16 Mayıs 2010 Pazar

Karakteristik Yapı Belirleyicidir

Herkes, bundan sonra ne olacak, diye soruyor.

Bir şey olacağı yok, daha doğrusu “yeni bir şey” olacağı yok; çünkü bu zaten yeni bir süreç, inişli çıkışlı, gelgitli yeni bir süreç…

Kurucu irade, “insana kulluk”dan “özgür birey”e geçişe ilişkin destansı zaferi yepyeni bir Vatan yaratarak haleflerine emanet edip tarih sahnesinden çekildikten sonra ve özellikle marksizmi asla becerememiş olan Sovyetler’in yıkılmasının verdiği cüretle sahtekâr biçimlendiricilerin “küreselleşme” diye isimlendirdikleri kalleş tezgâh da devreye girince, işte tam da bu aşamalar esnasında “yeni bir şey” oldu ve bu “yeni şey” tüm hırçınlığıyla devam ediyor.

Bu “yeni şey”, nitelik değiştiren emperyalizmdi; artık çok zorda kalmadığı sürece ordu göndermiyor, sermaye ve kültür ihraç ederek “devşirme karakterlerle” ittifaklar kuruyor ve “amaç hasıl oluyor”du…

Masanın üzerindeki ekmeği -sınıfsal karakteristiği nedeniyle- gerektiği gibi bölüşmek istemeyen laik burjuvazinin karşısına çıkan mütedeyyin burjuvazi, -hiç kuşku duyulmayacak kadar açık olarak- dünya sermayesini yeniden biçimlendirmeye soyunan emperyalizmin desteğiyle kalktığı bu atağa sonuna kadar devam edecek.

“Durmak yok, yola devam!” diye özetlenebilecek bu atak, bazılarının sandığı gibi, taraflar ekmekten talep ettikleri parçayı kopardıkları zaman son bulmayacak; çünkü ekmek yeteri kadar büyük olmadığı gibi kabaran iştahlar da durulacak kadar küçük değil.

İlle de nispeten “yeni bir şey” aramak gerekiyorsa, özellikle Özal’la ortaya çıkan ve kendini özelleştirmelerde de somut biçimde gösteren “minimal devlet” mantığıyla hareket eden neoliberal maskeli “Ulus Devlet karşıtlığı” üzerinde durulabilir.

Genç Türkiye’yi birincilere emanet edenler; Ulus Devlet, birey hakları, cumhuriyet, demokrasi, belirli ölçülerde de olsa antiemperyalist duruş, aydınlanmacı ve Batı kültürü şiarıyla yola çıkmışlar ve mahvolmuş bir imparatorluktan onurlu bir Millet yaratma yolunda önemli adımlar atmışlardı.

Birinciler; bu yapı için elzem olan Devletçi yönetim biçimini pörsüttükleri, -şu veya bu biçimde yozlaştırdıkları- için emaneti sırtlayıp götürmekte aciz kaldılar.

İkinciler; laiklik başta olmak üzere, kurucu iradenin bu değerlerine inanmadıkları için, Türkiye’nin federal devletlere bölünmesi, hatta parçalanması pahasına da olsa, emperyalizmin de desteğiyle “kökten değiştirme” politikalarını “amaç hasıl olana kadar” kararlılıkla sürdürecektir.

Amaç; laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olma yolunda el yordamıyla da olsa yürümekte olan Cumhuriyeti yıkıp, yerine, Kuran’la uzaktan veya yakından hiçbir ilişkisi bulunmayan, neoliberal politikalarla yoksulu daha da yoksullaştıracak İslami bir devlet kurmak ve o devleti İslami(!) burjuvaziye(!) hibe etmektir. (“İslami burjuvazi” yaratılışa aykırı bir kavramdır.)

İsminden de anlaşılacağı gibi “devam edegelen süreç”, asla “beraberlikle” sona ermeyecek bir “final maçı”na benzetilebilir; taraflardan herhangi biri uzatmalarda da üstünlük sağlayamazsa, maç penaltı atışlarına gidecek ve sonuç -görece uzun bir süreçte- o veya bu biçimde mutlaka belirlenecektir.

Birinciler; her türlü hatalarına rağmen centilmence bir maç olması için ellerinden geleni yaparlarken “kibirlerine yenik düştükleri” için sürekli mevzi kaybetmişlerdir.

İkinciler ise; Atlantik ötelerinde hazırlanan kimi senaryolarla elde edilen kısmi ve mevzisel başarıların coşkusu içinde “kibirlerine yenik düştükleri” için mevzi kaybedecekler, nihai sonuç için henüz çok erken olduğunu pek yakında kavramak zorunda kalacaklardır.

Her iki kanattan da, “kibirlerine yenik düşenler” kibrin doğası gereği Ulus’a arkalarını dönmektedirler; ama yine her ikisi de, arkalarını döndükleri Ulus’un Türk Ulusu olduğunu unutmaktadırlar.

Türk Ulusu’nun karakteristiği, aşağılanmaya karşı koyuş refleksidir; gerek kurucu irade tarafından koşullar gereği zorla yaratılan laik burjuvazi, gerek “koşullar gereği” yine zorla yaratılmaya çalışılan İslami(!) burjuvazi(!) bu somut gerçeği görmemekte ısrar etmektedir.

Tarih, diyalektik yapısı gereği boşluktan hoşlanmamaktadır; bu da tarihin refleksidir.

