Sen, arkadaş!
İhanet içindesin; hem kendine, hem bir zamanlar mensup olduğu dine, hem Yaratıcı’na…
Sana sahte hadisler, melun din adamlarının melun palavraları ve üyesi veya sempatizanı olduğun partinin kapitalist masalları yetiyor artık!
Sen Kuran okumuyorsun artık; ihtiyaç duymuyorsun çünkü!
Sen kapitalist Müslümansın(!); senin Kuran’a ihtiyacın kalmadı artık!
Mal ve servet sahibi oldun, güç ve iktidar sana hizmet ediyor, ballı ihalelerde tek adres sensin artık, bir eli yağda bir eli balda mutlu ve müreffeh günler sana gebe bundan böyle; Kuran da neymiş!
Zaten nasıl okuyacaksın ki artık!
Mala ve servete tapma, malını ve servetini yoksullarla bölüş, faiz alma, yoksulları horlama diyen bir Kitabı nasıl olur da okursun zaten
Hele kamu malı konusunda söylediklerinden sonra nasıl okuyabilirsin ki bu Kitabı; beyt-ül-mâle gözün gibi bak, onu koru, çalınıp çırpılmasına müsaade etme diyor sana; oysa tüm bunları yapan sensin artık!
Bir gün o aşırdığın kamu malını yüklenip Allah’ın huzuruna çıkacağını bile bile yapıyorsun üstelik bunu; çünkü bir zamanlar okuduğun Kitap aynen bunları yazıyor, gözüne çarpmamış olması mümkün değil. (Âli İmran, 161)
Ruh halini anlıyorum; “Neden?” diye soruyorsun yalnız kaldığında kendi kendine, “Neden? Artık neden Kuran okumuyorum-okuyamıyorum?”
Cevabını ben vereyim sana; iki nedenle okumuyorsun eski Kitabını.
Birinci neden, artık bu Kitaba ayıracak vakit bulamaman; ikinci neden, Kitap’ın sözlerini kahrolası kapitalizm/liberalizm aşkınla bağdaştıramaman!
Hiç üzülme arkadaş.
Son derece haklısın!
Bunu kendine hiç dert edinme!
Yalnız bir konuda uyarayım seni:
İçinden gizli gizli geçirip durduğun şu “budama” işini, “Kuran’dan bazı ayetleri söküp atma” işini yapabilecek kimse çıkmayacak; çünkü artık okumayı terk ettiğin o Kitap bizzat onu indiren tarafından korunuyor! (Hicr, 9)
Ne sen becerebilirsin infak ayetlerini söküp atarak ayet sayısını dört-beş binle sınırlandırmayı, ne mensubu veya sempatizanı olduğun AKP, ne de cahil cühela din soytarıların!
Bu Kitap altı bin küsur ayet olarak indi, sonsuza kadar da böyle kalacak!
Faiz meselesini çıkartamayacaksın Kuran’dan, mal ve servetlerin yoksullarla paylaşılması gerektiğini, tüm rızıklarda/tüm mal ve nimetlerde eşitliği, infakı, “Tek Efendi” gerçeğini ve benzerlerini…
Haklısın arkadaş, kendini hiç zorlayıp durma bu konuda.
Okumuyorsun-okuyamıyorsun, bundan sonra da okumazsın/okuyamazsın olur biter!
Banka ve finans kurumlarından elde edilen faiz ve repo gelirleri, tutarı ne olursa olsun beyana bile tabi değil; bunu yapan sensin; bu durumda nasıl olur da Kuran okumaya devam edebilirsin?!. (Senin iktidarında, düpedüz faiz olan Borsa kazançları, tutarı trilyonları da bulsa beyana bile tabi değil; ne ilginç değil mi? Sonra da televizyonlara çıkıp salya sümük “faiz” ticareti yapmaktan geri kalmıyorsun!)
Ne diyor Bakara 278 ve 279: “Ey iman edenler! Allah’ın öfkesini çekmekten sakının. Eğer gerçekten iman etmişlerdenseniz faizi terk edin. Eğer terk etmezseniz, bilin ki, Allah’a ve Peygamberi’ne savaş açmış olursunuz. …”
Allah’a ve Peygamberi’ne savaş açmış biri olarak tabii ki Kuran okumayacaksın/okuyamayacaksın.
Kendini boş yere üzüp durma arkadaş!
Bir an önce kabullen bunu; Kuran, senin gibi Müslümanlar(!) için uygun bir Kitap değil işte!
Kabullen ve rahatla.
Hadi hayırlı ticaretler…
20 Kasım 2010 Cumartesi
18 Kasım 2010 Perşembe
Gökler Hiddetinden Çatırdıyor
(Devletçilik Artık Bitti)
“Sümerbank’ın ismini tarihten siliyoruz elhamdülillah!”
Beyt-ül-mâl’e (kamu hazinesine) duyulan tüyler ürpertici kine, nefrete ve tüm zamanların en muhteşem sözü “elhamdülillah”ın bu kin ve nefrete nasıl zalimce alet edildiğine bakar mısınız!
Beyt-ül-mâlden böylesine iliklerine kadar nefret eden ve bu hazineyi kamudan koparıp zenginlere aktarmak isteyen kişi bir Maliye Bakanı!
Üstelik, aman yarabbim, üstelik Müslüman aidiyetini önplana çıkarmaktan haz duyan, bunu sık sık insanların gözüne sokan bir Maliye Bakanı!.. Elhamdülillah’ı kullandığı yere bakın!
Semavî Kitapların tümünü okudum. Kuran okumadan tek bir günüm dahi geçmiyor Allah’a şükür. Onun üzerinde değersiz kitap, belki binlerce değersiz makale yazdım. Okuduğum kitap sayısını tahmin etmem bile güç.
Ama Allah beni affetsin, kendi yazdıklarım dahil hiçbir cümle, beni bu “Sümerbank’ın ismini tarihten siliyoruz elhamdülillah!” kadar derinden etkilemedi…
İhanet, “elhamdülillah” ile bitmeseydi, üzerinde bile durmaz, acıyan mimiklerle gülümser geçerdim.
Ama kahır dolu bu cümle “elhamdülillah” ile bitiyor!
Bu etkilenmeden uzun yıllar kurtulamadım, hâlâ kurtulamıyorum, Allah izin verirse son nefesimi verene kadar da kurtulamayacağım inşallah!..
Bu cümlenin beni bu denli derinden etkilemesini Allah’ın bana verdiği en büyük nimetlerden biri olarak görüyorum ve Allah kısmet ederse son nefesime kadar da öyle göreceğim inşallah!..
