 km yol kat edebilen ışık Güneş’ten Arz’a yaklaşık 8 dikakada gelirken, sözkonusu bu elektromanyetik dalgalar Güneş’e bir “an”da ulaşabilmektedir. (O KozmikBilgisayar’a da… Yaratıcı’nın “insana şah damarından bile daha yakın olması” belki de budur işte; düşünebiliyor musunuz -“düşünebiliyorsunuz” tabii- Levhi Mahfuz ve insan iç içe!..)
“Bir ben var benden içeri!” bal gibi de gerçek, su katılmamış bir gerçek!
“Düşünce üretme açısından insan beyninin alabileceği farklı haller, 2’nin 10.000.000.000.000 kere kendisiyle çarpılması sonucu hesaplanabiliyor. Bu, bu mükemmellikteki insan beyninin dahi hayal edemeyeceği büyüklükte bir sayı olup, Evren’deki elementer parkitüllerin (elekton ve proton) tümümün toplamından bile daha büyüktür.”(Carl Sagan/Cennetin Ejderleri/e yayınları, 1986)
İnsanın içine Tarrısal Ruh üflenmesi, o akıl ötesi Kozmik Şuur’dan belirli bir ölçüde de olsa nasiplendirilmesi, “yeterli olçüde akıllandırılması” anlamındadır.
Kuran’ın bildirdiğine göre, henüz insan olmayan bir canlıya müdahale edilmiş ve o caanlı “insan” sıfatını kazanmış; “özgür irade” diye isimlendirebileceğimiz keyfiyet ile de “yaratmaya iştirak” ayrıcalığını elde ederek “okula başlamış”tır…
Şimdi, “tüm zamanların en büyük müdahalesi”nin, şuursuz bir canlının beynine müdahale edilerek şuurandırılıp insan haline getirilişinin, Kuran bildirimleri ışığında ayrıntısına girebiliriz. (Müdahale münhasıran beyne değil tabii, insan genomuna; ama bu, en belirgin farklılığı beyinde yaratıyor, beynin kapasitesini “şuur” üretecek biçimde artırıyor. Bilimadamları bu nedenle, insan bedeninin, atası farz edilen yaratıkla orantılandığında aşırı biçimde büyümemesine rağmen beyninin %300 büyümesini hayretle karşılıyorlar. Beden % 20-30 büyürken, beyin % 300 büyüyor; çünkü “şuur” kazanacak.)
Zamandan kazanmak ve tekrara düşmemek için, “Aşamalı Oluşum” ve “Biçimlendiriliş” şifrelerinde verdiğim verilerin ışığında şunu söylemeliyim: Henüz insan sıfatı olmayan bir canlının insanlaştırıması bildiğiniz gibi içine “Ruhtan Üflenmesi” ile gerçekleşiyor. Hatta, hatırlayacağığnız gibi, Adem ve Havva bu canlıdan oluşturuluyor. (Kuran’da “Havva” ismi geçmiyor; “eşini” diyor Mesaj.)
Bu örneklerle bize bildirildiğine göre, söz konusu “Ruhtan üfleme” sonucu o canlının genetik yapısında birtakım değişiklikler oluyor ve neticede insan ortaya çıkıyor.
Kuran, bu “Ruh üfleme/Nefes üfleme” meselesine üç ayette değiniyor:
Sâd, 72: “Onu kıvamına erdirip içine ruhumdan üflediğimde…”
Hicr, 29: “Onu amaçlanan düzgünlüğe ulaştırıp öz ruhumdan içine üflediğim zaman…”
Ve Secde, 9: “Sonra da onu biçimlendirip ruhundan üflemiştir.”
Şimdi, bu “Ruh üflenmesi/Nefes üflenmesi” sonucunda genetik birtakım varyasyonlarla insan oluşturulmasını, bu bölüme kadar anlattıklarıma ek olarak, tüylerinizi diken diken edecek açıklıkta bir örnekle kanıtlayacağım.
Bildiğiniz gibi, Arz üzerinde yaşamış insanlar arasında “babasız” doğmuş tek çocuk Hz.Adem’dir. Havva, Tevrat’a göre Hz.Adem’in kaburga kemiğinden; Kuran’a göre ise”Adem”den yaratıldığına göre, Hz.Havva’yı bu kapsamın duşında tutmalıyız. Bu anlamda, Hz.Adem, Hz.Havva’nın hem anası, hem de babasıdır diyebiliriz. (Bu sadece bir benzetme tabii; Hz.Havva oluşturulurken, Hz.Adem’e nasıl bir müdahalede bulunulduğunu bilmiyoruz; esasen bu çalışmaya münhasır olmak üzere bunu bilmemiz de gerekmiyor belki -en azından ben bilmiyorum-. Hz.Adem’e “derin bir uyku” verildiğine göre, işlem uzun sürmüş olmalı, tek bildiğim bu.)
Üstteki paragrafta özellikle bir yanlış yaptım ve bunu hemen fark ettiğinizi de biliyorum. Arz’da yaşamış insanlar arasında, babasız doğan bir insan değil, iki insan mevcut; diğeri, Hz.İsa tabii… (Hz.İbrahim’in “kocamış” karısının hamile kalmasının konumuzla bir ilgisi yok, o başka bir şey. O kadına “tekrar doğurma yeteneği” bahşediliyor ve kadın kocasından hamile kalıyor.)
Ve Kuran’ı didik didik incelediğinizde görüyorsunuz ki, ilk insan yaratılırken uygulanan “Ruhtan/Nefesten üfleme” operasyonuna tabi tutulan Arz’da yaşamış tek insan Hz.Meryem!..”
“Ve Allah, ırzını bir kale gibi koruyan İmran kızı Meryem’i de örnek verdi. Biz onun içine ruhumuzdan üfledik. Ve o, Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını tasdikledi de içten inananlardan oldu.”(Tahrim, 12)
“Ve bedenini iffetle korumuş olanı da! Biz, ona ruhumuzdan üfledik, onu ve oğlunu, dünyalar için bir gösterge kıldık.”(Enbiya, 91)
“Ey Kitap halkı! Dininizde aşırı gitmeyin, ve Allah hakkında, gerçekten başkasını söylemeyin. Meryem oğlu İsa Mesih, ancak Allah’ın Elçisi, Meryem’e ulaştırdığı kelimesi ve kendinden bir ruhtur.”(Nisa, 171)
“Irzını kale gibi koruyan”, “bedenini iffetle korumuş olan” gibi anlatımlar, Hz.Meryem’in çocuğuna hamile kalmak için herhangi bir erkekle ilişkiye girmediğinin kanıtı. Peki; nasıl oluyor da, Hz. Meryem bir erkekle ilişkiye girmeden hamile kalıp Hz.İsa’yı doğuruyor?!.
İki örnek birbirine tıpatıp uyuyor!
Henüz insan olmayan bir canlıya “ruhtan üflendiğinde” nasıl onun genetik yapısı değiştirilip, beyni % 300 büyütülüp o canlı insanlaştırılmışsa; Hz.Meryem’in genetik yapısına da bu yolla müdahale ediliyor ve aynen Hz.Havva’nın Hz.Adem’den oluşturulması gibi, Hz.Meryem’den de Hz.İsa oluşturuluyor.
Hz.İsa’nın “durumu” ile Hz.Adem’in “durumu”nu örnek gösteren ilk kişi ben değilim, daha doğrusu bunu örneklendiren ben değilim veya bir başka ölümlü değil; bakın, Kuran, Ali İmran 59’da ne diyor:
“Allah katında İsa’nın durumu, Adem’in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona ‘ol’ dedi. Artık o oluverir.”
Bu operasyon, “içe üflenen o ruh” marifetiyle gerçekleştiriliyor; bu çok açık!
Bir canlıya “ruhtan üfleniyor” ve Hz.Adem, yani ilk insan ortaya çıkıyor; bir başka canlıya, bu kez bir insana aynı “ruhtan üfleniyor” ve Hz.İsa ortaya çıkıyor!
“Tanrı’nın Nefesi” bir canlıya üflendiğinde, her iki örnekte de görüldüğü gibi, ortaya çıkan şey, “bilinçli bir canlı” oluyor; o Muhteşem Nefes, üflendiği canlıda “bilinç” oluşturuyor… Ve bilindiği gibi, bilinç, insanla diğer canlılar arasındaki tek uçurum… Her türlü biyolojik benzerlik, her türlü biçimsel benzerlik o veya bu biçimde kabule şayan; ama sıra “bilinç” konusuna geldiğinde, herkesin teslim etmek zorunda olduğu gibi, ortaya çıkan şey, hiçbir surette kapanmayacak olan o derin uçurum!
Bu canlılar üzerinde uygulanan şey, bugünkü teknolojik seviyemiz göz önüne alındığında, “klonlama” veya “kök hücreden karşı cinse gerek kalmadan döllenme”ye benzer bir şey olsa gerek; tabii bunun İlahice olanı… (Yarın teknoloji ilerler, başka bir şey bulunursa, örneği ona uyarlarız.)
Peki; bunun beyne müdahale olduğunu nereden çıkarıyoruz?
Yukarıdaki açıklamalara ek olarak söylenmesi gereken belki de tek şey, insanın elinden bilincinin çekilip alınması halinde geriye kalacak olan şeyin sadece sıradan bir hayvan olacağıdır; üstelik sürekli değişen Arz koşulları gözönüne alındığında hiç de öyle mükemmel olmayan bir hayvan. (Bedenimiz tabii ki mükemmel, ama bir “insan” için mükemmel; bir dağ keçisi, bir balık, bir kartal için mükemmel değil mesela; bu farklı bir şey. Arz’da “insan” olacaksa, ancak bu mükemmel -insan baz alındığında mükemmel- beden yapısı ile olabilirdi.)
Evet, “bize bir şekil verilip sonra o şeklimiz güzelleştirildi”(Mümin, 64); evet, “gerçekten en güzel bir biçimde yaratıldık”(Tin, 4); evet, “en güzel ölçülerle şekillendirildik”(İnfitar, 7); evet, hatta “parmak uçlarımız mükemmelleştirildi.”(Kıyamet, 4); ama bunlar bizi diğer canlılardan ayıran temel özellikler değil.
Temel özellik, bilimadamlarını şaşkınlıktan şaşkınlığa sürükleyen, bu mesele açıldığında onları dut yemiş bülbüle çeviren o betimlenemez “bilinç”, o tanımlanamaz “farkındalık/kendindelik”, o muhteşem “şuur”, o bir parça “O”luk…
İşte bu müdahale bu nedenle Kuran’ın indirilişinden ve peygamberlik müessesesinden dahi büyük bir müdahale; çünkü bu müdahale olmasaydı, Kuran, insanlar tarafından anlaşılamayacağı için indirilmesine de ihtiyaç duyulmazdı!
Klasik tanımıyla “yaşam” sahipleri arasında, bir başka deyişle Arz’da yaşayan canlılar arasında sadece insan Kuran’a muhatap, çünkü sadece o şuurlu; sadece onun beyni “şuur/bilinç” üretecek kapasitede.
İşte bu nedenle, insan genomuna yapılan müdahale beyne yapılan bir müdahaledir; Arz’da yaşayan diğer canlılarla diğer farklılıklar, “beyin” ile kıyaslandığında anılmayacak kadar küçük kalır.
Bu “Tanrısal Müdahale” sonucudur ki, insan, o Kozmik Bilgisayar’a sürekli canlı yayın yapmakta; bu muhteşem müdahele sonucudur ki, insanın sadece yapıp ettikleri değil, “sayfalara yazılan niyeti” bile dikkate alınmaktadır.
İşte bu Kozmik Müdahaledir ki, Yaratıcı’yı, bir başka ifade ile o “İlahi Hiyerarşi”yi insana şah damarından daha yakın yapmaktadır.
Ne diyordu ayet; tüm bunlar, aklınızı işletesiniz diyedir!
Belki konumuz değil ama -belki de tam da konumuzdur, belli mi olur-, “akıl” ile yani “beyin” ile “diğer taraf” arasında direkt bir bağlantı var galiba; “akıl” ile “cennet-cehennem” simgeleştirmesi arasında bir ilişki var galiba.
“Aklımızı işletelim” diye yaratıldıysak, hiç kuşkusuz buna uygun bir beyin kapasitemiz olmalıydı; ve işte bu müdahele sonucunda diğer canılardan ayırt edilerek “düşünme” yetisiyle donatıldık.
Şahsen bu müdahaleyi şükran ve minnetle karşılıyor, Yaratıcı’ma teşekkür ediyorum.
21 Mart 2009 Cumartesi
Evrim Teorisi IV - Sonuç
Şimdiye kadar münhasıran gökler’den hareket ettik ve bu konuda bugüne dek ileri sürülenleri sınamak için Yaratılış’ı anlamaya çalıştık.
Ortaya sürdüğümüz verileri şifreler bazında kısaca bir toparlamak gerekirse, şöyle bir sonuçla karşı karşıyayız:
1) Her şeyin oluşması için Arz yeterli bir zamana sahip; bazı ehli kitap ilahiyatçılarının iddia ettiği gibi, Dünya ne 6.000 yaşında, ne de yaratılış 6 x 24 saat sürmüş.
2) Bildiğimiz anlamda “yaşam”, gökten indirilip yerde tutulan bir su (Müminun, 18) ile ve o suyun içinde başlamış; ve tabii yaşayan her şeyin özü su. (Gökten indirilen bu su ayrıntısına giremedik; burada sözü edilen su, “yağmur” değil, başka bir şey. Yağmur başka ayetlerde uzun uzun anlatılıyor. Başka bir çalışmada açarız inşallah. Küçük bir pencere: Arz’a çarpan ve su buzundan oluşan bir meteor mu acaba?)
3) Bütün canlılar tek bir “ortak ata”dana gelmişler. Hepimizin, tüm canlıların tek bir atası mevcut; Kitap’ın deyimiyle “hepimiz tek bir canlıdan yaratılmışız”.
4) Kozmos’un oluşturulmasında göze hemen çarpan bir aşama mevcut; ama biraz sağduyu, bu aşamanın canlılığın/yaşamın oluşumunda da rol oynadığını su götürmez bir biçimde ortaya koyuyor. Yaşam ortaya çıktıktan sonra belirli aşamalardan geçerek insana dek ulaşıyor.
5) İnsan “henüz hiçbir şey değilken”(Meryem, 67)den alınıp bugüne getirilene dek, sürekli olarak biçimlendirilmiş. İnsan için bir düzgünlük amaçlanmış ve insan o amaçlanan düzgünlüğe Allah tarafından ulaştırılmış. (Bu şaşkınlık uyandıracak kadar ilginç ayet üzerinde biraz durmanızı öneririm; bizzat Kuran’dan okumalısınız. “İnsan” veya “prototipi” mevcut, ama henüz hiçbir şey değil!)
6) Canlı türleri kendi içlerinde değiştikleri gibi, türler, birbirine de dönüşebiliyor. Bir canlı türü, bir başka canlı türü halini alabiliyor.
7) İnsanoğlu, üstün bir yaratık. Tamam; Kâinattaki en üstün yaratık değil belki ama en üstün olanlardan biri. Hiç kuşkusuz, Arz üzerinde yaşayan diğer canlı türleriyle kıyaslanmayacak kadar üstün.
8) Yaratılış söz konusu olduğunda, rastlantısallıktan bahsetmek mümkün değil! Şu klasik “alın yazısı” anlamında olmayan bir “kader” her şeye hakim. Her şey, bir planın, kozmik bir tasarımın bir ürünü. Özele indirgersek, “yaşam” ve “insan” rastlantı ürünü değil. Bilinçli bir oluşum söz konusu. Kısacası bir “yaratılmışlık” söz konusu; rastlantı sonucu oluşmuşluk değil. (Evrim Teorisi ile bu şifreden itibaren “görece” çelişmeye başlıyoruz.)
9) Allah, her şeyi yarattıktan sonra, bir yerlerden kayıtsızca bakıp Yaratılış’ın pörsütülmesine izin veren bir Güç değil; gerek gördükçe müdahale ediyor! Mükemmel olması gereken bir tasarım müdahaleye neden gerek duysun, diye düşünülebilir; evet, mükemmel bir tasarım mevcut, ama mükemmel bir “özgür irade” de mevcut. Bu özgür irade, Esas İrade’nin izniyle, “okul”daki müfredatı bazen pörsütme gücüne de sahip olacak kadar “akıllı”; belki bu da “müfredat”ın bir parçası. Öyle veya böyle, Yaratılış’a Allah tarafından bir müdahale olduğu su götürmez bir gerçek. (Evrim Teorisi ile bu şifrede bir hayli ters düşüyoruz; ve esasen düşmeliyiz de! Bilimin görevi burada son buluyor çünkü; bilim, o muazzam görevini başarıyla ifa ediyor ve bir kenara çekiliyor. Çekilirken de herhangi bir saygısızlıkta bulunmuyor üstelik.)
Tüm bunlar, Mesaj’dan çıkardığımız sonuçlar.
Söyler misiniz; yaşamı boyunca biyolojiyle hiç ilgilenmemiş biri dahi bu göstergelerden bir “evrim”e ulaşmıyor mu? Kendinize şunu sorar mısınız: Allah bu hususta neden bu denli bilgi ile donatmış Kitabını?
Şifrelerin ışığında baktığımızda, insanın maymundan türediğine dair hiçbir bilgi yok değil mi?
Gayet tabii olmayacaktı, çünkü insan maymundan türememişti; zaten Darwin de bunu iddia etmiyordu. Bilim dünyası, maymun ile insanın bir primat türünden, ortak bir atadan evrimleşerek geldiğini söylüyor; bunun neresi İslam’a aykırı?!. (“İnsan var ama henüz hiçbir şey değil”; hatırladın mı?)
İnsanın neden türediği bilimi ilgilendiren bir konu. Peki bilim nedir? Allah’ın bir başka Kitabı değil mi? Bilime duyulan bu korku neden?
Akla şöyle bir soru da gelebilir: Kuran neden her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlatmıyor da, bazı şeyleri anlamak için bilime ihtiyaç duyuluyor?
Kuran’ı incelediğinizde şaşırtıcı bir şeyle karşılaşıyorsunuz: Kuran sadece Yaratılıştan söz etmiyor ki; hukuk, felsefe, ekonomi, kimya, astronomi, jeoloji, tıp, sosyoloji, psikoloji…
Bunların tümü en ince ayrıntısına kadar anlatılsaydı, Kuran bir stadyum’a sığmayacak büyüklükte bir hacime sahip olurdu; ve o zaman insanların akıllarını çalıştırmalarına gerek kalmazdı tabii. Oysa, yukarıda “akıl” ile “öte taraf” arasında bir ilişki, bir bağlantı olduğunu görmüştük. Kız çocuklarını diri diri gömen cahil bir topluma bir stadyum hacmindeki kitap gönderilir mi?!. (Jeolog dostlarım, “Siz dağları donuk durgun görürsünüz, oysa onlar bulutlar gibi dolaşmaktadır.” mealindeki ayet yeteri kadar açık değil mi; bu, henüz hiçbir bilimsel keşfe vakıf olmayan “görece” ilkel bir insan toplumuna daha veciz nasıl anlatılabilirdi ki?!.)
Peki, şimdi niye göndermiyor?
Gerek yok ki; bilim, “sırası gelen” her şeyi çözüyor zaten.
İşte sırf bu nedenle bile, din ile bilimin kavga etmemesi gerekiyor; herkes kendi işine bakacak!
Sen ona hurafeci diye saldırırken öteki de seni Allahsız komünist diye damgalarsa, işte böyle binlerce yıl kavga eder durursun!
Ama bu kısa çalışmada anlatmaya çalıştığım şey tam da bu işte: Bilim ile Kuran çelişmiyor! (Çeliştirmek için özel bir gayret sarf ederseniz, başka tabii!)
Bu çalışmayı da bu nedenle yaptım işte!
Bilim ile Kuran çatışmıyor; bırakalım Darwincilerle Hıristiyan ve Musevi ilahiyatçılar kozlarını paylaşsınlar; bizim böyle bir sorunumuz yok ki. (Esasında onların da yok, bu ayrı bir şey.)
“Biz insanlar, bir ağaca kıyasla değişik görünüşteyizdir. Hiç kuşkusuz, dünyayı bir ağacın algıladığından farklı algılarız. Fakat molekülün asıl yapısına bakınca, ağaçla insanın kalıtım açısından nükleik asit kullandıkları görülür. Hücrelerimizin kimyasal yapısını denetleyici enzimler olarak proteinleri kullanmaktayız. İşin daha da anlamlı yanı, nükleik asit bilgisini protein bilgisine çevirmek için, insanın da, ağacın da, gezegenimizdeki hemen tüm öteki yaratıkların da aynı şifre kitabını kullanmakta oluşlarıdır. Molekül benzerliği açısından temeldeki bu birlik için yapılabilecek akla uygun açıklama şudur: Ağaçlar da, insan da, balık da, salyangoz da, kısaca tüm canlı varlıklar, gezegenimiz tarihinin ilk dönemlerinde tek ve aynı yaşam başlangıcından kaynaklanmışlardır. (…) Bilinen organik molekül sayısı on milyarı aşar. Oysa bunlar arasında yalnızca ellisi yaşamın temel faaliyetlerine gereklidir. Aynı örüntüler değişik işlevler için şaşılası bir düzenle kendilerini koruyarak yinelenirler. Yeryüzündeki hayatın temelinde yatan ve hücrenin kimyasal yapısını kontrol eden proteinlerle kalıtsal talimatları taşıyan nükleik asitlerden oluşan moleküller, hem bitkilerde, hem hayvanlarda temelde aynıdır. Çınar ağacının da, bizlerin de yapısı aynı harçtandır. Zaman açısından yeterince geriye doğru gidildiğinde ortak bir atamız olduğu anlaşılır.”(Carl Sagan/Kozmos-Evrenin Ve Yaşamın Sırları/Altın Kitaplar Yayınevi, 1990.)
Ateist diye küfür ettiğiniz bu müthiş adam, bu olağanüstü ruh, bu seçkin abide bunları neredeyse 20 yıl önce söylemişti, şu anda yaşasaydı kimbilir daha neler söyleyecekti! Fena mı olacaktı yani! Adam farkında bile olmadan Kuran’ın emirlerini yerine getiriyor, tabiatı araştırıyor, insanın ve Kâinatın oluşumu hakkında ömür tüketiyor. Siz bu sözlerde Kuran’a aykırı bir şey görebiliyor musunuz? (Üstelik bu muazzam bilgin, bilim alanında son derece muhafazakâr/ihtiyatlı biriydi; tüm yaşamını bilime ve Evren’deki diğer canlılarla iletişime adamıştı.)
Ben bu mübarek adamla neden kavga edeyim ki?!.
Darwin’in “doğal seçilim”i temelde üç önerme üzerine bina edilmiştir:
1) Organizmalar değişir ve değişiklikler (en azından kısmen) kalıtımla yavrulara aktarılır.
2) Organizmalar hayatta kalabilecek olandan daha fazla yavru yapar.
3) Ortalama olarak, çevre koşullarına en uygun yönde değişiklik gösteren yavrular hayatta kalır ve ürer. Böylece, yararlı değişiklikler doğal seçilim yoluyla topluluklarda birikir.
Ben bu adamla neden kavga edeyim?!.