“Sınıf”, “proleterya-sermaye” ikilisi şeklinde oluşmadığında, devreye tarihin bu boşluktan hoşlanmayan refleksi girmekte ve “yapay” da olsa, kendine özgü bir “sermaye-sermaye” sınıfı ortaya çıkmaktadır.

Yeteri kadar sanayileşemediği için işçi sınıfını oluşturamayan, emperyalist bir geçmişe sahip olmadığı için “hâlâ tıkır tıkır işlemekte olan bir dış pazar”a da sahip olamayan, emperyalist paylaşım savaşına girişecek ölçüde yeterli sermaye de biriktirememiş olan Türkiye’nin durumu budur.

Türkiye yoksulları, önce İslam’ın, sonra da “sol düşünce”nin değerleri insafsızca ezilip adeta yok edildiğinden, bu yapay sınıfsal kavgadan en zararlı çıkacak olan kesimi oluşturacaktır.

Ekmekten yine doyacak kadar pay alamayacak, bir taraftan her gün yeni yeni iğrençlikler ve ihanetlerle yüzleşip acı çekerken, bir taraftan da Mustafa Kemal ve arkadaşları tarafından kendisine hibe edilen tüm çağdaş değerlerini, hatta Vatan’ının bir kısmını da kaybetme riski ile boğuşmak zorunda kalacaktır.

Çünkü kendi ayakları üzerinde durması gerektiğini bir an önce kavrayacağı yerde, tarihi bir yanılgıyla güvendiği “aydın”ı(!) kendisine ihanet etmektedir; bu ihanet de, “devşirilmiş aydın”ın karakteristik özelliğidir.

Türkiye ölçeğinde; sınıfsal özünü kavramaktan bir hayli uzak olan Türk yoksulu, en azından Ulus Devlet şemsiyesi altında kendini nispeten de ola koruyacak yeni bir kadro bulup çıkaramadığı takdirde, bu kaçınılmaz ve çirkin kavga -belki- uzun bir süre daha devam edecek, kasetler kasetleri izleyecektir.

Arz ölçeğinde ise; insanoğlu, kendini kendine yabancılaştıran kapitalizmin “ölü doğduğunu”, ne kadar suni teneffüs yaptırılırsa yaptırılsın asla dirilemeyeceğini anlayana kadar bu kavga tüm çirkinliği, acımasızlığı ve adaletsizliğiyle sürüp gidecektir.

Bir türlü proleterleşemeyen proleterya ve bir türlü sermayeleşemeyen sermaye sırasıyla cahillikten ve kurnazlıktan kaynaklanan -o veya bu nedenle- bu yapay gidişe kararlı bir biçimde itiraz etmeyebilir; ama unutulmaması gereken bir gerçek vardır:

“O”, itiraz etmektedir…

Bunu da, ilahların diline marazi bir hayranlıkla tapanların o pek sevdikleri deyişle bundan tam 1400 yıl önce “deklare” etmiştir.

Anlamamakta direnene, gerektiğinde zorla anlatabileceğini de…

Bu hep böyle olmuştur.

Çünkü “Yaratılış”ın karakteristiği de budur…

11 Mayıs 2010 Salı

Levhi Mahfuz'un Sarı Gözlü Kadını

10 Mayıs 2010…

Saat: 8.48…

O anda Dünya durmalı, depremler yerküreyi yırtmalı, gökler parçalanmalı, her yer alt üst olmalı ve herkes o tarafa doğru koşmalı; mahşer toplanmalı mahşer…

Çünkü o, yolun kenarında yatıyor, kaldırıma birkaç metre…

Uzun, kirli, özellikle kol uçları eprimiş bir elbise, el örgüsü olduğu anlaşılan bir hırka, bir hayli yıpranmış bir çift ayakkabı… Artık içinde ne varsa, sol eliyle sıkı sıkıya tuttuğu küçük bir çıkın.

Kaldırıma çekip yanıma oturttuğumda bir anda gözlerim doluyor, kulaklarım uğulduyor, kafamı yerlere vurasım geliyor. Bir anda nefret ettiğimi hissediyorum her şeyden, kendimden, herkesten, O’ndan bile…

Dişlerinin büyük kısmı yok, bir deri bir kemik… İsmini hatırlayamıyor. Gözleri bir tuhaf, sarı gibi… Bir şeyler söylemeye çalışıyor, ama net olarak anlaşılmıyor… Cümleleri tutarsız… Gençliğinde güzel bir kadınmış, belli; ama şu anda canlı cenaze gibi… Üzerinde kimlik yok. Adresini bilmiyor, -eğer varsa- ulaşılabilecek bir yakınının telefon numarasını da. Sadece -muhtemelen- yaşını hatırlıyor; altmış altı yaşında… (En az seksen gösteriyor oysa.)

Sağ elinde bir kısmı didiklenmiş, kocaman, kupkuru bir ekmek tutuyor; çöpten almış, dişsiz ağzıyla onu yemeye çalışıyor.

Dilenmiyor. Elindeki kuru ekmeğe ve muhtemelen gidip gidip gelen hafızasına odaklanmaya çalışıyor.

Tüm bunlara rağmen, “Başım döndü biraz.” derken gülümsüyor.