Sana şükürler olsun Allahım, sana şükürler olsun yarabbim…
Bildiğiniz gibi, “hamd” Kuran’ın ilk suresinin Besmeleden sonraki ilk ayetinin ilk kelimesidir; Kuran bir anlamda bu kelime ile başlamaktadır yani. (2- Bütün övgüler, varlığın yegâne Rabbi Allah içindir.) R.İhsan Eliaçık’ın üç ciltlik muhteşem mealinde, “hamd” sözcüğü için şunlar yazıyor:
“… Mastarı ‘övmek, yüceltmek’ demektir. Kısmen övgü ve kısmen şükür ile birleşen övgü manasındadır (Elmalılı). Türkçede ‘övmek, yüceltmek, ululamak, teşekkür etmek, şükranlarını sunmak, göklere çıkarmak, ayakta alkışlamak’ kelimelerindeki manaları çağrıştırır. Kur’an’ın ilk kelimesinin hamd olması, işe ne ile başlanacağının da göstergesidir. Demek ki her şeyden önce hak bilirlik, vefa, hakkı teslim etme, kadir kıymet bilmek… Yani önce teşekkür etmesini bilmek; var oluşumuza, varlık âlemine çıkışımıza, hiçbir şey değilken bir şey oluşumuza teşekkür… Yediğimiz ekmeğe, içtiğimiz suya, soluduğumuz havaya teşekkür. Sağlığa, sıhhate, afiyete, bunca nimete teşekkür… Her işin başı besmele (sevgi, saygı, şefkat, merhamet) ise, besmelenin de başı teşekkür ve şükürdür. …” (yaşayan KUR’AN/Türkçe Meal-Tefsir/İnşa Yayınları/Nisan 2007/Cilt 1, sayfa 26)
Allahınızı severseniz bir-iki dakika tefekkür edip yukarıdaki paragrafı tekrar tekrar okur musunuz! Beyt-ül-mâl kendisine emanet edilen Müslüman, bu hazineyi/emaneti zenginlere satarken/aktarırken, manası yukarıda verilen “hamd” sözcüğünü cümlesinin sonuna eklemekte bir beis görmüyor!
Bunları bana, nereden gözüme çarptıysa, 15 Kasım 2010 tarihli Posta Gazetesi’nin 14. sayfasındaki bir manşet düşündürttü:
“Devletçilik Artık Bitti.”
Bunu Bangladeş’te Başbakan Erdoğan söylemiş.
Yukarıda sözünü ettiğim eski Maliye Bakanı’nın Başbakanı, devletçiliğin artık bittiğini anlatmış Bangladeşli yöneticilere…
Aynı gün, bir başka gazete sürmanşetten şöyle bir haber veriyordu:
“Böyle Kazık Görülmedi. TOKİ, Tunceli’deki konut ihalesini 16.2 milyona yandaş müteahhide verdi. Genç itiraz etti. İhale 8.5 milyona düştü. Kamer Genç olmasaydı, cebimizden fazladan 8 milyon çıkacaktı.” (Sözcü Gazetesi)
Sümerbank bünyesinde 1935’de kurulan Kayseri Bez Fabrikası, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kamu yatırımıydı. Türkiye’de bir dönem “kloze önlük” olarak tabir edilen ilkokul önlüklerinin kumaşları, Sümerbank memurları ile muhtarlıklara dağıtılarak, her öğrenciye “ücretsiz” ulaştırılmıştır. Ordumuzun çadır bezi, kamuflaj elbise kumaşı, postal, ayakkabı, iç ve dış giysi (erlere dağıtılan yün ve pamuklu fanila, uzun yün don dahil), polis teşkilatımızın iç ve dış giysisi, ayakkabısı, postalı, Kredi Ve Yurtlar Kurumu’nun çarşaf, nevresim ihtiyacı… Tüm bunlar Sümerbank kuruluşlarınca üretilirdi. Ve inanılacak gibi değil, ama bu Kurumlar tüm bu hibelerine rağmen zarar etmiyordu! (Milliyet Blog/Narçiçeği/17.4.2008)
İşte şeriatçı(!) Maliye Bakanının, kahrolası özelleştirmeler kapsamında, “ismini tarihten siliyoruz” nefretini Allah’a hamd ile açıkladığı kuruluş buydu!
Devletçiliği bitirmeyi ta o zamanlar kafaya koymuşlardı çünkü!
Ve beyt-ül-mâle duyduğu tarif edilemez kin ve nefretiyle hatırladığımız o Maliye Bakanının (Unakıtan) Başbakanı, bu “hamd” meselesinin sonucunu Bangladeş’te böyle açıklıyordu işte!
Allah’ın akıl sır ermez tasarruflarından/mucizelerinden birçoğunu hiç anlayamadım; ama kayıtsız şartsız imanım nedeniyle bunların tümünün bir hikmeti olduğunu kabullenerek, yine kayıtsız şartsız içselleştirdim tümünü.
Ama ihanetin bu denli acımasız oluşuna izin verilmesini hiç anlayamadığım gibi, günaha girmeyi de göze alıp bunu içselleştirmeyi reddederek Levhi Mahfuz’a muhalefet şerhi koydum hep.
Yaşamımı şekillendiren en belirgin üç kıstasın aynı cümle içinde kullanılması tüylerimi hâlâ diken diken etmeye devam ediyor:
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kamu yatırımı, tüyler ürperten bir özelleştirme ihaneti ve Kutsal Kitabımın ilk sözleri…
Kabullenemiyorum…
Allah’a binlerce kere hamd olsun; kabullenemiyorum!..
Devletçiliğe mevcudiyetlerinin tüm zerrecikleriyle düşman özelleştirmeci liberal(!) Müslümanların(!), kendilerine özgü nedenlerle içlerine sindirdikleri tek kamu yatırımı TOKİ vasıtasıyla yandaş müteahhitlere aktardıkları trilyonlar; ve tüm bu olup biteni anlayamamakla birlikte, Yaratıcı’mın kavranılamaz bağışlayıcılığına güvenerek bir kez daha koymaktan kendimi alamadığım muhalefet şerhi…
Yarabbi! İhanetlerine senin Kitabı’nın ilk ayetleriyle başlayan bu liberal(!) Müslümanlara(!) daha ne kadar müsaade edeceksin!?.
Yetmedi mi Yüce Yaratıcı, yetmedi mi?!.
Bakın bundan on yıl kadar önce, Mustafa Erdoğan’ın, Siyasal Kitabevi’nden 1988 yılında çıkan, Liberal Toplum/Liberal Siyaset adlı kitabından alıntılar yaparak şunları yazmışım:
“Liberalizmin temel değeri özerk ve özgür birey kavramıdır. İnsan, ancak eylemleri kendi özgür seçişinin sonucu ise, bir başka ifadeyle kendi kaderini kendisi belirleyebiliyorsa ve Kant’ın işaret ettiği gibi, kendi ahlâk yasasını özgürce koyup ona göre eylemde bulunabiliyorsa özerk bir varlıktır. İnsanın bu değeri, onun hiçbir biçimde başka bir şeyin aracı olarak görülmemesini ve her zaman amaç olarak görülmesini gerektirir.(Sayfa 45) (“Kendi ahlâk yasası”na dikkat edin. Y.Y.)
Başka bir deyişle, herkesin iyi hayatın (veya değerli sayılan her neyse, onun) ne olduğuna ilişkin cevabı kendi başına, kendi sorumluluğu altında vermeye ve bu hsusta herhangi bir dış zorlamaya uğratılmamaya hakkı vardır. (Sayfa 54) (“Dış zorlama”ya dikkat edin. Y.Y.)
Liberaller olarak, insanlara otorite yoluyla ‘iyi’nin ‘doğru’nun, ‘yararlı’ olanın dayatılmasını ahlâk dışı bir tutum olarak görüyor ve her yetişkin ve sağlıklı kişinin kendisi için neyin iyi olduğuna yine kendisinin karar verme hakkına sahip olduğunu kabul ediyoruz. (Sayfa 139) (Otorite yoluyla”ya dikkat edin. Y.Y.)