“Bu üç önerme doğal seçilimin nasıl işlediğini anlatsa da, Darwin’in bu ilkeye biçtiği temel doğruyu göstermeye yetmez. Darwin’in kuramının temel iddiası, doğal seçilimin, uygunsuzluğun celladı olmakla kalmayıp aynı zamanda evrimin yaratıcı gücü olduğudur. Doğal seçilim uygunluğu da kurmalıdır; her kuşakta rastlantısal olarak oluşan çeşitlilik tayfının en uygun kısmını koruyarak adım adım uyum yaratmalıdır.” (Stephah Jay Gould/Darwin Ve Sonrası/TÜBİTAK-Popüler Bilim Kitapları, 2000.)
“Rastlantısal olarak oluşan çeşitlilik tayfı…”
N’olmuş?!. Her şey o denli mükemmel ki, adam bunu yaratabilecek bir Güç’ün olduğunu kabul bile edemiyor ve bunu rastlantısallığa bağlıyor. (Belki de, o Güç’ü kanıtlamak mümkün olmadığı için, bunu görmezden geliyor; çünkü bunu deneyemiyor, sınayamıyor, gözlemleyemiyor, tekrar edip aynı sonuçları alamıyor.)
Bu adam birtakım şeyleri rastlantıya bırakıyor, hatta her şeyi rastlantıya bırakıyor diye bilim dünyasına sunduklarını tümden inkâr mı etmem gerekiyor? Bir zamanların islam ilahiyatçılarının icmaı, yani ortak kanaati dünyanın düz olduğu yönündeydi, buna uygun fetvalar yayınlıyorlardı; sırf bu konuda hata yaptılar diye, o bilginlerin tüm birikimlerini inkâr mı edeceğiz şimdi?!. (El Ezher Üniversitesi’nin Dünya’nın düz olduğu konusunda açıklaması var, deniyor, ben görmedim; kaynak aktaramayacağım için bunu parantez içinde veriyorum.)
“Doğal seçilime çok basit bir örnek, yeşil bir ağacın üzerinde yaşayan yeşil ve beyaz yaprak bitlerinden, beyaz olanların silinip gitmesi; yaprağın rengine benzerliğinden dolayı doğal bir koruma kazanan diğerlerinin avcılardan kurtulma yetenekleri nedeniyle nesillerini sürdürebilmeleridir.”(Gould/aynı eser.)
Buna nasıl itiraz edilebilir?
Evrimci İslam bilgini Cahız, bunu, esmer bir adamda koyu renk bitler ve kızıl saçlı bir adamda kızıl renkli bitler örneği ile açıklıyordu. Esmer adam, beyaz veya kızıl bitleri kolayca görüp öldürmekte, ama göremediği için öldüremediği siyah bitler yaşamaya devam etmekteydi.
Bu kadar mantıklı bir şey nasıl inkâr edilebilir?!.
Bakın, bizden bir örnek. Profesör Doktor Filiz Perkün, bundan 35 yıl önce neler yazmış:
“… Hayvanlarda kesintili olan diş dizeleri ilkel maymun olan parapithecus’lardan beri kesintisiz hale dönüşmüştür. İnsanlarda ise bütün dişler birbirine değecek şekilde dizilir ve diş dizeleri kesintisizdir.
“Bunun yanında segital yön yüz küçülmesi diş dizelerini de etkilemiş ve insan diş dizelerinin bu yön boyutları da daha küçük bir hal almıştır. Bu küçülme diş hacimlerini de etkilemiştir. Maymunlarda bile görülen, köpek dişlerinin karşı çeneye taşması ve buna bağlı olarak maymun diasteması adı verilen aralıklar insanlarda yok olmuştur.
“Ancak, halen diş kavisleri ve dişlerin küçülme temposu, çene kemiklerinin ufalma hızına uymamakta ve belirli bir yavaşlık göstermektedir.
“Bu yavaşlığa bağlı olarak akıl dişlerinin sürme arızalarına ve dişlerin sıkışıklık ve çapraşıklıklarına daha sık olarak rastlanmaktadır.”(Prof.Dr.Filiz Perkün/Çene Ortopedisi- cilt 1/1973)
Diş Hekimim Nuran Çulcuoğlu, bu konuyu sorduğumda, bazı ailelerde artık yirmi yaş dişlerine sartlanmadığını özellikle belirtmişti. Ateşin denetim altına alınması ve yiyeceklerin pişirilerek yumuşatılması, eskisi kadar güçlü ve yoğun diş gerekliliğini ortadan kaldırmış gibi görünüyor.
Kimi insan, yırmi yaş dişlerinin çenesinde kendisine yer bulamaması nedeniyle çok sıkıntılı anlar yaşıyor, bu hepimizin bildiği bir gerçek; ne yani, Tanrı Yaratış’ta bir kusur mu işledi ki, bu tip “genel” sorunlarla karşılaşıyoruz?!.
Tabii ki, hayır; değişen şartlara göre biçimlendirilmemiz devam ediyor; hepsi bu! (Kudret’in büyüklüğüne bakın: Küçük bir transistörlü radyo, şartlar değiştiğinde ve geliştiğinde kendisi de gelişerek plazma tv olarak yaşamını sürdürüyor; Allah bu denli önemli bir eser üretmiş işte!)
Bunları söyleyen insanlara alay olsun diye muz uzatırlar ya hani; ne hazin bir yanılgı içinde olduklarını dahi göremiyorlar bunlar. Tamam, maymunla %99 akrabayız, ama bilmedikleri şey, o uzattıkları muzla da %50 akraba oluşumuz; bunu genetik bilimciler genlerle kanıtlıyorlar!
Son yapılan araştırmalar, Güney Amerikada yaşayan dev kertenkeleler ve boa yılanları üzerine. İkisi ciddi yakınlıkta akraba, ama kertenkelenin ayakları varken, yılanın yok. Bu ayaklar nasıl oldu da evrimleşerek kayboldu diye araştıran bilimadamları, inanılmaz bir Tanrısal Mühendislikle karşılaşıyorlar: Ayaklar kaybolmuyor aslında; ayakların oluşumundan sorumlu gen, o bölgedeki aktivitesine son veriyor ve ayaklar gövdeyle birleşiyor. Ama şaşırtıcı olanı, bu genin, bu ayak yapma yeteneğini hâlâ bağrında barındırıyor olması. Tanrı öyle muazzam bir şey yaratmış ki, yarın bir gün şartlar değişse ve ayaklar o yılana tekrar gerekli olsa, yapılması gereken tek şey o geni harekete geçirmek, bilim adamları buna aktive etmek diyorlar, hepsi bu. Daha da şaşırtıcı olanı, Tanrı o gene öyle kesin ve öyle matematiksel bir buyruk vermiş ki, o gen “ne zaman aktive olacağını/olması gerektiğini” biliyor; siz kabul etseniz de etmeseniz de, siz komünist ateistleri hapislere koysanız da koymasanız da!
İşte bir başka hazin olan şey de bu: Evrimci, farkına bile varmadan Yaratıcı’nın ne muazzam bir Sanatçı olduğunu anlatırken, yobaz kafa bunun tam tersini yaparak Tanrı’nın o kadar da yetenekli olmadığını kanıtlamaya çılışıyor; çelişkiye bakın! (Gözünü sevdiğim Müslüman kardeşlerim, Allahaşkınıza dikkat: Sözüm size değil; “karılarını kıskanmayan komünistler” kadar aşağılık iftiralar atan namussuzlara! Onlar kendilerini bilirler!)
“Az gittiler uz gittiler, bir arpa boyu yol gittiler. Balinaların karada yaşayan dört ayaklı atalarının arka bacakları zamanla bir yumruya dönüştü. Pokicetus yürüyordu, ama ambolucetus hem yüzüyor, hem yürüyordu. Omurgasına eklemlenen leğen kemiği sayesinde karada kendi ağırlığını taşıyabiliyor; bu arada perdeli ayakları, omurgasını dalgalandırarak yüzerken, su altında ek güç sağlıyordu. On milyon yıl sonra, boyu 18 metreyi bulabilen yılan benzeri Basilosaurus’un küçülmüş bacakları vardı. Bazı kanıtlar, diz eklemleri ve ayaklarına kadar hâlâ tam olarak varlığını koruyan bu bacakların, çiftleşme konumunu almaya yardımcı olduğunu düşündürüyor. Bugün, balinanın arka bölümleri çok küçük ve içerlek daha çok üreme organlarına destek oluyor. Daha uzun ellerin ve ayakların kodunu taşıyan genleri de koruyorlar, hatta bazıları bir ya da iki bacaklı doğuyor. Bundan 15 yıl önce, erken dönemleriyle ilgili o kadar az şey biliniyordu ki, yaradılışçılar balinaları, günümüzdeki türlerin doğal seleksiyon sonucu ortaya çıkmış olmadığına dair iddialarının kanıtı olarak gösteriyorlardı. Oysa şimdi, balinalar evrimin en iyi örneklerinden biri oldular. (National Geographic, Kasım, 2001)
Buyrun size türlerin dönüşümü!
Bunda tanrısal olmayan ne var?!.
Dergi “yaratılışçılar” derken tabii ki kendi dünya görüşünü ortaya koyuyor; tamam da bu neyi değiştirir. Onlar rastlantısal mutasyonlar desinler, biz Allah diyelim; bu, türlerin -gerektiğinde- birbirine dönüştüğü gerçeğini değiştiriyor mu?!.
Yukarıda altını çizdiğim cümleyi bir kez daha okuyun; “daha uzun ellerin ve ayakların kodunu taşıyan genleri de koruyorlar.”; Yaratıcı bu denli muhteşem bir “kodlama” yapmış işte. Yarın ihtiyaç olursa o kol ve bacaklar tekrar çıkabileek yeteneği bağrında barındırmaya devam ediyor.
Sonuçta türler birbirine böyle dönüşüyor işte!
Ama önemli bir mesele var; ve yavaş yavaş işin can alıcı noktasına da geliyoruz tabii…
Bakın bir ateist(!) bilimadamı nasıl da kıvranıyor(!): “Darwin’in 130 yıl kadar önce ortaya koyduğu bu teori hâlâ aşağı yukarı aynı şekliyle kabul görmektedir ve birçok olgunun açıklanmasında başarılı olmuştur. Ancak, bilinç konusu bir istisna oluşturuyor gibi görünmekte, Darwin’in teorisinin kalıplarına uymayı inatla reddetmekte, büyük ve başa çıkılması zor bir sorun olmaktadır.” (Marian Stamp Davkins/Hayvanların Sessiz Dünyası/TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, 2000. Bu bilimci, su katılmamış bir evrimcidir ve “namuslu” biri olduğunu da işte böyle ortaya koymaktadır.)
Benzer sıkıntıyı Darwin de yaşamış: “Maymunların zekasının niçin insanlar kadar gelişmemiş olduğu sorusuna, ancak genel sebeplere dapanarak cevap verilebilir. Birbirini takip eden gelişme basamakları hakkında bilgisizliğimiz gözönünde tutulacak olursa, daha kesin herhangi bir cevap beklemek anlamsız olacaktır.” (İnsanın Türeyişi/Charles Darwin/Sol Yayınları, 1968/Sayfa113)
Aynı kaygıyı taşıyan bir başka namuslu ateist daha var, bakın neler diyor: “Bu sorular herkesi olduğu kadar bilim insanlarını da meşgul etmektedir. Daha sonra göreceğimiz gibi bugün bazı tezler ortaya koysalar da biyologlar için bilinç hâlâ başa çıkılması zor ve şaşırtıcı bir sorundur. Şaşırtıcıdır, çünkü onların, bilinen evrimsel bakış açısına tam uymamaktadır. Bu, bilim insanlarının kendilerini rahatsız hissetmelerine yol açar. Öyle ki bazen bilincin bilimsel bir konu olduğnu bile reddederek bunun, bilimsel olarak ele alınamayacağını ve dolayısıyla herhangi bir bilimsel teori için sorun oluşturmadığını söylerler. Ama gerçekte bir sorundur ve dahası biyolojinin kilometre taşlarından biri olan Darwin’in doğal seçilim teorisi açısından bir sorundur.” (Marian Stamp Dawkins/Hayvanların Sessiz Dünyası/ TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, 2000)
Peki, Darwin’in yakın dostu ve yandaşı Thomas Henry Huxley, 1863’te ne diyordu: “İnsanlarla hayvanlar … arasındaki uçurum derinliğine hiç kimse benden daha çok inanmış değildir. … çünkü olağanüstü düşünme ve konuşma yeteneği yalnızca onda vardır; ve o … bu yeteneğinin üstünde, bir dağın doruğunda dikilir gibi, kendisine göre aşağıda kalmış soydaşlarının çok yukarısında durarak, gerçeğin tükenmez kaynağından derilen ışın demetini, yer yer, o görkemli benliğinden yansıtır.” (Aktaran: Roger Levin/Modern İnsanın Kökeni/TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, 2000)
Hüzünlendirici bölümlerdeyiz değil mi?
“Bilinç” sahibi bir yaratık olarak insan, nedenini tam olarak çıkaramasa da, insanı sözde yücelten tüm bu satırları içine sindirmekte zorlanıyor; psikolojisi, yolunda gitmeyen bir şeylerin varlığını fısıldıyor kulağına… Büyük deha Freud’un tanımlamalarıyla; “süperego”, “ego”nın işlevini ıskalamasından huzursuz, bilinçsiz bir hayvansal içgüdünün itelemesiyle “ego”ya diş gösterip durmakta!
“Tanrı’nın Nefesi” ile ödüllendirildiği veya yeryüzünde “halife kılındığı” için olsa gerek, insan, bu anlatımların satır aralarında, yaratılışına uymayan birtakım alçaltıcı ithamların gizliliğine dair kuşkular duymaktan kendini alamıyor.
Şifrelerin işaret ettiği üstün yaratık, tüm yaratılmışları kucaklayıp emanetine alan üstün ve ayrıcalıklı bir yaratık; o bir insan!
Ama, biyolojik araştırmaları bilimle sınırlamak zorunda olan bilimadamlarının evriminin üstün yaratığı bu şerefe nail değil; çünkü o bir insan değil, o bir hayvan-insan!
Görünen o ki, şifrelerin üstün yaratığı “insan” ile, Evrim Teorisinin üstün yaratığı “hayvan-insan” arasında gerçekten derin bir uçurum var!
Darwin’in ilham perisi Adam Smith’in ve izleyicilerinin sadece kendi çıkarını düşünen ve bunu yüce bir ilke edinen, tüm soylu duygulardan bihaber bu üstün hayvanı, Allah’ın “halife” olarak atadığı, merhamet sahibi, şuurlu, fedakâr; bir gün öleceğini ve kendisine Nefesinden üfleyen Yaratıcı’sına hesap vereceğini bilen özel bir yaratık değil! O, hayvanlar aleminin üstün bir üyesi; hepsi bu! (Bu insanların dönem dönem ırkçılığa varan sapkın görüşler ileri sürmeleri tabii ki yanlıştı; Batılı beyazın diğer türlerden üstün olduğunu söylemeleri tabii ki yanlıştı, ama bu o şartlarda, o adamlara pek de yanlış gelmiyordu, çünkü ırkçılık o tarihlerde ayıplanan bir şey değildiBize düşen görev, bu sapkın görüşü mahkûm etmekten ibarettir; teoriyi olduğu gibi dışlamak değil. Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombasını Einstein mi atmıştı yani?!. Bugünün birçok teknoloji harikasını bu bilgine borçlu değil miyiz?!.)
Peki; bu durumda Darwin’i tümden reddetmemiz mi gerekiyor?
İşte tüm sorun bu!
Bilimin işi buraya kadar; ve bilim işini namuslu bir biçimde ve tam olarak yapıyor!
Bize düşen, bilimin bu tıkandığı noktada devreye girmek ve sorunu “inanç” düzeyine taşıyarak kabul edilebilir tezler ileri sürmek… (Tez, antitez ve sentez böyle oluşuyor işte; bu da Allah’ın bir yasası! İnananlar da olacak, inanmayanlar da, hatta kafası karışık olanlar da… Ama hakaret, hele iftira hiç olmayacak!)
Darwin, Adam Smith ve benzerlerinin -izah edemeyecekleri için ve esasen izah etmelerine de gerek olmadığı için- telaffuz etmekten özenle kaçındıkları o yüce haslet “merhamet”, doğal seçilim tarafından şekillendirilen “rastlantısal” mutasyonrların refakatindeki içgüdülerden mi mürekkep?!.
Böyle şey olur mu?!.
Her şey bir rastlantıdan mı ibaret gerçekten?!.
Bakın “namus” nasıl önemli bir erdem: “Şimdi bir düşünün: Yumurtanın içindeki moleküller üzerinde, kimyasal süreçlerin hızını düzenleyen maddelerin üretimini başlatıp durduran binlerce komutun yazılı olduğu iddiasından daha inanılmaz bir şey olabilir mi? Önceden oluşmuş parçalar fikri çok daha akla yakın geliyor. Kodlanmış Komutlar görüşünü destekleyen tek şey ise, bunun var olduğunun görülmesidir.” ( Stephan Jay Gould/Darwin Ve sonrası/Doğa Tarihi Üzerine Düşünceler/TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, 2000)
Bu sevgili bilimadamı daha ne yapsın ey Müslaman kardeşlerim? “Evet, bunlar var, görüyorum, ama inanamıyorum işte!” diye namuslu bir biçimde itiraf ediyor… (Bilimadamının görevi dinin sahasına girmek değil ki, o gözlem, bulgu ve deneyinin sonuçlarını açıklar, siz de bundan yararlanırsınız; hepsi bu! Ameliyata girerken canınızı emanet ettiğiniz cerraha “Sen Tanrı’ya inanıyor musun bakalım!?.” diye soruyor musunuz?!.)
Batılı dürüst bilimadamlarının bu imdat çığlıkları beni nasıl hüzünlendiriyor bilemezsiniz; ama daha hüzünlendirici olanı, İslam dünyasının bu çığlıklara kulak kapatmadaki dirençliliği… Bu kısa çalışmanın kitaplaştırılmaya çalışıldığı günlerde (Ekim veya Kasım 2000), gazetelerde çıkan haberlere göre, zalim diktatörlerce yönetilen İslam ülkelerinden birinde, “kadını incitmeden dövmenin suç olmadığı”na dair bir mahkeme kararı yayınlandı; incitmeden dövmenin tarifi de: Mahkeme kararına göre, dövülen kadının kemikleri kırılmadığı sürece “incitme” vücut bulmuyormuş!.. (Bu olay Darwin’den yaklaşık 150 sene sonra oluyor… Ama haklısınız; bunun Evrim Teorisi ile ne ilgisi var ki!)
İlk yedi şifrede bire bir örtüşen evrim ve Kuran, 8. şifre olan “Kodlanmış Komutlar Silsilesi” meselesinde biraz ters düştü, değil mi?
Ama son sırada çok daha ters bir mesele var: Yaratılışa Müdahale…
Bakın Gould nasıl şaşkına dönüyor: “İnsanları ve şempanzeleri tam olarak birbirinden ayıran hiçbir özellik ya da yetenek bulunmadığını kabul etsek bile, en azından aramızdaki genetik farklılıkların epey büyük olduğunu söyleyebiliriz. Ne de olsa, iki türün görünüşü çok farklıdır ve doğal koşullar altında çok farklı davranırlar. Ancak yakın zaman önce, Mary-Claire King ve A.C.Wilson, iki tür arasındaki genetik farklılıkların bir dökümünü yayınladılar. Sonuçlar, sanırım çoğumuzun hâlâ yaşattığı eski bir önyargı için oldukça sarsıcı nitelikte. Günümüzün bütün biyokimyasal tekniklerinden yararlanarak ve olabildiğince fazla proteini inceleyerek elde ettikleri sonuca göre, genel genetik farklılığın olağanüstü derecede küçük olduğu görülüyor.
“Güzel bir paradoks: aramızdaki farkların yalnızca bir derece meselesi olduğunu kuvvetle savunuyorum, ama yine de çok farklı hayvanlarız. Eğer genetik uzaklık bu kadar küçükse, biçim ve davranıştaki bunca ayrılığa neden olan şey nedir?
“Ortalama bir insan beyninin ağırlığı 1300 gram dolayındadır; kafamız, bu kadar büyük bir beyni alabilmek için, diğer hiçbir büyük memelinin kafasına benzemeyen, şişkin ve yuvarlak, balona benzer bir şekil almıştır.
“Bu ölçüte göre, bekleneceği gibi, şu ana kadar yaşamış en iri beyinli memelileriz. Başka hiçbir tür, memelilerin ortalama beyin büyüklüğünü bizim kadar aşmamıştır.
“Varacağım sonuç sıra dışı değil, üstelik havasını indirmekle iyi edeceğimiz şişkin egomuzu da teşvik ediyor. Ne var ki, beynimiz, büyüyen vücudumuzun talepleriyle ilişkili olmayan bir şekilde, gerçek bir büyüklük sergilemiştir.”(Stephan Jay Gould/Darwin Ve Sonrası/Doğa Tarihi Üzerine Düşünceler/TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, 2000)
Gould ve diğer evrimci bilimadamlarına sorulması gereken soru şudur: Vücudumuzun talepleri ile ilişkili olmayacak şekilde büyüyen beynimiz, bu nedenle, neden “doğal seçilimin bir ürünü” olsun ki?!. Doğal seçilim mekanizmasının büyük beyin hayranı olmadığını biliyoruz; doğal şartlara çok başarılı bir biçimde uyum göstermiş olan milyonlarca tür canlı mevcut, ama bunların beyni büyük değil. Biliyoruz ki, yeryüzündeki bütün organizmalar içinde, vücut ağırlığına göre en büyük beyne sahip olan organizma “Homo Sapiens”, yani biziz. Neden? Milyonlarca türde bu ayrıntıya girmeyen doğal seçilim, neden sıra bize geldiğinde “kodlanmış komutunu değiştirme” gereğini hissetsin?!.
Sevgili Gould, “Eğer genetik uzaklık bu kadar küçükse, biçim ve davranışlardaki bunca ayrılığa neden olan şey nedir?” diye soruyordu. Gould’u biraz “düşünmeye” davet ediyorum. (Aslında, mükemmel bir biçimde düşündüğüne eminim ve insanlık adına kendisine müteşekkirim; zaten düşünmese bu satırları yazamazdı.)
Oxford Somerville Collega’da öğretim üyeliği yapan Marian Stamp Dawking, hayvanlar dünyasını inceleyen bir bilimci; üniversitede hayvan davranışları konusunda dersler veriyor… Kitabından anlaşıldığı gibi, evrime inanan biri ve bunun doğal sonucu olarak Darwinci tabii… Tüm kitap boyunca “bilinç” denen olguyu araştırıyor; ve şu tespitleri itiraftan da kaçınmıyor:
“Biyolojide hâlâ cevap bekleyen sorulardan en derinlikli ve gizemli olanı bilinç konusudur. Böyle bir içsel yaşama niçin sahibiz? Bu olgu neden ve nasıl gelişti? …
“Doğal seçilim bilinçli canlıları bilinçsizlerden neden daha çok kayırsın?
“Eğer herhangi bir şeyi ne kadar iyi yaptıkları değerlendirildiğinde, bilinçli ve bilinçziz hayvanlar arasında bir fark yoksa o zaman bilinç doğal seçilim yoluyla evrilmiş olamaz”(Hayvanların Sessiz Dünyası/Hayvanlarda Bilincin Varlığı Üzerine Bir Araştırma/TÜBİTAK Bilim Kitapları, 2000.)