Mahzun mimiklerle gülümsüyor…

Bunun bilincinde olsun olmasın; Adem ile başlayan son insan ırkını sınava tabi tutuyor… Aslında bir Levhi Mafhuz görevlisi o; sınava çekiyor…

Yoldan yüzlerce araba geçiyor, binlerce kişi…

Kimse ilgilenmiyor, ilgilenemiyor…

Gökler çatır çatır çatırdıyor orada, ama duyan yok, duymak isteyen de…

Zaman yok, imkân yok, ne yapılabileceğini, bu gibi durumlarda nasıl davranılabileceğini kimse bilmiyor. Herkes can derdinde…

Bu gelip geçen arabalardaki ve yollardaki insanlar merhametten yoksun birer canavar değiller; vakitleri yok, işleri var, meşguller, bir yerlere yetişmek zorundalar… Herkes can derdinde! Herkesin derdi kendine yetiyor…

Ve bu ikiyüzlü, kendini beğenmiş, hot zot konuşan, kabadayı geçinen, ikide bir Kuran’dan pasajlar okuyan Allahın belası fakir, kadının eline birkaç kuruş tutuşturduktan sonra arabasına atlayıp kaçıyor oradan…

Vakti yok, geç kalmış, işe yetişecekmiş, bir sürü derdi varmış…

Palavralara bak!

Allah sistemimizin, düzenimizin, demokrasimizin, kapitalizmimizin, her türlü modern yaşama biçimimizin, her türlü İslami yaşama biçimimizin belasını versin!

Bu ikiyüzlü fakir dostunuzun da!..

Lanet olsun her şeye!

Bu ikiyüzlü alçak fakir dostunuza da!..

xxx xxx xxx

Sisteme, düzene, örgütlenmeye, bir arada kardeşçe yaşama palavralarına bak!

Fakir fukara için, yoksul ve yoksun için, o veya bu biçimde yardıma muhtaç olanlar için, düşmüş için, yitip gitmiş için, boynu bükük için, annelerimiz için annelerimiz, göstermelik birkaç namussuzluk paravanından başka hiçbir önlemimiz, hiçbir çaremiz, beş kuruşluk merhametimiz yok!..

Sistem, düzen, organizasyon, her ne boksa; katlanılabilir bir fire üzerine kurulmuş, fire de o altmış altı yaşındaki sarı gözlü kadın…

Yaşlılarımız bunlar be; ihtiyarlarımız, annelerimiz babalarımız...

Kahrolası egolarımızdan başka hiçbir şeyi düşünmeye, hiçbir şey için kaygılanmaya, hiçbir şeye merhamet duymaya vaktimiz yok!.. Her ne bok demekse, globalleşen dünyanın yeni düzeni olan vahşi liberalizm genlerimize öylesine sinsice, öylesine adice, öylesine merhametsizce sinmiş ki, her şeyi, herkesi rakip görüyor, İblis ile kol kola, ahlâksız bir rekabet ortamında rezilce sürüklenip duruyoruz…

Herkes rakip, herkes; özellikle düzeni aksatan, belirli bir kaynağın heba olmasına neden olan, bizi gayriiktisadi davranmaya itebilecek sarı gözlü ihtiyar kadın, kadınlar, erkekler, boynu bükükler, çaresizler, muhtaçlar!..

Formula yarışmaları düzenlemeye, kültür başkenti serserilikleri yapmaya, her yıl milyonlarca lale dikmeye, emekli Genel Kurmay Başkanlarının altına trilyonluk araçlar çekmeye, her üst düzey bürokrata Mercedes tahsis etmeye, 550 milletvikiline her ay on milyar lira vermeye, Güizalara Baroşlara milyon dolarlar ödemeye, yedi yıldızlı otellerde üç gün üç gece düğünler yapmaya ve benzeri serseriliklere paramız ve vaktimiz var; ama Kuran ineli 1400 yıl oldu, ülkeyi güya Müslümanlar yönetiyor, hâlâ bir “Muhtaçlar Bakanlığımız” yok!..

Bu gibi durumlarda bir telefonla Hızır gibi yetişecek kurumlarımız yok!

Hastaneler özelleşmiş, yaşlı bakım evleri emekli maaşı var mı diye soruyor!..

Muhtaç ihtiyar namussuzlar geberip gitsinler!.. Sürünsünler yollarda!..

Çünkü gayriiktisadi!..

Kapitalizm bunu söylüyor; bu işler gayriiktisadi…

Acımak yok!

Acımak yasak!

Acımak aptalca!

Göstermelik bir “Fakir Fukara Fonu”; otuz milyon açlık sınırındakiler için, on milyon civarındaki işsizler için, “yaşlı ve bunak” fireler için nedir ki!

Libaralleşen Müslümanlar servet peşinde koşmaktan, ihale takip etmekten, globalleşme uğruna öz kardeşlerini Batı emperyalizmine kul köle yapmaya uğraşmaktan bu gibi işlere vakit bulamıyorlar!

Seçim zamanı üç-beş beyaz eşya, Ramazan’da üç-beş riya çadırı…

Hepsi bu…

Kalanlar, “acıma” denen hasletin(!) farkında bile değiller zaten…

Acımak yok!

Acımak yasak!

Acımak aptalca!