Ama burada bir noktayı da hatırlamak gerekiyor. İnsanın içinde duyduğu bu boşluk hissinin doğmasında bizzat dinin de rolü vardır. Bunun için, dinin güvensizliği telafi etme işlevi, hiç değilse bazı insanlar bakımından, sun’i bir ihtiyacın karşılığı olarak da görülebilir. (Sayfa 239) (“Suni bir ihtiyaç”a dikkat edin.Y.Y.)
İmdi, insanın bilincini hangi tür bilgi geliştirir?.. Her şeyden önce, süjesiyle arasındaki psişik ilişkinin ‘iman’ olarak nitelenebileceği her çeşit bilgi özgürlük bilincine ters işler, onu erozyona uğratır. Bu kategoriye özellikle din ve çeşitli ideolojiler dahil edilebilir. Dinler, en azından kozmik düzeyde özgürlük bilincinin reddi ve ‘kulluk bilincinin’ inşası temeli üzerine kurulmuş olduğu için, onların özgürlük bilincinin geliştirilmesine hizmet etmesi beklenemez. Dinlerin başka bireysel ve toplumsal işlevi vardır. Dinin özgürlük bilincini aşındırma oranı, onun kozmik düzeyden dünyevi pratikler alanına inmesi ölçüsünde artar. (Sayfa 246)”
İşte böyle!..
Bu paragraflar, bir zamanlar Müslümanları gerçekten etkilemeyi başaran Benzerleriyle Değiştirilenlerin Hikâyesi adlı kitabımdan (sayfa 294 ve 295).
Müslümanlar bu kitabımdan etkilenmişlerdi, çünkü o tarihlerde henüz iktidarda değillerdi ve dinleri henüz kozmik düzeyden dünyevi pratikler alanına inmemiş, bu nedenle özgürlükleri henüz aşınmamıştı…
“Devletçilik artık bitti”…
“Bu hususta İslamla liberalizm arasında ortaya çıkabilecek belki en ciddi gerilim faizin meşruluğu sorunuyla ilgilidir (artık.Y.Y.). Piyasa ekonomisinin, üretim faktörlerinden birinin karşılığı olan faizi esas itibariyle meşru bir kazanç olarak gördüğü malumdur (gerçeği onları etkilemiyor artık. Y.Y.). (Aynı kitabım, sayfa 257, aynı liberal yazardan alıntı.)
R.İhsan Eliaçık, yukarıda andığım mealinde Bakara 278 ve 279’u nasıl meallendiriyor:
“Ey iman edenler! Allah’ın öfkesini çekmekten sakının. Eğer gerçekten iman etmişlerdenseniz faizi terk edin. Eğer terk etmezseniz, bilin ki, Allah’a ve Peygamberi’ne savaş açmış olursunuz. …”
Zavallı yitik bilincim zavallı!..
İktidara geldikten sonra Allah’a ve Peygamberine savaş açmaktan ürpermeyen zihniyet TOKİ ihalesinde yandaşa trilyonlar aktarmış çok mu!?.
Senin iznin olmadan bir yaprağın dahi yere düşmeyeceğini bilmiyor değilim Allahım! Ve her işinde bir hikmet gizli olduğunu da…
Yine de muhalefet şerhi koymaktan kendimi alamıyorum!
Bunlar Müslüman olduklarını iddia ediyorlar yarab!
Ben bunlardan değilim!
Kayıtlara geçsin.
Ben bunlardan değilim!..
Dinin özgürlük bilincini aşırdığına inananlar sevinçlerinden zil çalıp oynuyorlar yarab; daha ne kadar müsaade edeceksin, bunlara daha ne kadar izin vereceksin?
Muhalefet şerhim ve talebim kayıtlara geçsin ey Yaratıcı!
Ben bunlardan değilim!..
Sana ve Elçi’ne savaş açmak gibi bir çılgınlık içinde olmayacağım!
Ben bunlardan değilim!
Ben devletçiliğimi geri istiyorum…
Evet, doğru anladınız liberal(!) Müslümanlar(!)…
Ebuzer’de olduğu gibi “iştirâkiyyûn mezhebi” meselesi hani!
Beni de çöle sürüp boğmak ister miydiniz?!.
“Sümerbank’ın ismini tarihten siliyoruz elhamdülillah!”
Beyt-ül-mâl’e (kamu hazinesine) duyulan tüyler ürpertici kine, nefrete ve tüm zamanların en muhteşem sözü “elhamdülillah”ın bu kin ve nefrete nasıl zalimce alet edildiğine bakar mısınız!
Beyt-ül-mâlden böylesine iliklerine kadar nefret eden ve bu hazineyi kamudan koparıp zenginlere aktarmak isteyen kişi bir Maliye Bakanı!
Üstelik, aman yarabbim, üstelik Müslüman aidiyetini önplana çıkarmaktan haz duyan, bunu sık sık insanların gözüne sokan bir Maliye Bakanı!.. Elhamdülillah’ı kullandığı yere bakın!
Semavî Kitapların tümünü okudum. Kuran okumadan tek bir günüm dahi geçmiyor Allah’a şükür. Onun üzerinde değersiz kitap, belki binlerce değersiz makale yazdım. Okuduğum kitap sayısını tahmin etmem bile güç.
Ama Allah beni affetsin, kendi yazdıklarım dahil hiçbir cümle, beni bu “Sümerbank’ın ismini tarihten siliyoruz elhamdülillah!” kadar derinden etkilemedi…
İhanet, “elhamdülillah” ile bitmeseydi, üzerinde bile durmaz, acıyan mimiklerle gülümser geçerdim.
Ama kahır dolu bu cümle “elhamdülillah” ile bitiyor!
Bu etkilenmeden uzun yıllar kurtulamadım, hâlâ kurtulamıyorum, Allah izin verirse son nefesimi verene kadar da kurtulamayacağım inşallah!..
Bu cümlenin beni bu denli derinden etkilemesini Allah’ın bana verdiği en büyük nimetlerden biri olarak görüyorum ve Allah kısmet ederse son nefesime kadar da öyle göreceğim inşallah!..
Sana şükürler olsun Allahım, sana şükürler olsun yarabbim…
Bildiğiniz gibi, “hamd” Kuran’ın ilk suresinin Besmeleden sonraki ilk ayetinin ilk kelimesidir; Kuran bir anlamda bu kelime ile başlamaktadır yani. (2- Bütün övgüler, varlığın yegâne Rabbi Allah içindir.) R.İhsan Eliaçık’ın üç ciltlik muhteşem mealinde, “hamd” sözcüğü için şunlar yazıyor:
“… Mastarı ‘övmek, yüceltmek’ demektir. Kısmen övgü ve kısmen şükür ile birleşen övgü manasındadır (Elmalılı). Türkçede ‘övmek, yüceltmek, ululamak, teşekkür etmek, şükranlarını sunmak, göklere çıkarmak, ayakta alkışlamak’ kelimelerindeki manaları çağrıştırır. Kur’an’ın ilk kelimesinin hamd olması, işe ne ile başlanacağının da göstergesidir. Demek ki her şeyden önce hak bilirlik, vefa, hakkı teslim etme, kadir kıymet bilmek… Yani önce teşekkür etmesini bilmek; var oluşumuza, varlık âlemine çıkışımıza, hiçbir şey değilken bir şey oluşumuza teşekkür… Yediğimiz ekmeğe, içtiğimiz suya, soluduğumuz havaya teşekkür. Sağlığa, sıhhate, afiyete, bunca nimete teşekkür… Her işin başı besmele (sevgi, saygı, şefkat, merhamet) ise, besmelenin de başı teşekkür ve şükürdür. …” (yaşayan KUR’AN/Türkçe Meal-Tefsir/İnşa Yayınları/Nisan 2007/Cilt 1, sayfa 26)
Allahınızı severseniz bir-iki dakika tefekkür edip yukarıdaki paragrafı tekrar tekrar okur musunuz! Beyt-ül-mâl kendisine emanet edilen Müslüman, bu hazineyi/emaneti zenginlere satarken/aktarırken, manası yukarıda verilen “hamd” sözcüğünü cümlesinin sonuna eklemekte bir beis görmüyor!