Hiç kimse, Darwinci doğal seçilimcilik açısından, “bilinç”in gerekliliğini savunamaz. Hatta doğru olan belki bunun tersidir; çünkü son derece başarılı milyonlarca tür, tam anlamıyla bilinçsiz bir yaşam sürmektedir. (Konumuz itibariyle “bilinç”i doğru tanımlamalıyız: O canlı “kendisinin farkında” mı; en azından “ben bir canlıyım, doğdum, yaşlanıyorum ve bir gün öleceğim.” diye düşünebiliyor mu? Yoksa harikulâde bir tasarımcı olan bal arısının bilinçsiz olduğu iddia edilebilir mi?)
O halde ortaya çıkan sonuç, “bilinç”in doğal seçilimin bir ürünü olmadığıdır.
Ancak bu yetmez; bilincin neyin ürünü olmadığını söylemek, neyin ürünü olduğunu söylemekten daha kolaydır, ama “bilinçli “ bir canlının kolay cevaplar yerine doğru cevaplar üzerinde “kafa yorması” da bizatihi bilincin bir talebidir!
“Beynin hacmindeki en büyük evrimsel patlama son birkaç milyon yıl içinde olmuştur.
“İnsan evrimi üzerinde çalışanlardan bazıları, beynin evrimindeki o muazzam patlamanın ardında bulunan ayırıcı baskının bir kısmının, ilk olarak, bilme işlemlerinden sorumlu olan neokorteks alanlarında değil, motor korteksde (vücudumuzun hareketlerini düzenleyen bölüm. Yürüme, oturma, atlama gibi. Y.Y.) yer almış olduğuna inanır. Onlar, insanların dikkati çeken yetenekleri olan; nesneleri isabetli fırlatma, zarif bir şekilde hareket etme, av hayvanlarından hızlı koşarak onları yakalama gibi şeylerin üsdünde dururlar. Bilme işlemlerinden sorumlu olan neokorteks sonradan atağa kalkmıştır. “ (Carl Sagan/Cennetin Ejderleri/e yayınları, 1986)
Hatırladınız mı: İnsan önce yaratılıyor, sonra şekillendiriliyor, sonra kıvama erdiriliyor ve “tamamlanıyor”… Sagan farklı bir şey söylemiyor…
İşte bu çalışmanın en temel sorusu budur: Bilme işlemlerinden sorumlu olan neokorkteks "neden sonra” atağa kalkmıştır. Onu atağa kaldıran şey nedir?
Tanrı’nın Nefesi tabii…
Sagan devam ediyor: “Düşünüleceği üzere, işaret dilleri sözcüklerle tamamlanmış ve sözcükler sonraları işaretlerin yerini almıştır; başlangıçtaki sözcükler o nesne veya hareketin sesle taklit edilmesi şeklinde ortaya çıkmış olabilir. … Fakat beyinde yeni bir kuruluş olmaksızın bütün bunlar gerçekleşemezdi.”
Tabii ki “beyinde yeni bir kuruluş” olmuştu; insanın içine Tanrı’nın Nefesi üflenmişti!..
“Adem, Adem olmazdan önce maymundu.”
Çalışmaya bu cümle ile başlamıştık ve tüm çalışma esnasında bazen satır aralarında, bazen de direkt olarak, Abdülkadir Bidil’in bu sözüne itiraz etmiştik.
Peki o halde kime müdahale edildi?
Yoksa bu soruyu “ne”ye müdahale edildi?” diye değiştirmek daha mı doğru olur!
Her şey, bundan 7.5 milyon yıl önce başladı… (Bilimin genel inanışı bu; siz isterseniz 1 milyon yıl deyin, isterseniz 39 milyon yıl, sonuç değişmeyecektir.)
Arz yeteri kadar hazırlanmış, “kıvamına erdirilmiş”ti; tüm bu “emanet”i sırtlanacak “bilinç” için her şey özenle hazırlanmıştı.
Yaratıcı’nın ta milyarlarca yıl önce bizzat kodladığı gibi, sonradan “insan” sıfatını alacak olan yaratık “müdahale” için hazır bekliyordu.
Yaratıcı’nın “iki elimle” diye tarif ettiği şefkat dolu ama liyakatle sorumlandırıcı o müdahale yapıldıktan 5.5 milyon yıl sonra (günümüzden iki milyon yıl önce), artık “Homo Habilis” olarak adlandırılılması gereken Australopithecus iki ayağının üzerinde devinmeye başlamış; ortak atadan geldiği maymunla arasına kesin bir sınır çizmişti. Artık yürürken ön ayağının dışını yere sürtmüyor, yani “setiklemiyor”; boş kalan ellerini kullanmayı öğreniyordu. Yaklaşık 300 milyon yıl daha geçince, sonraları “Homo Erectus” adını alacak olan bu yaratık, iki ayağının üzerinde rahatça yürümeye başlamıştı; çünkü omurgası artık dik durmasını sağlayacak biçimde değişikliğe uğramış, “S” biçiminde bir görüüm kazanmıştı. (Bu arada bir kısmını bildiğimiz, bir kısmını da asla bilemeyeceğimiz bir sürü şey oluyordu tabii; örneğin bu canlının “larinks”i boynunun aşağısına doğru kayıyordu, elinin başparmağı kavramaktan ziyade tutmaya yönlendiriliyor, ayak başparmağı büyük bir değişiklik geçiriyor ve yürüme işlevine uyarlanıyordu vs… Tabii, inanılmaz boyutlardaki beyinsel patlamayı saymazsak…)
Bu “tamamlanışlar” ve “kıvama erdirilişler”, bizim için inanılmayacak kadar uzun kabul edilecek süreleri içeriyor olabilirdi; ama Kozmik takvim esas alındığında, bunların neredeyse her biri bir “an”a karşılık geliyordu.
Nihayet günümüzden yaklaşık 100.000 yıl önce, deyim yerindeyse, tüm Kâinat’ın nefesini tuttuğu an gelişti: Beyni antık yeterli büyüklüğe ulaşan Homo Erectus, “Homa Sapiens”e dönüştürülüyor, yani “insan” haline getiriliyordu.
Tanrı’nın o Kudret dolu Muhteşem Nefesi, bu yaratığın içine üflendiğinde birçok şey birden oldu.
Allah ile insan arasında, ayrıntısını bilmediğimiz bir ahdleşme yapıldı; “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna insan, “Evet, sen bizim Rabbimizsin; buna tanıklık ederiz.” diye cevap verdi. (Araf, 172); o güne dek yaratılmış her şey “bilinç”e emanet edildi (Ahzâb, 72); yeryüzüne bir halife atanması kararlaştırıldı (Bakara, 30); “Ve Allah Adem’e isimlerin tümünü öğretti” (Bakara, 31)… (“İsimlerin tümünün öğretilişi”ni, “bilim yapma yeteneği ile donatılmak”, “şeyleri/olayları/olguları anlayıp yorumlayabilecek bilinç kapasitesine ulaştırılmak” şeklinde anlayabilir miyiz?)
Ve “niyetler”in de içinde yer aldığı “canlı yayın” böylece başlamış oluyor; Levhi Mahfuz “her şeyi” titiz bir biçimde an be an keydetmeye geçiyordu. Artık sahip olduğu “özgür irade”si nedeniyle bir parça “O” haline getirilen “insan”, mağrur bir ifadeyle kafasını göğe doğru kaldırıyordu...
Ve melekler toptan secde ediyorlardı!.. (Sâd, 73)
İnanıyormuş gibi yapanların anlamsız bir şiddetle inkâr ettiği, inanmıyormuş gibi yapanların ise artık kesinlikle tespit ettiği (ama itirafa gerek görmediği) bu gerçeği, moleküler antropoloji bakın nasıl açıklıyor:
“20. yüzyılda, antropolojiye ilişkin en belirgin gelişmelerden biri 1960’larda ortaya çıktı. Buna göre antropolojik araşatırmalar çoktan yok olmuş türlerin fosilleşmiş kemiklerine değil; bunun tam tersine, yaşayan hayvanlardan alınan kan örneklerine dayandırılıyordu. Genetik yakınlığı ölçmek için insanlarla insansı maymunlardan (şempanze, goril, orangutan) alınan kan örneklerindeki protein albüminlerine antikor yanıtının gücüne dayalı yetkin bir sınama yöntemi kullanılmaktadır. Buna göre, bu iki türe ait albümin yapısı aynı ise, yanıtın gücünün de aynı olması gerekir. Bir proteinin yapısı diğerinden ne denli farklı olursa bu yanıtın gücündeki farklılık da o denli büyük olur. Bu testlerin altında yatan varsayıma göre, protein yapısındaki benzerlik genetik yakınlığı, farklılıklarsa genetik uzaklığı belirtmektedir.
“Bu yöntemi uygulayan bilimadamları şu sonuca varmışlardır: bu üç insansı maymun arasındaki akrabalığın, bunların her birinin insana akrabalığından daha yakın olduğu yönündeki antropolojik değerlendirme yanlıştır.
“İnsanın atası şempanze değil, insanın yanısıra şempanzelerle gorillerin de ortak atası olan değişik bir tür kuyruksuz insansı maymundur.” (Modern İnsanın Kökeni/Roger Lewin/TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, 2000.)
Moleküler antropoloji, maymunla insanın ortak bir atadan geldiklerini kanıtlıyor, buraya kadar tamam; ama “insansı maymun” betimlemesine katılmıyorum; çünkü o atadan şu anda herhangi bir iz yoktur; dolayısıyla o yaratığa insansı da olsa “maymun” demek doğru değildir. Ayrıca betimleme biçimi neden “insansı maymun” da, “maymunsu insan” değil; o aşamada bu yaratık henüz insan değildi, tamam; ama yine aynı nedenle, o aşamada bu yaratık maymun da değildi. (O yaratığın maymun olduğu kanıtlansaydı buna itiraz etmezdim, gerek yok çünkü; ama şu anda bu kanıtlanmış değil.)
Aynı bilginin, aynı kitapta bir başka yerdeki betimlemesi bana daha kabul edilebilir geliyor:
“İnsan bugünkü Afrika insansı maymunlarının atası olmadığı gibi, onlar da bizim atamız değildir. İnsan da, Afrika insansı maymunları da (şempanze, goril, orangutan) ortak bir atadan gelmişlerdir.”
O atadan bugün herhangi bir iz mevcut değildir; çünkü Kadiri Mutlak’ın Mutlak Kararı’ndan sonra bu tür iki dala ayılmış, biri insan olma yönünde emin adımlarla yürürken, diğeri bugünkü insansı maymunları oluşturmak üzere evrimleşmeye devam etmiş, çeşitli dallar halinde günümüze kadar gelmiştir.
İşte bu nedenle soru, “ne’ye müdahale?” olmalıdır; çünkü insan maymundan gelmediği gibi, maymun da insandan gelmemektedir.
Son ortak ata ne insandır, ne maymun.
Müdahale için seçilen yaratık, bu müdahaleden sonra kendi orijinal yapısını kaybetmiş, maymun ve insan olarak iki türe dönüşmüştür.
İnsanın ve maymunun her ikisinin ortak bir atası mevcuttur; ve bu nedenle şempanze ile insanın genetik yapısı % 99 aynıdır. (Ve çok yakın akrabadır tabii.)
Ve o Muhteşem Nefes nedeniyledir ki, bu inanılmaz orandaki genetik yakınlık, yine inanılmaz oranda bir bilinç farklılığı doğurmakta zorlanmamıştır.
Ancak hiç duraksamadan eklenmesi gereken şey şudur; O yaratık nasıl betimlenirse betimlensin, bu, “Allah’ın yolu ve yasası” dahilinde uygulanmış bir işlemdir; bu nedenle, insanı aşağılayacağı endişesiyle bu ortak ata nedeniyle kaygı duyulabilecek herhangi bir şey mevcut değildir. Her şeye gücü yeten Yaratıcı, eğer dileseydi herhangi bir ortak ata mekanizmasına başvurmadan da yaratabilirdi bizi; ama böyle yapmamışsa, böyle yapmamıştır; bu konuda herhangi bir muhaletfet şerhi düşmek kimsenin cüret sınırları içinde olmamalıdır.
Madem maymundan geldik, o halde maymun neden evrimleşip insanlaşmıyor; neden hâlâ konuşmuyor?!.” sorusuna verilen bu doyurucu cevaba eklenmesi gereken bir şey daha vardır: Maymun hiçbir zaman konuşmayacaktır ve hiçbir zaman insanlaşma aşamasına kadar evrimleşemeyecektir. Bu, birbirine bağlı iki nedenle mümkün değildir: Birincisi, o, “Tanrı’nın Nefesi”ni taşımamaktadır; ikincisi, ilk nedenin sonucu olarak hiçbir zaman “bilinç” sahibi olmayacak ve konuşmayacaktır, çünkü o, bu şekilde tasarlanmamış ve kodlanmamıştır. (“Konuşamayacaktır” değil, “konuşmayacaktır”; çünkü Yaratıcı bunu böyle uygun görmüş ve böyle kodlamıştır. Maymunun konuşmasına gerek yoktur.)
“Beyin, kuşkusuz, konuşma (dil) olgusunun gerçekleşmesinden sorumlu anatomik aygıtın ögelerinden yalnızca biridir. Beyindeki dil merkezleri; larinks, farinks, ses telleri, dil, dudaklar, altçene ve üstçeneden oluşan ses donanımının çeşitli ögelerinin işlevlerini düzenleyip denetler. Bu donanım, büyük ölçüde, yumuşak dokudan (kas, kıkırdak, deri gibi) oluştuğu için, fosil kayıttan silinip gider.
“İnsan dışında, tüm memelilerde, larinks, boynun yukarısında yüksek bir konumda yer almaktadır. Bu durum iki ayrı sonuç doğurmaktadır. Birincisi, larinksin, nazofarinks (burun boşluğunun “arka kapısı” yanındaki havalandırma boşluğu) içine kilitlenmesini, böylelikle de, su içerken hayvanın soluk alabilmesini sağlamak gibi önemli bir işlev görür. İkincisi, larinksin yüksek konumda yer alışının doğal sonucu olarak, farinks boşluğunun (ses kutusunun) küçük oluşu yüzünden, hayvanın çıkarabileceği sesler çok sınırlıdır. Dolayısıyla, belirli memeliler için, ses oluşturma (vacalization), temelde, larinkste oluşan seslere nitelik kazandıran ağız boşluğu ve dudakların biçimine bağlıdır.
“İnsanlarda larinks, boynun çok aşağısında yer aldığı için eşsamanlı yutkunma ve soluma imkânsızdır; dolayısıyla bunlar besinleri ve sıvıları yutarken boğulma tehlikesiyle yüz yüze gelebilirler. Bu çapta tehlikeye karşılık, larinksin aşağı konumunun kimi yararlar sağlaması gerekir; bu yarar da, en belirgin olarak, ses tellerininin yukarısında daha çeşitli niteliklerde seslerin oluşmasına olanak sağlayan çok daha geniş bir farinks boşluğu biçiminde kendini gösterir. New Yok, Mount Sınai Tıp Fakültesi’nden Laitman, ‘Gerçek anlamıyla söz üretebilmemizin anahtarı genişlemiş farinkstir’ demektedir.
“Laitman ve arkadaşları, bebeklerde bedensel gelişmenin bu bağlamda insanın evrimsel gelişimini özetleyerek yinelendiğini ortaya koymuşlardır. Bebek doğduğunda tıpkı memelilerde olduğu gibi, larinks, boynun yukarı kesimindedir; bu, onların meme emme sırasında boğulmalarını önler. Aşağı yukarı bir buçuk yıl içinde, larinks aşağı doğru kayarak yaklaşık 14 yıl sonra, erişkin insanın düzeyine varır; konuşma yeteneğinin gelişimi, bu kayma süresine denk düşer.”(Roger Lewin/aynı eser.)
Maymun işte bu nedenle konuşamaz!..
O, bir şey yer veya içerken boğulma tehlikesini göze alamamış evrimsel bir canlıdır; oysa insan, boğulma riski de göze alınarak üretilmiş, o ana kadarki genel evrime Gökler tarafından müdahale edilerek “özele” çevrilmiş, özel bir türdür.
Altı çizilmesi gereken husus, insan’a gelinceye kadar tam anlamıyla devrede oan “doğal seçilim mekanizması”nın, bu aşamadan sonra devreden çıktığıdır, insan özeli bazında tabii ve bir süreliğine… Bir canlı Yaratıcı’nın Mesajı’na muhatap olacak ölçüde biliniç kazanacaksa, bu mutlak surette bir müdahale ile olacaktır; ve bu müdahale, bir anlamda “doğal seçilim mekanizması”na, “evrim”e bir müdahaledir. (Allah yarın bir öküzün bilinçlenip mantıklı bir şekilde konuşmasını, Kuran okumasını; mahkemelerden, kadının kemiklerinin kırılmaması şartıyla istenilebileceği kadar dövülmesine imkân tanıyan kararlar çıkarmamasını murat ederse, muhtemelen bu öküz için de aynı mekanizmayı devreye sokacaktır.)
Bu, insanda aynen böyle olmuştur.
Bu, son derece hayati bir meseledir; bu mesele ihmal edildğinde, insan bir “hayvan insan” konumuna düşürülmekte, “özel yaratılmışlık ayrıcalığı” elinden koparıp alınmakta ve Adam Smith gibi birtakım düşünürlerce “yaşamak için rekabete” zorlanmaktadır; insana yakışmayan bu kahrolası didişme, merhamet eksikliğinden ve gönül gözü körlüğünden kaynaklanmakta olup, bu çalışmada bu konuya yer verilmeyecektir. (Benzerleriyle Değiştirilenlerin Hikaysi’nde bu konu genişçe irdelenmiştir.)
Ama bu konuda birkaç paragraf yazmak da insanın boynunun borcu tabii:
“Ancak Marx ve Engels, bir şeyi açıklamakta zorlanıyorlardı: Canlıların nasıl var olduğu sorusu. Çünkü canlıları ‘yaratılmamışlık’ temelinde açıklayan bir tez olmadıkça, dinin uydurulmuş bir afyon olduğunu ileri sürmek ve tüm tarihi maddeye dayandırmak mümkün olmazdı.
“Marx’ın beklediği açıklama, Darwin’den geldi. Marx, Türlerin Kökeni’ni eline alır almaz kitabın önemini anladı. Engels’e yazdığı 19 Aralık 1860 tarihli mektubunda, Darwin’in kitabı için ‘bizim görüşlerimizin tabii tarih temelini içeren kitap budur işte’ diyordu.
“Komünizmin bu iki kurucusu tarafından bu denli yüceltilen Evrim Teorisi, doğal olarak onların takipçileri tarafından da hararetle benimsendi. Dünyanın neresinde olursa olsun, her türlü konünist rejim ya da hareket, Darwinizm’i ve neo-Darwinizm’i sonuna dek savundu, onu kendi entelektüel temel taşlarından biri olarak kabul etti.”
İşte yüz elli yıldır bu nedenle kavga ediliyor; konunun tabiatla, biyolojiyle,antropolojiyle falan bir ilgisi yok!
Evrim Teorisi yıkılmalı ki, komünizm de yıkılsın!..
Peki; evrim teorisini sadece komünistler mi benimsiyorlar; başka ideolojiler de bu teoriden yararlanmaya çalışmıyor mu?!.
Gayet tabii başka birtakım ideolojiler de bu teoriyi benimsiyor, bu teoriden hareket ediyor; ama onlar tehlikeli değil ki!
Komünizm tehlikeli!..
Bu ideoloijiler içinde, komünizm kadar Kuran’a yakın olanı yok; Allah muhafaza, komünizm gelse, Kuran hükümlerinin pek çoğu kendiliğinden hayata geçecek; işte tehlike burada!.. (Bunları, bizim körler için, gözleri olan ama bırakın onların dedikleri gibi % 5’i, % 1 bile görmeyen bu körler için söylüyorum; yoksa bilimadamlarının komünizmle momünizmle ilgilendikleri yok, onlar işlerini yapmaya çalışıyorlar. İslâm ilahiyatçısı Mehmet Bayrakdar Hoca komünist mi yani?!.)
Evrim teorisi düşmanlığıyla ucuz kahramanlık yapmak kolay tabii; alsanıza hakim sınıfları karşınıza!.. Allah’ın rızıklarını eşit şekilde paylaştırmayanları, bunu engelleyenleri, servetlerinden ihtiyaç sahibi yoksulları yararlandırmayanları alsanıza karşınıza!
Sizi sahtekârlar sizi!.. (Evrim teorisi’ne samimi biçimde karşı çıkan dindarları -hangi dinden olurlarsa olsunlar- tenzih ederim; sözüm onlara değil! Ben bu kahramanlara(!) gıcık oluyorum!)
“Evrim Teorisi” işlevini tamamlamış, bilime yaptığı muazzam katkılarla tarihin şerefli hafızasındaki o muhteşem yerini almıştır. Bugünden itibaren, bu teoriyi tarihe emanet ediyor ve bundan böyle “Evrim Kanunu”nu insanlığın dikkatine sunuyorum.
Son sözü, ismi bile bir başka güzel olan bir Sure söylesin; Muhammed Suresi’nin 24. ayeti’nde Allah şöyle diyor:
“Peki bunlar, Kuran’ın anlamını inceden inceye düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var!”
Yılmaz Yunak
18/3/2009
Not: “Müslümanlarla böyle mücadele edilir mi?” diye düşünebilecek kimi dostlarım için son kez tekrar ediyorum. Müslümanlarla değil böyle, hiç mücadele edilemez; neden mücadele edilsin ki!
Bu çalışma, kendisi de Müslüman olan bu fakir tarafından Müslüman dostları için yapılmıştır ve bu bir mücadele değildir. Çalışmanın kimi yerlerinde “esaslı bir mücadele” olduğu doğrudur tabii; ama bu mücadele Müslümanlarla değil, Müslüman taklidi yapan uğursuzlarladır!
Bir Müslümanla neden mücadele edilsin ki!..
Ortaya sürdüğümüz verileri şifreler bazında kısaca bir toparlamak gerekirse, şöyle bir sonuçla karşı karşıyayız:
1) Her şeyin oluşması için Arz yeterli bir zamana sahip; bazı ehli kitap ilahiyatçılarının iddia ettiği gibi, Dünya ne 6.000 yaşında, ne de yaratılış 6 x 24 saat sürmüş.
2) Bildiğimiz anlamda “yaşam”, gökten indirilip yerde tutulan bir su (Müminun, 18) ile ve o suyun içinde başlamış; ve tabii yaşayan her şeyin özü su. (Gökten indirilen bu su ayrıntısına giremedik; burada sözü edilen su, “yağmur” değil, başka bir şey. Yağmur başka ayetlerde uzun uzun anlatılıyor. Başka bir çalışmada açarız inşallah. Küçük bir pencere: Arz’a çarpan ve su buzundan oluşan bir meteor mu acaba?)
3) Bütün canlılar tek bir “ortak ata”dana gelmişler. Hepimizin, tüm canlıların tek bir atası mevcut; Kitap’ın deyimiyle “hepimiz tek bir canlıdan yaratılmışız”.
4) Kozmos’un oluşturulmasında göze hemen çarpan bir aşama mevcut; ama biraz sağduyu, bu aşamanın canlılığın/yaşamın oluşumunda da rol oynadığını su götürmez bir biçimde ortaya koyuyor. Yaşam ortaya çıktıktan sonra belirli aşamalardan geçerek insana dek ulaşıyor.
5) İnsan “henüz hiçbir şey değilken”(Meryem, 67)den alınıp bugüne getirilene dek, sürekli olarak biçimlendirilmiş. İnsan için bir düzgünlük amaçlanmış ve insan o amaçlanan düzgünlüğe Allah tarafından ulaştırılmış. (Bu şaşkınlık uyandıracak kadar ilginç ayet üzerinde biraz durmanızı öneririm; bizzat Kuran’dan okumalısınız. “İnsan” veya “prototipi” mevcut, ama henüz hiçbir şey değil!)
