Bin tane haklı neden ileri sürebilirsiniz.
Özel araziye yapılmıştı, Hazine arazisine yapılmıştı, kaçak yapılmıştı, izinsiz yapılmıştı, çıkar amaçlı yapılmıştı, müteahhite verip karşılığında birkaç daire almak için yapılmıştı…
Sonsuz neden sayabilirsiniz.
Sayın!
Ama bana “hepimiz kardeşiz” martavalı okumadan yapın bunu!
xxx xxx xxx
Eskiden de oluyordu bunlar, ama o zaman iktidarda veya belediyelerin yönetiminde kendilerini liberal diye tanımlayanlar vardı, oysa şimdi güya Müslümanlar var.
Bana “tüm müminler kardeştir” martavalı okumayın!
Bir hayvanın bile yuvası yıkıldığında üzüntüden gözleriniz yaşarıyor, ama bu karda kıyamette yuvası yıkılan kardeşiniz için kılınız bile kıpırdamıyor; çünkü sizi sokmayan yılan bin yaşıyor bu ülkede.
Böyle Müslümanlık mı olur birader!
Sizde hiç Allah korkusu yok mu arkadaş!
xxx xxx xxx
Maliye Bakanı, emekli maaşlarının çok yüksek olduğunu söylüyor ve ardından “bundan gurur duymuyorum” diye ekliyor.
Emekli maaşları konusunda konuşmaya gerek bile yok; görevlerini tamamlamış bu eski emekçilerin tamamına yakını açlığın pençesinde inliyor, bunu neyini tartışacağız, Bakanın dünyadan haberi yok.
Beni esas yaralayan “bundan gurur duymuyorum” sözü…
Tuz kokmuş, tuz!
Bunu söyleyen sosyalist biri olsa benim tüm dünyam yıkılırdı mesela; ama Müslüman aidiyetini bas bas bağıran bir partinin Bakanı bu kişi ve Müslümanlarda tık yok!
Bir Müslüman böyle teslimiyetçi olur mu be!
Böyle Müslümanlık mı olur birader!
xxx xxx xxx
O yaşlı kadını gördünüz mü? Beti benzi atmış, rengi solmuş, tam anlamıyla şokta; çünkü belki de yaşamının son günlerine girdiği bugünlerde yuvasını yıkıyorlar. Ya o polisle çılgınca mücadele eden genç kız, kendisini çatıdan fırlatan o delikanlı…
Ama hepsinden öte, derme çatma eşyaların bulunduğu odanın ortasında ayakta durup hüngür hüngür ağlayarak büyüklerinin polisten yediği dayağı korkuyla izlerken ne yapması gerektiğini bilemeyen o on yaşındaki çocuk…
Cehennemin nerede olduğunu tartışıp duruyorsunuz bıkmadan usanmadan; burada işte, yanıbaşınızda, o çocuğun bulunduğu o küçücük odada!
Ama bu cehennemin yaratıcısı Allah değil, şirk koşma çılgınlığınızdaki becerenize uygun olarak sizsiniz!
Hepimiz kardeşiz ha!
xxx xxx xxx
Televizyoncu kılığına girmiş soytarı elindeki mikrofonu yoldan geçenlere uzatarak “Yaşam sloganınız ne?” diye soruyor; yoldan geçenler de cevap veriyorlar: Hızlı yaşa genç öl, cesedin yakışıklı olsun ve benzeri serserilikler.
Kıyafetlerinden fakir biri olduğu ve ne demekse İstanbul kültürüne pek de ait olmadığı anlaşılan biri, “İslam’ı güzel yaşamak.” diye cevap veriyor.
Günlerdir düşünüyorum neyi kastetti diye.
Mütedeyyin izlenimi uyandıran birkaç kişiye sordum; namazı güzel kılmak, orucu tutmak, türban takmak, kurban kesmek, mevlüt okutmak ve benzeri cevaplar…
Eşitlik, kardeşlik, bölüşümcülük, infak gibi kavramlar akıllarının ucuna bile gelmiyor; çünkü bu kavramların Kuran’da yer aldığını bilmiyorlar.
Birileri -amerikan haydudunun desteğini aldıktan sonra- Kuran’sız bir İslam icat etmiş, bunlar da koyun gibi peşlerine takılmış gidiyorlar!
Kuran yoksa sorun da yok çünkü!
Maun Suresi de…
xxx xxx xxx
Uzun uzun anlatıp konuyu dağıtmak istemiyorum; özelleştirmeler mesela…
Son günlerde elektrik dağıtımı da birkaç milyar dolara özelleştirildi.
Müslümanların umurunda bile değil, aynen benim de içlerinde yer aldığım küçük burjuvaların umurunda olmadığı gibi.
Özelleştirme, Allah’a ve O’nun size indirdiği dine ihanettir!
Çok net, çok açık, çok berrak…
Özelleştirme, Allah’a ve O’nun size indirdiği dine ihanettir!
Amacı, Beytülmal’den yeni firavunlara imtiyaz aktarmaktır.
Yapan Müslüman, ses çıkarmayan da Müslüman; çünkü bunun ihanet olduğunu bilmeyen de yine Müslüman!
Neden hep Müslümanlara yükleniyorum?
Çünkü bunlar, 2002’den önceki ahlâksızlıklara tepki olarak ve “garip gureba edebiyatı” yaparak iktidara gelmişlerdi; ama o günden beri, Kamu Hazinesi denilebilecek ne kadar şey varsa firavunlara aktarmaktan başka bir şey yapmıyorlar.
“Vicdan” bunların lûgatında yer almıyor artık!
Kuran’dan ise eser yok!..
“Sümerbank’ın ismini tarihten siliyoruz elhamdüllilah!” sözü hâlâ rüyalarıma giriyor, ama Müslümanlarda tık yok, çünkü onlar “İslam’ı güzel yaşamak” istiyorlar; başka bir talepleri yok!
İslamı güzel yaşamak için Kuran okumak, orada yazılanları uygulamak, ezilenler için mücadele etmek, fakir fukarayı savunmak, egemenlerden yoksulun hakkını talep etmek gerekmez mi?
Yoo…
Güzel sesli bir hoca bulup Mevlut okuttun mu, tamamdır!
xxx xxx xxx
Peki, gecekondusu içindeki eşyalarla birlikte yerle bir edilen o yaşlı kadın Müslüman değil mi? (Aslında ille de Müslüman olması da gerekmiyor; “insan” çünkü!)
Nerede diğer Müslümanlar?
Nisa 75, tüm Müslümanlara bu yaşlı kadını, polise çaresizce direnmeye çalışan o genç kızı, girdiği şok nedeniyle çatıdan atlayan o delikanlıyı ve on yaşındaki o yavruyu koruma görevi vermiyor mu?
Mucize gibi; 1400 yıl önceki şu çıkışmaya bakın:
“Size ne oluyor da, Allah yolunda ve ‘ey Rabbimiz, bizi, halkı zulme sapmış şu kentten çıkar; katından bize bir dost gönder, katından bize bir yardımcı gönder’ diye yakaran mazlum ve çaresiz erkekler, kadınlar, yavrular için savaşmıyorsunuz!”
“Halkı zume sapmış kent; mazlum ve çaresiz erkekler, kadınlar ve yavrular…”
Mucizeye bakın; Allah, AKP iktidarında, bu karda kıyamette evleri başlarına yıkılan, mahvedilen, vahşi hayvanlar gibi ortalığa salınan bu gecekondu halkını anlatıyor bize!
xxx xxx xxx
Bu mazlum ve çaresiz insanlara başlarını sokacak bir ev varmekten aciz mi bu Devlet!
İstanbul’u gezin, neredeyse yüzbinlerce tabela göreceksiniz; “İstanbul Avrupa kültür Başkenti Oldu” veya “İstanbul Belediye Başkanı Dünya Belediyeler Birliği Başkanı Oldu; Bu Tüm İstanbulluların Eseri” gibi saçmalıklar içeren metrelerce, pahallı, özenle bezenle yapılmış devasa tabelalar.
Bu ve benzeri saçma sapan şeyler için trilyonlarca lira harcamaya paranız var, ama garip gureba için başlarını sokacak ev yapmaya gücünüz yetmiyor, öyle mi!
xxx xxx xxx
Bakın size “aptalca” bir hesaplama:
Son elektrik dağıtım ihalelerinde 8 milyar dolardan söz edildi, değil mi?
Bu parayla 240.000 mütevazı konut inşa etmek ve gecekondusu yıkılan o beş kişilik aile gibi 1.200.000 kişiyi bir yuva sahibi yapmak mümkün.
Sırf örnek olsun diye söylüyorum: Dünyanın en zengin kişisinin serveti ile tüm dünyanın, tekrar ediyorum, tüm dünyanın sağlık sorununu çözmek mümkün!
İnsanoğlunun bu denli aptal olmaya hakkı olmalı mı!
xxx xxx xxx
O gecekondu yıkılırken çaresizce çırpınan o yaşlı kadının yüzündeki o mahvolmuşluk ifadesi günlerdir gözümün önünden gitmiyor.
Yaşamı boyunca eline Kuran almamış Müslümanların “İslamı Güzel Yaşamak” sloganına itirazım yok.
Bana, “Hepimiz kardeşiz/Tüm müminler kardeştir” palavraları atmayın yeter!
Başınıza iş açıyorsunuz söylemedi demeyin!
Bir gün birileri Nisa 75 doğrultusunda örgütlenmeye başladığında kaçacak delik arayacaksınız.
O zaman “neden gurur duyup duymadığınızı” anlayacağız…
O gecekondu halkı Türkiye’deki tüm mazlumları ve çeresizleri temsil ediyor; açlık sınırındaki otuz milyon, işsiz güçsüz on milyon, üç kuruşluk emekli maaşına mahkûm edilen milyonlar, asgari ücretle çalışan milyonlar, siftah yapamadan dükkanını kapatan esnaf, tarlasını ekemeyen köylü, evine günde ancak 3 gram kırmızı et götürebilen memur…
O gecekondu halkı çoğunluğu temsil ediyor.
Henüz farkında değil bunun.
Henüz…
xxx xxx xxx
Hepimiz kardeşiz ha!
Bundan gurur duymuyorum!
Benden söylemesi…
15 Aralık 2010 Çarşamba
13 Aralık 2010 Pazartesi
Kuran’daki Gizli Sırlar
İlgisiz bir ayet, Nahl Suresi’nin 108. ayeti.
Ne ilgisi var, değil mi!
Diyenet’in meali ne diyor: “İşte onlar Allah’ın, kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. Ve onlar gafillerin ta kendileridir.”
Yirmiye yakın meal böyle…
İşte onlar gafil olanlardır, gafillerin ta kendileridir, falan.