Bunları bana, nereden gözüme çarptıysa, 15 Kasım 2010 tarihli Posta Gazetesi’nin 14. sayfasındaki bir manşet düşündürttü:
“Devletçilik Artık Bitti.”
Bunu Bangladeş’te Başbakan Erdoğan söylemiş.
Yukarıda sözünü ettiğim eski Maliye Bakanı’nın Başbakanı, devletçiliğin artık bittiğini anlatmış Bangladeşli yöneticilere…
Aynı gün, bir başka gazete sürmanşetten şöyle bir haber veriyordu:
“Böyle Kazık Görülmedi. TOKİ, Tunceli’deki konut ihalesini 16.2 milyona yandaş müteahhide verdi. Genç itiraz etti. İhale 8.5 milyona düştü. Kamer Genç olmasaydı, cebimizden fazladan 8 milyon çıkacaktı.” (Sözcü Gazetesi)
Sümerbank bünyesinde 1935’de kurulan Kayseri Bez Fabrikası, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kamu yatırımıydı. Türkiye’de bir dönem “kloze önlük” olarak tabir edilen ilkokul önlüklerinin kumaşları, Sümerbank memurları ile muhtarlıklara dağıtılarak, her öğrenciye “ücretsiz” ulaştırılmıştır. Ordumuzun çadır bezi, kamuflaj elbise kumaşı, postal, ayakkabı, iç ve dış giysi (erlere dağıtılan yün ve pamuklu fanila, uzun yün don dahil), polis teşkilatımızın iç ve dış giysisi, ayakkabısı, postalı, Kredi Ve Yurtlar Kurumu’nun çarşaf, nevresim ihtiyacı… Tüm bunlar Sümerbank kuruluşlarınca üretilirdi. Ve inanılacak gibi değil, ama bu Kurumlar tüm bu hibelerine rağmen zarar etmiyordu! (Milliyet Blog/Narçiçeği/17.4.2008)
İşte şeriatçı(!) Maliye Bakanının, kahrolası özelleştirmeler kapsamında, “ismini tarihten siliyoruz” nefretini Allah’a hamd ile açıkladığı kuruluş buydu!
Devletçiliği bitirmeyi ta o zamanlar kafaya koymuşlardı çünkü!
Ve beyt-ül-mâle duyduğu tarif edilemez kin ve nefretiyle hatırladığımız o Maliye Bakanının (Unakıtan) Başbakanı, bu “hamd” meselesinin sonucunu Bangladeş’te böyle açıklıyordu işte!
Allah’ın akıl sır ermez tasarruflarından/mucizelerinden birçoğunu hiç anlayamadım; ama kayıtsız şartsız imanım nedeniyle bunların tümünün bir hikmeti olduğunu kabullenerek, yine kayıtsız şartsız içselleştirdim tümünü.
Ama ihanetin bu denli acımasız oluşuna izin verilmesini hiç anlayamadığım gibi, günaha girmeyi de göze alıp bunu içselleştirmeyi reddederek Levhi Mahfuz’a muhalefet şerhi koydum hep.
Yaşamımı şekillendiren en belirgin üç kıstasın aynı cümle içinde kullanılması tüylerimi hâlâ diken diken etmeye devam ediyor:
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kamu yatırımı, tüyler ürperten bir özelleştirme ihaneti ve Kutsal Kitabımın ilk sözleri…
Kabullenemiyorum…
Allah’a binlerce kere hamd olsun; kabullenemiyorum!..
Devletçiliğe mevcudiyetlerinin tüm zerrecikleriyle düşman özelleştirmeci liberal(!) Müslümanların(!), kendilerine özgü nedenlerle içlerine sindirdikleri tek kamu yatırımı TOKİ vasıtasıyla yandaş müteahhitlere aktardıkları trilyonlar; ve tüm bu olup biteni anlayamamakla birlikte, Yaratıcı’mın kavranılamaz bağışlayıcılığına güvenerek bir kez daha koymaktan kendimi alamadığım muhalefet şerhi…
Yarabbi! İhanetlerine senin Kitabı’nın ilk ayetleriyle başlayan bu liberal(!) Müslümanlara(!) daha ne kadar müsaade edeceksin!?.
Yetmedi mi Yüce Yaratıcı, yetmedi mi?!.
Bakın bundan on yıl kadar önce, Mustafa Erdoğan’ın, Siyasal Kitabevi’nden 1988 yılında çıkan, Liberal Toplum/Liberal Siyaset adlı kitabından alıntılar yaparak şunları yazmışım:
“Liberalizmin temel değeri özerk ve özgür birey kavramıdır. İnsan, ancak eylemleri kendi özgür seçişinin sonucu ise, bir başka ifadeyle kendi kaderini kendisi belirleyebiliyorsa ve Kant’ın işaret ettiği gibi, kendi ahlâk yasasını özgürce koyup ona göre eylemde bulunabiliyorsa özerk bir varlıktır. İnsanın bu değeri, onun hiçbir biçimde başka bir şeyin aracı olarak görülmemesini ve her zaman amaç olarak görülmesini gerektirir.(Sayfa 45) (“Kendi ahlâk yasası”na dikkat edin. Y.Y.)
Başka bir deyişle, herkesin iyi hayatın (veya değerli sayılan her neyse, onun) ne olduğuna ilişkin cevabı kendi başına, kendi sorumluluğu altında vermeye ve bu hsusta herhangi bir dış zorlamaya uğratılmamaya hakkı vardır. (Sayfa 54) (“Dış zorlama”ya dikkat edin. Y.Y.)
Liberaller olarak, insanlara otorite yoluyla ‘iyi’nin ‘doğru’nun, ‘yararlı’ olanın dayatılmasını ahlâk dışı bir tutum olarak görüyor ve her yetişkin ve sağlıklı kişinin kendisi için neyin iyi olduğuna yine kendisinin karar verme hakkına sahip olduğunu kabul ediyoruz. (Sayfa 139) (Otorite yoluyla”ya dikkat edin. Y.Y.)
Ama burada bir noktayı da hatırlamak gerekiyor. İnsanın içinde duyduğu bu boşluk hissinin doğmasında bizzat dinin de rolü vardır. Bunun için, dinin güvensizliği telafi etme işlevi, hiç değilse bazı insanlar bakımından, sun’i bir ihtiyacın karşılığı olarak da görülebilir. (Sayfa 239) (“Suni bir ihtiyaç”a dikkat edin.Y.Y.)