Acımak gayriiktisadi! (Allah’ın belası iktisat bilimimiz böyle söylüyor!)

xxx xxx xxx

Harvard Üniversitesi Organizma Ve Evrim Biyolojisi Bülümü’nden Profesör Edward O.Vilson şunları söylüyor(Hayat Kitabı/NTV Yayınları):

“Aslında yıllar önce bir grup iktisatçı ve biyolog yok etmekte olduğumuz dünyanın değerini dolar bazında hesaplamaya çalıştı; su, hava, toprak vs. Ve hesapladıkları rakam yılda otuz üç trilyon dolardı.
… Bu bize tamamen bedava veriliyor ve doğal dünyayı yok ettiğimizde, onu kendi ekonomik aygıtımızla ikame etmek zorunda kalıyoruz; bir ormanı ya da bir su havzasını yok ettiğimizde olan bu.
… Yaptığımız şey Dünya’yı adım adım basbayağı bir uzay gemisine çevirmek; bir tür olarak içinde rahat edemeyeceğimiz bir araca çevirmek.
Zırdelilikten başka bir şey değil…” (Kanat Atkaya/Hürriyet/9.5.2010)

xxx xxx xxx


Hiçbir şey yapmaya gerek kalmadan, adam başına her ay 635 lira eder bu…

Beş kişilik bir aile için, hiçbir şey yapmaya gerek kalmadan 3.175 lira…

Bunun içinde, insanın kendi çabası ile yaratabileceği katma değer yok.

Rezzak, yarattığı her insanı, her ay nafakaya bağlamış; otomatik olarak her ay, altı buçuk milyar kişinin şahsi hesabına 635 lira aktarılıyor; karşılıksız, geri ödemesiz(!), hibe, bağış, Göksel İnfak…

xxx xxx xxx

Ve o sarı gözlü, yaşlı kadın, yanından yüzlerce araba, binlerce insan geçerken, yol ile kaldırım arasında öylece yatıyor…

Elinde, çöpten aldığı, bir kısmı didiklenmiş, kocaman ve kupkuru bir ekmek…

Gidecek, kalacak, bakım görecek, merhametle ağırlanacak hiçbir yeri olmadan…

Çünkü o bir “fire”, “katlanılabilir bir fire”; sistem/düzen bu fire üzerine kurulmuş…

xxx xxx xxx

Binlerce iktisatçı, binlerce siyasetçi, yüzbinlerce din adamı, binlerce parti-sivil toplum örgütü-dernek-vakıf; bir sürü din, mezhep, tarikat, cemaat…

Bir sürü riyakâr, bir sürü sahtekâr, bir sürü vicdansız/merhametsiz alçak!..

Ve her gün hot zot konuşan bu ikiyüzlü alçak fakir…

Kapitalizmimizin, liberalizmimizin, sistemimizin, düzenimizin Allah belasını versin!

İkiyüzlü bu fakir dostunuzun da…

xxx xxx xxx

Adem ile başlayan son insan ırkı da beceremedi.

Ve “Gökler” bunun farkında.

Her bir insana, her ay karşılıksız gönderilen 635 liranın kodomanlarca ve onlardan artan kemiklerle beslenmeyi içine sindirebilen alçaklarca gasp edildiğinin de…

Ve bu ikiyüzlü alçak fakirin her gün hot zot konuşmaktan başka bir halt yapmadığının/yapamadığının da…

xxx xxx xxx

Melekler daha önce de gördükleri için biliyorlardı; haybeye sitem etmemişlerdi!..

xxx xxx xxx

Eğer gerçekten varsa ve bu alçak fakirden bunun hesabını sormayacaksa, O’na da yazıklar olsun!

Günahsa günah; bu ülkede yaşayan ve her şeye isyan edip Ebuzer gibi belindeki kılıca sarılacağına hot zot konuşmaktan başka bir halt beceremeyen benim gibi bir alçaktan hesap sormayacaksa, O’na da yazıklar olsun!..

O sarı gözlü ihtiyar kadın, sizin benim gibi sıradan bir insan mıydı sanıyorsunuz?..

Öyle sanmaya devam edin arkadaş!

Sizin derdiniz size yeter…

Benim derdim de bana…

İki gündür aynalara küstüm.

O alçağı görmek acı veriyor…

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Kabul Edilmemiştir

“İn ulan oradan terbiyesiz herif, tuh Allah belanı versin!”

“Fişliyoruz bunları, fişliyoruz; sıra bizde ulan!”

“Kanı bozuk bunların! Bunların kanı bu ülkenin kanı mıdır; sorarım!”

“Artislik yapma ulan!”

“Şeyini şey ettiğimin şeyi!”

“Ananı da al git!”

“Hadi güzelim, hadi şekerim, hadi hadi!”

“Müfteri”

“Namertsiniz ulan siz!”

“Namert babandır ulan!”

“Ama fena yaparız sonra ha!”

“Ne yapacaksın; öldürtecek misin?!.”

“Hastirin diyoruz, hastirin diyoruz!..”


* * *


Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkîlaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasa’ya sadakatten ayrılmayacağıma; büyük Türk Milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim.


* * *


Efendim?..


* * *

“Erkeksen gelsene!.. Gel gel!..

“Ulan hay ben senin taa…”

“Otur yerine terbiyesiz!.. Sen bana nasıl sen dersin ulan?!.”

“Sen kimsin ulan?!.

“Yuuuu…”

“Alçak ulan bunlar!..”


* * *

Milli Mücadele kahramanı İsmet İnönü, bıyığı bahane edilerek Hitler’e benzetilmiş; bir soykırımcıya, bir katile, bir meczuba… (Üstelik, o bıyık “Hitler bıyığı” da değildi; hafifçe incelerek dudaklarının ucuna kadar geliyordu.)