Birkaç değişik meal de var:
Esed, “Umursamazlık içinde dalıp giden kimselerdir bunlar.” diyor; Ahmed Hulusi, “Onlar kozalarında yaşayanların ta kendileridir!”; Yaşar Nuri Öztürk, “Gaflete saplananlar da bunların ta kendileridir.”
Peki, “gafil” ne?
“Gaflette bulunan, ihmal eden, ilerisini iyi düşünmeyen, dikkatsiz, ihtiyatsız, dalgın, tembel…”; Osmanlıca lûgat böyle anlatıyor.
Biri var…
Tuhaf biri…
Almış eline çekici, zihninize zihninize çakıyor çivileri!
“Çünkü onlar duygusuz, kör ve sağır olmayı tercih ettiler.” diyor.
Eliaçık bu…
Aynı çekiçle iki çiviyi birden çakıyor zihninize:
Hem, cümleyi “çünkü” ile başlatıp, ilk cümleyle nedensellik bağını kuruyor; hem de “tercih ettiler” diyerek, bu kişilerin psikolojik portresini çiziyor.
Tercih ettiler…
Buraya mim koyun; “tercih etmişler”…
Peki, neden böyle yapıyor, Eliaçık?
Tercih etmemeyi “Tercih ediyor” çünkü!
xxx xxx xxx
“Hadi be hemşerin, amma uzattın!” dediğinizi duyar gibiyim.
E, “gizli sırlar”ı duyunca meraklandınız; haklısınız tabii…
Hayal kırıklığına uğrayacaksınız!
Öyle dabbedir, mehdidir, mesihtir, kıyamettir, uzaylılardır, evrimdir, ahit sandığıdır, eski insan nesilleridir… Bunlar yok bu çalışmada.
(Bu tip çalışmaları küçümsemiyorum; ben de bu konularda kitaplar yazdım; ama önce “gizlenmiş”, “gizlenmesi tercih edilmiş” sırlar konusunu “kemdimce” çözdükten sonra yaptım bunları.)
Bu çalışmadaki “gizli sırlar”, bunun böyle olmasını “tercih edenler”in gizli sırları… (“Gizli sır” Türkçe açısından yanlış bir nitelemedir; ama bu çalışma için tam biçilmiş kaftan ve Türkçe açısından da yanlış değil.)
Öyle gizlemişler ki, bunu “öylesine kararlı bir biçimde tercih etmişler” ve bu “tercih”te öyle ısrarcı olmuşlar ki, kimse bu “sırlar” konusunda bir şey bilmiyor!
Öyle bir fenomen ki bu, gizlemeyi tercih eden de memnun, gizlemeyi tercih edenleni bu tercihe yönelten de, bu “sırlar” kendisinden gizlenen de!
“E, öyleyse sana ne oluyor hemşerim!”, değil mi?
“Tercih meselesi” ciğerim.
Aynen bu çalışmayı okumaya devam edip etmeme konusundaki kararınız gibi…
xxx xxx xxx
Kuran okumayan zaten bilmiyor tabii de, okuyan hatta kırk yıldır okuyan da bilmiyor, tüm insanların mallar ve rızıklar konusunda eşit olması gerektiğini. Ya Kuran’ı çevirirken yapıyorlar bu “gizleme”yi, ya da tefsir ederken.
Ama esas olarak yaptıkları şey, yüzbinlerce ciltlik nakil ve hikâye ummanında Kuran’ı kaybettirmek!
Adamın öğrenmesi gereken o kadar çok ve o kadar önemli(!) şey var ki, bu bilgi(!) ummanının curcunası içinde “eşitlik” onun için hiçbir şey ifade etmiyor; çünkü bu meseleye eğilecek vakit yok, takati yok, ön bilgi birikimi yok, dolayısıyla hevesi de…
Ayrıca bu “bilmeme lüksü”nden mahrum olmak istemiyor; çünkü bu “bilgi” dünya kadar sorumluluk yüklüyor insana; ne bileceksin ciğerim!
xxx xxx xxx
Bu çalışmanın adını “Kuran’ı Biplemek” olarak koyacaktım, sonra vazgeçtim; üstteki başlığı tercih ettim. Başlık bana bile itici geldi, ama ne yaparsınız ki gerçek bu!
Hani, filmin orjinalindeki bir söz RTÜK’ü kızdırır diye bipliyorlar ya, bu da onun gibi bir şey; Kuran’da kimilerini kızdıracak bir şey gördüklerinde kendi yöntemleriyle bipliyorlar hemen. (Arapça konuşan uluslar için de sanırım yukarıda sözünü ettiğim “umman” meselesini kullanıyorlar.)
xxx xxx xxx
Toprak, hava, su, göl, nehir, sanayi devriminden sonra üretime yönelik makineler, bankacılık… Sayın gitsin.
Kısaca üretim araçları…
Bunlar “kamu”ya ait olması gereken, getirisinden tüm Kamunan yararlarması gereken şeyler; ama bunu ne hacca giden Hasan amcam biliyor, ne camide vaaz veren hoca, ne de benim gibi cahiller…
Biplenmiş çünkü!
Hud Suresi’nin 87. ayeti mesela…
Mallarımız hususunda dilediğimizi yapamamak.
Ne demek bu?
Yüz kişiye sorun, yüzünden de cevap alamazsınız; “gizlenmiş” çünkü; tercümesinde değil, “umman”da kaybedilmesi “tercih” edilmiş. (En iyi ihtimalle alacağınız cevap zekat olacaktır, kırkta bir; gerisinin sınırsız olma hakkı var bu durumda.)
Mallarımda dilediğim biçimde davranamayacaksam, o mallar neden benim olsun ki!
Cevap yok; biple yetinmek zorundasınız…
Hadi bir deneme yapın; Haşr 9 ne anlama geliyor bir bilene sorun.
“Bu böyle düzenlenmiştir ki, o mal ve nimetler sizden yalnız zengin olanlar arasında dönüp duran bir kudret aracı olmasın.”
“Umman”a hazırlanın; çünkü hemen bu cümlenin devamındaki “Resul size ne verdiyse alın; sizi neden yasakladıysa ona son verin ve Allah’tan korkun”u anlatmaya başlayacaklar size.
Bir önceki cümle “bip” kavramı içinde çünkü; e, tercümesini bozamıyorsun, o halde gelsin umman…
xxx xxx xxx
Bunu Alhah’ın Elçisi meselesinde yapıyorlar özellikle.
Saatlerce, “Hz.Peygamber gibi olmak gerektiği”ni anlatıyorlar, saatlerce, günlerce, milyonlarca sayfa, milyonlarca hikaye, milyonlarca kıssa.
Hz.Resul gibi olmaya karar verdik diyelim, tamam; peki, “Allah’ın Elçisi gibi olmak” ne demek?
Biiiippp…
xxx xxx xxx
“Tercih” meselesine mim koyun, demiştim ya yukarıda.
Sizce neden böyle yapıyorlar, neden “sırları gizliyorlar”?
O “iki çivi” çakılırken zihnimizde hangi algılamalar oluşuyordu?
Birincisi “çünkü” idi; kalpler, kulaklar ve gözler mühürlenecek!
Bu “nedensellik” öylesine uzun tartışılmış ki, çözmek artık mümkün değil! “Fakirlik bir kader midir?” meselesine dönüştü mü; çık içinden çıkabilirsen! Milyonlarca sayfa bir anda önüne yığılır adamın!
“Onlar tercih etmedi, Allah mühürlediği için böyle oldu bu, onların bir suçu yok.” dendi mi, bin dört yüz yıl tartışır durursun böyle!
İkincisi neydi?
“Duygusuz, kör ve sağır” olmak…
İslam ilahiyatçıları, pardon insan böyle bir şeyi neden “tercih eder” ki?
Şu anda bunu cevaplayamıyorsanız, bu çalışma son derece başarısız olmuş bir çalışma demektir!
İşin acı tarafı ne biliyor musunuz?
Sadece İslam ilahiyatçılarına yüklenerek haksızlık etmeyelim; bu çalışmayı okuyarak vakit kaybetmeyi “tercih edenler”in tamamı, yukarıdaki meselede “tercih hakkını” böyle kullanmak zorunda olmayan kimseler aslında…
“Sırlar” kendilerinden “gizlendiği” için ve bu gizi ortadan kaldırarak bilmemenin lüksünün avantajından mahrum kalmak pek de hoş olmadığı için böyle yapıyor olsalar gerek.
Siz, ben, o… Hepimiz…
“İnfak” mesela…
Üfff!..
xxx xxx xxx
Karışık oldu, değil mi?
Bu fakirin tercihindeki yanlışlıktan kaynaklanıyor bu.
Halbuki, “Sağ omuzumun üzerinde bir bulut dolaşıyor, buluttaki melek her an, ‘bu beklediğiniz kişidir’ diyebilir, söylemedi demeyin!” mealinde bir şeyler yazsaydım, bu çalışma tadından yenmezedi aslında…
Da…
Tercih meselesi ciğerim!
Ne ilgisi var, değil mi!
Diyenet’in meali ne diyor: “İşte onlar Allah’ın, kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. Ve onlar gafillerin ta kendileridir.”
Yirmiye yakın meal böyle…
İşte onlar gafil olanlardır, gafillerin ta kendileridir, falan.
Birkaç değişik meal de var:
Esed, “Umursamazlık içinde dalıp giden kimselerdir bunlar.” diyor; Ahmed Hulusi, “Onlar kozalarında yaşayanların ta kendileridir!”; Yaşar Nuri Öztürk, “Gaflete saplananlar da bunların ta kendileridir.”
Peki, “gafil” ne?
“Gaflette bulunan, ihmal eden, ilerisini iyi düşünmeyen, dikkatsiz, ihtiyatsız, dalgın, tembel…”; Osmanlıca lûgat böyle anlatıyor.
Biri var…
Tuhaf biri…
Almış eline çekici, zihninize zihninize çakıyor çivileri!
“Çünkü onlar duygusuz, kör ve sağır olmayı tercih ettiler.” diyor.
Eliaçık bu…
Aynı çekiçle iki çiviyi birden çakıyor zihninize:
Hem, cümleyi “çünkü” ile başlatıp, ilk cümleyle nedensellik bağını kuruyor; hem de “tercih ettiler” diyerek, bu kişilerin psikolojik portresini çiziyor.
Tercih ettiler…
Buraya mim koyun; “tercih etmişler”…
Peki, neden böyle yapıyor, Eliaçık?
Tercih etmemeyi “Tercih ediyor” çünkü!
xxx xxx xxx
“Hadi be hemşerin, amma uzattın!” dediğinizi duyar gibiyim.