İmdi, insanın bilincini hangi tür bilgi geliştirir?.. Her şeyden önce, süjesiyle arasındaki psişik ilişkinin ‘iman’ olarak nitelenebileceği her çeşit bilgi özgürlük bilincine ters işler, onu erozyona uğratır. Bu kategoriye özellikle din ve çeşitli ideolojiler dahil edilebilir. Dinler, en azından kozmik düzeyde özgürlük bilincinin reddi ve ‘kulluk bilincinin’ inşası temeli üzerine kurulmuş olduğu için, onların özgürlük bilincinin geliştirilmesine hizmet etmesi beklenemez. Dinlerin başka bireysel ve toplumsal işlevi vardır. Dinin özgürlük bilincini aşındırma oranı, onun kozmik düzeyden dünyevi pratikler alanına inmesi ölçüsünde artar. (Sayfa 246)”
İşte böyle!..
Bu paragraflar, bir zamanlar Müslümanları gerçekten etkilemeyi başaran Benzerleriyle Değiştirilenlerin Hikâyesi adlı kitabımdan (sayfa 294 ve 295).
Müslümanlar bu kitabımdan etkilenmişlerdi, çünkü o tarihlerde henüz iktidarda değillerdi ve dinleri henüz kozmik düzeyden dünyevi pratikler alanına inmemiş, bu nedenle özgürlükleri henüz aşınmamıştı…
“Devletçilik artık bitti”…
“Bu hususta İslamla liberalizm arasında ortaya çıkabilecek belki en ciddi gerilim faizin meşruluğu sorunuyla ilgilidir (artık.Y.Y.). Piyasa ekonomisinin, üretim faktörlerinden birinin karşılığı olan faizi esas itibariyle meşru bir kazanç olarak gördüğü malumdur (gerçeği onları etkilemiyor artık. Y.Y.). (Aynı kitabım, sayfa 257, aynı liberal yazardan alıntı.)
R.İhsan Eliaçık, yukarıda andığım mealinde Bakara 278 ve 279’u nasıl meallendiriyor:
“Ey iman edenler! Allah’ın öfkesini çekmekten sakının. Eğer gerçekten iman etmişlerdenseniz faizi terk edin. Eğer terk etmezseniz, bilin ki, Allah’a ve Peygamberi’ne savaş açmış olursunuz. …”
Zavallı yitik bilincim zavallı!..
İktidara geldikten sonra Allah’a ve Peygamberine savaş açmaktan ürpermeyen zihniyet TOKİ ihalesinde yandaşa trilyonlar aktarmış çok mu!?.
Senin iznin olmadan bir yaprağın dahi yere düşmeyeceğini bilmiyor değilim Allahım! Ve her işinde bir hikmet gizli olduğunu da…
Yine de muhalefet şerhi koymaktan kendimi alamıyorum!
Bunlar Müslüman olduklarını iddia ediyorlar yarab!
Ben bunlardan değilim!
Kayıtlara geçsin.
Ben bunlardan değilim!..
Dinin özgürlük bilincini aşırdığına inananlar sevinçlerinden zil çalıp oynuyorlar yarab; daha ne kadar müsaade edeceksin, bunlara daha ne kadar izin vereceksin?
Muhalefet şerhim ve talebim kayıtlara geçsin ey Yaratıcı!
Ben bunlardan değilim!..
Sana ve Elçi’ne savaş açmak gibi bir çılgınlık içinde olmayacağım!
Ben bunlardan değilim!
Ben devletçiliğimi geri istiyorum…
Evet, doğru anladınız liberal(!) Müslümanlar(!)…
Ebuzer’de olduğu gibi “iştirâkiyyûn mezhebi” meselesi hani!
Beni de çöle sürüp boğmak ister miydiniz?!.
15 Kasım 2010 Pazartesi
Seni Reddediyorum
Din adamı diye tanıtıyorsun kendini, ilahiyatçı diye.
Bana Kuran’dan ayetler okuyor, Allah’ın Elçisi’nden hatıralar naklediyorsun. Dini ritüelleri anlatıyorsun bana durmaksızın. Namazı şöyle kıl, orucu şöyle tut, hacca şöyle git diye. Beni Cehennem ateşiyle korkutuyor, Cennet hurileriyle teşvik etmeye çalışıyorsun.
Mimiklerin dostane…
Arapça bildiğin belli.
Kariyerin muhteşem; adının önünde birçok unvan mevcut.
“Hocam” diye hitap ediyorlar sana; sayıyorlar, seviyorlar seni; besbelli…
Ama ben seni reddediyorum!
Seni bütün kalbimle reddediyorum!
Beni “eşit” görmüyorsun çünkü!
Muktedirlere yaranmak için olsa gerek, fakir biri olduğumu, yoksul olduğumu, satır aralarında da olsa, üstü kapalı da olsa, belli belirsiz de olsa, “eşit olmadığımı” hissettiriyorsun bana; “onlarla” eşit olmadığımı…
Amacın çok açık.
İtaate zorluyorsun beni, itaat etmeye, muktedire kayıtsız şartsız teslim olmaya…
Zenginlerin dünya işlerini görmek için dünyaya geldiğime ikna etmeye çalışıyorsun beni.
Beni, zekat veren zenginin cemiyetin en değerli uzvu olduğuna ikna etmeye çalışıyor, ona kul-köle olmamı fısıldıyorsun bilincime.
Bugüne kadar hiçbir muktedire karşı geldiğini görmedim; tüm hükümetlerle, tüm zenginlerle, tüm muktedirlerle aran hep iyi. Bu nedenle olsa gerek baş köşelerdesin hep!
Seni reddediyorum!
Kuran’ı yorumlayış tarzın midemi bulandırıyor hoca!
Sen midemi bulandırıyorsun!
Bakara 219’u, Nahl 71’i, Nisa 75’i, Haşr 7’yi, Hud 87’yi ve daha yüzlercesini gizliyorsun benden.
“Ey Şuayb! Atalarımızın taptıklarını terk etmemizi veya mallarımız hususunda dilediğimizi yapmamamızı sana namazın mı emrediyor?!.” malindeki ayeti gizliyorsun benden hoca; çünkü biliyorsun ki, bu ayeti bildiğimde, zenginlerin malları hususunda diledikleri gibi davranamayacaklarını Allah’ın ve onun temel ibadeti olan namazının engellediğini bilerek ona göre tavır koyacağım! (Hud, 87)
Sen…
Sen benim midemi bulandırıyorsun hoca!
Sen benim midemi bulandırıyorsun!..
İnsanların, Allah’ın tüm mal ve nimetlerinden eşit biçimde yararlanma hakları olduğunu benden gizleyerek muktedirlerin gözüne girmeye, makam-mevki kapmaya, dünyalık yapmaya çalışıyorsun!
Sen benden Kuran’ı gizliyorsun hoca!
Sen benden o tüm ayetlerini ezbere bildiğin Kuran’ı saklıyorsun!
Seni reddediyorum hoca!
Seni reddediyorum!..
Tüm bunları neden yaptığını da biliyor ve seni Allah’a şikayet ediyorum hoca; tüm bunları “Ele geçirme hırsı gözünü bürüdüğü için” yaptığını biliyorum. (Adiyat 8)
“Bu böyle düzenlenmiştir ki, o mal ve nimetler sizden yalnız zengin olanlar arasında dönüp duran bir kudret aracı olmasın!” mealindeki muhteşem ayeti tüm yaşamın boyunca kitlelere bir kez olsun anlatmadığın için seni reddediyorum. (Haşr, 7)
Sen benim midemi bulandırıyorsun hoca!