6) Canlı türleri kendi içlerinde değiştikleri gibi, türler, birbirine de dönüşebiliyor. Bir canlı türü, bir başka canlı türü halini alabiliyor.
7) İnsanoğlu, üstün bir yaratık. Tamam; Kâinattaki en üstün yaratık değil belki ama en üstün olanlardan biri. Hiç kuşkusuz, Arz üzerinde yaşayan diğer canlı türleriyle kıyaslanmayacak kadar üstün.
8) Yaratılış söz konusu olduğunda, rastlantısallıktan bahsetmek mümkün değil! Şu klasik “alın yazısı” anlamında olmayan bir “kader” her şeye hakim. Her şey, bir planın, kozmik bir tasarımın bir ürünü. Özele indirgersek, “yaşam” ve “insan” rastlantı ürünü değil. Bilinçli bir oluşum söz konusu. Kısacası bir “yaratılmışlık” söz konusu; rastlantı sonucu oluşmuşluk değil. (Evrim Teorisi ile bu şifreden itibaren “görece” çelişmeye başlıyoruz.)
9) Allah, her şeyi yarattıktan sonra, bir yerlerden kayıtsızca bakıp Yaratılış’ın pörsütülmesine izin veren bir Güç değil; gerek gördükçe müdahale ediyor! Mükemmel olması gereken bir tasarım müdahaleye neden gerek duysun, diye düşünülebilir; evet, mükemmel bir tasarım mevcut, ama mükemmel bir “özgür irade” de mevcut. Bu özgür irade, Esas İrade’nin izniyle, “okul”daki müfredatı bazen pörsütme gücüne de sahip olacak kadar “akıllı”; belki bu da “müfredat”ın bir parçası. Öyle veya böyle, Yaratılış’a Allah tarafından bir müdahale olduğu su götürmez bir gerçek. (Evrim Teorisi ile bu şifrede bir hayli ters düşüyoruz; ve esasen düşmeliyiz de! Bilimin görevi burada son buluyor çünkü; bilim, o muazzam görevini başarıyla ifa ediyor ve bir kenara çekiliyor. Çekilirken de herhangi bir saygısızlıkta bulunmuyor üstelik.)
Tüm bunlar, Mesaj’dan çıkardığımız sonuçlar.
Söyler misiniz; yaşamı boyunca biyolojiyle hiç ilgilenmemiş biri dahi bu göstergelerden bir “evrim”e ulaşmıyor mu? Kendinize şunu sorar mısınız: Allah bu hususta neden bu denli bilgi ile donatmış Kitabını?
Şifrelerin ışığında baktığımızda, insanın maymundan türediğine dair hiçbir bilgi yok değil mi?
Gayet tabii olmayacaktı, çünkü insan maymundan türememişti; zaten Darwin de bunu iddia etmiyordu. Bilim dünyası, maymun ile insanın bir primat türünden, ortak bir atadan evrimleşerek geldiğini söylüyor; bunun neresi İslam’a aykırı?!. (“İnsan var ama henüz hiçbir şey değil”; hatırladın mı?)
İnsanın neden türediği bilimi ilgilendiren bir konu. Peki bilim nedir? Allah’ın bir başka Kitabı değil mi? Bilime duyulan bu korku neden?
Akla şöyle bir soru da gelebilir: Kuran neden her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlatmıyor da, bazı şeyleri anlamak için bilime ihtiyaç duyuluyor?
Kuran’ı incelediğinizde şaşırtıcı bir şeyle karşılaşıyorsunuz: Kuran sadece Yaratılıştan söz etmiyor ki; hukuk, felsefe, ekonomi, kimya, astronomi, jeoloji, tıp, sosyoloji, psikoloji…
Bunların tümü en ince ayrıntısına kadar anlatılsaydı, Kuran bir stadyum’a sığmayacak büyüklükte bir hacime sahip olurdu; ve o zaman insanların akıllarını çalıştırmalarına gerek kalmazdı tabii. Oysa, yukarıda “akıl” ile “öte taraf” arasında bir ilişki, bir bağlantı olduğunu görmüştük. Kız çocuklarını diri diri gömen cahil bir topluma bir stadyum hacmindeki kitap gönderilir mi?!. (Jeolog dostlarım, “Siz dağları donuk durgun görürsünüz, oysa onlar bulutlar gibi dolaşmaktadır.” mealindeki ayet yeteri kadar açık değil mi; bu, henüz hiçbir bilimsel keşfe vakıf olmayan “görece” ilkel bir insan toplumuna daha veciz nasıl anlatılabilirdi ki?!.)
Peki, şimdi niye göndermiyor?
Gerek yok ki; bilim, “sırası gelen” her şeyi çözüyor zaten.
İşte sırf bu nedenle bile, din ile bilimin kavga etmemesi gerekiyor; herkes kendi işine bakacak!
Sen ona hurafeci diye saldırırken öteki de seni Allahsız komünist diye damgalarsa, işte böyle binlerce yıl kavga eder durursun!
Ama bu kısa çalışmada anlatmaya çalıştığım şey tam da bu işte: Bilim ile Kuran çelişmiyor! (Çeliştirmek için özel bir gayret sarf ederseniz, başka tabii!)
Bu çalışmayı da bu nedenle yaptım işte!
Bilim ile Kuran çatışmıyor; bırakalım Darwincilerle Hıristiyan ve Musevi ilahiyatçılar kozlarını paylaşsınlar; bizim böyle bir sorunumuz yok ki. (Esasında onların da yok, bu ayrı bir şey.)
“Biz insanlar, bir ağaca kıyasla değişik görünüşteyizdir. Hiç kuşkusuz, dünyayı bir ağacın algıladığından farklı algılarız. Fakat molekülün asıl yapısına bakınca, ağaçla insanın kalıtım açısından nükleik asit kullandıkları görülür. Hücrelerimizin kimyasal yapısını denetleyici enzimler olarak proteinleri kullanmaktayız. İşin daha da anlamlı yanı, nükleik asit bilgisini protein bilgisine çevirmek için, insanın da, ağacın da, gezegenimizdeki hemen tüm öteki yaratıkların da aynı şifre kitabını kullanmakta oluşlarıdır. Molekül benzerliği açısından temeldeki bu birlik için yapılabilecek akla uygun açıklama şudur: Ağaçlar da, insan da, balık da, salyangoz da, kısaca tüm canlı varlıklar, gezegenimiz tarihinin ilk dönemlerinde tek ve aynı yaşam başlangıcından kaynaklanmışlardır. (…) Bilinen organik molekül sayısı on milyarı aşar. Oysa bunlar arasında yalnızca ellisi yaşamın temel faaliyetlerine gereklidir. Aynı örüntüler değişik işlevler için şaşılası bir düzenle kendilerini koruyarak yinelenirler. Yeryüzündeki hayatın temelinde yatan ve hücrenin kimyasal yapısını kontrol eden proteinlerle kalıtsal talimatları taşıyan nükleik asitlerden oluşan moleküller, hem bitkilerde, hem hayvanlarda temelde aynıdır. Çınar ağacının da, bizlerin de yapısı aynı harçtandır. Zaman açısından yeterince geriye doğru gidildiğinde ortak bir atamız olduğu anlaşılır.”(Carl Sagan/Kozmos-Evrenin Ve Yaşamın Sırları/Altın Kitaplar Yayınevi, 1990.)
Ateist diye küfür ettiğiniz bu müthiş adam, bu olağanüstü ruh, bu seçkin abide bunları neredeyse 20 yıl önce söylemişti, şu anda yaşasaydı kimbilir daha neler söyleyecekti! Fena mı olacaktı yani! Adam farkında bile olmadan Kuran’ın emirlerini yerine getiriyor, tabiatı araştırıyor, insanın ve Kâinatın oluşumu hakkında ömür tüketiyor. Siz bu sözlerde Kuran’a aykırı bir şey görebiliyor musunuz? (Üstelik bu muazzam bilgin, bilim alanında son derece muhafazakâr/ihtiyatlı biriydi; tüm yaşamını bilime ve Evren’deki diğer canlılarla iletişime adamıştı.)
Ben bu mübarek adamla neden kavga edeyim ki?!.
Darwin’in “doğal seçilim”i temelde üç önerme üzerine bina edilmiştir:
1) Organizmalar değişir ve değişiklikler (en azından kısmen) kalıtımla yavrulara aktarılır.
2) Organizmalar hayatta kalabilecek olandan daha fazla yavru yapar.
3) Ortalama olarak, çevre koşullarına en uygun yönde değişiklik gösteren yavrular hayatta kalır ve ürer. Böylece, yararlı değişiklikler doğal seçilim yoluyla topluluklarda birikir.
Ben bu adamla neden kavga edeyim?!.
“Bu üç önerme doğal seçilimin nasıl işlediğini anlatsa da, Darwin’in bu ilkeye biçtiği temel doğruyu göstermeye yetmez. Darwin’in kuramının temel iddiası, doğal seçilimin, uygunsuzluğun celladı olmakla kalmayıp aynı zamanda evrimin yaratıcı gücü olduğudur. Doğal seçilim uygunluğu da kurmalıdır; her kuşakta rastlantısal olarak oluşan çeşitlilik tayfının en uygun kısmını koruyarak adım adım uyum yaratmalıdır.” (Stephah Jay Gould/Darwin Ve Sonrası/TÜBİTAK-Popüler Bilim Kitapları, 2000.)
“Rastlantısal olarak oluşan çeşitlilik tayfı…”
N’olmuş?!. Her şey o denli mükemmel ki, adam bunu yaratabilecek bir Güç’ün olduğunu kabul bile edemiyor ve bunu rastlantısallığa bağlıyor. (Belki de, o Güç’ü kanıtlamak mümkün olmadığı için, bunu görmezden geliyor; çünkü bunu deneyemiyor, sınayamıyor, gözlemleyemiyor, tekrar edip aynı sonuçları alamıyor.)
Bu adam birtakım şeyleri rastlantıya bırakıyor, hatta her şeyi rastlantıya bırakıyor diye bilim dünyasına sunduklarını tümden inkâr mı etmem gerekiyor? Bir zamanların islam ilahiyatçılarının icmaı, yani ortak kanaati dünyanın düz olduğu yönündeydi, buna uygun fetvalar yayınlıyorlardı; sırf bu konuda hata yaptılar diye, o bilginlerin tüm birikimlerini inkâr mı edeceğiz şimdi?!. (El Ezher Üniversitesi’nin Dünya’nın düz olduğu konusunda açıklaması var, deniyor, ben görmedim; kaynak aktaramayacağım için bunu parantez içinde veriyorum.)
“Doğal seçilime çok basit bir örnek, yeşil bir ağacın üzerinde yaşayan yeşil ve beyaz yaprak bitlerinden, beyaz olanların silinip gitmesi; yaprağın rengine benzerliğinden dolayı doğal bir koruma kazanan diğerlerinin avcılardan kurtulma yetenekleri nedeniyle nesillerini sürdürebilmeleridir.”(Gould/aynı eser.)
Buna nasıl itiraz edilebilir?
Evrimci İslam bilgini Cahız, bunu, esmer bir adamda koyu renk bitler ve kızıl saçlı bir adamda kızıl renkli bitler örneği ile açıklıyordu. Esmer adam, beyaz veya kızıl bitleri kolayca görüp öldürmekte, ama göremediği için öldüremediği siyah bitler yaşamaya devam etmekteydi.
Bu kadar mantıklı bir şey nasıl inkâr edilebilir?!.
Bakın, bizden bir örnek. Profesör Doktor Filiz Perkün, bundan 35 yıl önce neler yazmış:
“… Hayvanlarda kesintili olan diş dizeleri ilkel maymun olan parapithecus’lardan beri kesintisiz hale dönüşmüştür. İnsanlarda ise bütün dişler birbirine değecek şekilde dizilir ve diş dizeleri kesintisizdir.
“Bunun yanında segital yön yüz küçülmesi diş dizelerini de etkilemiş ve insan diş dizelerinin bu yön boyutları da daha küçük bir hal almıştır. Bu küçülme diş hacimlerini de etkilemiştir. Maymunlarda bile görülen, köpek dişlerinin karşı çeneye taşması ve buna bağlı olarak maymun diasteması adı verilen aralıklar insanlarda yok olmuştur.
“Ancak, halen diş kavisleri ve dişlerin küçülme temposu, çene kemiklerinin ufalma hızına uymamakta ve belirli bir yavaşlık göstermektedir.
“Bu yavaşlığa bağlı olarak akıl dişlerinin sürme arızalarına ve dişlerin sıkışıklık ve çapraşıklıklarına daha sık olarak rastlanmaktadır.”(Prof.Dr.Filiz Perkün/Çene Ortopedisi- cilt 1/1973)
Diş Hekimim Nuran Çulcuoğlu, bu konuyu sorduğumda, bazı ailelerde artık yirmi yaş dişlerine sartlanmadığını özellikle belirtmişti. Ateşin denetim altına alınması ve yiyeceklerin pişirilerek yumuşatılması, eskisi kadar güçlü ve yoğun diş gerekliliğini ortadan kaldırmış gibi görünüyor.
Kimi insan, yırmi yaş dişlerinin çenesinde kendisine yer bulamaması nedeniyle çok sıkıntılı anlar yaşıyor, bu hepimizin bildiği bir gerçek; ne yani, Tanrı Yaratış’ta bir kusur mu işledi ki, bu tip “genel” sorunlarla karşılaşıyoruz?!.
Tabii ki, hayır; değişen şartlara göre biçimlendirilmemiz devam ediyor; hepsi bu! (Kudret’in büyüklüğüne bakın: Küçük bir transistörlü radyo, şartlar değiştiğinde ve geliştiğinde kendisi de gelişerek plazma tv olarak yaşamını sürdürüyor; Allah bu denli önemli bir eser üretmiş işte!)
Bunları söyleyen insanlara alay olsun diye muz uzatırlar ya hani; ne hazin bir yanılgı içinde olduklarını dahi göremiyorlar bunlar. Tamam, maymunla %99 akrabayız, ama bilmedikleri şey, o uzattıkları muzla da %50 akraba oluşumuz; bunu genetik bilimciler genlerle kanıtlıyorlar!
Son yapılan araştırmalar, Güney Amerikada yaşayan dev kertenkeleler ve boa yılanları üzerine. İkisi ciddi yakınlıkta akraba, ama kertenkelenin ayakları varken, yılanın yok. Bu ayaklar nasıl oldu da evrimleşerek kayboldu diye araştıran bilimadamları, inanılmaz bir Tanrısal Mühendislikle karşılaşıyorlar: Ayaklar kaybolmuyor aslında; ayakların oluşumundan sorumlu gen, o bölgedeki aktivitesine son veriyor ve ayaklar gövdeyle birleşiyor. Ama şaşırtıcı olanı, bu genin, bu ayak yapma yeteneğini hâlâ bağrında barındırıyor olması. Tanrı öyle muazzam bir şey yaratmış ki, yarın bir gün şartlar değişse ve ayaklar o yılana tekrar gerekli olsa, yapılması gereken tek şey o geni harekete geçirmek, bilim adamları buna aktive etmek diyorlar, hepsi bu. Daha da şaşırtıcı olanı, Tanrı o gene öyle kesin ve öyle matematiksel bir buyruk vermiş ki, o gen “ne zaman aktive olacağını/olması gerektiğini” biliyor; siz kabul etseniz de etmeseniz de, siz komünist ateistleri hapislere koysanız da koymasanız da!
İşte bir başka hazin olan şey de bu: Evrimci, farkına bile varmadan Yaratıcı’nın ne muazzam bir Sanatçı olduğunu anlatırken, yobaz kafa bunun tam tersini yaparak Tanrı’nın o kadar da yetenekli olmadığını kanıtlamaya çılışıyor; çelişkiye bakın! (Gözünü sevdiğim Müslüman kardeşlerim, Allahaşkınıza dikkat: Sözüm size değil; “karılarını kıskanmayan komünistler” kadar aşağılık iftiralar atan namussuzlara! Onlar kendilerini bilirler!)
“Az gittiler uz gittiler, bir arpa boyu yol gittiler. Balinaların karada yaşayan dört ayaklı atalarının arka bacakları zamanla bir yumruya dönüştü. Pokicetus yürüyordu, ama ambolucetus hem yüzüyor, hem yürüyordu. Omurgasına eklemlenen leğen kemiği sayesinde karada kendi ağırlığını taşıyabiliyor; bu arada perdeli ayakları, omurgasını dalgalandırarak yüzerken, su altında ek güç sağlıyordu. On milyon yıl sonra, boyu 18 metreyi bulabilen yılan benzeri Basilosaurus’un küçülmüş bacakları vardı. Bazı kanıtlar, diz eklemleri ve ayaklarına kadar hâlâ tam olarak varlığını koruyan bu bacakların, çiftleşme konumunu almaya yardımcı olduğunu düşündürüyor. Bugün, balinanın arka bölümleri çok küçük ve içerlek daha çok üreme organlarına destek oluyor. Daha uzun ellerin ve ayakların kodunu taşıyan genleri de koruyorlar, hatta bazıları bir ya da iki bacaklı doğuyor. Bundan 15 yıl önce, erken dönemleriyle ilgili o kadar az şey biliniyordu ki, yaradılışçılar balinaları, günümüzdeki türlerin doğal seleksiyon sonucu ortaya çıkmış olmadığına dair iddialarının kanıtı olarak gösteriyorlardı. Oysa şimdi, balinalar evrimin en iyi örneklerinden biri oldular. (National Geographic, Kasım, 2001)
Buyrun size türlerin dönüşümü!
Bunda tanrısal olmayan ne var?!.
Dergi “yaratılışçılar” derken tabii ki kendi dünya görüşünü ortaya koyuyor; tamam da bu neyi değiştirir. Onlar rastlantısal mutasyonlar desinler, biz Allah diyelim; bu, türlerin -gerektiğinde- birbirine dönüştüğü gerçeğini değiştiriyor mu?!.
Yukarıda altını çizdiğim cümleyi bir kez daha okuyun; “daha uzun ellerin ve ayakların kodunu taşıyan genleri de koruyorlar.”; Yaratıcı bu denli muhteşem bir “kodlama” yapmış işte. Yarın ihtiyaç olursa o kol ve bacaklar tekrar çıkabileek yeteneği bağrında barındırmaya devam ediyor.
Sonuçta türler birbirine böyle dönüşüyor işte!
Ama önemli bir mesele var; ve yavaş yavaş işin can alıcı noktasına da geliyoruz tabii…
Bakın bir ateist(!) bilimadamı nasıl da kıvranıyor(!): “Darwin’in 130 yıl kadar önce ortaya koyduğu bu teori hâlâ aşağı yukarı aynı şekliyle kabul görmektedir ve birçok olgunun açıklanmasında başarılı olmuştur. Ancak, bilinç konusu bir istisna oluşturuyor gibi görünmekte, Darwin’in teorisinin kalıplarına uymayı inatla reddetmekte, büyük ve başa çıkılması zor bir sorun olmaktadır.” (Marian Stamp Davkins/Hayvanların Sessiz Dünyası/TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, 2000. Bu bilimci, su katılmamış bir evrimcidir ve “namuslu” biri olduğunu da işte böyle ortaya koymaktadır.)
Benzer sıkıntıyı Darwin de yaşamış: “Maymunların zekasının niçin insanlar kadar gelişmemiş olduğu sorusuna, ancak genel sebeplere dapanarak cevap verilebilir. Birbirini takip eden gelişme basamakları hakkında bilgisizliğimiz gözönünde tutulacak olursa, daha kesin herhangi bir cevap beklemek anlamsız olacaktır.” (İnsanın Türeyişi/Charles Darwin/Sol Yayınları, 1968/Sayfa113)
Aynı kaygıyı taşıyan bir başka namuslu ateist daha var, bakın neler diyor: “Bu sorular herkesi olduğu kadar bilim insanlarını da meşgul etmektedir. Daha sonra göreceğimiz gibi bugün bazı tezler ortaya koysalar da biyologlar için bilinç hâlâ başa çıkılması zor ve şaşırtıcı bir sorundur. Şaşırtıcıdır, çünkü onların, bilinen evrimsel bakış açısına tam uymamaktadır. Bu, bilim insanlarının kendilerini rahatsız hissetmelerine yol açar. Öyle ki bazen bilincin bilimsel bir konu olduğnu bile reddederek bunun, bilimsel olarak ele alınamayacağını ve dolayısıyla herhangi bir bilimsel teori için sorun oluşturmadığını söylerler. Ama gerçekte bir sorundur ve dahası biyolojinin kilometre taşlarından biri olan Darwin’in doğal seçilim teorisi açısından bir sorundur.” (Marian Stamp Dawkins/Hayvanların Sessiz Dünyası/ TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, 2000)
Peki, Darwin’in yakın dostu ve yandaşı Thomas Henry Huxley, 1863’te ne diyordu: “İnsanlarla hayvanlar … arasındaki uçurum derinliğine hiç kimse benden daha çok inanmış değildir. … çünkü olağanüstü düşünme ve konuşma yeteneği yalnızca onda vardır; ve o … bu yeteneğinin üstünde, bir dağın doruğunda dikilir gibi, kendisine göre aşağıda kalmış soydaşlarının çok yukarısında durarak, gerçeğin tükenmez kaynağından derilen ışın demetini, yer yer, o görkemli benliğinden yansıtır.” (Aktaran: Roger Levin/Modern İnsanın Kökeni/TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, 2000)
Hüzünlendirici bölümlerdeyiz değil mi?
“Bilinç” sahibi bir yaratık olarak insan, nedenini tam olarak çıkaramasa da, insanı sözde yücelten tüm bu satırları içine sindirmekte zorlanıyor; psikolojisi, yolunda gitmeyen bir şeylerin varlığını fısıldıyor kulağına… Büyük deha Freud’un tanımlamalarıyla; “süperego”, “ego”nın işlevini ıskalamasından huzursuz, bilinçsiz bir hayvansal içgüdünün itelemesiyle “ego”ya diş gösterip durmakta!
“Tanrı’nın Nefesi” ile ödüllendirildiği veya yeryüzünde “halife kılındığı” için olsa gerek, insan, bu anlatımların satır aralarında, yaratılışına uymayan birtakım alçaltıcı ithamların gizliliğine dair kuşkular duymaktan kendini alamıyor.
Şifrelerin işaret ettiği üstün yaratık, tüm yaratılmışları kucaklayıp emanetine alan üstün ve ayrıcalıklı bir yaratık; o bir insan!
Ama, biyolojik araştırmaları bilimle sınırlamak zorunda olan bilimadamlarının evriminin üstün yaratığı bu şerefe nail değil; çünkü o bir insan değil, o bir hayvan-insan!
Görünen o ki, şifrelerin üstün yaratığı “insan” ile, Evrim Teorisinin üstün yaratığı “hayvan-insan” arasında gerçekten derin bir uçurum var!