E, “gizli sırlar”ı duyunca meraklandınız; haklısınız tabii…
Hayal kırıklığına uğrayacaksınız!
Öyle dabbedir, mehdidir, mesihtir, kıyamettir, uzaylılardır, evrimdir, ahit sandığıdır, eski insan nesilleridir… Bunlar yok bu çalışmada.
(Bu tip çalışmaları küçümsemiyorum; ben de bu konularda kitaplar yazdım; ama önce “gizlenmiş”, “gizlenmesi tercih edilmiş” sırlar konusunu “kemdimce” çözdükten sonra yaptım bunları.)
Bu çalışmadaki “gizli sırlar”, bunun böyle olmasını “tercih edenler”in gizli sırları… (“Gizli sır” Türkçe açısından yanlış bir nitelemedir; ama bu çalışma için tam biçilmiş kaftan ve Türkçe açısından da yanlış değil.)
Öyle gizlemişler ki, bunu “öylesine kararlı bir biçimde tercih etmişler” ve bu “tercih”te öyle ısrarcı olmuşlar ki, kimse bu “sırlar” konusunda bir şey bilmiyor!
Öyle bir fenomen ki bu, gizlemeyi tercih eden de memnun, gizlemeyi tercih edenleni bu tercihe yönelten de, bu “sırlar” kendisinden gizlenen de!
“E, öyleyse sana ne oluyor hemşerim!”, değil mi?
“Tercih meselesi” ciğerim.
Aynen bu çalışmayı okumaya devam edip etmeme konusundaki kararınız gibi…
xxx xxx xxx
Kuran okumayan zaten bilmiyor tabii de, okuyan hatta kırk yıldır okuyan da bilmiyor, tüm insanların mallar ve rızıklar konusunda eşit olması gerektiğini. Ya Kuran’ı çevirirken yapıyorlar bu “gizleme”yi, ya da tefsir ederken.
Ama esas olarak yaptıkları şey, yüzbinlerce ciltlik nakil ve hikâye ummanında Kuran’ı kaybettirmek!
Adamın öğrenmesi gereken o kadar çok ve o kadar önemli(!) şey var ki, bu bilgi(!) ummanının curcunası içinde “eşitlik” onun için hiçbir şey ifade etmiyor; çünkü bu meseleye eğilecek vakit yok, takati yok, ön bilgi birikimi yok, dolayısıyla hevesi de…
Ayrıca bu “bilmeme lüksü”nden mahrum olmak istemiyor; çünkü bu “bilgi” dünya kadar sorumluluk yüklüyor insana; ne bileceksin ciğerim!
xxx xxx xxx
Bu çalışmanın adını “Kuran’ı Biplemek” olarak koyacaktım, sonra vazgeçtim; üstteki başlığı tercih ettim. Başlık bana bile itici geldi, ama ne yaparsınız ki gerçek bu!
Hani, filmin orjinalindeki bir söz RTÜK’ü kızdırır diye bipliyorlar ya, bu da onun gibi bir şey; Kuran’da kimilerini kızdıracak bir şey gördüklerinde kendi yöntemleriyle bipliyorlar hemen. (Arapça konuşan uluslar için de sanırım yukarıda sözünü ettiğim “umman” meselesini kullanıyorlar.)
xxx xxx xxx
Toprak, hava, su, göl, nehir, sanayi devriminden sonra üretime yönelik makineler, bankacılık… Sayın gitsin.
Kısaca üretim araçları…
Bunlar “kamu”ya ait olması gereken, getirisinden tüm Kamunan yararlarması gereken şeyler; ama bunu ne hacca giden Hasan amcam biliyor, ne camide vaaz veren hoca, ne de benim gibi cahiller…
Biplenmiş çünkü!
Hud Suresi’nin 87. ayeti mesela…
Mallarımız hususunda dilediğimizi yapamamak.
Ne demek bu?
Yüz kişiye sorun, yüzünden de cevap alamazsınız; “gizlenmiş” çünkü; tercümesinde değil, “umman”da kaybedilmesi “tercih” edilmiş. (En iyi ihtimalle alacağınız cevap zekat olacaktır, kırkta bir; gerisinin sınırsız olma hakkı var bu durumda.)
Mallarımda dilediğim biçimde davranamayacaksam, o mallar neden benim olsun ki!
Cevap yok; biple yetinmek zorundasınız…
Hadi bir deneme yapın; Haşr 9 ne anlama geliyor bir bilene sorun.
“Bu böyle düzenlenmiştir ki, o mal ve nimetler sizden yalnız zengin olanlar arasında dönüp duran bir kudret aracı olmasın.”
“Umman”a hazırlanın; çünkü hemen bu cümlenin devamındaki “Resul size ne verdiyse alın; sizi neden yasakladıysa ona son verin ve Allah’tan korkun”u anlatmaya başlayacaklar size.
Bir önceki cümle “bip” kavramı içinde çünkü; e, tercümesini bozamıyorsun, o halde gelsin umman…
xxx xxx xxx
Bunu Alhah’ın Elçisi meselesinde yapıyorlar özellikle.
Saatlerce, “Hz.Peygamber gibi olmak gerektiği”ni anlatıyorlar, saatlerce, günlerce, milyonlarca sayfa, milyonlarca hikaye, milyonlarca kıssa.
Hz.Resul gibi olmaya karar verdik diyelim, tamam; peki, “Allah’ın Elçisi gibi olmak” ne demek?
Biiiippp…
xxx xxx xxx
“Tercih” meselesine mim koyun, demiştim ya yukarıda.
Sizce neden böyle yapıyorlar, neden “sırları gizliyorlar”?
O “iki çivi” çakılırken zihnimizde hangi algılamalar oluşuyordu?
Birincisi “çünkü” idi; kalpler, kulaklar ve gözler mühürlenecek!
Bu “nedensellik” öylesine uzun tartışılmış ki, çözmek artık mümkün değil! “Fakirlik bir kader midir?” meselesine dönüştü mü; çık içinden çıkabilirsen! Milyonlarca sayfa bir anda önüne yığılır adamın!
“Onlar tercih etmedi, Allah mühürlediği için böyle oldu bu, onların bir suçu yok.” dendi mi, bin dört yüz yıl tartışır durursun böyle!
İkincisi neydi?
“Duygusuz, kör ve sağır” olmak…
İslam ilahiyatçıları, pardon insan böyle bir şeyi neden “tercih eder” ki?
Şu anda bunu cevaplayamıyorsanız, bu çalışma son derece başarısız olmuş bir çalışma demektir!
İşin acı tarafı ne biliyor musunuz?
Sadece İslam ilahiyatçılarına yüklenerek haksızlık etmeyelim; bu çalışmayı okuyarak vakit kaybetmeyi “tercih edenler”in tamamı, yukarıdaki meselede “tercih hakkını” böyle kullanmak zorunda olmayan kimseler aslında…
“Sırlar” kendilerinden “gizlendiği” için ve bu gizi ortadan kaldırarak bilmemenin lüksünün avantajından mahrum kalmak pek de hoş olmadığı için böyle yapıyor olsalar gerek.
Siz, ben, o… Hepimiz…
“İnfak” mesela…
Üfff!..
xxx xxx xxx
Karışık oldu, değil mi?
Bu fakirin tercihindeki yanlışlıktan kaynaklanıyor bu.
Halbuki, “Sağ omuzumun üzerinde bir bulut dolaşıyor, buluttaki melek her an, ‘bu beklediğiniz kişidir’ diyebilir, söylemedi demeyin!” mealinde bir şeyler yazsaydım, bu çalışma tadından yenmezedi aslında…
Da…
Tercih meselesi ciğerim!
9 Aralık 2010 Perşembe
Cinnet
“Neden böylesiniz, neyiniz var?” diye soruyor dostlarım.
Bilmiyorum…
Dostlarımın nasıl olup da böyle bir şey sorabildiklerini bilmiyorum.
Her şey öylesine akıl ve mantık dışı ki, yaşamı yorumlamak ve bir anlama büründürmek neredeyse imkânsız artık.
Pes etmek üzereyim.
Belki çoktan ettim de farkında değilim.
Bunu da bilmiyorum…
xxx xxx xxx
Başbakanı, hükümeti, düzeni, her neyi ise artık, protesto etmek en doğal hakları olan üniversite öğrencileri otobüslerden indirilerek perişan edilmiş, inanılmaz bir vahşetle yüzleri gözleri dağıtılmış, hamile bir öğrenci karnına vurulan tekmelerle çocuğunu düşürmüş, bir diğeri sapasağlam girdiği karakoldan tanınmayacak bir suratla çıkmış; polisin kini ve nefreti hekimlerce incelenmesi gereken boyutları çoktan aşmış, vahşete, linç psikozuna dönüşmüş…
Bu işten sorumlu Bakana bu mesele sorulduğunda, “Gençler bizim canımız ciğerimiz.” diyor.
Bu fakir eski kulağı kesiklerden, hatta o günün gazetelerine göre 1 Mayıs 1977’de Taksim’deki katliamı yapanlardan; bu tip vahşet sahnelerine alışık yani…
De…
“Gençler bizim canımız ciğerimiz”…
Bu söz…
Bu söz, artık kırıntı halindeki kavrama yeteneğimi de elimden alıp, beni bir anda sadece belirli işlevlere programlanmış bir robota çeviriyor.
Siyaset bu denli ahlâksızlaşmak zorunda mı gerçekten!
Anlayamıyorum.
Anlamlandıramıyorum…
xxx xxx xxx
WikiLeaks, malum…
Çürüme öylesine yoğun ki, bunu kabullenmek, sindirmek; çürümenin yarattığı bu yozlaşmışlık girdabında yitip giderken bilinç kaybına uğramamak mümkün değil.
Birilerinin bir yerlerde gizli hesapları olması veya bunun iddia edilmesi değil dehşet olan, buna çoktan alıştık; dehşet, erdemli olduklarını iddia edenlerin ve alınteri sömürülenlerin ihaneti ve hödüklüğü.
Bir millet izanını bu denli yitirmiş olabilir mi gerçekten…
Resmen karamizah!
İddia eden iddiasını ispatla mükelleftir, insan suçsuzluğunu ispata davet edilebilir mi gerçekten…
De…
Üç yıldır Silviri’de olanlar ne olacak?!.
Ne birilerinden gizli hesapları olmadığına ilişkin belge isteme tuhaflığına gerek var, ne de birilerinin ıslak imza atmadığını ispatlamasını istemeye.
Mecliste bir araştırma komisyonu kurulur, bu komisyon Kamu adına iddiaları inceler, İsviçre Devleti nezdinde girişimlerde bulunur veya benim anlamadığım öteki hukuksal mekanizmaları devreye sokar; gerçek neyse ortaya çıkar.