Sen benden Kuran’ı saklıyorsun!
Seni reddediyorum!..
Yuh sana hoca; yuh sana ve Allah’ı bırakıp da taptıklarına! (Enbiya, 67)
Yuh sana!..
Bana Kuran’dan ayetler okuyor, Allah’ın Elçisi’nden hatıralar naklediyorsun. Dini ritüelleri anlatıyorsun bana durmaksızın. Namazı şöyle kıl, orucu şöyle tut, hacca şöyle git diye. Beni Cehennem ateşiyle korkutuyor, Cennet hurileriyle teşvik etmeye çalışıyorsun.
Mimiklerin dostane…
Arapça bildiğin belli.
Kariyerin muhteşem; adının önünde birçok unvan mevcut.
“Hocam” diye hitap ediyorlar sana; sayıyorlar, seviyorlar seni; besbelli…
Ama ben seni reddediyorum!
Seni bütün kalbimle reddediyorum!
Beni “eşit” görmüyorsun çünkü!
Muktedirlere yaranmak için olsa gerek, fakir biri olduğumu, yoksul olduğumu, satır aralarında da olsa, üstü kapalı da olsa, belli belirsiz de olsa, “eşit olmadığımı” hissettiriyorsun bana; “onlarla” eşit olmadığımı…
Amacın çok açık.
İtaate zorluyorsun beni, itaat etmeye, muktedire kayıtsız şartsız teslim olmaya…
Zenginlerin dünya işlerini görmek için dünyaya geldiğime ikna etmeye çalışıyorsun beni.
Beni, zekat veren zenginin cemiyetin en değerli uzvu olduğuna ikna etmeye çalışıyor, ona kul-köle olmamı fısıldıyorsun bilincime.
Bugüne kadar hiçbir muktedire karşı geldiğini görmedim; tüm hükümetlerle, tüm zenginlerle, tüm muktedirlerle aran hep iyi. Bu nedenle olsa gerek baş köşelerdesin hep!
Seni reddediyorum!
Kuran’ı yorumlayış tarzın midemi bulandırıyor hoca!
Sen midemi bulandırıyorsun!
Bakara 219’u, Nahl 71’i, Nisa 75’i, Haşr 7’yi, Hud 87’yi ve daha yüzlercesini gizliyorsun benden.
“Ey Şuayb! Atalarımızın taptıklarını terk etmemizi veya mallarımız hususunda dilediğimizi yapmamamızı sana namazın mı emrediyor?!.” malindeki ayeti gizliyorsun benden hoca; çünkü biliyorsun ki, bu ayeti bildiğimde, zenginlerin malları hususunda diledikleri gibi davranamayacaklarını Allah’ın ve onun temel ibadeti olan namazının engellediğini bilerek ona göre tavır koyacağım! (Hud, 87)
Sen…
Sen benim midemi bulandırıyorsun hoca!
Sen benim midemi bulandırıyorsun!..
İnsanların, Allah’ın tüm mal ve nimetlerinden eşit biçimde yararlanma hakları olduğunu benden gizleyerek muktedirlerin gözüne girmeye, makam-mevki kapmaya, dünyalık yapmaya çalışıyorsun!
Sen benden Kuran’ı gizliyorsun hoca!
Sen benden o tüm ayetlerini ezbere bildiğin Kuran’ı saklıyorsun!
Seni reddediyorum hoca!
Seni reddediyorum!..
Tüm bunları neden yaptığını da biliyor ve seni Allah’a şikayet ediyorum hoca; tüm bunları “Ele geçirme hırsı gözünü bürüdüğü için” yaptığını biliyorum. (Adiyat 8)
“Bu böyle düzenlenmiştir ki, o mal ve nimetler sizden yalnız zengin olanlar arasında dönüp duran bir kudret aracı olmasın!” mealindeki muhteşem ayeti tüm yaşamın boyunca kitlelere bir kez olsun anlatmadığın için seni reddediyorum. (Haşr, 7)
Sen benim midemi bulandırıyorsun hoca!
Sen benden Kuran’ı saklıyorsun!
Seni reddediyorum!..
Yuh sana hoca; yuh sana ve Allah’ı bırakıp da taptıklarına! (Enbiya, 67)
Yuh sana!..
13 Kasım 2010 Cumartesi
Borç Alarak Kurban Kesmek
Adam televizyondaki hocaya(!), “Şu anda durumum müsait değil; bu nedenle, borç para bularak kurban kesmek istiyorum. Allah bunu kabul eder mi?” diye soruyor; televizyondaki hoca(!) da cevap veriyor: “Borç aldığınız paraya faiz vermiyorsanız, yani araya faiz girmiyorsa mükellefiyetinizden kurtulmuş olursunuz; bu paraya faiz ödüyorsanız, hem mükellefiyetinizden kurtulamamış olursunuz, hem de faiz nedeniyle günaha girersiniz.”
Bu işte bir tuhaflık var arkadaş!
Bu iş baştan sona tuhaf!..
Bu soruyu soran adam samimi bir Müslüman, bundan zerre kadar kuşkum yok. Programa telefonla katıldığı için yüzünü göremiyoruz, ama ses tonu, seçtiği kelimeler, vurgulamaları; hepsi gösteriyor ki adam gerçekten iyi bir mümin ve o anda ızdırap çekiyor.
Fakir çünkü!
Kurban kesecek parası yok!
Kendisine “hoca” dedirten izansız/insafsız hayatının en büyük fırsatını yakalamış, ama bunu heba etmekte son derece kararlı!
Ne mükellefiyeti be!
Adam AKP’nin uyguladığı Allahsız kapitalist uygulamalar nedeniyle çoluk çocuğuna yemek yediremiyor, ama kurban kesmek zorunda olduğunu sandığı için borç para bulma peşinde… Borç para bulsa bile yine gönlü rahat olmayacak, çünkü bir hata yapar, dinen günah sayılacak bir uygulama içine girer miyim diye kıvranıp duruyor.
Hoca(!) denen melun ise, bırakın bu samimi mümini rahatlatacak bir şeyler söylemeyi, adama adeta işkence ediyor…
Bu iş baştan sona tuhaf arkadaş!
Fakir fukara neden kurban kessin ki!
Üşenmedim tüm Kitabı taradım ve aşağıdaki verilere ulaştım: (İnternetteki kimi sitelerin Kuran fihristlerinden ve Yaşar Nuri Öztürk’ün meali ile R.İhsan Eliaçık’ın mealinden de yararlandım. Bu iki mealde, aradığınız konuyu bulabilmeniz için çok ayrıntılı indeksler var.)
Bakara 196…: Kurban, Hacla ilintilendiriliyor.
Ali İmran 183: Eski çağlarda yakılarak sunulan kurbandan söz ediliyor.
Maide 2…….: Kurban, Hacla ilintilendiriliyor.
Maide 27…...: Adem’in oğullarının sunularından söz ediliyor.
Maide 95…...: Kurban Hacla ilintilendiriliyor.
Maide 97…...: Kurban Hacla ilintilendiriliyor.
Saffat 103…..: Hz.İbrahim’in oğlundan söz ediliyor.
Saffat 107…..: Hz.İbrahim’e kurban veriliyor.
Kevser 2……: “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes.” deniliyor.