Darwin’in ilham perisi Adam Smith’in ve izleyicilerinin sadece kendi çıkarını düşünen ve bunu yüce bir ilke edinen, tüm soylu duygulardan bihaber bu üstün hayvanı, Allah’ın “halife” olarak atadığı, merhamet sahibi, şuurlu, fedakâr; bir gün öleceğini ve kendisine Nefesinden üfleyen Yaratıcı’sına hesap vereceğini bilen özel bir yaratık değil! O, hayvanlar aleminin üstün bir üyesi; hepsi bu! (Bu insanların dönem dönem ırkçılığa varan sapkın görüşler ileri sürmeleri tabii ki yanlıştı; Batılı beyazın diğer türlerden üstün olduğunu söylemeleri tabii ki yanlıştı, ama bu o şartlarda, o adamlara pek de yanlış gelmiyordu, çünkü ırkçılık o tarihlerde ayıplanan bir şey değildiBize düşen görev, bu sapkın görüşü mahkûm etmekten ibarettir; teoriyi olduğu gibi dışlamak değil. Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombasını Einstein mi atmıştı yani?!. Bugünün birçok teknoloji harikasını bu bilgine borçlu değil miyiz?!.)
Peki; bu durumda Darwin’i tümden reddetmemiz mi gerekiyor?
İşte tüm sorun bu!
Bilimin işi buraya kadar; ve bilim işini namuslu bir biçimde ve tam olarak yapıyor!
Bize düşen, bilimin bu tıkandığı noktada devreye girmek ve sorunu “inanç” düzeyine taşıyarak kabul edilebilir tezler ileri sürmek… (Tez, antitez ve sentez böyle oluşuyor işte; bu da Allah’ın bir yasası! İnananlar da olacak, inanmayanlar da, hatta kafası karışık olanlar da… Ama hakaret, hele iftira hiç olmayacak!)
Darwin, Adam Smith ve benzerlerinin -izah edemeyecekleri için ve esasen izah etmelerine de gerek olmadığı için- telaffuz etmekten özenle kaçındıkları o yüce haslet “merhamet”, doğal seçilim tarafından şekillendirilen “rastlantısal” mutasyonrların refakatindeki içgüdülerden mi mürekkep?!.
Böyle şey olur mu?!.
Her şey bir rastlantıdan mı ibaret gerçekten?!.
Bakın “namus” nasıl önemli bir erdem: “Şimdi bir düşünün: Yumurtanın içindeki moleküller üzerinde, kimyasal süreçlerin hızını düzenleyen maddelerin üretimini başlatıp durduran binlerce komutun yazılı olduğu iddiasından daha inanılmaz bir şey olabilir mi? Önceden oluşmuş parçalar fikri çok daha akla yakın geliyor. Kodlanmış Komutlar görüşünü destekleyen tek şey ise, bunun var olduğunun görülmesidir.” ( Stephan Jay Gould/Darwin Ve sonrası/Doğa Tarihi Üzerine Düşünceler/TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, 2000)
Bu sevgili bilimadamı daha ne yapsın ey Müslaman kardeşlerim? “Evet, bunlar var, görüyorum, ama inanamıyorum işte!” diye namuslu bir biçimde itiraf ediyor… (Bilimadamının görevi dinin sahasına girmek değil ki, o gözlem, bulgu ve deneyinin sonuçlarını açıklar, siz de bundan yararlanırsınız; hepsi bu! Ameliyata girerken canınızı emanet ettiğiniz cerraha “Sen Tanrı’ya inanıyor musun bakalım!?.” diye soruyor musunuz?!.)
Batılı dürüst bilimadamlarının bu imdat çığlıkları beni nasıl hüzünlendiriyor bilemezsiniz; ama daha hüzünlendirici olanı, İslam dünyasının bu çığlıklara kulak kapatmadaki dirençliliği… Bu kısa çalışmanın kitaplaştırılmaya çalışıldığı günlerde (Ekim veya Kasım 2000), gazetelerde çıkan haberlere göre, zalim diktatörlerce yönetilen İslam ülkelerinden birinde, “kadını incitmeden dövmenin suç olmadığı”na dair bir mahkeme kararı yayınlandı; incitmeden dövmenin tarifi de: Mahkeme kararına göre, dövülen kadının kemikleri kırılmadığı sürece “incitme” vücut bulmuyormuş!.. (Bu olay Darwin’den yaklaşık 150 sene sonra oluyor… Ama haklısınız; bunun Evrim Teorisi ile ne ilgisi var ki!)
İlk yedi şifrede bire bir örtüşen evrim ve Kuran, 8. şifre olan “Kodlanmış Komutlar Silsilesi” meselesinde biraz ters düştü, değil mi?
Ama son sırada çok daha ters bir mesele var: Yaratılışa Müdahale…
Bakın Gould nasıl şaşkına dönüyor: “İnsanları ve şempanzeleri tam olarak birbirinden ayıran hiçbir özellik ya da yetenek bulunmadığını kabul etsek bile, en azından aramızdaki genetik farklılıkların epey büyük olduğunu söyleyebiliriz. Ne de olsa, iki türün görünüşü çok farklıdır ve doğal koşullar altında çok farklı davranırlar. Ancak yakın zaman önce, Mary-Claire King ve A.C.Wilson, iki tür arasındaki genetik farklılıkların bir dökümünü yayınladılar. Sonuçlar, sanırım çoğumuzun hâlâ yaşattığı eski bir önyargı için oldukça sarsıcı nitelikte. Günümüzün bütün biyokimyasal tekniklerinden yararlanarak ve olabildiğince fazla proteini inceleyerek elde ettikleri sonuca göre, genel genetik farklılığın olağanüstü derecede küçük olduğu görülüyor.
“Güzel bir paradoks: aramızdaki farkların yalnızca bir derece meselesi olduğunu kuvvetle savunuyorum, ama yine de çok farklı hayvanlarız. Eğer genetik uzaklık bu kadar küçükse, biçim ve davranıştaki bunca ayrılığa neden olan şey nedir?
“Ortalama bir insan beyninin ağırlığı 1300 gram dolayındadır; kafamız, bu kadar büyük bir beyni alabilmek için, diğer hiçbir büyük memelinin kafasına benzemeyen, şişkin ve yuvarlak, balona benzer bir şekil almıştır.
“Bu ölçüte göre, bekleneceği gibi, şu ana kadar yaşamış en iri beyinli memelileriz. Başka hiçbir tür, memelilerin ortalama beyin büyüklüğünü bizim kadar aşmamıştır.
“Varacağım sonuç sıra dışı değil, üstelik havasını indirmekle iyi edeceğimiz şişkin egomuzu da teşvik ediyor. Ne var ki, beynimiz, büyüyen vücudumuzun talepleriyle ilişkili olmayan bir şekilde, gerçek bir büyüklük sergilemiştir.”(Stephan Jay Gould/Darwin Ve Sonrası/Doğa Tarihi Üzerine Düşünceler/TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, 2000)
Gould ve diğer evrimci bilimadamlarına sorulması gereken soru şudur: Vücudumuzun talepleri ile ilişkili olmayacak şekilde büyüyen beynimiz, bu nedenle, neden “doğal seçilimin bir ürünü” olsun ki?!. Doğal seçilim mekanizmasının büyük beyin hayranı olmadığını biliyoruz; doğal şartlara çok başarılı bir biçimde uyum göstermiş olan milyonlarca tür canlı mevcut, ama bunların beyni büyük değil. Biliyoruz ki, yeryüzündeki bütün organizmalar içinde, vücut ağırlığına göre en büyük beyne sahip olan organizma “Homo Sapiens”, yani biziz. Neden? Milyonlarca türde bu ayrıntıya girmeyen doğal seçilim, neden sıra bize geldiğinde “kodlanmış komutunu değiştirme” gereğini hissetsin?!.
Sevgili Gould, “Eğer genetik uzaklık bu kadar küçükse, biçim ve davranışlardaki bunca ayrılığa neden olan şey nedir?” diye soruyordu. Gould’u biraz “düşünmeye” davet ediyorum. (Aslında, mükemmel bir biçimde düşündüğüne eminim ve insanlık adına kendisine müteşekkirim; zaten düşünmese bu satırları yazamazdı.)
Oxford Somerville Collega’da öğretim üyeliği yapan Marian Stamp Dawking, hayvanlar dünyasını inceleyen bir bilimci; üniversitede hayvan davranışları konusunda dersler veriyor… Kitabından anlaşıldığı gibi, evrime inanan biri ve bunun doğal sonucu olarak Darwinci tabii… Tüm kitap boyunca “bilinç” denen olguyu araştırıyor; ve şu tespitleri itiraftan da kaçınmıyor:
“Biyolojide hâlâ cevap bekleyen sorulardan en derinlikli ve gizemli olanı bilinç konusudur. Böyle bir içsel yaşama niçin sahibiz? Bu olgu neden ve nasıl gelişti? …
“Doğal seçilim bilinçli canlıları bilinçsizlerden neden daha çok kayırsın?
“Eğer herhangi bir şeyi ne kadar iyi yaptıkları değerlendirildiğinde, bilinçli ve bilinçziz hayvanlar arasında bir fark yoksa o zaman bilinç doğal seçilim yoluyla evrilmiş olamaz”(Hayvanların Sessiz Dünyası/Hayvanlarda Bilincin Varlığı Üzerine Bir Araştırma/TÜBİTAK Bilim Kitapları, 2000.)
Hiç kimse, Darwinci doğal seçilimcilik açısından, “bilinç”in gerekliliğini savunamaz. Hatta doğru olan belki bunun tersidir; çünkü son derece başarılı milyonlarca tür, tam anlamıyla bilinçsiz bir yaşam sürmektedir. (Konumuz itibariyle “bilinç”i doğru tanımlamalıyız: O canlı “kendisinin farkında” mı; en azından “ben bir canlıyım, doğdum, yaşlanıyorum ve bir gün öleceğim.” diye düşünebiliyor mu? Yoksa harikulâde bir tasarımcı olan bal arısının bilinçsiz olduğu iddia edilebilir mi?)
O halde ortaya çıkan sonuç, “bilinç”in doğal seçilimin bir ürünü olmadığıdır.
Ancak bu yetmez; bilincin neyin ürünü olmadığını söylemek, neyin ürünü olduğunu söylemekten daha kolaydır, ama “bilinçli “ bir canlının kolay cevaplar yerine doğru cevaplar üzerinde “kafa yorması” da bizatihi bilincin bir talebidir!
“Beynin hacmindeki en büyük evrimsel patlama son birkaç milyon yıl içinde olmuştur.
“İnsan evrimi üzerinde çalışanlardan bazıları, beynin evrimindeki o muazzam patlamanın ardında bulunan ayırıcı baskının bir kısmının, ilk olarak, bilme işlemlerinden sorumlu olan neokorteks alanlarında değil, motor korteksde (vücudumuzun hareketlerini düzenleyen bölüm. Yürüme, oturma, atlama gibi. Y.Y.) yer almış olduğuna inanır. Onlar, insanların dikkati çeken yetenekleri olan; nesneleri isabetli fırlatma, zarif bir şekilde hareket etme, av hayvanlarından hızlı koşarak onları yakalama gibi şeylerin üsdünde dururlar. Bilme işlemlerinden sorumlu olan neokorteks sonradan atağa kalkmıştır. “ (Carl Sagan/Cennetin Ejderleri/e yayınları, 1986)
Hatırladınız mı: İnsan önce yaratılıyor, sonra şekillendiriliyor, sonra kıvama erdiriliyor ve “tamamlanıyor”… Sagan farklı bir şey söylemiyor…
İşte bu çalışmanın en temel sorusu budur: Bilme işlemlerinden sorumlu olan neokorkteks "neden sonra” atağa kalkmıştır. Onu atağa kaldıran şey nedir?
Tanrı’nın Nefesi tabii…
Sagan devam ediyor: “Düşünüleceği üzere, işaret dilleri sözcüklerle tamamlanmış ve sözcükler sonraları işaretlerin yerini almıştır; başlangıçtaki sözcükler o nesne veya hareketin sesle taklit edilmesi şeklinde ortaya çıkmış olabilir. … Fakat beyinde yeni bir kuruluş olmaksızın bütün bunlar gerçekleşemezdi.”
Tabii ki “beyinde yeni bir kuruluş” olmuştu; insanın içine Tanrı’nın Nefesi üflenmişti!..
“Adem, Adem olmazdan önce maymundu.”
Çalışmaya bu cümle ile başlamıştık ve tüm çalışma esnasında bazen satır aralarında, bazen de direkt olarak, Abdülkadir Bidil’in bu sözüne itiraz etmiştik.
Peki o halde kime müdahale edildi?
Yoksa bu soruyu “ne”ye müdahale edildi?” diye değiştirmek daha mı doğru olur!
Her şey, bundan 7.5 milyon yıl önce başladı… (Bilimin genel inanışı bu; siz isterseniz 1 milyon yıl deyin, isterseniz 39 milyon yıl, sonuç değişmeyecektir.)
Arz yeteri kadar hazırlanmış, “kıvamına erdirilmiş”ti; tüm bu “emanet”i sırtlanacak “bilinç” için her şey özenle hazırlanmıştı.
Yaratıcı’nın ta milyarlarca yıl önce bizzat kodladığı gibi, sonradan “insan” sıfatını alacak olan yaratık “müdahale” için hazır bekliyordu.
Yaratıcı’nın “iki elimle” diye tarif ettiği şefkat dolu ama liyakatle sorumlandırıcı o müdahale yapıldıktan 5.5 milyon yıl sonra (günümüzden iki milyon yıl önce), artık “Homo Habilis” olarak adlandırılılması gereken Australopithecus iki ayağının üzerinde devinmeye başlamış; ortak atadan geldiği maymunla arasına kesin bir sınır çizmişti. Artık yürürken ön ayağının dışını yere sürtmüyor, yani “setiklemiyor”; boş kalan ellerini kullanmayı öğreniyordu. Yaklaşık 300 milyon yıl daha geçince, sonraları “Homo Erectus” adını alacak olan bu yaratık, iki ayağının üzerinde rahatça yürümeye başlamıştı; çünkü omurgası artık dik durmasını sağlayacak biçimde değişikliğe uğramış, “S” biçiminde bir görüüm kazanmıştı. (Bu arada bir kısmını bildiğimiz, bir kısmını da asla bilemeyeceğimiz bir sürü şey oluyordu tabii; örneğin bu canlının “larinks”i boynunun aşağısına doğru kayıyordu, elinin başparmağı kavramaktan ziyade tutmaya yönlendiriliyor, ayak başparmağı büyük bir değişiklik geçiriyor ve yürüme işlevine uyarlanıyordu vs… Tabii, inanılmaz boyutlardaki beyinsel patlamayı saymazsak…)
Bu “tamamlanışlar” ve “kıvama erdirilişler”, bizim için inanılmayacak kadar uzun kabul edilecek süreleri içeriyor olabilirdi; ama Kozmik takvim esas alındığında, bunların neredeyse her biri bir “an”a karşılık geliyordu.
Nihayet günümüzden yaklaşık 100.000 yıl önce, deyim yerindeyse, tüm Kâinat’ın nefesini tuttuğu an gelişti: Beyni antık yeterli büyüklüğe ulaşan Homo Erectus, “Homa Sapiens”e dönüştürülüyor, yani “insan” haline getiriliyordu.
Tanrı’nın o Kudret dolu Muhteşem Nefesi, bu yaratığın içine üflendiğinde birçok şey birden oldu.
Allah ile insan arasında, ayrıntısını bilmediğimiz bir ahdleşme yapıldı; “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna insan, “Evet, sen bizim Rabbimizsin; buna tanıklık ederiz.” diye cevap verdi. (Araf, 172); o güne dek yaratılmış her şey “bilinç”e emanet edildi (Ahzâb, 72); yeryüzüne bir halife atanması kararlaştırıldı (Bakara, 30); “Ve Allah Adem’e isimlerin tümünü öğretti” (Bakara, 31)… (“İsimlerin tümünün öğretilişi”ni, “bilim yapma yeteneği ile donatılmak”, “şeyleri/olayları/olguları anlayıp yorumlayabilecek bilinç kapasitesine ulaştırılmak” şeklinde anlayabilir miyiz?)
Ve “niyetler”in de içinde yer aldığı “canlı yayın” böylece başlamış oluyor; Levhi Mahfuz “her şeyi” titiz bir biçimde an be an keydetmeye geçiyordu. Artık sahip olduğu “özgür irade”si nedeniyle bir parça “O” haline getirilen “insan”, mağrur bir ifadeyle kafasını göğe doğru kaldırıyordu...
Ve melekler toptan secde ediyorlardı!.. (Sâd, 73)
İnanıyormuş gibi yapanların anlamsız bir şiddetle inkâr ettiği, inanmıyormuş gibi yapanların ise artık kesinlikle tespit ettiği (ama itirafa gerek görmediği) bu gerçeği, moleküler antropoloji bakın nasıl açıklıyor:
“20. yüzyılda, antropolojiye ilişkin en belirgin gelişmelerden biri 1960’larda ortaya çıktı. Buna göre antropolojik araşatırmalar çoktan yok olmuş türlerin fosilleşmiş kemiklerine değil; bunun tam tersine, yaşayan hayvanlardan alınan kan örneklerine dayandırılıyordu. Genetik yakınlığı ölçmek için insanlarla insansı maymunlardan (şempanze, goril, orangutan) alınan kan örneklerindeki protein albüminlerine antikor yanıtının gücüne dayalı yetkin bir sınama yöntemi kullanılmaktadır. Buna göre, bu iki türe ait albümin yapısı aynı ise, yanıtın gücünün de aynı olması gerekir. Bir proteinin yapısı diğerinden ne denli farklı olursa bu yanıtın gücündeki farklılık da o denli büyük olur. Bu testlerin altında yatan varsayıma göre, protein yapısındaki benzerlik genetik yakınlığı, farklılıklarsa genetik uzaklığı belirtmektedir.
“Bu yöntemi uygulayan bilimadamları şu sonuca varmışlardır: bu üç insansı maymun arasındaki akrabalığın, bunların her birinin insana akrabalığından daha yakın olduğu yönündeki antropolojik değerlendirme yanlıştır.
“İnsanın atası şempanze değil, insanın yanısıra şempanzelerle gorillerin de ortak atası olan değişik bir tür kuyruksuz insansı maymundur.” (Modern İnsanın Kökeni/Roger Lewin/TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, 2000.)
Moleküler antropoloji, maymunla insanın ortak bir atadan geldiklerini kanıtlıyor, buraya kadar tamam; ama “insansı maymun” betimlemesine katılmıyorum; çünkü o atadan şu anda herhangi bir iz yoktur; dolayısıyla o yaratığa insansı da olsa “maymun” demek doğru değildir. Ayrıca betimleme biçimi neden “insansı maymun” da, “maymunsu insan” değil; o aşamada bu yaratık henüz insan değildi, tamam; ama yine aynı nedenle, o aşamada bu yaratık maymun da değildi. (O yaratığın maymun olduğu kanıtlansaydı buna itiraz etmezdim, gerek yok çünkü; ama şu anda bu kanıtlanmış değil.)
Aynı bilginin, aynı kitapta bir başka yerdeki betimlemesi bana daha kabul edilebilir geliyor:
“İnsan bugünkü Afrika insansı maymunlarının atası olmadığı gibi, onlar da bizim atamız değildir. İnsan da, Afrika insansı maymunları da (şempanze, goril, orangutan) ortak bir atadan gelmişlerdir.”
O atadan bugün herhangi bir iz mevcut değildir; çünkü Kadiri Mutlak’ın Mutlak Kararı’ndan sonra bu tür iki dala ayılmış, biri insan olma yönünde emin adımlarla yürürken, diğeri bugünkü insansı maymunları oluşturmak üzere evrimleşmeye devam etmiş, çeşitli dallar halinde günümüze kadar gelmiştir.
İşte bu nedenle soru, “ne’ye müdahale?” olmalıdır; çünkü insan maymundan gelmediği gibi, maymun da insandan gelmemektedir.
Son ortak ata ne insandır, ne maymun.
Müdahale için seçilen yaratık, bu müdahaleden sonra kendi orijinal yapısını kaybetmiş, maymun ve insan olarak iki türe dönüşmüştür.
İnsanın ve maymunun her ikisinin ortak bir atası mevcuttur; ve bu nedenle şempanze ile insanın genetik yapısı % 99 aynıdır. (Ve çok yakın akrabadır tabii.)
Ve o Muhteşem Nefes nedeniyledir ki, bu inanılmaz orandaki genetik yakınlık, yine inanılmaz oranda bir bilinç farklılığı doğurmakta zorlanmamıştır.
Ancak hiç duraksamadan eklenmesi gereken şey şudur; O yaratık nasıl betimlenirse betimlensin, bu, “Allah’ın yolu ve yasası” dahilinde uygulanmış bir işlemdir; bu nedenle, insanı aşağılayacağı endişesiyle bu ortak ata nedeniyle kaygı duyulabilecek herhangi bir şey mevcut değildir. Her şeye gücü yeten Yaratıcı, eğer dileseydi herhangi bir ortak ata mekanizmasına başvurmadan da yaratabilirdi bizi; ama böyle yapmamışsa, böyle yapmamıştır; bu konuda herhangi bir muhaletfet şerhi düşmek kimsenin cüret sınırları içinde olmamalıdır.
Madem maymundan geldik, o halde maymun neden evrimleşip insanlaşmıyor; neden hâlâ konuşmuyor?!.” sorusuna verilen bu doyurucu cevaba eklenmesi gereken bir şey daha vardır: Maymun hiçbir zaman konuşmayacaktır ve hiçbir zaman insanlaşma aşamasına kadar evrimleşemeyecektir. Bu, birbirine bağlı iki nedenle mümkün değildir: Birincisi, o, “Tanrı’nın Nefesi”ni taşımamaktadır; ikincisi, ilk nedenin sonucu olarak hiçbir zaman “bilinç” sahibi olmayacak ve konuşmayacaktır, çünkü o, bu şekilde tasarlanmamış ve kodlanmamıştır. (“Konuşamayacaktır” değil, “konuşmayacaktır”; çünkü Yaratıcı bunu böyle uygun görmüş ve böyle kodlamıştır. Maymunun konuşmasına gerek yoktur.)
“Beyin, kuşkusuz, konuşma (dil) olgusunun gerçekleşmesinden sorumlu anatomik aygıtın ögelerinden yalnızca biridir. Beyindeki dil merkezleri; larinks, farinks, ses telleri, dil, dudaklar, altçene ve üstçeneden oluşan ses donanımının çeşitli ögelerinin işlevlerini düzenleyip denetler. Bu donanım, büyük ölçüde, yumuşak dokudan (kas, kıkırdak, deri gibi) oluştuğu için, fosil kayıttan silinip gider.
“İnsan dışında, tüm memelilerde, larinks, boynun yukarısında yüksek bir konumda yer almaktadır. Bu durum iki ayrı sonuç doğurmaktadır. Birincisi, larinksin, nazofarinks (burun boşluğunun “arka kapısı” yanındaki havalandırma boşluğu) içine kilitlenmesini, böylelikle de, su içerken hayvanın soluk alabilmesini sağlamak gibi önemli bir işlev görür. İkincisi, larinksin yüksek konumda yer alışının doğal sonucu olarak, farinks boşluğunun (ses kutusunun) küçük oluşu yüzünden, hayvanın çıkarabileceği sesler çok sınırlıdır. Dolayısıyla, belirli memeliler için, ses oluşturma (vacalization), temelde, larinkste oluşan seslere nitelik kazandıran ağız boşluğu ve dudakların biçimine bağlıdır.