İsmet İnönü o bıyığı bıraktığında, Hitler Viyana’da annesinin dizinin dibinde serserilik yapmakla meşgul, yirmi üç yaşında bir zıpırdı oysa… Onbaşı bile değildi daha.


* * *

E, ne bekliyordunuz ki!..

* * *

Bir bahar akşamı rastladım size,
Sevinçli bir telaş içindeydiniz…
Derinden bakınca gözlerinize,
Neden başınızı öne eğdiniz?..

* * *

O zamanlar, adam sevgilisine böyle hitap ediyordu; “siz” diye.

* * *

Banane banane şimdi durcam,
Banane banane şimdi öpcem.
Nerelere geldik diye sorma,
Sende istiyorsan açık konuş susma.
Bas gaza güzelim bas gaza.

* * *

Şimdi böyle… (Türkçesi de aynen yukarıdaki gibi.)


* * *

“Ulan sayın bilmemne, sen bana nasıl sen dersin ulan!”

“Kanıtlayamazsan namertsin!”

“Benim malvarlığmdan sana ne ulan!”

“Tuh!”

“Puh!”

“Yuh!”

“Hastirin diyoruz, hastirin diyoruz!..”


* * *

“Ulan bi susun be; bi bilmece çözdürmediniz be!”

* * *


Bu fasulyaaaa yedi buçuk liraaaa; hem kaynasın, hem oynasın!

* * *


“Kabul edenler?.. Etmeyenler?..”

“Kabul edilmiştir!..”

* * *

(Bu satırları yazarken, 2007’nin Ekim ayında on iki kahramanın şehit düştüğü Dağlıca’dan iki şehit haberi daha geldi.
Uzman Çavuş Metin Can…
Uzman Onbaşı Abidin Tanrıkolu…
Metin Can, yirmi üç yaşındaydı.
Abidin Tanrıkolu, yirmi dört…)

* * *

“Kabul edenler?.. Etmeyenler?..

“Kabul edilmiştir!..”

* * *

Mimiklerinden tiksindirici bir kurnazlık akan it kılıklı herife “Bu bavulun içinde ne var?” diye sormuşlar gümrükte.
“Tavuk yemi.” diye cevaplamış.
Bavulu bir açmışlar, yüzlerce kol saati; tümü sahte tabii, çakma marka…
“Tavuk bunları yer mi arkadaş?!.” diye çıkıştıklarında, “O benim sorunum değil hemşerim!” diye kestirip atmış, iğreti kravatını düzeltirken; “Ben önlerine koyarım; yerler yemezler; o, onların sorunu…”

* * *

Metin Can, yirmi üç yaşındaydı.

Abidin Tanrıkolu, yirmi dört…

* * *

Kabul edenler?..

5 Mayıs 2010 Çarşamba

"THE" 1 MAYIS 2010

Bu yazıyı belki yirmi kere yazdım sildim.

İnsanları, özellikle emekçileri üzmekten korktuğum için yaptım bunu.

“İnsanlar artık kavga istemiyorlar” diye uyardı dostlarımdan bazıları beni; bu uyarı, Marx’ın “sınıf” kavramı üzerinde bir kez daha düşünmeye itti beni…

Köle, efendisine başkaldırmazsa neden kavga çıksın ki?!.

Hz.Muhammad’e yöneltilen ilk suçlama tam olarak buydu işte: “Kavim kavga istemiyor, sustur şu yeğenini!” diyorlardı amcasına, o günün oligarşisini oluşturan tefeci bezirgânlar…

Hz.Muhammed, durduk yerde kavga çıkarmaya mı çalışıyordu?

“Hasıl olması istenen maksat ve planlanan şey” bu mudur?

Bugün çok şey anlatmayacağım size, Taksim’i neden 14.22’de terk ettiğimi de.

Küçük bir-iki tespit; hepsi bu…

Sarper Özsan, 1 Mayıs Marşı’nı 1974’te bestelemiş ve Cumhuriyet tarihinin en olağanüstü korosu olan “Aydınlık Korosu” ile icra ederek bu denli ölümsüzleştirmişti bu marşı. Nakarat kısmı, “1 Mayıs, 1 Mayıs, işçinin emekçinin bayramı, devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkın bayramı” idi. Beste gibi, söz de ona aitti. Nitekim, 2010 açılışında sahne alan Timur Selçuk da aynen böyle okumuştu marşı; ama sonrasında hoparlörden onlarca kez verilen bant kayıtta, “halkın” vurgulamasının “halkların” hale getirildiğini görecektik…

“Halk”, emperyalizmin dayattığı biçimde “halklar” olup çıkmıştı ilerleyen yıllarda…

Sınıf da “sınıflar”…

(Oradaydım; “işçi sınıfı”nın, emperyalizmin talebi doğrultusunda nasıl da “işçi sınıfları”na ayrıldığına kahırla tanıklık ettim.)

İşte, Taksim gezi parkında yaşlı bir ağaca sırtımı verip, “The Marmara”ya mahzun gözlerle bakarken bunları düşündüm.

O anda, amerikalı suikastçıların 1 Mayıs 1977’de neden hepimizi değil de sadece 37 emekçiyi katlettiğini bir kez daha anladım: “Maksat” hepimizi öldürerek bitirmek değildi; bölmek, parçalamak, ayrıştırmak, “işçi sınıfları” haline getirmekti.