Daha önemlisi, bunu, gizli hesapları olduğu iddia edilenler ister.
“Cüzzam” denen, ismi bile korkutucu o illetle boğuşmak uğruna ömrünü harcayan o güzelim cesur kadını yaşamının son günlerinde bu tip bir zillete mahkûm etmeye veya dünyanın önde gelen böbrek nakli uzmanı değerli bir hekimi hapishane köşelerinde süründürmeye kimin hakkı olabilir! (“Cüzam” demeye alışamadım, “entelektüel” demeye alışamadığım gibi; birileri böyle söylüyor diye biz de kırk yıllık kelimelerimizi değiştirmek zorunda mıyız!)
Tüm bu vicdansızlıkları anlamam, kabullenmem, bir anlama büründürmem nasıl istenebilir benden!
Tüm bu pisliklerle, sanki hiç olmamış gibi yaşamam, bunu içselleştirmem ve yine sanki hiç olmamış gibi normal yaşantıma devam etmem nasıl beklenebilir!
Bilmiyorum.
Bir sistem, bir düzen, bir ülke bu denli çürüyüp yozlaşabilir mi gerçekten!
Bilmiyorum…
xxx xxx xxx
Müslümanların(!) durumu daha da feci…
İddianın bu işlerle pek ilgilenmeyenlere inandırıcı gelmeyeceğini biliyorum; ama bu, bu gerçeği değiştirmiyor tabii.
İslama tapanlar, Peygambere tapanlar, mezhebe tapanlar, cemaat liderlerine tapanlar; inanılacak, kabullenilebilecek, katlanılabilecek gibi değil.
İnsanın şirke bile razı olacağı geliyor; onda hiç olmazsa kıyıda köşede de olsa Allah var.
Uyardığınızda, “Biz büyüklerimizden böyle bir şey görmedik!” diye kızıyorlar; bu kızgınlıkla bunları söylerken Kuran’dan bir ayet okuduklarını hiç farketmeden…(Kasas, 36)
Müslüman işadamları çete kurmuşlar, Darülaceze’yi soyup soğana çeviriyorlar, Darülacezeyi…
Bakıma muhtaç, kimsesiz, çaresiz, yaşlı, sakat insanlar barınıyor burada; ve Müslümanlar(!) bu Kurumu dolandırmak için çete kuruyorlar…
Ama çok daha önemlisi var: Diğer Müslümanlar bu konuyu görmezden gelmeyi tercih ediyorlar; bu güne kadar başkaları çaldı, şimdi sıra bizde, der gibi…
Hacdan dönen kimi adamlar, -nereden biliyorlarsa- Üçüncü Köprü güzergâhında arazi kapatmakla meşguller şu sıralar; çünkü ilahiyatçıları Müslümanın servetinin sınırsız olabileceği yönünde fetvalar veriyor!
Ortalık Müslüman(!) Karunlardana geçilmiyor artık; üstelik bunlar da en az Karun kadar küstahlar artık!
“Kuşlar”(!) üzerlerine üzerlerine geliyor, ama her biri Ebrehe kadar sersem ve küstah; servet ve iktidar tutkusu bilinçlerini silmiş süpürmüş çünkü…
Bunu kabullenmek, anlamlandırmak, buna tahammül edebilmek…
Bilmiyorum.
Gerçekten bilmiyorum…
xxx xxx xxx
“Nasıl hissediyorsunuz?” diye soruyor muhatabım ve ben kara kara düşünmeye başlıyorum; bunu nasıl izah edebilirim ki, bu konuda eğitim almadım, uzman değilim.
Mesele sonradan anlaşılıyor; “Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?” demek istiyormuş meğer. Peki neden böyle sormuyor? Çünkü amerikancası böyleymiş.
“Sizi biraz bekletmek zorundayım, değişmem gerekiyor.” dediğinde donup kalıyorsunuz, insan bu kadar kısa zamanda nasıl değişebilir diye. Meğer üstünü değiştirecekmiş! Peki neden böyle söylemiyor; çünkü amerikancası böyleymiş!
Feyza Hepçilingirler’e “imdat” diye başvurmuştum bir gün, “Bir şeyler yapın Hocam; yakında ‘tırnaklarım kırıldılar’ diye konuşmaya başlayacak bunlar.” diye; geçen gün “Gözlerin ne güzel moruk.” diye iltifat ettiğim bir arkadaşım, “Ama renkli değiller.” diye mırıldandı.
amerikancası böyleymiş çünkü!
Kimi televizyon kanalları “reklam” diye ara vermiyor artık, “advertorial” veya buna benzer boktan bir şey yazıyor; amerikancasıymış bu!
Televizyondaki kız, lodosu anlatırken “iskeleler kapandılar, vapurlar çalışmıyorlar” diyor; amerikalılar böyle söylüyorlarmış çünkü!
Özne ve yüklem birbirine “uymuyorlar” artık!
Bilmiyorum…
xxx xxx xxx
Baştan uyarayım, sonra kimse “Söylemedin!” demesin:
Bir gün birisi karşıma çıkıp da, dünyada emperyalizme karşı ilk kurtuluş savaşını destanlaştıran “İstiklâl Marşı”m için benden telif ücreti talep ederse, ona “kasten adam öldürmek amaçlı saldırı”da bulunmazsam namerdim!
Suçsa suç!..
xxx xxx xxx
“Neden böylesiniz, neyiniz var?” diye soruyor dostlarım.
Pes etmek üzereyim.
Belki çoktan ettim de farkında değilim.
Bilmiyorum…
Bilmiyorum…
Dostlarımın nasıl olup da böyle bir şey sorabildiklerini bilmiyorum.
Her şey öylesine akıl ve mantık dışı ki, yaşamı yorumlamak ve bir anlama büründürmek neredeyse imkânsız artık.
Pes etmek üzereyim.
Belki çoktan ettim de farkında değilim.
Bunu da bilmiyorum…
xxx xxx xxx
Başbakanı, hükümeti, düzeni, her neyi ise artık, protesto etmek en doğal hakları olan üniversite öğrencileri otobüslerden indirilerek perişan edilmiş, inanılmaz bir vahşetle yüzleri gözleri dağıtılmış, hamile bir öğrenci karnına vurulan tekmelerle çocuğunu düşürmüş, bir diğeri sapasağlam girdiği karakoldan tanınmayacak bir suratla çıkmış; polisin kini ve nefreti hekimlerce incelenmesi gereken boyutları çoktan aşmış, vahşete, linç psikozuna dönüşmüş…
Bu işten sorumlu Bakana bu mesele sorulduğunda, “Gençler bizim canımız ciğerimiz.” diyor.
Bu fakir eski kulağı kesiklerden, hatta o günün gazetelerine göre 1 Mayıs 1977’de Taksim’deki katliamı yapanlardan; bu tip vahşet sahnelerine alışık yani…
De…
“Gençler bizim canımız ciğerimiz”…
Bu söz…
Bu söz, artık kırıntı halindeki kavrama yeteneğimi de elimden alıp, beni bir anda sadece belirli işlevlere programlanmış bir robota çeviriyor.
Siyaset bu denli ahlâksızlaşmak zorunda mı gerçekten!
Anlayamıyorum.
Anlamlandıramıyorum…
xxx xxx xxx
WikiLeaks, malum…
Çürüme öylesine yoğun ki, bunu kabullenmek, sindirmek; çürümenin yarattığı bu yozlaşmışlık girdabında yitip giderken bilinç kaybına uğramamak mümkün değil.
Birilerinin bir yerlerde gizli hesapları olması veya bunun iddia edilmesi değil dehşet olan, buna çoktan alıştık; dehşet, erdemli olduklarını iddia edenlerin ve alınteri sömürülenlerin ihaneti ve hödüklüğü.
Bir millet izanını bu denli yitirmiş olabilir mi gerçekten…
Resmen karamizah!
İddia eden iddiasını ispatla mükelleftir, insan suçsuzluğunu ispata davet edilebilir mi gerçekten…
De…
Üç yıldır Silviri’de olanlar ne olacak?!.
Ne birilerinden gizli hesapları olmadığına ilişkin belge isteme tuhaflığına gerek var, ne de birilerinin ıslak imza atmadığını ispatlamasını istemeye.
Mecliste bir araştırma komisyonu kurulur, bu komisyon Kamu adına iddiaları inceler, İsviçre Devleti nezdinde girişimlerde bulunur veya benim anlamadığım öteki hukuksal mekanizmaları devreye sokar; gerçek neyse ortaya çıkar.
Daha önemlisi, bunu, gizli hesapları olduğu iddia edilenler ister.
“Cüzzam” denen, ismi bile korkutucu o illetle boğuşmak uğruna ömrünü harcayan o güzelim cesur kadını yaşamının son günlerinde bu tip bir zillete mahkûm etmeye veya dünyanın önde gelen böbrek nakli uzmanı değerli bir hekimi hapishane köşelerinde süründürmeye kimin hakkı olabilir! (“Cüzam” demeye alışamadım, “entelektüel” demeye alışamadığım gibi; birileri böyle söylüyor diye biz de kırk yıllık kelimelerimizi değiştirmek zorunda mıyız!)
Tüm bu vicdansızlıkları anlamam, kabullenmem, bir anlama büründürmem nasıl istenebilir benden!
Tüm bu pisliklerle, sanki hiç olmamış gibi yaşamam, bunu içselleştirmem ve yine sanki hiç olmamış gibi normal yaşantıma devam etmem nasıl beklenebilir!
Bilmiyorum.
Bir sistem, bir düzen, bir ülke bu denli çürüyüp yozlaşabilir mi gerçekten!
Bilmiyorum…
xxx xxx xxx
Müslümanların(!) durumu daha da feci…
İddianın bu işlerle pek ilgilenmeyenlere inandırıcı gelmeyeceğini biliyorum; ama bu, bu gerçeği değiştirmiyor tabii.
İslama tapanlar, Peygambere tapanlar, mezhebe tapanlar, cemaat liderlerine tapanlar; inanılacak, kabullenilebilecek, katlanılabilecek gibi değil.
İnsanın şirke bile razı olacağı geliyor; onda hiç olmazsa kıyıda köşede de olsa Allah var.