Sonuç olarak hac dışında kurban kesilmesi gerektiği sadece Kevser Suresi’nin 2. ayetinde, bir kez bildiriliyor. Ancak burada da ilginç bir ayrıntı var: R.İhsan Eliaçık’ın muhteşem mealinin 423. ve 424. safyalarında, bu ayetin aslında “Mekkelilerin putlar için yaptığı o namaz ve kurbanı sen Allah için yap.” anlamına geldiğini görüyoruz.
Derdimi anlamış olmalısınız!
“Benzerleriyle Değiştirilenlerin Hikayesi” nde, 99. sayfada şöyle bir şey yazmışım:
“Kimseyi gücendirmek gibi bir maksadım yok; böyle bir şeyi tesbit edebiliyorsanız, ya Türkçeye yeterince hakim olamayışımdandır, ya da bilmeden de olsa amacımı aşan sözler sarfetme cüretini göstermiş olmamdandır; ama şunu söylemeden de geçemeyeceğim: Yine benim acizane tesbitlerime göre, oruç 11 ayette; örtünme ise 3 ayette geçmektedir; oysa ‘paylaşım’ (Malın kötülenmesi, servet tutkusunun aşağılanması, infak, zekât, sadaka vs.) 244 ayette (hepsi de birbirinden ilginç nitilemelerle) geçiyor.”
(Bu kitabı yazdığımda, R.İhsan Eliaçık’ın yukarıda sözünü ettiğim muhteşem meali henüz yazılmamıştı; demek ki o kitabı bugün yazsaydım, yukarıda paylaşımla ilgili olarak sözünü ettiğim sayı en az ikiye katlanacaktı.)
Kanaatime göre Hacla ilintili olan ve sadece Hacca gidenler için farz kılınmış olan kurban meselesi yukarıdaki ayetlerle sınırlandırılırken, “paylaşım” meselesi yüzlerce ayette altı çizilerek farz kılınıyor; ve televizyondaki gaddar hoca, yukarıda sözünü ettiğim samimi mümine bunu anlatacağına, adama işkence üstüne işkence ediyor!
Bu iş baştan sona tuhaf derken bakın neyi kastediyorum:
Çok kaba hesaplamalarla ülkemizde 20 milyon aile, 40 milyon ise büyükbaş ve küçükbaş hayvan var (kümes hayvanları hariç).
Her aile kurban kesmeye kalksa, 2 yıl içinde ülkemizde hiç kurbanlık hayvan kalmıyor!
Allah böyle “tuhaf” bir şey ister mi arkadaş!
Bu konu çok karmaşık ve tahmin edebileceğiniz gibi beni aşıyor; ancak şunu söylemeden geçemeyeceğim: Allah bize şah damarımızdan daha yakın. Ekonomik durumu müsait olmadığı halde komşular ne der diye kurban kesmeye kalkan olursa, riya yaptığı için şirk koşmuş olacağını aklından çıkarmasın arkadaş!
Yardıma muhtaç, borç harç içinde milyonlarca insan var memleketimizde; kurban kesmek yerine bu insanların yardımına koşmak daha İslami bir tavır gibi geliyor bana…
Ekonomik nedenlerle kurban kesemeyen dostlarım bence üzülmemeliler; yapılabilecek o kadar çok hayır işi var ki… Kuran’ı doğru anlıyorsam, (kurban kesmek farz olsa dahi) ülkemizdeki 22.000 (yirmi iki bin) aile hariç, kimse kurban kesmek zorunda değil! Çünkü bir araştırmada gördüğüm kadarıyla, ülkemizde sadece 22.000 ailenin tuzu kuru…
Bir gün 20 milyon ailenin de tuzunun kuru olduğu günleri görmek umudu ve duasıyla…
Allah’a emanet olun dostlarım…
Bu işte bir tuhaflık var arkadaş!
Bu iş baştan sona tuhaf!..
Bu soruyu soran adam samimi bir Müslüman, bundan zerre kadar kuşkum yok. Programa telefonla katıldığı için yüzünü göremiyoruz, ama ses tonu, seçtiği kelimeler, vurgulamaları; hepsi gösteriyor ki adam gerçekten iyi bir mümin ve o anda ızdırap çekiyor.
Fakir çünkü!
Kurban kesecek parası yok!
Kendisine “hoca” dedirten izansız/insafsız hayatının en büyük fırsatını yakalamış, ama bunu heba etmekte son derece kararlı!
Ne mükellefiyeti be!
Adam AKP’nin uyguladığı Allahsız kapitalist uygulamalar nedeniyle çoluk çocuğuna yemek yediremiyor, ama kurban kesmek zorunda olduğunu sandığı için borç para bulma peşinde… Borç para bulsa bile yine gönlü rahat olmayacak, çünkü bir hata yapar, dinen günah sayılacak bir uygulama içine girer miyim diye kıvranıp duruyor.
Hoca(!) denen melun ise, bırakın bu samimi mümini rahatlatacak bir şeyler söylemeyi, adama adeta işkence ediyor…
Bu iş baştan sona tuhaf arkadaş!
Fakir fukara neden kurban kessin ki!
Üşenmedim tüm Kitabı taradım ve aşağıdaki verilere ulaştım: (İnternetteki kimi sitelerin Kuran fihristlerinden ve Yaşar Nuri Öztürk’ün meali ile R.İhsan Eliaçık’ın mealinden de yararlandım. Bu iki mealde, aradığınız konuyu bulabilmeniz için çok ayrıntılı indeksler var.)
Bakara 196…: Kurban, Hacla ilintilendiriliyor.
Ali İmran 183: Eski çağlarda yakılarak sunulan kurbandan söz ediliyor.
Maide 2…….: Kurban, Hacla ilintilendiriliyor.
Maide 27…...: Adem’in oğullarının sunularından söz ediliyor.
Maide 95…...: Kurban Hacla ilintilendiriliyor.
Maide 97…...: Kurban Hacla ilintilendiriliyor.
Saffat 103…..: Hz.İbrahim’in oğlundan söz ediliyor.
Saffat 107…..: Hz.İbrahim’e kurban veriliyor.
Kevser 2……: “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes.” deniliyor.
Sonuç olarak hac dışında kurban kesilmesi gerektiği sadece Kevser Suresi’nin 2. ayetinde, bir kez bildiriliyor. Ancak burada da ilginç bir ayrıntı var: R.İhsan Eliaçık’ın muhteşem mealinin 423. ve 424. safyalarında, bu ayetin aslında “Mekkelilerin putlar için yaptığı o namaz ve kurbanı sen Allah için yap.” anlamına geldiğini görüyoruz.
Derdimi anlamış olmalısınız!
“Benzerleriyle Değiştirilenlerin Hikayesi” nde, 99. sayfada şöyle bir şey yazmışım:
“Kimseyi gücendirmek gibi bir maksadım yok; böyle bir şeyi tesbit edebiliyorsanız, ya Türkçeye yeterince hakim olamayışımdandır, ya da bilmeden de olsa amacımı aşan sözler sarfetme cüretini göstermiş olmamdandır; ama şunu söylemeden de geçemeyeceğim: Yine benim acizane tesbitlerime göre, oruç 11 ayette; örtünme ise 3 ayette geçmektedir; oysa ‘paylaşım’ (Malın kötülenmesi, servet tutkusunun aşağılanması, infak, zekât, sadaka vs.) 244 ayette (hepsi de birbirinden ilginç nitilemelerle) geçiyor.”