Daha önce, “1 Mayıs 1977 bugün de devam ediyor” derken ne kadar haklı olduğumu bir kez daha duyumsadım. (Tek tesellim; yanılıyor olma ihtimalim.)

Disk’i, İşçi Partisi’ni, CHP’yi ve bazı küçük gurupları tenzih ederim; tabii, olan biten hakkında hiçbir fikirleri olmadığını sandığım/umduğum tüm emekçi kardeşlerimi de…

Konuşması işçiler tarafından engellenen Başkan o akşam o televizyon muhabirine ne diyordu: “Belli olmuştur ki, bundan böyle bu Konfederasyonlarla birlikte hareket etmek mümkün değildir; Ankara’da biber gazı yiyen işçiler, burada bize biber gazı sıkmışlardır.” Aynı Başkan, o gün, saat 13 civarında, “Madem dinlemeyeceksiniz, neden geldiniz buraya!” diye azarlıyordu emekçileri.

Sendika Başkanı alandaki emekçileri azarlıyordu…

Diğer Başkan, o malum televizyon kanalında kendisine sorulan, “Bir daha Taksim’e gelir misiniz?” biçimindeki “çanak soru”yu nasıl cevaplıyordu: “Taksim bizim için kutsal değildir! Başka yerler de vardır. Bizim için maksat hasıl olmuştur!”

Ne diyordu Başkan: “Bizim için maksat hasıl olmuştur!”

Sanırım, Taksim 2010’un özetini, aslında olay çıkmamasını vurgulamak isteyen İstanbul Valisi veriyordu:

“Her şey planlandığı gibi gerçekleşmiştir.”

1977’de maksat ve plan “bağımsız bir Türkiye ve sosyalizm talebi” idi; 2010’da bu maksat ve plan, konuşmacının sözleriyle aynen aktarırsak, “On-on dört saat değil, sekiz saat çalışma süresi istiyoruz” biçiminde sınırlandırılmıştı. (Bu, bundan 150 yıl önceki amerikan emekçilerinin talebiydi, zaten 1 Mayıs o gün 1 Mayıs olmuştu) Konuşmacı, İş Kanunu’na baksaydı bunun zaten böyle olduğunu, bu hakkın çoktan kazanıldığını görürdü; Kanun uygulanmıyorsa, bunun bir “sendika” sorunu olduğunu da…
Konuşmacının ne bağımsızlık gibi bir talebi vardı, ne de sosyalizm gibi…

Ama zaten “maksat” ve “planlanan şey” de buydu işte…

Bağımsızlık ve sosyalizm talepsiz bir işçi sınıfı olur mu?

Olmuş…

Parçalanmış, bölünmüş, ayrıştırılmış, ruhundan koparılmış…

“Demek ki oluyormuş!” diye manşet atmış gazete; olay çıkmamasını vurgulamak için.

Neden olmasın ki?!.

Sanki 1977’de emekçilerin üzerine ateş açanlar amerikalı suikastçılar değil de, emekçilermiş gibi…

Peki, amerikalı suikastçılar Intercontinantel’e neden konuşlanmamışlardı bu kez?

Neden konuşlansınlardı ki?!.

Orası artık “The Marmara” idi…

“Maksat hasıl olmuş, her şey planlandığı gibi gerçekleşmişti” zaten; yeni bir provakasyona ihtiyaç yoktu!..

Hrant Dink’e kadar kimlerin ismi anılmadı ki o gün…

Anılsın tabii, ne sakıncası var; ama aynı gün cenaze hazırlıkları yapılan dört şehidimiz anıl-a-madı, provokasyon olurdu çünkü; zaten Türk Bayrağı’nı taşıyan direk de ziftlenmişti, biri tırmanıp da Bayrağımızı yakmasın-yırtmasın, provokasyon olmasın diye.

(Türkiye’de, Türk şehitleri ve Türk Bayrağı provokosyon nedeniydi artık!)

Oysa provokasyon çıkmaması için yapılması gereken şey çok basitti:

“Türk işçi sınıfı” lağvedilmeliydi…

Lağvedilmişti zaten; geriye sadece “işçiler” kalmıştı; devrimci işçiler, muhafazakâr işçiler, Müslüman işçiler, milliyetçi işçiler, ayrılıkçı işçiler…

Paramparça…

Açlık sınırındaki otuz milyon kişi, işsiz dolaşıp duran milyonlar, tamamen yok edilen orta sınıf, yoksullar yoksullar yoksullar ve bölünmek üzere olan, Kamunun tüm birikimleri özelleştirme adı altında ona buna peşkeş çekilen bir ülke… Dili, dini, zihniyeti, değerleri, marşları, sendikaları… her şeyi amerikanlaştırılmış bir ülke…

Ve davul zurna eşliğinde göbek atan -gerçekten göbek atan- bir işçi sınıfı; daha doğrusu “işçi sınıfları”…

İşçi sınıfı, davul zurna eşliğinde göbek atmaz mı peki?

Atar…

Emekçi kardeşleri huzur içinde yaşıyorsa, evine ekmek götürebiliyorsa, işçilere namerde muhtaç olmayacağı şatlar sağlanmışsa, ülkesi emperyalizmin boyunduruğunda inlemiyorsa, sosyalizmi kurmuşsa, bir zafer kazanmışsa … Önemli ve stratejik kurumları kamunun/ halkın malı olmuşsa. Servet ve imkânlar artık hakça ve adeletli bir biçimde bölüşülüyorsa…

Bilal artık köle değilse, özgürleştirilmişse.