Uyardığınızda, “Biz büyüklerimizden böyle bir şey görmedik!” diye kızıyorlar; bu kızgınlıkla bunları söylerken Kuran’dan bir ayet okuduklarını hiç farketmeden…(Kasas, 36)
Müslüman işadamları çete kurmuşlar, Darülaceze’yi soyup soğana çeviriyorlar, Darülacezeyi…
Bakıma muhtaç, kimsesiz, çaresiz, yaşlı, sakat insanlar barınıyor burada; ve Müslümanlar(!) bu Kurumu dolandırmak için çete kuruyorlar…
Ama çok daha önemlisi var: Diğer Müslümanlar bu konuyu görmezden gelmeyi tercih ediyorlar; bu güne kadar başkaları çaldı, şimdi sıra bizde, der gibi…
Hacdan dönen kimi adamlar, -nereden biliyorlarsa- Üçüncü Köprü güzergâhında arazi kapatmakla meşguller şu sıralar; çünkü ilahiyatçıları Müslümanın servetinin sınırsız olabileceği yönünde fetvalar veriyor!
Ortalık Müslüman(!) Karunlardana geçilmiyor artık; üstelik bunlar da en az Karun kadar küstahlar artık!
“Kuşlar”(!) üzerlerine üzerlerine geliyor, ama her biri Ebrehe kadar sersem ve küstah; servet ve iktidar tutkusu bilinçlerini silmiş süpürmüş çünkü…
Bunu kabullenmek, anlamlandırmak, buna tahammül edebilmek…
Bilmiyorum.
Gerçekten bilmiyorum…
xxx xxx xxx
“Nasıl hissediyorsunuz?” diye soruyor muhatabım ve ben kara kara düşünmeye başlıyorum; bunu nasıl izah edebilirim ki, bu konuda eğitim almadım, uzman değilim.
Mesele sonradan anlaşılıyor; “Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?” demek istiyormuş meğer. Peki neden böyle sormuyor? Çünkü amerikancası böyleymiş.
“Sizi biraz bekletmek zorundayım, değişmem gerekiyor.” dediğinde donup kalıyorsunuz, insan bu kadar kısa zamanda nasıl değişebilir diye. Meğer üstünü değiştirecekmiş! Peki neden böyle söylemiyor; çünkü amerikancası böyleymiş!
Feyza Hepçilingirler’e “imdat” diye başvurmuştum bir gün, “Bir şeyler yapın Hocam; yakında ‘tırnaklarım kırıldılar’ diye konuşmaya başlayacak bunlar.” diye; geçen gün “Gözlerin ne güzel moruk.” diye iltifat ettiğim bir arkadaşım, “Ama renkli değiller.” diye mırıldandı.
amerikancası böyleymiş çünkü!
Kimi televizyon kanalları “reklam” diye ara vermiyor artık, “advertorial” veya buna benzer boktan bir şey yazıyor; amerikancasıymış bu!
Televizyondaki kız, lodosu anlatırken “iskeleler kapandılar, vapurlar çalışmıyorlar” diyor; amerikalılar böyle söylüyorlarmış çünkü!
Özne ve yüklem birbirine “uymuyorlar” artık!
Bilmiyorum…
xxx xxx xxx
Baştan uyarayım, sonra kimse “Söylemedin!” demesin:
Bir gün birisi karşıma çıkıp da, dünyada emperyalizme karşı ilk kurtuluş savaşını destanlaştıran “İstiklâl Marşı”m için benden telif ücreti talep ederse, ona “kasten adam öldürmek amaçlı saldırı”da bulunmazsam namerdim!
Suçsa suç!..
xxx xxx xxx
“Neden böylesiniz, neyiniz var?” diye soruyor dostlarım.
Pes etmek üzereyim.
Belki çoktan ettim de farkında değilim.
Bilmiyorum…
8 Aralık 2010 Çarşamba
Kuran Basmak/Yayınlamak İsraftır
Fotoğrafa çok yakından baktığınızda onu net olarak göremiyorsunuz galiba.
Bu bazen “içeriden” baktığınızda da böyle sanırım.
Bu fakir ne bu denli “yakından bakanlar”dan, ne de “içeri”den…
Yetenek ve müktesebat meselesi…
Aslında birilerine göre, sırf bu nedenle dahi bu çalışma da “israf” ya, neyse.
Bir yerlere not düşmekte fayda var…
xxx xxx xxx
“Toplumumuzda okuma alışkanlığı yok ciğerim!”
Çok klasik.
Geçelim…
Okuma alışkanlığı olanlar Kuran okuyorlar mı yani!
Okumuyorlar.
Bir bildikleri olsa gerek…
xxx xxx xxx
Bir gün yaklaşık yirmi kişilik bir topluluğa Besmelenin anlamını sormuştum, tek kişi dahi bilememişti.
Dindar sayılabilecek üç kişi bir şeyler söyler gibi yapmıştı:
“Rahim ve Rahman Allah gibi miydi ne…”
Peki, “Rahim” ve “Rahman” ne demek?
Önemli bir şey değil, sen bir işe başlarken bunu söyle yeter; ha, bir de sağ adımınla veya sağ elinle başla, unutma!
Adam kırk yıldır besmele çekiyor, ama ne anlama geldiğini bilmiyor; bunu araştırmak aklının ucuna bile gelmemiş.
Bir bildiği olsa gerek…
xxx xxx xxx
Beyan Yayınları’nın yayınladığı Muhammed Hamidullah’ın mealini gördüğümde ne kadar şaşırmıştım!
“Hep Merhametli, Çok Merhametli Allah’ın Adıyla” diye başlıyordu Kuran.
İlk kez böyle bir şey görüyordum ve okuduğumda aklıma gelen ilk şey, “E, bu korkutmuyor ki!” olmuştu. (“İçeri”den veya “yakından” bakanların beni anlamasını beklemiyorum; böyle homurdanmanıza gerek yok; o gün ne hissettiysem onu anlatıyorum.)
Şu anda önümde Eliaçık’ın meali var; “Sevgi Ve Merhameti Sonsuz Allah’ın Adıyla” diye başlatmış; yalan mı söyleyelim yani, korkutmuyor işte babam!
Çocukken dudağımızı uçuklatanlar yalan mı söylüyorlardı yani!
Bir bildikleri olsa gerekti…
xxx xxx xxx
Öcü gibi bir şeydi!
Ne öcü gibisi be; düpedüz öcüydü işte!
Yakıyordu, azap çektiriyordu, cinlerini gönderip delirtiyordu, çarpıyordu, deprem oluşturuyordu, alnına “bu hırsız olacak” diye yazıp hapishanelere gönderiyordu seni…
Acaip gaddardı, kızdırdın mı hapı yutuyordun!
Ayrıca ayrımcılık yapıyordu, çok açıktı bu: Zengini seviyordu çünkü!
Zengin dostuydu…
Ayrımcılığı bununla da bitmiyordu; fakir yaratmıştı ve bundan şikayet etme hakkı da vermiyordu sana; yoksa o ilmihalde yazdığı gibi, “zenginlerin dünya işlerini kim görecek”ti ki! (Vallahi billahi ilmihalde aynen böyle yazıyor: “Herkes zengin olsaydı, zenginlerin dünya işlerini kim görürdü.”)
Arapça’dan başka bir dil de bilmiyordu; O’nunla ille de Arapça konuşacaktın, kızıyordu yoksa, bir şey istersen de vermiyordu! (Geçenlerde hoca anlatıyordu televizyonda: Cennetteki yapıların duvarlarında sadece Arapça yazılar varmış! E, koca hoca; yalan mı söyleyecek yani!)
Şart olarak koştuğu ilk şeylerden biri de bir mezhepten olman gerektiğiydi; çünkü mezara konduğunda gelenler sana mezhep başkanının adını sorduklarında bilemezsen kıyamete kadar “kabir azabı” çektiriyordu sana.
Hep, kıyametin kopması uzun sürer mi acaba, diye düşündüğümü hatırlıyorum, çünkü dillendiremiyordum tabii ama fakir olarak yaratılmaya itirazım vardı; yaşamımın sonuna kadar hep zenginlerin dünya işlerini mi görecektim yani; üstelik ne hangi mezhepten olduğumu biliyordum, ne de mezhep başkanımın adını.
Kalleşlikti bu be!
Ama büyüklerimiz böyle anlatıyorlardı işte.
Bir bildikleri olsa gerekti…
xxx xxx xxx
Daha sevap olduğu gerekçesiyle özelikle soğuk suyla ve ızdırap çekerek abdest almayı tecih eden sevgili ağabeyim yağlıboyacılıktan bıkıp ilk kuşak Almancılara katıldığında, Türkçesini hiç görmediğim Kuran, yaklaşık otuz-otuz beş yıl hayatımdan tamamen çıkmıştı.
Sonraları, Marx vardı artık, Lenin vardı, Che, Mao Zedung vardı.
Güzel günlerdi; hatırladığımda hâlâ heyecanla titrediğim güzel günler…
“Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar!” diyorlardı.
Dünyaya zenginlerin işlerini görmek için gelmediğimi anlatıyorlardı bana; öyle dört bin bakire, sekiz bin dul yoktu tabii de, aşağılanmaya katlanmak gibi bir mecburiyetim de yoktu!
Güzel günlerdi…
“Din” için, “halkların afyonu” diyorlardı.
Bir bildikleri olsa gerekti…
xxx xxx xxx
Sanırım on yıl kadar önceydi. Bir şirketin bahçesindeki köpeğe resmen işkence eden Müslüman görünümlü bir gece bekçisinin gırtlağına sarılmış, bizi ayırdıklarında ise “Enam 38’i oku, yarın yine gelip bu meseleyi seninle konuşacağım!” diye aklımsıra tehdit etmiştim. Hani “ümmet”, “bir gün Rableri önünde heşredilirler” falan… Oradan etkilemeyi düşünüyordum. Birkaç kez namaz kıldığını görmüştüm, bu nedenle Kuran okuyor olmalıydı.
Okuyormuş gerçekten…
“Okusam ne anlayacağım ki, Arapça hemşerim!” diye çıkışmasını hiç unutamıyorum.
Biraz tartıştığımızda anladım ki, neredeyse otuz-kırk yıldır Kuran okuyordu, ama tek kelime anlamıyordu; çünkü Arapçasını okuyordu…
Ona, Arapça okunmayan Kuran, Kuran değildir, diye öğretmişlerdi.
Bir bildikleri olsa gerekti…
xxx xxx xxx
Dün akşam televizyonda dini bir program izledim (“dini” yazdıktan sonra parantez içinde ünlem koydum önce, ama sonra hemen sildim; gerçekten de dini bir programdı çünkü).
Hikâyeler, hikâyeler, hikâyeler… Bazen ağlamaklı, bazen tehditvari, bazen korkutucu bir ses tonuyla anlatılan bir sürü şey; bir sürü çanak soruya verilen bir sürü acaip cevap… Bakireler, dullar, cinler, muskalar, faizsiz bankacılık, kurban kesme, tırnak kesme, sakal kazıma… Her şey var, her şey… Allah da var, yalan yok; ama verilen örnekleri desteklemek için neler yapabileceği yönünde korkutmalarla sadece…
Olmayan tek şey Kuran!