“İnsanlarda larinks, boynun çok aşağısında yer aldığı için eşsamanlı yutkunma ve soluma imkânsızdır; dolayısıyla bunlar besinleri ve sıvıları yutarken boğulma tehlikesiyle yüz yüze gelebilirler. Bu çapta tehlikeye karşılık, larinksin aşağı konumunun kimi yararlar sağlaması gerekir; bu yarar da, en belirgin olarak, ses tellerininin yukarısında daha çeşitli niteliklerde seslerin oluşmasına olanak sağlayan çok daha geniş bir farinks boşluğu biçiminde kendini gösterir. New Yok, Mount Sınai Tıp Fakültesi’nden Laitman, ‘Gerçek anlamıyla söz üretebilmemizin anahtarı genişlemiş farinkstir’ demektedir.
“Laitman ve arkadaşları, bebeklerde bedensel gelişmenin bu bağlamda insanın evrimsel gelişimini özetleyerek yinelendiğini ortaya koymuşlardır. Bebek doğduğunda tıpkı memelilerde olduğu gibi, larinks, boynun yukarı kesimindedir; bu, onların meme emme sırasında boğulmalarını önler. Aşağı yukarı bir buçuk yıl içinde, larinks aşağı doğru kayarak yaklaşık 14 yıl sonra, erişkin insanın düzeyine varır; konuşma yeteneğinin gelişimi, bu kayma süresine denk düşer.”(Roger Lewin/aynı eser.)
Maymun işte bu nedenle konuşamaz!..
O, bir şey yer veya içerken boğulma tehlikesini göze alamamış evrimsel bir canlıdır; oysa insan, boğulma riski de göze alınarak üretilmiş, o ana kadarki genel evrime Gökler tarafından müdahale edilerek “özele” çevrilmiş, özel bir türdür.
Altı çizilmesi gereken husus, insan’a gelinceye kadar tam anlamıyla devrede oan “doğal seçilim mekanizması”nın, bu aşamadan sonra devreden çıktığıdır, insan özeli bazında tabii ve bir süreliğine… Bir canlı Yaratıcı’nın Mesajı’na muhatap olacak ölçüde biliniç kazanacaksa, bu mutlak surette bir müdahale ile olacaktır; ve bu müdahale, bir anlamda “doğal seçilim mekanizması”na, “evrim”e bir müdahaledir. (Allah yarın bir öküzün bilinçlenip mantıklı bir şekilde konuşmasını, Kuran okumasını; mahkemelerden, kadının kemiklerinin kırılmaması şartıyla istenilebileceği kadar dövülmesine imkân tanıyan kararlar çıkarmamasını murat ederse, muhtemelen bu öküz için de aynı mekanizmayı devreye sokacaktır.)
Bu, insanda aynen böyle olmuştur.
Bu, son derece hayati bir meseledir; bu mesele ihmal edildğinde, insan bir “hayvan insan” konumuna düşürülmekte, “özel yaratılmışlık ayrıcalığı” elinden koparıp alınmakta ve Adam Smith gibi birtakım düşünürlerce “yaşamak için rekabete” zorlanmaktadır; insana yakışmayan bu kahrolası didişme, merhamet eksikliğinden ve gönül gözü körlüğünden kaynaklanmakta olup, bu çalışmada bu konuya yer verilmeyecektir. (Benzerleriyle Değiştirilenlerin Hikaysi’nde bu konu genişçe irdelenmiştir.)
Ama bu konuda birkaç paragraf yazmak da insanın boynunun borcu tabii:
“Ancak Marx ve Engels, bir şeyi açıklamakta zorlanıyorlardı: Canlıların nasıl var olduğu sorusu. Çünkü canlıları ‘yaratılmamışlık’ temelinde açıklayan bir tez olmadıkça, dinin uydurulmuş bir afyon olduğunu ileri sürmek ve tüm tarihi maddeye dayandırmak mümkün olmazdı.
“Marx’ın beklediği açıklama, Darwin’den geldi. Marx, Türlerin Kökeni’ni eline alır almaz kitabın önemini anladı. Engels’e yazdığı 19 Aralık 1860 tarihli mektubunda, Darwin’in kitabı için ‘bizim görüşlerimizin tabii tarih temelini içeren kitap budur işte’ diyordu.
“Komünizmin bu iki kurucusu tarafından bu denli yüceltilen Evrim Teorisi, doğal olarak onların takipçileri tarafından da hararetle benimsendi. Dünyanın neresinde olursa olsun, her türlü konünist rejim ya da hareket, Darwinizm’i ve neo-Darwinizm’i sonuna dek savundu, onu kendi entelektüel temel taşlarından biri olarak kabul etti.”
İşte yüz elli yıldır bu nedenle kavga ediliyor; konunun tabiatla, biyolojiyle,antropolojiyle falan bir ilgisi yok!
Evrim Teorisi yıkılmalı ki, komünizm de yıkılsın!..
Peki; evrim teorisini sadece komünistler mi benimsiyorlar; başka ideolojiler de bu teoriden yararlanmaya çalışmıyor mu?!.
Gayet tabii başka birtakım ideolojiler de bu teoriyi benimsiyor, bu teoriden hareket ediyor; ama onlar tehlikeli değil ki!
Komünizm tehlikeli!..
Bu ideoloijiler içinde, komünizm kadar Kuran’a yakın olanı yok; Allah muhafaza, komünizm gelse, Kuran hükümlerinin pek çoğu kendiliğinden hayata geçecek; işte tehlike burada!.. (Bunları, bizim körler için, gözleri olan ama bırakın onların dedikleri gibi % 5’i, % 1 bile görmeyen bu körler için söylüyorum; yoksa bilimadamlarının komünizmle momünizmle ilgilendikleri yok, onlar işlerini yapmaya çalışıyorlar. İslâm ilahiyatçısı Mehmet Bayrakdar Hoca komünist mi yani?!.)
Evrim teorisi düşmanlığıyla ucuz kahramanlık yapmak kolay tabii; alsanıza hakim sınıfları karşınıza!.. Allah’ın rızıklarını eşit şekilde paylaştırmayanları, bunu engelleyenleri, servetlerinden ihtiyaç sahibi yoksulları yararlandırmayanları alsanıza karşınıza!
Sizi sahtekârlar sizi!.. (Evrim teorisi’ne samimi biçimde karşı çıkan dindarları -hangi dinden olurlarsa olsunlar- tenzih ederim; sözüm onlara değil! Ben bu kahramanlara(!) gıcık oluyorum!)
“Evrim Teorisi” işlevini tamamlamış, bilime yaptığı muazzam katkılarla tarihin şerefli hafızasındaki o muhteşem yerini almıştır. Bugünden itibaren, bu teoriyi tarihe emanet ediyor ve bundan böyle “Evrim Kanunu”nu insanlığın dikkatine sunuyorum.
Son sözü, ismi bile bir başka güzel olan bir Sure söylesin; Muhammed Suresi’nin 24. ayeti’nde Allah şöyle diyor:
“Peki bunlar, Kuran’ın anlamını inceden inceye düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var!”
Yılmaz Yunak
18/3/2009
Not: “Müslümanlarla böyle mücadele edilir mi?” diye düşünebilecek kimi dostlarım için son kez tekrar ediyorum. Müslümanlarla değil böyle, hiç mücadele edilemez; neden mücadele edilsin ki!
Bu çalışma, kendisi de Müslüman olan bu fakir tarafından Müslüman dostları için yapılmıştır ve bu bir mücadele değildir. Çalışmanın kimi yerlerinde “esaslı bir mücadele” olduğu doğrudur tabii; ama bu mücadele Müslümanlarla değil, Müslüman taklidi yapan uğursuzlarladır!
Bir Müslümanla neden mücadele edilsin ki!..
17 Mart 2009 Salı
24.12.2008
Sevgili insan kardeşlerim,
Sevgili Müslüman kardeşlerim,
Sevgili Hristiyan kardeşlerim,
Sevgili Musevi kardeşlerim,
Sevgili ateist kardeşlerim,
Diğer dinlere inanan sevgili kardeşlerim, (“Diğer dinler” nitelemesi yanlıştır tabii de; bu şu anda girmemiz gerekmeyen, başka bir konudur. Allah’ın otuz tane dini mi olur!)
Çok sevgili komünist kardeşlerim,
Çok sevgili milliyetçi kardeşlerim,
Pek hazzetmediğim ama yine de dost bildiğim liberal kardeşlerim,
Hiç ama hiç hazzetmediğim renksiz-görüşsüz kardeşlerim,
Tüm kalbimle tiksindiğim riyakâr -ne yazık ki- kardeşlerim, (Sahi; Maun Suresi ne diyordu?)
Ne olduklarını bilmediğim, ama varlıklarından da kuşku duymadığım, şu anda Arz’la ilgilenmekte olan görevli kardeşlerim,
Veya kendinizi nasıl niteliyorsanız öyle sevgili kardeşlerim,
Kış o zorlu yüzünü gösterdi ve Yaratıcı’nın bazı yaratıkları için belki de deneme aracı için gerekli gördüğü o çetin günlere girdik yine. Bugünlerde -aslında çeşitli vesilelerle her an olduğu ibi-, o veya bu biçimde, şu veya bu şekilde ama mutlak surette deneneceğinizi, karşınıza birtakım fırsatlar çıkarılarak sınava tabi tutulacağınızı, birtakım vesilelerle ruhunuzun yoklamaya tabi tutulacağını unutmamanızı öneririm.
Bazen küçük bir simit parçasının, yarım dilim ekmeğin, artmış yarım tabak yemeğin veya buna benzer herhangi bir şeyin Yaratıcı’nın yaratıklarından bazılarının hayatını kurtarabileceğini; ama bunu yaparken bile merhametten yoksun birtakım sefil yaratıkların tepkisini çekebileceğinizi, aslında bu tepkiye vereceğiniz karşı tepkinin de bir “deneme aracı” olabileceğini, Kozmik Plan’da bunun da belirli bir nedeni olan önemli bir “kurgu” olduğunu unutmamanızı öneririm.
Özellikle nüfusunun tamamına yakını müslüman olan Türk toplumunun, Kuran’ın neden Fatiha Suresi ile başladığını, Fatiha Suresi’nin neden “Bismillahirrahmanirrahim” sözü ile başladığını, bu besmelenin neden “Çok Merhametli, Hep Merhametli” anlamına geldiğini düşünmesi, bundan birtakım sonuçlar çıkarması ve bu sonuçlara göre hareket etmenin İslam’ın neden en önemli prensibi olduğunu düşünmesi gereken günlere geldik yine!
“Merhamet” sözcüğünün, Allah’ın en önemli iki sıfatı olan “Rahman” ve “Rahim” sözcükleri ile aynı kökten gelme bir sözcük olduğunu; bu sözcüğün “acıma” ile sınırlı olmayıp, bu acımanın verdiği itelemeyle harekete geçmek ve acınan yaratık hakkında kutsal bir koruma, esirgeme, kollama, dertlerine çare bulma zorunluluğu keyfiyeti anlamlarının tümünü içerdiğini bir kez daha hatırlatmak isterim.
Bir gün size de merhamet gösterilmesi gereken günlerin de geleceğini, bundan kurtuluşun mümkün olmadığını, o günler için şimdiden birtakım hazırlıklar yapmak gerektiğini bilmenizde fayda görürüm.
Müslüman Türk toplumunun, Kuran’daki “Yok mu Allah’a güzel bir borç verecek?” mealindeki ayetin ne anlama geldiğinin düşünülmesi gereken günlerden geçmekte olduğumuzu bilmesinde fayda görürüm.
Ve son olarak, içinde Yaratıcı’nın Nefesi’ni taşıyan bu seçkin yaratığın, yani insanın, Yaratıcısı gibi davranmak zorunda olduğunu (En güzel boya olan Allah’ın boyasıyla boyanın.), bunun ilk ve temel göstergesinin de tüm yaratılanlara karşı -insanlar, hayvanlar, bitkiler, çevre ve benzerleri- merhametli davranmak, “çok merhametli olmak, hep merhametli olmak” olduğunu önemle hatırlatırım
Son sözüm her zamanki gibi “Kafirun 6”dır; bunun ne anlama geldiğini de herkes kendisi takdir etmelidir. (Senin dinin sana, benim dinim bana.)
İçinizdeki Allah, içinizden size bakıyor; “vicdan” diye isimlendirdiğiniz olgu, O’nun o merhamet fışkıran kozmik fısıltısından başka bir şey değil; hani bir siz var ya sizden içeri, işte bundan söz ediyorum. Bugünler, bu sese daha fazla kulak verilmesi gereken günler.
Sahi; gökler, dağlar, taşlar ve diğer yaratıklar dururken neden her şey size emanet edildi?
Hadi bakalım; gün bugündür…
Bir fakir dostunuz.
Sevgili Müslüman kardeşlerim,
Sevgili Hristiyan kardeşlerim,
Sevgili Musevi kardeşlerim,
Sevgili ateist kardeşlerim,
Diğer dinlere inanan sevgili kardeşlerim, (“Diğer dinler” nitelemesi yanlıştır tabii de; bu şu anda girmemiz gerekmeyen, başka bir konudur. Allah’ın otuz tane dini mi olur!)
Çok sevgili komünist kardeşlerim,
Çok sevgili milliyetçi kardeşlerim,
Pek hazzetmediğim ama yine de dost bildiğim liberal kardeşlerim,
Hiç ama hiç hazzetmediğim renksiz-görüşsüz kardeşlerim,
Tüm kalbimle tiksindiğim riyakâr -ne yazık ki- kardeşlerim, (Sahi; Maun Suresi ne diyordu?)
Ne olduklarını bilmediğim, ama varlıklarından da kuşku duymadığım, şu anda Arz’la ilgilenmekte olan görevli kardeşlerim,
Veya kendinizi nasıl niteliyorsanız öyle sevgili kardeşlerim,
Kış o zorlu yüzünü gösterdi ve Yaratıcı’nın bazı yaratıkları için belki de deneme aracı için gerekli gördüğü o çetin günlere girdik yine. Bugünlerde -aslında çeşitli vesilelerle her an olduğu ibi-, o veya bu biçimde, şu veya bu şekilde ama mutlak surette deneneceğinizi, karşınıza birtakım fırsatlar çıkarılarak sınava tabi tutulacağınızı, birtakım vesilelerle ruhunuzun yoklamaya tabi tutulacağını unutmamanızı öneririm.
Bazen küçük bir simit parçasının, yarım dilim ekmeğin, artmış yarım tabak yemeğin veya buna benzer herhangi bir şeyin Yaratıcı’nın yaratıklarından bazılarının hayatını kurtarabileceğini; ama bunu yaparken bile merhametten yoksun birtakım sefil yaratıkların tepkisini çekebileceğinizi, aslında bu tepkiye vereceğiniz karşı tepkinin de bir “deneme aracı” olabileceğini, Kozmik Plan’da bunun da belirli bir nedeni olan önemli bir “kurgu” olduğunu unutmamanızı öneririm.
Özellikle nüfusunun tamamına yakını müslüman olan Türk toplumunun, Kuran’ın neden Fatiha Suresi ile başladığını, Fatiha Suresi’nin neden “Bismillahirrahmanirrahim” sözü ile başladığını, bu besmelenin neden “Çok Merhametli, Hep Merhametli” anlamına geldiğini düşünmesi, bundan birtakım sonuçlar çıkarması ve bu sonuçlara göre hareket etmenin İslam’ın neden en önemli prensibi olduğunu düşünmesi gereken günlere geldik yine!
“Merhamet” sözcüğünün, Allah’ın en önemli iki sıfatı olan “Rahman” ve “Rahim” sözcükleri ile aynı kökten gelme bir sözcük olduğunu; bu sözcüğün “acıma” ile sınırlı olmayıp, bu acımanın verdiği itelemeyle harekete geçmek ve acınan yaratık hakkında kutsal bir koruma, esirgeme, kollama, dertlerine çare bulma zorunluluğu keyfiyeti anlamlarının tümünü içerdiğini bir kez daha hatırlatmak isterim.
Bir gün size de merhamet gösterilmesi gereken günlerin de geleceğini, bundan kurtuluşun mümkün olmadığını, o günler için şimdiden birtakım hazırlıklar yapmak gerektiğini bilmenizde fayda görürüm.
Müslüman Türk toplumunun, Kuran’daki “Yok mu Allah’a güzel bir borç verecek?” mealindeki ayetin ne anlama geldiğinin düşünülmesi gereken günlerden geçmekte olduğumuzu bilmesinde fayda görürüm.
Ve son olarak, içinde Yaratıcı’nın Nefesi’ni taşıyan bu seçkin yaratığın, yani insanın, Yaratıcısı gibi davranmak zorunda olduğunu (En güzel boya olan Allah’ın boyasıyla boyanın.), bunun ilk ve temel göstergesinin de tüm yaratılanlara karşı -insanlar, hayvanlar, bitkiler, çevre ve benzerleri- merhametli davranmak, “çok merhametli olmak, hep merhametli olmak” olduğunu önemle hatırlatırım
Son sözüm her zamanki gibi “Kafirun 6”dır; bunun ne anlama geldiğini de herkes kendisi takdir etmelidir. (Senin dinin sana, benim dinim bana.)
İçinizdeki Allah, içinizden size bakıyor; “vicdan” diye isimlendirdiğiniz olgu, O’nun o merhamet fışkıran kozmik fısıltısından başka bir şey değil; hani bir siz var ya sizden içeri, işte bundan söz ediyorum. Bugünler, bu sese daha fazla kulak verilmesi gereken günler.
Sahi; gökler, dağlar, taşlar ve diğer yaratıklar dururken neden her şey size emanet edildi?
Hadi bakalım; gün bugündür…
Bir fakir dostunuz.
16 Mart 2009 Pazartesi
Ne yapmaya çalışıyoruz?
Burada, kimseye akıl vermek, ne yapması gerektiğini söylemek gibi bir küstahlık yapmak peşinde değiliz. Birtakım şeyleri herkesten daha iyi bildiğimizi, kimsenin göremediği şeyleri gördüğümüzü, herkesten akıllı olduğumuzu falan iddia etmiyoruz.
Burada, belki değişik bir açıdan bakıldığında ne olağanüstü bir macera içinde yer aldığımızı idrak edebilmek için, hep beraber yürümekte olduğumuz bu hülyalı yola birtakım işaret levhaları koymak peşindeyiz; kendi koyduğumuz bu levhaların tümünü yorumlayabilecek yetenekte olmasak da…
Ömür çok kısa, ama buna karşılık hissedilebilecek, belki ucundan kıyısından da olsa yakalanabilecek/fark edilebilecek şeyler sınırsız!
Biz kabul edelim veya etmeyelim, her an, her saniye belki “mucize” diye nitelendirilmesi gereken birçok şey olup bitmekte. Çok sıradan bir örnek olarak, Ay, her yıl bizden dört santim uzaklaşıyor, belki milyarlarca yıl sonra Arz’ın artık bir uydusu olmayacak! Bir başka örnek “kök hücre” denen şey! Belki görece kısa sayılabilecek bir süre sonra, genetikteki ilerlemelerin de yardımıyla, aynen bir kertenkelenin kaybettiği kuyruğunu yeniden çıkarması gibi, kaybettiğimiz organlarımızın yerine yenisini çıkarabileceğiz! Klonlama gibi tuhaf bir fenomenle karşı karşıyayız. HZ.Adem’in ilk insan olmadığını, ondan önce birtakım insan kuşaklarının/ırklarının Arz’da yaşadığını ve ortadan silindiğini biliyoruz artık. UFO denen şey mesela; zamanda yolculuk mesela, tayyi mekan mesela… Toplu halde intihar eden fareler, balinalar… Küresel ısınma bir gerçek mi, yoksa emperyalist bir tezgâh mı? Vedalar’da yazılanlar gerçek mi, yoksa bir hezayandan mı ibaret; ya Aztekler, Mayalar; Mısır’daki, Güney Amerika’daki ve Asya’nın kimi yerlerindeki piramitler?
“Biz insanı önce yarattık, sonra biçimlendirdik, arzulanan kıvama gelince de ona ruhumuzdan üfledik.” ne demek mesela? Yaratıcı, “Ben kendime bir halife atayacağım!” diye bildirdiğinde melekler neden sitem etmişlerdi; ayrıca “gayb” Allah’ın tekelinde olduğuna göre, melekler atanacak olan halifenin “insan” olacağını nereden biliyorlardı?
Yaratıcı, insanoğluna, “Kendine ve ailene yeterli olanından artanını infak et/dağıtarak tüket!” derken sermaye birikimine, dolayısıyla kapitalizme karşı mı çıkıyordu?
Yaratıcı, Mustafa Kemal gibi bir “fenomen”i biz Türklere hediye ederken ne düşünüyordu?
Marx, “din halkların afyonudur!” derken yanılmış mıydı? Aynı Marx, “tefeci sermayesine ve faize savaş açtı” diye, Hz.Muhammed’i övmekten neden kendini alamamıştı?
Allah’ın Elçisi, mealen, “Faizden vazgeçmeyen, Allah’tan ve Elçisinden bir savaş ilanı duymuş olsun!” derken ne demek istemişti ve “savaş” sözünü neden özellikle kullanmıştı? Aynı Elçi, “Riba”dan, yani “paranın para kazanmasından” neden nefret ediyordu? (Aslında bu kadar basit değil tabii; “riba” sözcüğü, Yaşar Nuri’nin eşsiz ifadesiyle, “mal ve servetlerde haksız ve makûl olmayan artış” anlamına geliyor. “Haklı” olması da kurtarmıyor onu demek ki, aynı zamanda “makûl” de olacak! Tehlikenin(!) farkında mısınız?
Buyurun size tuhaf bir soru: Bir insan aynı anda hem Müslüman, hem milliyetçi, hem komünist olabilir mi? Komünist olmak için marksist olmak zorunlu mu? Allah’ın Elçisi’nin en yakın arkadaşlarından Ebu Zer El Gıfari’yi nasıl konumlandıracağız? Marx’tan yüzlerce yıl önce yaşamış olan bu büyük yiğit, Muaviye ile neden kavga edip duruyordu, “altını ve gümüşü depoluyorsunuz, halka dağıtmıyorsunuz!” diye?
Kaşalot türü balina, hâlâ güdük arka “ayakları” ile doğuyor; ne demek bu? Küçücük bir sekoya tohumu, kendisine uygun şartlar temin edildiğinde yüz yirmi metrelik inanılmaz bir boya ulaşacağını biliyor; bu bilgiyi bu küçücük tohumun içine kim, ne zaman şifreledi?
“Darwin zaten beş para etmez çocuğun biriydi; papaz da olamadı, doktor da. Zaten babası da ‘sen bir halt olamazsın!’ diye azarlamıştı onu. Bu nedenle Darwin bilim adamı falan değildir, Türlerin Kökeni isimli eser de onun eseri değildir! Darwin’in bilime en ufak bir katkısı olmamıştır, zaten “evrim” Allah’ın yaratışını da aykırıdır!” gibi bilimsel(!) tezler ileri süren biriyle nasıl mücadele edersiniz; veya bu kafayla mücadele etmek gerekir mi gerçekten? Tübitak’ta neler oluyor?
“İyi de muhterem, Darwin Türkler aşağı bir ırktır demişti, Türkleri hiç sevmezdi!”