Abuzer, Muaviye’yi alt etmişse yani…

Aksi taktirde göbek atan “işçi sınıfı” değil, “işçi”dir…

Böylece, “Maksat hasıl olmuş, her şey planlandığı gibi gerçekleşmiştir” yani…

Dünya halklarının ve emekçilerinin düşmanı amerika’nın, lanetlenmeyi bırakın, isminin dahi anılmadığı bir 1 Mayıs!.. (Bunun sorumlusu emekçiler değil, onları “örgütleyenler”…)

“Maksat hasıl olmuş, her şey panlandığı gibi gerçekleşmiş” gerçekten.

Daha önce anlatmıştım ya; izler, işaretler, belirtiler…

Aynı akşam gözüm Bursa maçına iliştiğinde yine aynı şeyleri düşünmekten kendimi alamadım.

1977’de devrimci bir “Bursa” marşımız vardı; nakarat kısmı “Bir şehir ki efendiler yeşil Bursa diyorlar, hayda hay!” diye; dinleyenlerin tüyleri diken diken olur, heyecandan gözleri yaşarırdı.

Ve benim Bursa’m, 1 Mayıs 2010’da, sanırım ikinci golden sonra, “We are the champions” diye bağırıyordu hoparlörden… (Üç büyükler bizi buna alıştırmışlardı; özüne sadık kalan sadece Trabzon’du artık.)

“E, insaf be birader; golden sonra da mı kızıl komünist marşı bekliyordun yani!” diye hayıflandığınızı duyar gibiyim…

Böyle bir şey beklemiyordum sevgili dostlarım, böyle bir şey beklemiyordum…

Tek beklediğim şey, Tükçe bir marştı sadece…

Türkçe…

İçinde “the” olmayan bir şey yani…

Türkiye’de Türkler Türkler’le maç yapıyorlardı, ama o kahrolası hoparlör aynen Taksim’deki gibi yine devreye giriyor ve amerikanca seslenip bizi özümüzden hınçla kopararak amerikanlaşmaya zorluyordu; “maksat hasıl oluyor, her şey planlandığı gibi gerçekleşiyordu”…

Bu yıl Intercontinental’de amerikalı suikastçılar yoktu.

Neden olsunlardı ki?!.

Intercontinental, “The Marmara”ya dönüşmüş, “maksat hasıl olmuş, her şey planlandığı gibi gerçekleşmişti”… (Türkiye’ye asker gönderilemiyordu, bunun ne kadar tehlikeli olduğunu İstiklâl Savaşı’nda görmüşlerdi; o halde “B Planı”na geçilmeli, kültür gönderilmeli; Intercontinental, ilahların diline tapan işbirlikçi kodomanların da desteğiyle The Marmara’ya dönüştürülmeliydi.)

Ama unuttukları bir şey vardı:

Mustafa Kemal o zaman bunlar için “Geldikleri gibi giderler!” demişti…

Gitmişlerdi gerçekten.

Yine gideceklerdi.

Çünkü Türk Milleti’nin genlerine İstiklâl Savaşı ile yerleşen o bağımsızlık ruhu, “her şeye rağmen” Taksim’i yine hınca hınç doldurmuştu…

Gerçek maksat hasıl olacak, her şey panlandığı gibi gerçekleşecek bir gün…

Bu kaçınılmaz…

1 Mayıs 2010 Cumartesi

"THE" 1 MAYIS 1977


Birkaç metre önümdeki kız göğsünden vurulup yere düştüğünde, Atatürk anıtının yanında yere boylu boyunca uzanmış, sigaramı yakmaya çalışırken buldum kendimi.

Çakmak bir türlü yanmıyordu.

İntercontinental Oteli’nin 4. ve 5. katından üzerimize ateş eden adamların silahları sustuğunda, her taraf cesetlerle ve yaralılarla doluydu…

Emekçiler ölmüştü…

Emekçiler yaralanmıştı…

Emekçiler dağıtılmıştı…

O kız öldü mü bilmiyorum.

Ama belleğimde kalan en hazin şey, o kızın vurulması veya üst üste yığılan vatanseverlerin cesetleri değildi; neden bilmiyorum, beni en çok hüzünlendiren ve bugüne kadar hâlâ unutamadığım şey, herkes can havliyle kaçışıp dağıldığında, tüm alana yayılıp kalmış olan sahipsiz binlerce ayakkabıydı.

Ayakkabı tekleri…

Binlerce…

Hitler’in Yahudi katliamıyla ilgili filmlerde o üst üste yığılmış sahipsiz ayakkabıları her gördüğümde hep Taksim’i hatırlarım.

Silah sesleri de hâlâ kulaklarımda.

Silah sesleri de hâlâ kulaklarımda; çünkü 1 Mayıs 1977 henüz bitmedi, o kalleş gün hâlâ devam ediyor!..

Benim de içinde bulunduğum gurubu kastederek “Maocular Taksim’i Bastı!” diye ahlâksızca manşet atmıştı o kalleş gazete; aynen bugün attığı manşetler gibi adice bir yalandı bu da!..

Oradaydım, biliyorum; bana ateş edilmişti, bize!..