Kuran’ın ismi bir kez olsun geçmeyen dini bir program!
Bir bildikleri olsa gerek…
xxx xxx xxx
Geçen gün Kuran okuyan birini gördüm; yalan yok!
Kim olduğunu bilmiyorum, bir evliya imiş galiba, onun mezarının başındaydı kadın ve bir taraftan Kitap’dan Arapça bir şeyler okurken, bir taraftan da elindeki asma kilidi küçük bir anahtarla açmaya çalışıyordu.
Kızı bir türlü evlenemiyormuymuş ne; başka çaresi kalmamış, evliyanın huzurunda, “kapanan kısmeti açıyor”muş.
O da böyle okuyor işte.
Bir bildiği olsa gerek…
xxx xxx xxx
“Emekten yana olanlar”ın tamamına yakını, Kuran’ın emekten yana olduğunu bilmiyor; aynen, Kuran okuyanların tamamına yakınının bu gerçeği bilmediği gibi…
Çünkü emekten yana olanların tamamına yakını yaşamları boyunca bir kez olsun Kuran okumamışlar; Kuran okuyanların tamamına yakını da yaşamları boyunca bir kez olsun Kitabın Türkçesini okumamışlar! (“Hangi Türkçesini?” diye mırıldandığınızı duyar gibiyim; Allah korusun, Suudi Arabistan Krallığı’nın meali gibileri okumak da var tabii. Benim okuduğum bir meal, Nahl 71’in bize değil, Necran Hristiyanlarına indiğini söylüyordu.)
Kimse Kuran’da ne yazdığını bilmiyor…
Birileri, birilerinin Kuran’da ne yazdığını bilmesini istemediği için böyle olmalı.
Bir bildikleri olsa gerek…
xxx xxx xxx
Kuran basmak/yayınlamak sanırım israf, kâğıt israfı.
Okumaya gerek yok çünkü!
Televizyona çıkan hocanın veya ağlar gibi yapmaktan konuşamayan o sahtekârların söylediklerini yaptım mı; 4.000 bakire, 8.000 dul garanti!
Ne okuyacakmışım ciğerim!..
“Sevgi Ve Merhameti Sonsuz Allah’ın Adıyla” imiş; ilk sözlere bak!
Ne yani; daha başlarken bu sözlerle bana belirgin bir mesaj verildiğine göre, bundan sonra benim de böyle olmam mı gerekiyor yani?!.
Sonsuz sevgi ve merhametin nelere malolabileceğini biliyor musun sen!
On milyon işsiz, otuz milyon aç, evine günde ancak 3 gram et götürebilen memur, ayın sonunu getiremeyen milyonlar…
Sonsuz sevgi ve merhametmiş; aklından zorun mu var senin!
Ya o Tövbe 111 ne olacak:
“Allah, müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığı cennet olmak üzere satınalmıştır.”
“Can” tamam da, o “mallar” ne oluyor öyle!
“Eşitlik” (Nahl, 71) ve “ihtiyaçtan artan her şeyin paylaşılması” (Bakara, 219) meselesine girmiyorum bile…
Ne okuyacakmışım ya!
Haybeye konuşmuyoruz herhalde…
Bir bildiğimiz olsa gerek…
xxx xxx xxx
Boşverin Kuran’ı siz; bakın Huzeyfe el-Yeman’dan ne güncel bir rivayet:
“Emir’i dinleyin ve emirlerini yerine getirin. Hatta sırtınız kırbaçlansa, servetiniz kapışılsa bile onu dinleyin ve ona itaat edin.”
Tekel işçileri polis marifetiyle yerlerde süründürülebilir, Kamu hazinesi özeleştirmelerle veya başka birtakım yollarla ona buna peşkeş çekilebilir, belediye ihalelerine fesat karıştırılabilir; öyle hot zot yok, ne diyor rivayet?!.
Oturun oturduğunuz yerde, adamı hasta etmeyin!
Bu rivayeti bize haybeye mi aktarıyorlar!
Bir bildikleri olsa gerek…
xxx xxx xxx
Son bir şey…
Zenginlerin dünya işlerini görmek için dünyaya gelmiş olamayacağım yönündeki isyanım üzerine tanışma şerefine nail olduğum eşitlikçi bilgeler, “Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar.” diyorlardı ya; bundan yaklaşık on beş yıl kadar önce tanışma şerefine nail olduğum Müslüman bilgeler de benzer şeyleri yazan o Kitabın Türkçesini sundular bana.
Son zamanlarda, her iki bilgeler grubunun da “benzer” değil “tıpatıp aynı” şeyler söylemiş olduklarını kavrar gibi olmak, Kuran’ın, “okuyan” Müslümanlarca dahi neden okunmadığı yönünde bir fikir vermiyor da değil aslında.
Sanırım “mallar” meselesine gıcık oluyorlar.
Son sekiz yıldır, bir şeyler kırmış yaramaz çocuklar gibi mahcup mahcup önlerine bakıp durduklarına göre…
Bir bildikleri olsa gerek…
xxx xxx xxx
“Sevgi Ve Merhameti Sonsuz Allah’ın Adıyla.”
Böyle başlattığına göre…
O’nun da bir bildiği olsa gerek…
Bu bazen “içeriden” baktığınızda da böyle sanırım.
Bu fakir ne bu denli “yakından bakanlar”dan, ne de “içeri”den…
Yetenek ve müktesebat meselesi…
Aslında birilerine göre, sırf bu nedenle dahi bu çalışma da “israf” ya, neyse.
Bir yerlere not düşmekte fayda var…
xxx xxx xxx
“Toplumumuzda okuma alışkanlığı yok ciğerim!”
Çok klasik.
Geçelim…
Okuma alışkanlığı olanlar Kuran okuyorlar mı yani!
Okumuyorlar.
Bir bildikleri olsa gerek…
xxx xxx xxx
Bir gün yaklaşık yirmi kişilik bir topluluğa Besmelenin anlamını sormuştum, tek kişi dahi bilememişti.
Dindar sayılabilecek üç kişi bir şeyler söyler gibi yapmıştı:
“Rahim ve Rahman Allah gibi miydi ne…”
Peki, “Rahim” ve “Rahman” ne demek?
Önemli bir şey değil, sen bir işe başlarken bunu söyle yeter; ha, bir de sağ adımınla veya sağ elinle başla, unutma!
Adam kırk yıldır besmele çekiyor, ama ne anlama geldiğini bilmiyor; bunu araştırmak aklının ucuna bile gelmemiş.
Bir bildiği olsa gerek…
xxx xxx xxx
Beyan Yayınları’nın yayınladığı Muhammed Hamidullah’ın mealini gördüğümde ne kadar şaşırmıştım!
“Hep Merhametli, Çok Merhametli Allah’ın Adıyla” diye başlıyordu Kuran.
İlk kez böyle bir şey görüyordum ve okuduğumda aklıma gelen ilk şey, “E, bu korkutmuyor ki!” olmuştu. (“İçeri”den veya “yakından” bakanların beni anlamasını beklemiyorum; böyle homurdanmanıza gerek yok; o gün ne hissettiysem onu anlatıyorum.)
Şu anda önümde Eliaçık’ın meali var; “Sevgi Ve Merhameti Sonsuz Allah’ın Adıyla” diye başlatmış; yalan mı söyleyelim yani, korkutmuyor işte babam!
Çocukken dudağımızı uçuklatanlar yalan mı söylüyorlardı yani!
Bir bildikleri olsa gerekti…
xxx xxx xxx
Öcü gibi bir şeydi!
Ne öcü gibisi be; düpedüz öcüydü işte!
Yakıyordu, azap çektiriyordu, cinlerini gönderip delirtiyordu, çarpıyordu, deprem oluşturuyordu, alnına “bu hırsız olacak” diye yazıp hapishanelere gönderiyordu seni…
Acaip gaddardı, kızdırdın mı hapı yutuyordun!
Ayrıca ayrımcılık yapıyordu, çok açıktı bu: Zengini seviyordu çünkü!
Zengin dostuydu…
Ayrımcılığı bununla da bitmiyordu; fakir yaratmıştı ve bundan şikayet etme hakkı da vermiyordu sana; yoksa o ilmihalde yazdığı gibi, “zenginlerin dünya işlerini kim görecek”ti ki! (Vallahi billahi ilmihalde aynen böyle yazıyor: “Herkes zengin olsaydı, zenginlerin dünya işlerini kim görürdü.”)
Arapça’dan başka bir dil de bilmiyordu; O’nunla ille de Arapça konuşacaktın, kızıyordu yoksa, bir şey istersen de vermiyordu! (Geçenlerde hoca anlatıyordu televizyonda: Cennetteki yapıların duvarlarında sadece Arapça yazılar varmış! E, koca hoca; yalan mı söyleyecek yani!)
Şart olarak koştuğu ilk şeylerden biri de bir mezhepten olman gerektiğiydi; çünkü mezara konduğunda gelenler sana mezhep başkanının adını sorduklarında bilemezsen kıyamete kadar “kabir azabı” çektiriyordu sana.
Hep, kıyametin kopması uzun sürer mi acaba, diye düşündüğümü hatırlıyorum, çünkü dillendiremiyordum tabii ama fakir olarak yaratılmaya itirazım vardı; yaşamımın sonuna kadar hep zenginlerin dünya işlerini mi görecektim yani; üstelik ne hangi mezhepten olduğumu biliyordum, ne de mezhep başkanımın adını.
Kalleşlikti bu be!
Ama büyüklerimiz böyle anlatıyorlardı işte.
Bir bildikleri olsa gerekti…
xxx xxx xxx
Daha sevap olduğu gerekçesiyle özelikle soğuk suyla ve ızdırap çekerek abdest almayı tecih eden sevgili ağabeyim yağlıboyacılıktan bıkıp ilk kuşak Almancılara katıldığında, Türkçesini hiç görmediğim Kuran, yaklaşık otuz-otuz beş yıl hayatımdan tamamen çıkmıştı.
Sonraları, Marx vardı artık, Lenin vardı, Che, Mao Zedung vardı.
Güzel günlerdi; hatırladığımda hâlâ heyecanla titrediğim güzel günler…
“Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar!” diyorlardı.
Dünyaya zenginlerin işlerini görmek için gelmediğimi anlatıyorlardı bana; öyle dört bin bakire, sekiz bin dul yoktu tabii de, aşağılanmaya katlanmak gibi bir mecburiyetim de yoktu!
Güzel günlerdi…
“Din” için, “halkların afyonu” diyorlardı.