N’olmuş?!. Araplar da İlk Dünya Savaşında bizi arkadan vurmuşlardı, bizden nefret ederlerdi; bir sürü sahtekâr dincinin akıl almaz uygulamaları ortada, daha geçenlerde bir kadını daha taşlayarak öldürdüler; tüm bunlar Allah’ın dinini inkâra götürür mü bizi, götürmeli mi?!. Bu tuhaf Müslümanların(!) eylemleri İslam’ı mahkûm etmeyi gerektirir mi?!. Darwin’in gavur oluşu ve bu fakirin de uzunca anlattığı gibi (Kuran’daki Maymun) birtakım hatalar yapması “Evrim Teorisi”ni geçersiz kılar mı? Freud, içinde bulunduğu birtakım şartlar ve bazı önyargıları nedeniyle kadını insandan bile saymıyordu; bu, bu büyük dehayı inkâra götürmeli mi bizi? Tevrat (Eski Ahit) ve Hristiyanların Kutsal Kitabı (Eski Ahit ve Yeni Ahit; yani Tevrat ve İncil) Arz’a yaklaşık 6.000 yıllık bir ömür biçiyorlardı; Darwin’i nasıl kabul edebilirlerdi ki?!. İyi de bundan bize ne; bizim Kitabımız Dünya’nın 4.6 milyar yaşında olabileceğine cevaz veriyor!.. (Uzun hikaye… Benzerleriyle Değiştirilenlerin Hikayesi’ne bakabilirsiniz.)
Merhamet ne demek?
Yeryüzünde hangi meali alırsanız alın, hangi ülkede yayınlanam Kuran’ı okursanız okuyun, Kitabın “Hep Merhametli, Çok Merhametli Allah’ın Adıyla” diye başladığını göreceksiniz; bu ne anlama geliyor; Yaratıcı insanğluna gönderdiği mesajını bu iki isim-sıfatla başlatarak neyi hedefliyordu? Bu anlamda, “Allah’ın boyasıyla boyanmak” ne demek?
Çok can alıcı bir soru mesela: Bir insan, bir başka insanın himmetine muhtaç olmalı mı gerçekten? Belediyeler şu anda insanlara para dağıtıyorlar, fakir fukara da para kapmak için birbirini ezerken insanlığından çıkıyor! Bir insan bu duruma düşmeli veya düşürülmeli mi? İnsanoğlu işsizlikle yeteri kadar mücadele ediyor mu gerçekten; yoksa “ucuz işgücü” kahpeliği bunu engelliyor mu? Birileri zenginken, diğerleri neden fakir; daha da önemlisi, bu sizi rahatsız ediyor mu?
Peki; Tanrı buna neden izin veriyor, neden Sodom’a veya Firavun’a müdahale ettiği gibi, buna da müdahale etmiyor?
Birkaç “tuhaf” soru daha: Sağlık hizmetleri ve ilaç parayla satılıyor; bu iğrenç bir şey değil mi?!. Hani hepimiz kardeştik; bu nasıl kardeşlik?!. Bir kısım insan patlayıncaya kadar yerken, bir başka kısım insan açlıktan ölüyor; Tanrı, “Rezzak” (rızıklandıran, yarattıklarının ihtiyacı olan gıdayı bol bol veren) isminden/sıfatından vaz mı geçti yani?!.
Kuran’da, mealen, “O’nun arşı da su üzerinde idi.” diye bir ayet var; benzer bir ayet Tevrat’ta da yer alıyor; mealen, “Dünya’nın yaratılışı esnasında Tanrı’nın ruhu suların üzerinde geziniyordu” diye; bu ne demek?
Gaflet ve hatta hıyanet içindeki birtakım din alimleri Bakara 219, Nahl 71 ve Nisa 75’i neden yaşamları boyunca bir kez bile anlatmıyorlar; neden korkuyorlar, kimden çekiniyorlar?!. Bu ayetler ne anlatıyor ki, din adamlarının korkudan dudakları uçukluyor? Kimden korkuyorlar?
Bakın ne kadar tuhaf bir soru: İblis, yaratılmakta olan insanın önünde secde etmeyi reddettiğinde isyanın doruklarında mı geziniyordu, yoksa “tevhit”in doruklarında mı? Ona neden süre verildi, yani İblis neden mühletlendirildi? Şirk koşmak için ille de taştan veya tahtadan put yapmak mı gerekir, yoksa birtakım şeyler put yerine mi kullanılır?
Kuran neden Arapça indirildi?
Evren şu anda hâlâ genişliyor. Bu genişleme kendine özgü fizik kuralları nedeniyle bir gün tersine dönecek ve Kâinat bu kez daralmaya/küçülmeye başlayacak; o zaman ne olacak? Güneş’in yaklaşık 5 milyar yıl daha yetecek yakıtı kaldı, sonra kırmızı bir dev halini alarak Arz’ı da içine alacak kadar büyüyecek; kıyamet bu mu?
Çinliler, birkaç yıl önce bir kasabayı tümden boşalttılar ve birkaç saat sonra deprem o kasabayı yerle bir etti; bunu nasıl tahmin etmişlerdi? Doğa gerçekten işaret veriyor mu? Geçenlerde (sanırım birkaç yıl önce), bir şehrimizde belediye encümeninin oy birliği ile aldığı bir kararla fay hattı bimem kaç kilometre kuzeye alındı; amaç, bu yerleri yerleşime açmaktı! Yunus Suresi’nin 100. ayeti bu encümene ne diyor?
Yüz elli yıl yaşayan bir kaplumbağa ile bir gün yaşayan bir kelebek görece aynı yaşamı sürüyorlar; “görece” ne demek; Einstein ne demek istemişti? Kuran, bin yıl, üç bin yıl, on bin yıl süren bir “gün”den söz ediyor; bunu söylerken ne diyor aslında?
İkizler paradoksu nedir? Böyle bir şey nasıl olabilir?
Hz.Süleyman uçak kadar hızlı bir taşıtla mı seyahat etmişti? (Kuran’daki UfO’ya bakabilirsiniz.)
Kâbe’yi yıkmaya yeltenen Ebrehe’nin muazzam ordusunu “yenmiş ekin yaprağı gibi delik deşik eden uçucular” neydi? Klasik müfessirler ve mealciler bu “uçucu” anlamına gelen “tayr” sözcüğünü neden “kuşlar” olarak tercüme ediyorlar? Hz.Musa’nın “Ahit Sandığı” gerçek miydi, Müslümanlara da ulaşmış mıydı; gördüğüm kadarıyla bu kadar ilahiyatçı arasında neden Sadece Muhammed Esed bunu iddia ediyor? Hz.Musa bu sandık aracılığıyla gerçekten Yaratıcı ile iletişim kurabiliyor muydu? Saba Melikesi Belkıs’ın tahtı, bir an içinde Hz.Süleyman’ın makamına nasıl getirilmişti; zamanda yolculuk mu söz konusuydu, yoksa şu “ışınlama” denen şey mi? Yaratıcı bu olayı Mesaj’a koyarak bize ne anlatmak istiyordu? “Hz.Hızır” olduğu söylenen ve Hz.Musa ile belki birkaç gün süren kısa bir gezintiye çıkan “kişi”, kaderi nasıl oluyordu da değiştirebiliyordu; gemiyi batırıyor, duvarı onarıyor, çocuğu öldürüyor ve Hz.Musa’ya bunların gerekçesini anlatabiliyordu? Zülkarneyn kimdi?
Bu konuştuklarımızın, “mal ve nimetlerin insanlar arasında eşit biçimde paylaşılması gerektiği” ile ne ilgisi var? Kapitalizm/liberalizm neden “insana rağmen”dir; hayvanlar gibi rekabet içinde bunalıp gideceğimize neden yardımlaşmayalım? Bu “yardımlaşma” önerisi kimin tekerine çomak sokuyor; bunu önerenler neden ömürlerini hapislerde geçiriyorlar?
Bu fakir, Ulus-Devleti neden savunuyor; bunun tüm bu konuştuklarımızla bir ilgisi var mı?
Emperyalizme karşı olmak sadece komünistlerin görevi mi, yoksa tüm “insan”ların mı? “İnsan” ne demek?
Milliyetçi Müslüman komünist biri, bitki mi hayvan mı olduğuna bir türlü karar veremediği mantarı, esasen anlayacak yetenekte ve eğitimde olmadığı halde neden anlamaya çalışıyor? Fotosentez yapmayan, haraket de edemeyen ama vücudunda bizim kan sistemimize benzeyen bir plazma dolaştıran bu tür de nedir? Ne yani; şimdi bu sorunun sırası mı? İnsanda neden apandis var, yirmi yaş dişlerimiz neden çıkıyor veya “çıkamıyor”? Karanlıkta yaşayan ve esasen göremediği için göze de ihtiyacı olmayan birtakım yarasa türünün neden gözü var? Tavuk neden uçamıyor, böyle savunmasız bir yaratık nasıl oldu da türünü devam ettirebildi?
İnsanın en değerli hazinesi neden zamandır; ve buna bağlı olarak tabii, insanların çok büyük bir kısmının evlerine ekmek götürebilmek için bu kadar delice ve bu kadar insafsızca çalıştırılarak zamanlarının heba edilmesi alçaklık mıdır, değil midir? 6.000 TL tutarında bir çanta veya 30.000 TL tutarında bir kol saati yapmak alçaklık mıdır, değil midir? Yoksul ülkelerin işçilerini ayda 30 dolara çalıştırmak alçaklık mıdır, değil midir? Ülkemizde olduğu gibi, trilyonlarca lira olsa dahi birtakım kazançları beyan dışı bırakmak insafsızlık mıdır, değil midir; ve her şeyden önemlisi, bu, neden böyledir?
Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş, “Harun gibi geldiler, Karun gibi oldular!” derken ne demek istiyor?
Çok önemli bir soru daha: Tüm insanlar, hatta tüm canlılar, tek bir organizmanın hücreleri olabilir mi? Mesela, bu anlamda, Arz da, aslında tek bir organizma olan Kainat’ın bir hücresi olabilir mi? Bu organizmanın hücrelerinden birine verilen zarar, tüm organizmayı etkiliyor olabilir mi? Geçenlerde büyük tarlaların bulunduğu devasa bir ovaya neden helikopterlerle yılan attılar? “Ekolojik denge” bir gerçek mi? Bu ovada fareler bu nedenle mi çoğalmıştı da insanlara ekin mekin bırakmıyordu?
Gerçekten bu cennet gibi gezegen sadece biz insanlara mı ait; hayvanların ve bitkilerin hiçbir hakkı yok mu? Kuran bu konuda ne diyor? Aslında evelallah bir hayli kabadayı sayılabilecek bu fakir, sokak kedilerine yemek vermek için neden gece karanlığını tercih ediyor? İnsanlardaki bu kedi-köpek düşmanlığı nereden geliyor? Hz.Muhammed, bizim peygamberimiz, Allah’ın onurlu Elçisi, Mesaj’ı bize tebliğ eden bu olağanüstü Ruh, hırkasının eteğinde uyuyan kedisi uyanmasın diye namazını kaza mı etmişti gerçekten? Yere düşen keçisi için gözyaşı dökebilen bu Yüce Ruh, ümmetinin kedi-köpek düşmanlığını görse ne derdi? Ağrılılar nehire su içmeye inen o ayı yavrusunu üç buçuk saat boyunca işkence ederek neden öldürmüşlerdi? Benzer bir şey şu “gavur” Kanada’da olup da ayı yavrusu düşüp yaralanınca neden helikopterler bu ayı yavrusunun imdadına yetişmiş, onu kurtararak ormana salıvermişti? Bunu bir Müslüman mı yapmalıydı, bir gavur mu?
Bu milliyetçi Müslüman komünist neden ikide bir “Kuran Kuran” deyip duruyor?
Kim daha vahşi; Irak’ta 1.5 milyon kişiyi katleden Amerika denen deyyus mu, yoksa İkiz Kulelerde 3.000 kişiyi katleden El Kaide mi? (Aslında bunu amerikalıların kendilerinin yaptığını hepimiz biliyoruz tabii, Hitler de aynısını yapmış, Meclis’i yakmış, sonra bunun sorumlusu diye komünistleri öldürmüştü; bu başka bir şey!)
”İnsan” denen bu varlık neden “bizatihi” başlı başına bir mucize?
Durugörü, telekinezi, telepati, reenkarnasyon, ruh göçü, tayyi mekan, kehanet… Tüm bunlar gerçek mi değil mi; esas soru, gerçek olsa ne olur, olmasa?..
Tüm bunlar ortada dururken, yerel seçimleri bu kadar ciddiye almak doğru mu, değil mi? Tüm bu konuştuklarımızın seçimlerle ne ilgisi var?
Yiğitlik nedir?
Kendinden güçsüz birine karşı babalanmak, onu ezmek, hırpalamak, onun gururuyla oynamak, onu korkutmak ve benzeri şeyler yiğitlik midir?
Yiğitliğin konumuzla ne ilgisi var?
Emperyalizme karşı ilk kurtuluş savaşını veren, bunu başaran ve tarihte bir ilk olan bu şerefli Türkiye Cumhuriyeti, şu anda neden bu durumda? “Batmayan” (!) bankalarımızın neden yüzde doksanı gavurların? Telefon sistemimiz neden gavurların elinde? Sahi; Devlet neden peynir üretmesinmiş; bunun ne mahsuru var?!. İnsanlar hem kaliteli hem de ucuz peynir yerse kimin tekerine çomak sokulmuş olur?
“Alçak” ne demek; daha doğrusu, “Ulan alçak!” ne demek?
“Vatana ihanet” ne demek?
Bunun konumuzla ne ilgisi var?!.
İşte burada bu ve benzeri soruların cevabını arıyoruz.
Yapmaya çalıştığımız şey işte budur!
16.3.2009 tarihinde, yaratılışımızdan milyonlarca yıl sonra, hâlâ “İnsan” olmaya çalışıyoruz. Hedef tabii ki “insan-ı kamil”, ama bunun ne kadar zor olduğunu da bilmiyor değiliz; hacca gitmeye soyunan topal karınca misali, hiç olmazsa yolunda ölmeye çalışıyoruz. (Liberalizm/kapitalizm konusunda belki de yanılıyoruz; ama namuslu davranıyor, ne düşündüğümüzü açıkça ortaya koyuyoruz. Üç kuruşluk dünya nimeti için onun bunun köpeği durumuna düşmüyoruz; yanılıyorsak da namusumuzla yanılıyoruz! Bu arada, bu benzetmeden dolayı gerçek köpekten, bu asil yaratıktan özür dilemeyi de bir borç biliyoruz tabii.)
Çünkü biliyoruz ki, Kâinattaki en ufak zerre, tüm Kâinatın bilgisini içinde barındırıyor ve “bilmek” esasında “hatırlama”ya dayanıyor…
Sekoya tohumunda da gördüğümüz gibi, hatırlamaya çalışıyoruz; hepsi bu!..
Allah’a emanet olun…
Burada, belki değişik bir açıdan bakıldığında ne olağanüstü bir macera içinde yer aldığımızı idrak edebilmek için, hep beraber yürümekte olduğumuz bu hülyalı yola birtakım işaret levhaları koymak peşindeyiz; kendi koyduğumuz bu levhaların tümünü yorumlayabilecek yetenekte olmasak da…
Ömür çok kısa, ama buna karşılık hissedilebilecek, belki ucundan kıyısından da olsa yakalanabilecek/fark edilebilecek şeyler sınırsız!
Biz kabul edelim veya etmeyelim, her an, her saniye belki “mucize” diye nitelendirilmesi gereken birçok şey olup bitmekte. Çok sıradan bir örnek olarak, Ay, her yıl bizden dört santim uzaklaşıyor, belki milyarlarca yıl sonra Arz’ın artık bir uydusu olmayacak! Bir başka örnek “kök hücre” denen şey! Belki görece kısa sayılabilecek bir süre sonra, genetikteki ilerlemelerin de yardımıyla, aynen bir kertenkelenin kaybettiği kuyruğunu yeniden çıkarması gibi, kaybettiğimiz organlarımızın yerine yenisini çıkarabileceğiz! Klonlama gibi tuhaf bir fenomenle karşı karşıyayız. HZ.Adem’in ilk insan olmadığını, ondan önce birtakım insan kuşaklarının/ırklarının Arz’da yaşadığını ve ortadan silindiğini biliyoruz artık. UFO denen şey mesela; zamanda yolculuk mesela, tayyi mekan mesela… Toplu halde intihar eden fareler, balinalar… Küresel ısınma bir gerçek mi, yoksa emperyalist bir tezgâh mı? Vedalar’da yazılanlar gerçek mi, yoksa bir hezayandan mı ibaret; ya Aztekler, Mayalar; Mısır’daki, Güney Amerika’daki ve Asya’nın kimi yerlerindeki piramitler?
“Biz insanı önce yarattık, sonra biçimlendirdik, arzulanan kıvama gelince de ona ruhumuzdan üfledik.” ne demek mesela? Yaratıcı, “Ben kendime bir halife atayacağım!” diye bildirdiğinde melekler neden sitem etmişlerdi; ayrıca “gayb” Allah’ın tekelinde olduğuna göre, melekler atanacak olan halifenin “insan” olacağını nereden biliyorlardı?
Yaratıcı, insanoğluna, “Kendine ve ailene yeterli olanından artanını infak et/dağıtarak tüket!” derken sermaye birikimine, dolayısıyla kapitalizme karşı mı çıkıyordu?
Yaratıcı, Mustafa Kemal gibi bir “fenomen”i biz Türklere hediye ederken ne düşünüyordu?
Marx, “din halkların afyonudur!” derken yanılmış mıydı? Aynı Marx, “tefeci sermayesine ve faize savaş açtı” diye, Hz.Muhammed’i övmekten neden kendini alamamıştı?
Allah’ın Elçisi, mealen, “Faizden vazgeçmeyen, Allah’tan ve Elçisinden bir savaş ilanı duymuş olsun!” derken ne demek istemişti ve “savaş” sözünü neden özellikle kullanmıştı? Aynı Elçi, “Riba”dan, yani “paranın para kazanmasından” neden nefret ediyordu? (Aslında bu kadar basit değil tabii; “riba” sözcüğü, Yaşar Nuri’nin eşsiz ifadesiyle, “mal ve servetlerde haksız ve makûl olmayan artış” anlamına geliyor. “Haklı” olması da kurtarmıyor onu demek ki, aynı zamanda “makûl” de olacak! Tehlikenin(!) farkında mısınız?
Buyurun size tuhaf bir soru: Bir insan aynı anda hem Müslüman, hem milliyetçi, hem komünist olabilir mi? Komünist olmak için marksist olmak zorunlu mu? Allah’ın Elçisi’nin en yakın arkadaşlarından Ebu Zer El Gıfari’yi nasıl konumlandıracağız? Marx’tan yüzlerce yıl önce yaşamış olan bu büyük yiğit, Muaviye ile neden kavga edip duruyordu, “altını ve gümüşü depoluyorsunuz, halka dağıtmıyorsunuz!” diye?
Kaşalot türü balina, hâlâ güdük arka “ayakları” ile doğuyor; ne demek bu? Küçücük bir sekoya tohumu, kendisine uygun şartlar temin edildiğinde yüz yirmi metrelik inanılmaz bir boya ulaşacağını biliyor; bu bilgiyi bu küçücük tohumun içine kim, ne zaman şifreledi?
“Darwin zaten beş para etmez çocuğun biriydi; papaz da olamadı, doktor da. Zaten babası da ‘sen bir halt olamazsın!’ diye azarlamıştı onu. Bu nedenle Darwin bilim adamı falan değildir, Türlerin Kökeni isimli eser de onun eseri değildir! Darwin’in bilime en ufak bir katkısı olmamıştır, zaten “evrim” Allah’ın yaratışını da aykırıdır!” gibi bilimsel(!) tezler ileri süren biriyle nasıl mücadele edersiniz; veya bu kafayla mücadele etmek gerekir mi gerçekten? Tübitak’ta neler oluyor?
“İyi de muhterem, Darwin Türkler aşağı bir ırktır demişti, Türkleri hiç sevmezdi!”
N’olmuş?!. Araplar da İlk Dünya Savaşında bizi arkadan vurmuşlardı, bizden nefret ederlerdi; bir sürü sahtekâr dincinin akıl almaz uygulamaları ortada, daha geçenlerde bir kadını daha taşlayarak öldürdüler; tüm bunlar Allah’ın dinini inkâra götürür mü bizi, götürmeli mi?!. Bu tuhaf Müslümanların(!) eylemleri İslam’ı mahkûm etmeyi gerektirir mi?!. Darwin’in gavur oluşu ve bu fakirin de uzunca anlattığı gibi (Kuran’daki Maymun) birtakım hatalar yapması “Evrim Teorisi”ni geçersiz kılar mı? Freud, içinde bulunduğu birtakım şartlar ve bazı önyargıları nedeniyle kadını insandan bile saymıyordu; bu, bu büyük dehayı inkâra götürmeli mi bizi? Tevrat (Eski Ahit) ve Hristiyanların Kutsal Kitabı (Eski Ahit ve Yeni Ahit; yani Tevrat ve İncil) Arz’a yaklaşık 6.000 yıllık bir ömür biçiyorlardı; Darwin’i nasıl kabul edebilirlerdi ki?!. İyi de bundan bize ne; bizim Kitabımız Dünya’nın 4.6 milyar yaşında olabileceğine cevaz veriyor!.. (Uzun hikaye… Benzerleriyle Değiştirilenlerin Hikayesi’ne bakabilirsiniz.)
Merhamet ne demek?
Yeryüzünde hangi meali alırsanız alın, hangi ülkede yayınlanam Kuran’ı okursanız okuyun, Kitabın “Hep Merhametli, Çok Merhametli Allah’ın Adıyla” diye başladığını göreceksiniz; bu ne anlama geliyor; Yaratıcı insanğluna gönderdiği mesajını bu iki isim-sıfatla başlatarak neyi hedefliyordu? Bu anlamda, “Allah’ın boyasıyla boyanmak” ne demek?
Çok can alıcı bir soru mesela: Bir insan, bir başka insanın himmetine muhtaç olmalı mı gerçekten? Belediyeler şu anda insanlara para dağıtıyorlar, fakir fukara da para kapmak için birbirini ezerken insanlığından çıkıyor! Bir insan bu duruma düşmeli veya düşürülmeli mi? İnsanoğlu işsizlikle yeteri kadar mücadele ediyor mu gerçekten; yoksa “ucuz işgücü” kahpeliği bunu engelliyor mu? Birileri zenginken, diğerleri neden fakir; daha da önemlisi, bu sizi rahatsız ediyor mu?
Peki; Tanrı buna neden izin veriyor, neden Sodom’a veya Firavun’a müdahale ettiği gibi, buna da müdahale etmiyor?
Birkaç “tuhaf” soru daha: Sağlık hizmetleri ve ilaç parayla satılıyor; bu iğrenç bir şey değil mi?!. Hani hepimiz kardeştik; bu nasıl kardeşlik?!. Bir kısım insan patlayıncaya kadar yerken, bir başka kısım insan açlıktan ölüyor; Tanrı, “Rezzak” (rızıklandıran, yarattıklarının ihtiyacı olan gıdayı bol bol veren) isminden/sıfatından vaz mı geçti yani?!.
Kuran’da, mealen, “O’nun arşı da su üzerinde idi.” diye bir ayet var; benzer bir ayet Tevrat’ta da yer alıyor; mealen, “Dünya’nın yaratılışı esnasında Tanrı’nın ruhu suların üzerinde geziniyordu” diye; bu ne demek?
Gaflet ve hatta hıyanet içindeki birtakım din alimleri Bakara 219, Nahl 71 ve Nisa 75’i neden yaşamları boyunca bir kez bile anlatmıyorlar; neden korkuyorlar, kimden çekiniyorlar?!. Bu ayetler ne anlatıyor ki, din adamlarının korkudan dudakları uçukluyor? Kimden korkuyorlar?