O gün biz ölmüştük orada, emekçiler…

Ahlâksız gazetenin iddia ettiği gibi olsaydı, Taksim’i biz basmış olsaydık, ölenler Türk emekçiler değil, İntercontinental’e konuşlanan amerikalı suikastçılar olurdu…

“Kısa yaz, yumuşak yaz, basit yaz!” diye uyardı birkaç gün önce bir dostum; okuyucu, okumuyormuş…

Bu konuda ayrıntıya girmeye kalkarsanız her şey birbirine karışır zaten; otuz üç yıldır çözülmedi (“çözülemedi” değil; çözülmedi.), ben bir yazıda mı çözeceğim…(Aslında çözülmesine gerek de yok, çünkü “çözülecek” bir şey yok; her şey ayan beyan ortada…)

Kısa, -ne demekse- yumuşak ve basit…

1 Mayıs 1977 suikastını Türk halkına kim yaptıysa, aynı şeyleri bugün de yapmaya devam ediyor.

Emekçilerin gaspedilen hakları…

Özelleştirmeler… (Fabrikalar, limanlar, petrokimya tesisleri, iletişim kuruluşları… Hepsi gitti, hepsi… Sırada köprüler, otoyollar ve nehirler var; bunlar da bittiğinde ruhlarımız… Kimi ruhlar çoktan özelleştirildi bile; bu devşirmeler, emekçiler için mücadele ettikleri o yılları “cinnet günleri” diye isimlendiriyor artık; bugün hepsi liberal(!), hepsi ABD ile kucak kucağa…)

500 Milyar dolara ulaşan iç ve dış borç…

Açlık sınırında yaşayan milyonlar, işsizlik cinnetindeki milyonlar, asgari ücret zulmünde inleyen milyonlar…

Günde ancak 3 gram kırmızı et tüketebilen Devlet memurları…

Bölünmenin eşiğindeki bir Ülke…

Açlara, perişanlara, yoksullara karşı; lüks ve debdebe içinde, üç gün üç gece düğün yapan Müslüman(!)lar; Varlık Barışı’nda 7 katrilyon beş yüz trilyon lirayı “ak”layanlar; süpermarket/özel hastane zinciri kuranlar, yeni medya patronları, yeni dolar milyarderleri…

Mehmet Koca bugün köşesinde “Etimle Oynama!” diye isyan ediyor.

Oynar sevgili dostum, oynar!.. Sizin yazmanız önemli değil, “okuyucu” bunu “okuyor” mu; önemli olan bu!.. “Okuyucu”, “okumuyorsa”, o neden oynamasın ki?!.

Ben ne dediğinizi anlıyorum.

Okuyorum çünkü.

Oradaydım çünkü…

“Okuyucu”, “okuyamıyorsa”, o oynar; 1 Mayıs 1977’de yaptığı gibi, çünkü 1 Mayıs 1977 bugün de devam ediyor.

Yaşam çoğu kere “belirtiler/izler/işaretler” sunar bize; hiçbir şey tesadüf değildir çünkü…

Bir dostuma, “Bu ‘the’ da ne demek Allahaşkına?” diye sorduğumda bana şu iletiyi geçti:

“The = Definite article (a specific object that both the person speaking and the listener know)
The = Belirli tanımlılık (konuşan ve dinleyenin her ikisinin de bildiği belirli bir şey.)”

Peki; Türkçe’de böyle bir şey var mı?

Burası Amerika mı?

“Okuyucu”, “okuyabiliyorsa”; daha doğrusu “okumaya niyeti varsa” yaşam ona bu izi/işareti/belirtiyi çok veciz bir biçimde sunuyor zaten.

Bugün, 1 Mayıs 1977’de üzerimize ateş açılan o otelin ismi ne?

“The” Marmara…

Peki, burası Amerika mı; o “the” ne oluyor?!.

Anadilimize de mi suikast yapılıyor yani?

Yoksa gerçekten “çok belirli” bir şey olduğu için mi böyle isimlendirilmiş bu “anıt”!..

1 Mayıs 1977 hâlâ sürüyor…

Suikast devam ediyor…

Taksim-Silivri hattına ek otobüs seferleri konuyor artık.

Suikastçı kim peki?

The assassin is very puşt, isn’t it?

Suikastçıyı kendi dilinde, amerikanca yazdım, hâlâ okuyamıyor mu okuyucu?

O halde bu zulüm, bu 1 Mayıs 1977 daha çok sürer ciğerim…

Daha çok sürer…

Neydi “the”?

Konuşanın ve dinleyenin her ikisinin de bildiği belirli bir şey…

Sen bu “belirli şey”i bilmiyormuş gibi yapmaya devam et ciğerim.

Sen bilmiyormuş gibi yapmaya devam et!

Yarın, ikinci bir İstiklâl Savaşı yapmak zorunda kaldığında bu söylediklerimi hatırlarsın!..

Ben sert, karmaşık ve uzun yazıyorum…

Sen “okumama”ya devam et!..

“Okey?”

Hiçbir şey tesadüf değildir, demiştim ya; Mehmet Koca, yukarıda andığım “Etimle Oynama!” adlı çalışmasını bakın nasıl ürpertici bir biçimde bitiriyor:

“Yoksa yakında Akdeniz açıklarında Türkiye Limanlarına yanaşmak için bekleyen çok sayıda gemi belirir, haberiniz olsun!”

Tesadüf(!)’e bakın!..

Ve diğer “tesadüf”e:

İnterncontinental’den “The” Marmara’ya…

Çok karmaşık gerçekten, çok sert ve çok uzun…

Isn’t it?