Bir bildikleri olsa gerekti…
xxx xxx xxx
Sanırım on yıl kadar önceydi. Bir şirketin bahçesindeki köpeğe resmen işkence eden Müslüman görünümlü bir gece bekçisinin gırtlağına sarılmış, bizi ayırdıklarında ise “Enam 38’i oku, yarın yine gelip bu meseleyi seninle konuşacağım!” diye aklımsıra tehdit etmiştim. Hani “ümmet”, “bir gün Rableri önünde heşredilirler” falan… Oradan etkilemeyi düşünüyordum. Birkaç kez namaz kıldığını görmüştüm, bu nedenle Kuran okuyor olmalıydı.
Okuyormuş gerçekten…
“Okusam ne anlayacağım ki, Arapça hemşerim!” diye çıkışmasını hiç unutamıyorum.
Biraz tartıştığımızda anladım ki, neredeyse otuz-kırk yıldır Kuran okuyordu, ama tek kelime anlamıyordu; çünkü Arapçasını okuyordu…
Ona, Arapça okunmayan Kuran, Kuran değildir, diye öğretmişlerdi.
Bir bildikleri olsa gerekti…
xxx xxx xxx
Dün akşam televizyonda dini bir program izledim (“dini” yazdıktan sonra parantez içinde ünlem koydum önce, ama sonra hemen sildim; gerçekten de dini bir programdı çünkü).
Hikâyeler, hikâyeler, hikâyeler… Bazen ağlamaklı, bazen tehditvari, bazen korkutucu bir ses tonuyla anlatılan bir sürü şey; bir sürü çanak soruya verilen bir sürü acaip cevap… Bakireler, dullar, cinler, muskalar, faizsiz bankacılık, kurban kesme, tırnak kesme, sakal kazıma… Her şey var, her şey… Allah da var, yalan yok; ama verilen örnekleri desteklemek için neler yapabileceği yönünde korkutmalarla sadece…
Olmayan tek şey Kuran!
Kuran’ın ismi bir kez olsun geçmeyen dini bir program!
Bir bildikleri olsa gerek…
xxx xxx xxx
Geçen gün Kuran okuyan birini gördüm; yalan yok!
Kim olduğunu bilmiyorum, bir evliya imiş galiba, onun mezarının başındaydı kadın ve bir taraftan Kitap’dan Arapça bir şeyler okurken, bir taraftan da elindeki asma kilidi küçük bir anahtarla açmaya çalışıyordu.
Kızı bir türlü evlenemiyormuymuş ne; başka çaresi kalmamış, evliyanın huzurunda, “kapanan kısmeti açıyor”muş.
O da böyle okuyor işte.
Bir bildiği olsa gerek…
xxx xxx xxx
“Emekten yana olanlar”ın tamamına yakını, Kuran’ın emekten yana olduğunu bilmiyor; aynen, Kuran okuyanların tamamına yakınının bu gerçeği bilmediği gibi…
Çünkü emekten yana olanların tamamına yakını yaşamları boyunca bir kez olsun Kuran okumamışlar; Kuran okuyanların tamamına yakını da yaşamları boyunca bir kez olsun Kitabın Türkçesini okumamışlar! (“Hangi Türkçesini?” diye mırıldandığınızı duyar gibiyim; Allah korusun, Suudi Arabistan Krallığı’nın meali gibileri okumak da var tabii. Benim okuduğum bir meal, Nahl 71’in bize değil, Necran Hristiyanlarına indiğini söylüyordu.)
Kimse Kuran’da ne yazdığını bilmiyor…
Birileri, birilerinin Kuran’da ne yazdığını bilmesini istemediği için böyle olmalı.
Bir bildikleri olsa gerek…
xxx xxx xxx
Kuran basmak/yayınlamak sanırım israf, kâğıt israfı.
Okumaya gerek yok çünkü!
Televizyona çıkan hocanın veya ağlar gibi yapmaktan konuşamayan o sahtekârların söylediklerini yaptım mı; 4.000 bakire, 8.000 dul garanti!
Ne okuyacakmışım ciğerim!..
“Sevgi Ve Merhameti Sonsuz Allah’ın Adıyla” imiş; ilk sözlere bak!
Ne yani; daha başlarken bu sözlerle bana belirgin bir mesaj verildiğine göre, bundan sonra benim de böyle olmam mı gerekiyor yani?!.
Sonsuz sevgi ve merhametin nelere malolabileceğini biliyor musun sen!
On milyon işsiz, otuz milyon aç, evine günde ancak 3 gram et götürebilen memur, ayın sonunu getiremeyen milyonlar…
Sonsuz sevgi ve merhametmiş; aklından zorun mu var senin!
Ya o Tövbe 111 ne olacak:
“Allah, müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığı cennet olmak üzere satınalmıştır.”
“Can” tamam da, o “mallar” ne oluyor öyle!
“Eşitlik” (Nahl, 71) ve “ihtiyaçtan artan her şeyin paylaşılması” (Bakara, 219) meselesine girmiyorum bile…
Ne okuyacakmışım ya!
Haybeye konuşmuyoruz herhalde…
Bir bildiğimiz olsa gerek…
xxx xxx xxx
Boşverin Kuran’ı siz; bakın Huzeyfe el-Yeman’dan ne güncel bir rivayet:
“Emir’i dinleyin ve emirlerini yerine getirin. Hatta sırtınız kırbaçlansa, servetiniz kapışılsa bile onu dinleyin ve ona itaat edin.”
Tekel işçileri polis marifetiyle yerlerde süründürülebilir, Kamu hazinesi özeleştirmelerle veya başka birtakım yollarla ona buna peşkeş çekilebilir, belediye ihalelerine fesat karıştırılabilir; öyle hot zot yok, ne diyor rivayet?!.
Oturun oturduğunuz yerde, adamı hasta etmeyin!
Bu rivayeti bize haybeye mi aktarıyorlar!
Bir bildikleri olsa gerek…
xxx xxx xxx
Son bir şey…
Zenginlerin dünya işlerini görmek için dünyaya gelmiş olamayacağım yönündeki isyanım üzerine tanışma şerefine nail olduğum eşitlikçi bilgeler, “Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar.” diyorlardı ya; bundan yaklaşık on beş yıl kadar önce tanışma şerefine nail olduğum Müslüman bilgeler de benzer şeyleri yazan o Kitabın Türkçesini sundular bana.
Son zamanlarda, her iki bilgeler grubunun da “benzer” değil “tıpatıp aynı” şeyler söylemiş olduklarını kavrar gibi olmak, Kuran’ın, “okuyan” Müslümanlarca dahi neden okunmadığı yönünde bir fikir vermiyor da değil aslında.
Sanırım “mallar” meselesine gıcık oluyorlar.
Son sekiz yıldır, bir şeyler kırmış yaramaz çocuklar gibi mahcup mahcup önlerine bakıp durduklarına göre…
Bir bildikleri olsa gerek…
xxx xxx xxx
“Sevgi Ve Merhameti Sonsuz Allah’ın Adıyla.”
Böyle başlattığına göre…
O’nun da bir bildiği olsa gerek…
3 Aralık 2010 Cuma
Kör Olasıca Fakir Fukara Takımı
Fakir fukara takımına iyilik yaramaz ciğerim!
Bunlar görüldükleri yerde ezilmelidir!
(Ulan karıştırdım mı ne! Bu söz benim için söylenmemiş miydi be!)
xxx xxx xxx
Afyonkarahisar’da yedi kişi özel bir hastanede katarakt ameliyatı olduktan sonra kör oldu.
Sosyal Güvenlik Kurumu ile anlaşmalı olan özel sektör göz merkezinin gezici heyeti 26 Ekim 2010’da Sandıklı’ya bağlı Hırka ve Emirhisar köylerine giderek halkı göz taramasından geçirmiş, katarakt oldukları tespit edilen yedi kişiyi ameliyat etmiş, ameliyattan sonra bu kişileri kör olmuşlardır.
Köylülerin şikayeti sonucu, ameliyatın yapıldığı özel hastane kapatılmıştır. (Gazeteler, 1 Aralık 2010)
xxx xxx xxx
Bu fakir fukara takımı artık özürlü.
Bugün 3 Aralık Dünya Özürlüler günü.
Bize yedi kişi daha katılmış oldu böylece.
(Bu fakir dostunuzda da katarakt var; sadece sol gözümle baktığım libofaşist bir gazeteciyi melek gibi görüyorum; gerisini siz düşünün artık!)
xxx xxx xxx
Ben size “bu fakir fukara takımına iyilik yaramaz” dememiş miydim!
Bakın; şikayetçi olmuşlar, özel hastaneyi kapattırmışlar!
Sanki kendilerinde hiç kusur yok!
Sen bir kere Rabbine sordun mu kardeşim, nerede ameliyat olayım diye?!.
Belki sana “Cleveland’a git ey kulum.” diye yol gösterecekti, nereden biliyorsun!
Sen rabbine sormayı akıl bile edeme, kendini küt diye “taramacılar”ın kucağına at; ondan sonra da şikayetçi ol!
xxx xxx xxx
Uzmanlar, Sağlık Bakanlığı’nın katarakt ameliyatlarında bu tip özel kuruluşlara ödediği 800 lirayı 400 liraya düşürdüğünü, ayakta kalmak için çabalayan bu tip kuruluşların da ucuz ve kalitesiz malzeme kullanmak zorunda kaldığını; bu nedenle de, benzer ameliyatların tümünün aynı riski taşıdığını ifade ediyorlar. (Gazeteler, 2.12.2010)
xxx xxx xxx
Dünyanın en kutsal mesleğinin öğretmenlik olduğu söylenir. Kendimi bildim bileli bu iddiaya hep mesafeli yaklaşmışımdır. Bana göre dünyanın en kutsal mesleği sıralamasında hekimlik mutlaka ilk akla gelen meslek olmalı. Allah’ın “Yarattıklarımın en şereflilerinden” dediği insanın acısını ağrısını dindirmek için çabalayan biri nasıl olur da kutsallık sıralamasında ilk sıraya oturtulmaz.
Diğer taraftan, bu en kutsal mesleği icra eden kişiyi yetiştiren de bir “öğretmen”…
O halde, “kutsal meslek” dendiğinde hekimlerin ve öğretmenlerin ilk sırayı paylaşmalarını öneriyorum.
(İlkokul öğretmenimin ismi Bahşende Bilgin’di. Allah’ın rahmetine kavuşmadıysa onu görüp ellerini, artık buruş buruş olduğunu sandığım o güzel yanaklarını öpmek ne kadar güzel olurdu.)
xxx xxx xxx
Bilebildiğimiz en kutsal yaratık: İnsan…
Bilebildiğimiz en kutsal meslek: Hekimlik…
Bilebildiğimiz en kutsal yaratık olan insanın kurduğu bu kahrolası kapitalist sistemde, bilebildiğimiz en kutsal yaratık ve meslek sahibi hekim, yine bilebildiğimiz en kutsal yaratık olan insana “Paran var mı hemşerim?!.” diye sorduğunda böyle oluyor işte! (“Artık sorulmuyor”, öyle mi?!.)
xxx xxx xxx
Rabbine sorup Cleveland’a gidenler -maşallah- taş gibi dönerlerken, kendi ayaklarına gelen “tarayıcılar”a teslim olanlar, kör olup kalıyorlar!