(Bu kitabı yazdığımda, R.İhsan Eliaçık’ın yukarıda sözünü ettiğim muhteşem meali henüz yazılmamıştı; demek ki o kitabı bugün yazsaydım, yukarıda paylaşımla ilgili olarak sözünü ettiğim sayı en az ikiye katlanacaktı.)
Kanaatime göre Hacla ilintili olan ve sadece Hacca gidenler için farz kılınmış olan kurban meselesi yukarıdaki ayetlerle sınırlandırılırken, “paylaşım” meselesi yüzlerce ayette altı çizilerek farz kılınıyor; ve televizyondaki gaddar hoca, yukarıda sözünü ettiğim samimi mümine bunu anlatacağına, adama işkence üstüne işkence ediyor!
Bu iş baştan sona tuhaf derken bakın neyi kastediyorum:
Çok kaba hesaplamalarla ülkemizde 20 milyon aile, 40 milyon ise büyükbaş ve küçükbaş hayvan var (kümes hayvanları hariç).
Her aile kurban kesmeye kalksa, 2 yıl içinde ülkemizde hiç kurbanlık hayvan kalmıyor!
Allah böyle “tuhaf” bir şey ister mi arkadaş!
Bu konu çok karmaşık ve tahmin edebileceğiniz gibi beni aşıyor; ancak şunu söylemeden geçemeyeceğim: Allah bize şah damarımızdan daha yakın. Ekonomik durumu müsait olmadığı halde komşular ne der diye kurban kesmeye kalkan olursa, riya yaptığı için şirk koşmuş olacağını aklından çıkarmasın arkadaş!
Yardıma muhtaç, borç harç içinde milyonlarca insan var memleketimizde; kurban kesmek yerine bu insanların yardımına koşmak daha İslami bir tavır gibi geliyor bana…
Ekonomik nedenlerle kurban kesemeyen dostlarım bence üzülmemeliler; yapılabilecek o kadar çok hayır işi var ki… Kuran’ı doğru anlıyorsam, (kurban kesmek farz olsa dahi) ülkemizdeki 22.000 (yirmi iki bin) aile hariç, kimse kurban kesmek zorunda değil! Çünkü bir araştırmada gördüğüm kadarıyla, ülkemizde sadece 22.000 ailenin tuzu kuru…
Bir gün 20 milyon ailenin de tuzunun kuru olduğu günleri görmek umudu ve duasıyla…
Allah’a emanet olun dostlarım…
19 Ekim 2010 Salı
Rüya I
Bir gün bitecek.
Uyanacağım.
Güzel tarafları yok değil; ama büyük kısmı, çok büyük kısmı, hep kabûs gibi.
Adaletsizlik, eşitsizlik, ikiyüzlülük, yalan dolan, cahillik, merhametsizlik…
Kibir… Salakça, sersemce, dangalakça…
Aptallık.
Özellikle aptallık…
xxx xxx xxx
Rivayet muhtelif…
“Rüyanı kendin oluşturuyorsun, bunu yaratan sensin!”, meselâ; “Bunu yaşamak zorunda değilsin!”
Bu daha da kötü!
Bilinç, yalanlardan oluşturulmuş sahte bir rüya yaratacaksa ve tüm bu olumsuzlukları görmezden gelerek kahpe bir bencillik sergileyecekse…
Ne kötü!
xxx xxx xxx
Bunca kahrın bir hikmeti olmalı.
“Tekâmül”ün bir gereği, meselâ; “deneme”nin, “imtihan”ın.
O zaman amenna…
xxx xxx xxx
İçine Tanrı’nın Nefesi üflenmiş yaratık, adaletsizlikten, kibirden, vahşetten, merhametsizlikten, aptalıktan, bencillikten ibaret olamaz!
Bir giz, bir sır, bir “gayb” olmalı.
Birden fazla rüya mesela.
Henüz fark edemediğim, ama aslında aynı “an”da görüp durduğum birden fazla, belki sonsuz bir rüyalar silsilesi.
Biri öyle, biri böyle, diğeri şöyle…
Ve toplamında sınırsız bir tekâmül…
xxx xxx xxx
Bir gün uyanacağım.
Bunu ummuyorum.
“Biliyorum” çünkü!
xxx xxx xxx
Yine de…
Kâbuslarla bezeli bu rüyaya “muhalefet şerhi” koymaktan kendimi alamıyorum.
Bunca kahır şart mı, mesela…
“Özgür irade” olmalı bu!
Belki de “insanca aptallığın” bir tezahürü.
Veya “henüz” yetersizliğin.
Bilmiyorum…
Tek bildiğim, bu rüyanın yorduğu, tükettiği…
xxx xxx xxx
Uyanmak istiyorum…
Aslında en ilginci de bu herhalde.
Uyanacağımı biliyorum…
Herkesin uyanacağını da.
Tabii, “herkes” diye bir şey “gerçekten” varsa…
xxx xxx xxx
Gerçek?
Ne zor bir soru.
Ne kadar zor…
Uyanacağım.
Güzel tarafları yok değil; ama büyük kısmı, çok büyük kısmı, hep kabûs gibi.
Adaletsizlik, eşitsizlik, ikiyüzlülük, yalan dolan, cahillik, merhametsizlik…
Kibir… Salakça, sersemce, dangalakça…
Aptallık.
Özellikle aptallık…
xxx xxx xxx
Rivayet muhtelif…
“Rüyanı kendin oluşturuyorsun, bunu yaratan sensin!”, meselâ; “Bunu yaşamak zorunda değilsin!”
Bu daha da kötü!
Bilinç, yalanlardan oluşturulmuş sahte bir rüya yaratacaksa ve tüm bu olumsuzlukları görmezden gelerek kahpe bir bencillik sergileyecekse…
Ne kötü!
xxx xxx xxx
Bunca kahrın bir hikmeti olmalı.
“Tekâmül”ün bir gereği, meselâ; “deneme”nin, “imtihan”ın.
O zaman amenna…
xxx xxx xxx
İçine Tanrı’nın Nefesi üflenmiş yaratık, adaletsizlikten, kibirden, vahşetten, merhametsizlikten, aptalıktan, bencillikten ibaret olamaz!
Bir giz, bir sır, bir “gayb” olmalı.
Birden fazla rüya mesela.
Henüz fark edemediğim, ama aslında aynı “an”da görüp durduğum birden fazla, belki sonsuz bir rüyalar silsilesi.
Biri öyle, biri böyle, diğeri şöyle…
Ve toplamında sınırsız bir tekâmül…
xxx xxx xxx
Bir gün uyanacağım.
Bunu ummuyorum.
“Biliyorum” çünkü!
xxx xxx xxx
Yine de…
Kâbuslarla bezeli bu rüyaya “muhalefet şerhi” koymaktan kendimi alamıyorum.
Bunca kahır şart mı, mesela…
“Özgür irade” olmalı bu!
Belki de “insanca aptallığın” bir tezahürü.
Veya “henüz” yetersizliğin.
Bilmiyorum…
Tek bildiğim, bu rüyanın yorduğu, tükettiği…
xxx xxx xxx
Uyanmak istiyorum…
Aslında en ilginci de bu herhalde.
Uyanacağımı biliyorum…
Herkesin uyanacağını da.
Tabii, “herkes” diye bir şey “gerçekten” varsa…
xxx xxx xxx
Gerçek?
Ne zor bir soru.
Ne kadar zor…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)