Bakın ne kadar tuhaf bir soru: İblis, yaratılmakta olan insanın önünde secde etmeyi reddettiğinde isyanın doruklarında mı geziniyordu, yoksa “tevhit”in doruklarında mı? Ona neden süre verildi, yani İblis neden mühletlendirildi? Şirk koşmak için ille de taştan veya tahtadan put yapmak mı gerekir, yoksa birtakım şeyler put yerine mi kullanılır?
Kuran neden Arapça indirildi?
Evren şu anda hâlâ genişliyor. Bu genişleme kendine özgü fizik kuralları nedeniyle bir gün tersine dönecek ve Kâinat bu kez daralmaya/küçülmeye başlayacak; o zaman ne olacak? Güneş’in yaklaşık 5 milyar yıl daha yetecek yakıtı kaldı, sonra kırmızı bir dev halini alarak Arz’ı da içine alacak kadar büyüyecek; kıyamet bu mu?
Çinliler, birkaç yıl önce bir kasabayı tümden boşalttılar ve birkaç saat sonra deprem o kasabayı yerle bir etti; bunu nasıl tahmin etmişlerdi? Doğa gerçekten işaret veriyor mu? Geçenlerde (sanırım birkaç yıl önce), bir şehrimizde belediye encümeninin oy birliği ile aldığı bir kararla fay hattı bimem kaç kilometre kuzeye alındı; amaç, bu yerleri yerleşime açmaktı! Yunus Suresi’nin 100. ayeti bu encümene ne diyor?
Yüz elli yıl yaşayan bir kaplumbağa ile bir gün yaşayan bir kelebek görece aynı yaşamı sürüyorlar; “görece” ne demek; Einstein ne demek istemişti? Kuran, bin yıl, üç bin yıl, on bin yıl süren bir “gün”den söz ediyor; bunu söylerken ne diyor aslında?
İkizler paradoksu nedir? Böyle bir şey nasıl olabilir?
Hz.Süleyman uçak kadar hızlı bir taşıtla mı seyahat etmişti? (Kuran’daki UfO’ya bakabilirsiniz.)
Kâbe’yi yıkmaya yeltenen Ebrehe’nin muazzam ordusunu “yenmiş ekin yaprağı gibi delik deşik eden uçucular” neydi? Klasik müfessirler ve mealciler bu “uçucu” anlamına gelen “tayr” sözcüğünü neden “kuşlar” olarak tercüme ediyorlar? Hz.Musa’nın “Ahit Sandığı” gerçek miydi, Müslümanlara da ulaşmış mıydı; gördüğüm kadarıyla bu kadar ilahiyatçı arasında neden Sadece Muhammed Esed bunu iddia ediyor? Hz.Musa bu sandık aracılığıyla gerçekten Yaratıcı ile iletişim kurabiliyor muydu? Saba Melikesi Belkıs’ın tahtı, bir an içinde Hz.Süleyman’ın makamına nasıl getirilmişti; zamanda yolculuk mu söz konusuydu, yoksa şu “ışınlama” denen şey mi? Yaratıcı bu olayı Mesaj’a koyarak bize ne anlatmak istiyordu? “Hz.Hızır” olduğu söylenen ve Hz.Musa ile belki birkaç gün süren kısa bir gezintiye çıkan “kişi”, kaderi nasıl oluyordu da değiştirebiliyordu; gemiyi batırıyor, duvarı onarıyor, çocuğu öldürüyor ve Hz.Musa’ya bunların gerekçesini anlatabiliyordu? Zülkarneyn kimdi?
Bu konuştuklarımızın, “mal ve nimetlerin insanlar arasında eşit biçimde paylaşılması gerektiği” ile ne ilgisi var? Kapitalizm/liberalizm neden “insana rağmen”dir; hayvanlar gibi rekabet içinde bunalıp gideceğimize neden yardımlaşmayalım? Bu “yardımlaşma” önerisi kimin tekerine çomak sokuyor; bunu önerenler neden ömürlerini hapislerde geçiriyorlar?
Bu fakir, Ulus-Devleti neden savunuyor; bunun tüm bu konuştuklarımızla bir ilgisi var mı?
Emperyalizme karşı olmak sadece komünistlerin görevi mi, yoksa tüm “insan”ların mı? “İnsan” ne demek?
Milliyetçi Müslüman komünist biri, bitki mi hayvan mı olduğuna bir türlü karar veremediği mantarı, esasen anlayacak yetenekte ve eğitimde olmadığı halde neden anlamaya çalışıyor? Fotosentez yapmayan, haraket de edemeyen ama vücudunda bizim kan sistemimize benzeyen bir plazma dolaştıran bu tür de nedir? Ne yani; şimdi bu sorunun sırası mı? İnsanda neden apandis var, yirmi yaş dişlerimiz neden çıkıyor veya “çıkamıyor”? Karanlıkta yaşayan ve esasen göremediği için göze de ihtiyacı olmayan birtakım yarasa türünün neden gözü var? Tavuk neden uçamıyor, böyle savunmasız bir yaratık nasıl oldu da türünü devam ettirebildi?
İnsanın en değerli hazinesi neden zamandır; ve buna bağlı olarak tabii, insanların çok büyük bir kısmının evlerine ekmek götürebilmek için bu kadar delice ve bu kadar insafsızca çalıştırılarak zamanlarının heba edilmesi alçaklık mıdır, değil midir? 6.000 TL tutarında bir çanta veya 30.000 TL tutarında bir kol saati yapmak alçaklık mıdır, değil midir? Yoksul ülkelerin işçilerini ayda 30 dolara çalıştırmak alçaklık mıdır, değil midir? Ülkemizde olduğu gibi, trilyonlarca lira olsa dahi birtakım kazançları beyan dışı bırakmak insafsızlık mıdır, değil midir; ve her şeyden önemlisi, bu, neden böyledir?
Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş, “Harun gibi geldiler, Karun gibi oldular!” derken ne demek istiyor?
Çok önemli bir soru daha: Tüm insanlar, hatta tüm canlılar, tek bir organizmanın hücreleri olabilir mi? Mesela, bu anlamda, Arz da, aslında tek bir organizma olan Kainat’ın bir hücresi olabilir mi? Bu organizmanın hücrelerinden birine verilen zarar, tüm organizmayı etkiliyor olabilir mi? Geçenlerde büyük tarlaların bulunduğu devasa bir ovaya neden helikopterlerle yılan attılar? “Ekolojik denge” bir gerçek mi? Bu ovada fareler bu nedenle mi çoğalmıştı da insanlara ekin mekin bırakmıyordu?
Gerçekten bu cennet gibi gezegen sadece biz insanlara mı ait; hayvanların ve bitkilerin hiçbir hakkı yok mu? Kuran bu konuda ne diyor? Aslında evelallah bir hayli kabadayı sayılabilecek bu fakir, sokak kedilerine yemek vermek için neden gece karanlığını tercih ediyor? İnsanlardaki bu kedi-köpek düşmanlığı nereden geliyor? Hz.Muhammed, bizim peygamberimiz, Allah’ın onurlu Elçisi, Mesaj’ı bize tebliğ eden bu olağanüstü Ruh, hırkasının eteğinde uyuyan kedisi uyanmasın diye namazını kaza mı etmişti gerçekten? Yere düşen keçisi için gözyaşı dökebilen bu Yüce Ruh, ümmetinin kedi-köpek düşmanlığını görse ne derdi? Ağrılılar nehire su içmeye inen o ayı yavrusunu üç buçuk saat boyunca işkence ederek neden öldürmüşlerdi? Benzer bir şey şu “gavur” Kanada’da olup da ayı yavrusu düşüp yaralanınca neden helikopterler bu ayı yavrusunun imdadına yetişmiş, onu kurtararak ormana salıvermişti? Bunu bir Müslüman mı yapmalıydı, bir gavur mu?
Bu milliyetçi Müslüman komünist neden ikide bir “Kuran Kuran” deyip duruyor?
Kim daha vahşi; Irak’ta 1.5 milyon kişiyi katleden Amerika denen deyyus mu, yoksa İkiz Kulelerde 3.000 kişiyi katleden El Kaide mi? (Aslında bunu amerikalıların kendilerinin yaptığını hepimiz biliyoruz tabii, Hitler de aynısını yapmış, Meclis’i yakmış, sonra bunun sorumlusu diye komünistleri öldürmüştü; bu başka bir şey!)
”İnsan” denen bu varlık neden “bizatihi” başlı başına bir mucize?
Durugörü, telekinezi, telepati, reenkarnasyon, ruh göçü, tayyi mekan, kehanet… Tüm bunlar gerçek mi değil mi; esas soru, gerçek olsa ne olur, olmasa?..
Tüm bunlar ortada dururken, yerel seçimleri bu kadar ciddiye almak doğru mu, değil mi? Tüm bu konuştuklarımızın seçimlerle ne ilgisi var?
Yiğitlik nedir?
Kendinden güçsüz birine karşı babalanmak, onu ezmek, hırpalamak, onun gururuyla oynamak, onu korkutmak ve benzeri şeyler yiğitlik midir?
Yiğitliğin konumuzla ne ilgisi var?
Emperyalizme karşı ilk kurtuluş savaşını veren, bunu başaran ve tarihte bir ilk olan bu şerefli Türkiye Cumhuriyeti, şu anda neden bu durumda? “Batmayan” (!) bankalarımızın neden yüzde doksanı gavurların? Telefon sistemimiz neden gavurların elinde? Sahi; Devlet neden peynir üretmesinmiş; bunun ne mahsuru var?!. İnsanlar hem kaliteli hem de ucuz peynir yerse kimin tekerine çomak sokulmuş olur?
“Alçak” ne demek; daha doğrusu, “Ulan alçak!” ne demek?
“Vatana ihanet” ne demek?
Bunun konumuzla ne ilgisi var?!.
İşte burada bu ve benzeri soruların cevabını arıyoruz.
Yapmaya çalıştığımız şey işte budur!
16.3.2009 tarihinde, yaratılışımızdan milyonlarca yıl sonra, hâlâ “İnsan” olmaya çalışıyoruz. Hedef tabii ki “insan-ı kamil”, ama bunun ne kadar zor olduğunu da bilmiyor değiliz; hacca gitmeye soyunan topal karınca misali, hiç olmazsa yolunda ölmeye çalışıyoruz. (Liberalizm/kapitalizm konusunda belki de yanılıyoruz; ama namuslu davranıyor, ne düşündüğümüzü açıkça ortaya koyuyoruz. Üç kuruşluk dünya nimeti için onun bunun köpeği durumuna düşmüyoruz; yanılıyorsak da namusumuzla yanılıyoruz! Bu arada, bu benzetmeden dolayı gerçek köpekten, bu asil yaratıktan özür dilemeyi de bir borç biliyoruz tabii.)
Çünkü biliyoruz ki, Kâinattaki en ufak zerre, tüm Kâinatın bilgisini içinde barındırıyor ve “bilmek” esasında “hatırlama”ya dayanıyor…
Sekoya tohumunda da gördüğümüz gibi, hatırlamaya çalışıyoruz; hepsi bu!..
Allah’a emanet olun…
15 Mart 2009 Pazar
İyi pazarlar...
PROF. M. ŞEHMUS GÜZEL - gündemonline
Enternasyonal marşı ilk kez 23 Temmuz 1888'de Fransa'nın Lille kentinde söylendi. Sözlerini bir Fransız işçi, Eugene Pottier, 1870'de yazdı. Bestelenmesi ise 1888'de yine bir Fransız işçinin, Pierre Degeyter'nin eseri.
Enternasyonal'in sözlerini Eugene Pottier yazdı. Pottier (1816-1887) dönemine şair, siyasetçi ve halk adamı olarak damgasını vuran bir militan. 4 Ekim 1816'da Paris'te mütevazi bir sandık yapımcısı zanaatkarın oğlu olarak dünyaya geldi. Babası O'nu 12 yaşında okuldan alıp, yanında çırak yapmak istedi. Fakat Eugene baba mesleğinden hoşlanmadığı için kağıt işçiliğini tercih etti.Tam anlamıyla halk adamı olan Pottier, kendi kendine öğrenmiş biri: Boş zamanlarını okumaya, özellikle de Pierre Jean de Bêranger'nin türkülerini ezberlemeye ayırıyordu. Bêranger başkaldıran, isyancı türküleriyle tanınıyordu. Pottier ilk türküsünü 1830 ihtilali sırasında kaleme aldı. Türküsünde Babeuf ve Fournier'nin etkisi görülüyordu. Pottier ana babasının Bonapartist ve dinci inançlarını yadsıyıp, din tanımayan sosyalizmi benimsemiştir artık. Kralın, krallığın, dinin, dinsel ahlakın ve din adamlarının halk türkülerinde 'tiye' alındığı bu yıllarda Pottier de kervana katılıyor. Alaycı ve eleştirici türkülerini, mahallesinin isçi, zanaatkar, küçük dükkan sahiplerinin toplanıp sohbet ettiği küçük kahvelerde söylüyor. Edebi ve bohem bir yaşam sürdürüyor. Bu yıllar kahveler sivil toplumun en önemli unsuru, en birinci muhalif mekanlardır.Şubat 1848 ihtilaline isyancılar yanında, aktif olarak katılan Pottier, haziranda kurşuna dizilmekten kıl payı kurtulur. 2 Aralık 1851'deki hükümet darbesinden sonra Cumhuriyet'in rövanşı alacağından emin 'O'nun intikamını kim alacak?' isimli şiirini yazdı. Değişik birçok işe girip çıktıktan sonra resim yapmayı öğrenip Paris'in kumaş üzerine en iyi resim yapan ressamlarından biri olduktan sonra, 1867'de 'Resim Atölyeleri Sendika Odası'nı kurdu. Sendikacılık ve enternasyonalizm öncülerinden olan Pottier, sendikası ile Nisan 1870'de I. Enternasyonal'e 'İşçiler Uluslararası Derneği' ile katıldı. İmparatorluğun düşüşü, Cumhuriyetin 4 Eylül 1870'de ilanı ve savaş üzerine, Pottier, Cumhuriyet'in kurtarılması ve savunulması için ulusal muhafız birliğinde astsubay olarak görev aldı.Enternasyonal marşının yazılış tarihi uzun süre efsanevi bir havaya büründürüldü. Kimi, Pottier'nin şiirini Komüncülerin insafsızca katledildiği 'Kanlı Hafta' (22-28 Mayıs 1871) sırasında ve saklandığı çatı katında yazdığını öne sürdü. Ama bugün, tarihi gerçekler ışığında, şiirin ilk versiyonunun, 3. Napolyon'un Sedan'da Prusya ordusu önünde yenik düştüğü ve Fransa'da Cumhuriyet'in ilan edildiği 4 Eylül 1870'in ertesi günü yazıldığı biliniyor. Gerçek ve inanmış bir cumhuriyetçi olan Pottier coşkusunu Enternasyonal şiiri ile dile getiriyordu. İlk versiyondan sonra şiir birkaç kez, özellikle de 1876-1877'de Pottier ABD'de siyasi mülteci iken, değişikliklere uğradı. Enternasyonal'in gücü, döneminin Fransız ve uluslararası proletaryasının ana konularını ve belli başlı isteklerini, günün diliyle şiirleştirmesinden kaynaklanıyor.18 Mart 1871'de Paris'te Komün ilanı üzerine, Pottier, Paris'teki 20 ilçeden birinin Cumhuriyetçi Merkez Komitesi üyesidir. Böylece Komün'e aktif bir biçimde katıldı. Barikatlarda Komün'ü savundu. 25 ile 30 bin Komün taraftarının hunharca katledildiği 'Kanlı Hafta' katliamından mucize eseri kurtulan Pottier önce İngiltere'ye sığındı. Daha sonra ABD'de sürgün hayatı yaşadı. Komün ve komüncülerin katliamı birçok şiirine konu oldu.Birçok sürgün ve siyasi sığınmacı Komün taraftarı gibi Pottier de, 17 Mayıs 1873'te, gıyabında ölüme mahkum edildi. Zor, sıkıntılı ve dertli sürgün yıllarında ABD işçi hareketiyle ilişki kurdu. Komün'den çıkarılması gereken dersleri, Komün'ün başarısızlık neden ve sonuçlarını anlattı. ABD Sosyalist Parti kurucuları arasında yer aldı.1880 affından sonra, birçok Komün taraftarı gibi, Paris'e döndü: Pottier o günlerde yarı felç, yoksul ve artık hiç kimsenin tanımadığı yaşlı bir 'eski tüfek'ti. 1883'te Türkü Yarışması'na katıldı. 300 aday arasında birinci seçildi. Böylece Fransa'ya dönüşü duyuldu. Yeni şiirleri tanıdıkları, bu arada müzisyen, besteci ve türkücü Gustave Nadaud tarafından ilgi ve beğeniyle karşılandı.Bu dönemde Pottier, Jules Guesde ve Paul Lafargue'in Sosyalist Gazetesi'ne katkıda bulundu ve onların Fransız İşçi Partisi'nin kurulması ve geliştirilmesi çabalarına yardımcı oldu. Şiirleri 1887'de yayınlandı. Enternasyonal'in de yer aldığı bu derlemenin 1908 ve 1937'de yeni baskılar yapıldı. 1908 baskısının önsözünü Jean Jaurês, Edouard Vaillant ve Jean Allemane kaleme aldılar.Eugene Pottier, 6 Kasım 1887'de Paris'te Lariboisiere Hastanesi'nde hayata gözlerini kapadı. Cenazesi 9 Kasım'da binlerce kişinin katılımıyla kaldırıldı. 'Yaşasın Komün!' sloganlarıyla ve yer yer polisle çatışmalarla topluluk cenazesini Pere-Lachaise mezarlığına getirdi. Duvarı dibinde Komüncülerin katledildiği, Komüncüler mezarlığı bir devrimciyi daha kabul ediyordu. Pottier öldüğünde Enternasyonal henüz bestelenmemişti.
Beste Pierre Degeyter'ninFransa'nın kuzeyindeki Lille kenti 19. yüzyılın dokuma ve maden merkezlerinden en önemlisi, belki de en başta geleniydi. İşçi yoğun kent, sosyalizmin kalesidir. Vignette sokağındaki 'Özgürlüğe' kahvehanesi her pazar sosyalist-işçilerin toplandığı, söyleştiği, tartıştığı, okuyup-yazdığı ve eğlendiği bir yerdi. Aynı kahvehanede Fransız İşçi Partisi'nin kurduğu 'Çalışanlar Korosu' provalarını yapıyordu. İşte bu koronun üç üyesi, yani bir süre sonra Lille'in belediye başkanı ve milletvekili seçilecek olan Gustav Delory ile Pierre ve kardeşi Alphonse Degeyter Enternasyonal'in işçi marşı olarak düzenlenmesinde önemli roller oynadılar.Gustave Delory o sıralarda yapacağı 'seçim kampanyasına uygun bir marş' ararken, 1888'de Paris'te, bir yıl önce ölen EugŽne Pottier'nin 'Devrimci Türküler' isimli kitabındaki 'Enternasyonal' şiirini çok beğendi. Kitabı alıp, Lille'e döndü. Ve hayran olduğu bu şiiri bestelemek istedi. Yetenekli bir besteci aradı. Pierre Degeyter, bu 15 Temmuz 1888'de işi üstlendi. Birkaç gün, daha doğrusu gündüzleri Fives-Lille fabrikasında çalıştığı için birkaç gece metin üzerinde kafa yoran Pierre Degeyter bu işi kotardı.Ve 23 Temmuz 1888'de Lille'de Saint-Sauveur Mahallesi'nin yukarıda bahsettiğim, popüler küçük kahvesinde, Gazete Satıcıları Sendikası'nın bir toplantısında Enternasyonal marşı ilk kez İşçi Korosu tarafından söylendi. Ancak herkes marşı beğenmedi. İşçilerin pek çoğu Büyük Fransız Devrimi'nden gelen La Carmagnole ile ilk kez 10 Ağustos 1792'de söylenen ve 14 Temmuz 1795'te Fransa'nın 'ulusal marşı' olarak benimsenen La Marseillaise gibi marşları tercih ediyordu. Ama her şeye karşın Fransız İşçi Partisi Lille yönetimi Enternasyonal marşının bilinmesi, tanınması, yayılması ve ezberlenmesi için basılı altı bin örneğini dağıttı.Bestecisinin işinden atılmasına yol açan ve ilk yıllarında sadece Lille ve çevresindeki devrimci işçilerce bilinen Enternasyonal tam sekiz yıl sonra sihirli bir biçimde bir mücadele marşına dönüştü.
İşte öyküsü:Gustave Delory'nin Lille belediye başkanı seçilmesinden sonra, Fransız İsçi Partisi 14. ulusal kongresini Lille'de yaptı. Fransa'nın dört bucağından gelen delegeler yanında W. Liebknecht'in de aralarında bulunduğu Almanya Sosyal demokratları, Avusturyalılar, İspanyollar, Rumenler de kongreye katıldılar. 23 Temmuz 1896'da kongrenin sonuçlanması vesilesiyle düzenlenen dostluk gösteri ve yürüyüşü milliyetçi, tutucu ve dincilerce engellenmek istendi. Saldırıya sosyalistlerin yanıtı topluca okunan Enternasyonal marşı oldu.
Sosyalistler bile marşın söylenişi sırasındaki kendiliğindenciliğe şaşırmışlardı.
Ve işte böylece Enternasyonal marş olarak, işçilerin ve sosyalistlerin marşı olarak artık tarihe geçmiş oldu. Nitekim ertesi günkü Le Reveil du Nord Gazetesi 'Marseillaise'in Enternasyonal tarafından' alt edildiğini yazdı.Üç yıl sonra 3-8 Aralık 1889'da Paris'te Japy Salonu'nda 'Fransız sosyalist örgütleri genel kongresi' adı altında işçi hareketi içindeki bütün eğilimleri biraraya getirmek ve birliği sağlamak amacıyla bir toplantı yapıldı. Kongre sonunda delegeler hep bir ağızdan Enternasyonal'i söylediler. Enternasyonal artık işçi grevlerinde, gösteri ve yürüyüşlerinde söylenmeye başlamıştı. Dahası tanınma, uluslararası düzeye de sıçradı. 1900'de Paris'te toplanan Uluslararası Sosyalist Kongre'de Fransız delegeler birkaç kez Enternasyonal'i söylediler. Enternasyonal, 7 Şubat 1904'te Brüksel''de, 28 Ağustos-3 Eylül 1910'da Kopenhag'da söylendi. Enternasyonal ilk okunuşundan otuz yıl kadar sonra dünya işçilerinin dillerinden düşmez hale gelmişti. Bu arada, SSCB 1917 ile 1941 arasında Enternasyonal'i 'ulusal marş' olarak kabul etti. Pierre Degeyter Komünist Enternasyonal'in Moskova'da 17 Temmuz- 1 Eylül 1928'de yapılan 6. Kongresi'ne katıldı; delegeler besteciye büyük bir sevgi ve ilgi gösterdiler. Marş büyük bir orkestra tarafından çalındı.84 yaşında 26 Eylül 1932'de Paris'in hemen kuzey bitişiğindeki Saint-Denis'te vefat eden Pierre Degeyter için 50 bin kişinin katıldığı büyük bir cenaze töreni yapıldı. Halk Cephesi'nin 1936'daki zaferini muştulayan bu cenaze töreni tarihi bir önemdeydi. O gün sosyalist ve komünistler ayrılıklarını unutup birlikte yürüdüler. Pierre Degeyter'in anısı halen Saint-Denis Müzesi'nde yaşatılırken; Enternasyonal tüm görkemiyle dünyayı dolaşmaya devam ediyor..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)