(“Tarayıcı” derken o hekimleri kırmak gibi bir amacım olmadığını tahmin ediyor olmalısınız; onlar ailelerini geçindirmek uğruna bizim için didinen kutsal emekçiler; bu kutsal insanları alınlarından öpüyorum.)
xxx xxx xxx
İslam entelektüelleri son günlerde -nedense- kişinin servetinin sınırını tartışıp duruyorlar ve tartışmalarından çıkan sonuç ne biliyor musunuz; ister inanın ister inanmayın, “hakkıyla elde edilen”(!) servetin sınırsız olabileceği!..
Bu entelektüel mastürbasyonda öyle karmaşık bir dil kullanıyorlar ki, ne dediklerini -bunca çabama rağmen- ben bile zar zor anlayabiliyorum. Oysa, Allah’ı, onun insanlara vazettiği dini ve insanı konu aldıklarına göre, bu tip yazıları yazmak onların görevi olmamalı mı?!.
İnsanı mutsuz eden, hatta insanı kör eden bu vahşi sistemi lanetlemek, insanlara gerçeği anlatmak, onlara yol göstermek bu entelektüellerin, ilahiyatçıların veya kendilerine her ne isim veriyorlarsa bu adamların/kadınların görevi olmamalı mı?!.
Cık…
Halkın seviyesine inmek(!) istemiyorlar!
Daha doğrusu, fakir fukara halkın seviyesine inmek istemiyorlar; servet sahipleri ile araları çok iyi, pek sıkıfıkılar; özellikle son sekiz yıldır…
xxx xxx xxx
Sahi; şu son servet barışında Türkiye’ye 5.000.000.000 doları getiren kimdi Allahaşkınıza, neden hâlâ bu kadının kim olduğunu bilmiyoruz?
xxx xxx xxx
WikiLeaks mı dediniz?
Alçaklarrrr!.. Müfterilerrrr!.. Namussuzlarrrr!.. Şerefsizlerrrr!..
xxx xxx xxx
Nereden nereye değil mi; katarakt ameliyatında kör olan fakir fukara köylülerle servet barışının, WikiLeaks’in, kapitalizmin, İslam ilahiyatçılarının, hekimlerin, öğretmenlerin, libofaşistlerin ve benzerlerinin ne ilgisi var değil mi?
xxx xxx xxx
Bu fakir fukara takımına iyilik yaramıyor ciğerim!..
İnsan Rabbine sormaz mı arkadaş!?.
Bunları söyleyince de biz kötü oluyoruz, iyi mi!
Bağışlayın ama; ulan gerçekten vay canına be!..
xxx xxx xxx
Son bir şey…
Bana inanmanızı rica edeceğim; fakir fukara köylü takımının kör olmasıyla ilgilenmektense entelektüel mastürbasyon yapmayı tercih eden İslam ilahiyatçıları da Rablerine sormuyorlar…
Onların nedeni farklı ama.
Onlar, servet sahipleriyle bozuşmak zorunda kalacaklarından endişe ediyorlar!
Biliyorlar çünkü…
Rabbin vereceği cevabı biliyorlar…
Bunlar görüldükleri yerde ezilmelidir!
(Ulan karıştırdım mı ne! Bu söz benim için söylenmemiş miydi be!)
xxx xxx xxx
Afyonkarahisar’da yedi kişi özel bir hastanede katarakt ameliyatı olduktan sonra kör oldu.
Sosyal Güvenlik Kurumu ile anlaşmalı olan özel sektör göz merkezinin gezici heyeti 26 Ekim 2010’da Sandıklı’ya bağlı Hırka ve Emirhisar köylerine giderek halkı göz taramasından geçirmiş, katarakt oldukları tespit edilen yedi kişiyi ameliyat etmiş, ameliyattan sonra bu kişileri kör olmuşlardır.
Köylülerin şikayeti sonucu, ameliyatın yapıldığı özel hastane kapatılmıştır. (Gazeteler, 1 Aralık 2010)
xxx xxx xxx
Bu fakir fukara takımı artık özürlü.
Bugün 3 Aralık Dünya Özürlüler günü.
Bize yedi kişi daha katılmış oldu böylece.
(Bu fakir dostunuzda da katarakt var; sadece sol gözümle baktığım libofaşist bir gazeteciyi melek gibi görüyorum; gerisini siz düşünün artık!)
xxx xxx xxx
Ben size “bu fakir fukara takımına iyilik yaramaz” dememiş miydim!
Bakın; şikayetçi olmuşlar, özel hastaneyi kapattırmışlar!
Sanki kendilerinde hiç kusur yok!
Sen bir kere Rabbine sordun mu kardeşim, nerede ameliyat olayım diye?!.
Belki sana “Cleveland’a git ey kulum.” diye yol gösterecekti, nereden biliyorsun!
Sen rabbine sormayı akıl bile edeme, kendini küt diye “taramacılar”ın kucağına at; ondan sonra da şikayetçi ol!
xxx xxx xxx
Uzmanlar, Sağlık Bakanlığı’nın katarakt ameliyatlarında bu tip özel kuruluşlara ödediği 800 lirayı 400 liraya düşürdüğünü, ayakta kalmak için çabalayan bu tip kuruluşların da ucuz ve kalitesiz malzeme kullanmak zorunda kaldığını; bu nedenle de, benzer ameliyatların tümünün aynı riski taşıdığını ifade ediyorlar. (Gazeteler, 2.12.2010)
xxx xxx xxx
Dünyanın en kutsal mesleğinin öğretmenlik olduğu söylenir. Kendimi bildim bileli bu iddiaya hep mesafeli yaklaşmışımdır. Bana göre dünyanın en kutsal mesleği sıralamasında hekimlik mutlaka ilk akla gelen meslek olmalı. Allah’ın “Yarattıklarımın en şereflilerinden” dediği insanın acısını ağrısını dindirmek için çabalayan biri nasıl olur da kutsallık sıralamasında ilk sıraya oturtulmaz.
Diğer taraftan, bu en kutsal mesleği icra eden kişiyi yetiştiren de bir “öğretmen”…
O halde, “kutsal meslek” dendiğinde hekimlerin ve öğretmenlerin ilk sırayı paylaşmalarını öneriyorum.
(İlkokul öğretmenimin ismi Bahşende Bilgin’di. Allah’ın rahmetine kavuşmadıysa onu görüp ellerini, artık buruş buruş olduğunu sandığım o güzel yanaklarını öpmek ne kadar güzel olurdu.)
xxx xxx xxx
Bilebildiğimiz en kutsal yaratık: İnsan…
Bilebildiğimiz en kutsal meslek: Hekimlik…
Bilebildiğimiz en kutsal yaratık olan insanın kurduğu bu kahrolası kapitalist sistemde, bilebildiğimiz en kutsal yaratık ve meslek sahibi hekim, yine bilebildiğimiz en kutsal yaratık olan insana “Paran var mı hemşerim?!.” diye sorduğunda böyle oluyor işte! (“Artık sorulmuyor”, öyle mi?!.)
xxx xxx xxx
Rabbine sorup Cleveland’a gidenler -maşallah- taş gibi dönerlerken, kendi ayaklarına gelen “tarayıcılar”a teslim olanlar, kör olup kalıyorlar!
(“Tarayıcı” derken o hekimleri kırmak gibi bir amacım olmadığını tahmin ediyor olmalısınız; onlar ailelerini geçindirmek uğruna bizim için didinen kutsal emekçiler; bu kutsal insanları alınlarından öpüyorum.)
xxx xxx xxx
İslam entelektüelleri son günlerde -nedense- kişinin servetinin sınırını tartışıp duruyorlar ve tartışmalarından çıkan sonuç ne biliyor musunuz; ister inanın ister inanmayın, “hakkıyla elde edilen”(!) servetin sınırsız olabileceği!..
Bu entelektüel mastürbasyonda öyle karmaşık bir dil kullanıyorlar ki, ne dediklerini -bunca çabama rağmen- ben bile zar zor anlayabiliyorum. Oysa, Allah’ı, onun insanlara vazettiği dini ve insanı konu aldıklarına göre, bu tip yazıları yazmak onların görevi olmamalı mı?!.
İnsanı mutsuz eden, hatta insanı kör eden bu vahşi sistemi lanetlemek, insanlara gerçeği anlatmak, onlara yol göstermek bu entelektüellerin, ilahiyatçıların veya kendilerine her ne isim veriyorlarsa bu adamların/kadınların görevi olmamalı mı?!.
Cık…
Halkın seviyesine inmek(!) istemiyorlar!
Daha doğrusu, fakir fukara halkın seviyesine inmek istemiyorlar; servet sahipleri ile araları çok iyi, pek sıkıfıkılar; özellikle son sekiz yıldır…
xxx xxx xxx
Sahi; şu son servet barışında Türkiye’ye 5.000.000.000 doları getiren kimdi Allahaşkınıza, neden hâlâ bu kadının kim olduğunu bilmiyoruz?
xxx xxx xxx
WikiLeaks mı dediniz?
Alçaklarrrr!.. Müfterilerrrr!.. Namussuzlarrrr!.. Şerefsizlerrrr!..
xxx xxx xxx
Nereden nereye değil mi; katarakt ameliyatında kör olan fakir fukara köylülerle servet barışının, WikiLeaks’in, kapitalizmin, İslam ilahiyatçılarının, hekimlerin, öğretmenlerin, libofaşistlerin ve benzerlerinin ne ilgisi var değil mi?
xxx xxx xxx
Bu fakir fukara takımına iyilik yaramıyor ciğerim!..
İnsan Rabbine sormaz mı arkadaş!?.
Bunları söyleyince de biz kötü oluyoruz, iyi mi!
Bağışlayın ama; ulan gerçekten vay canına be!..
xxx xxx xxx
Son bir şey…
Bana inanmanızı rica edeceğim; fakir fukara köylü takımının kör olmasıyla ilgilenmektense entelektüel mastürbasyon yapmayı tercih eden İslam ilahiyatçıları da Rablerine sormuyorlar…
Onların nedeni farklı ama.
Onlar, servet sahipleriyle bozuşmak zorunda kalacaklarından endişe ediyorlar!
Biliyorlar çünkü…
Rabbin vereceği cevabı biliyorlar…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)