21 Mart 2009 Cumartesi

Evrim Teorisi IV - Sonuç

Şimdiye kadar münhasıran gökler’den hareket ettik ve bu konuda bugüne dek ileri sürülenleri sınamak için Yaratılış’ı anlamaya çalıştık.
Ortaya sürdüğümüz verileri şifreler bazında kısaca bir toparlamak gerekirse, şöyle bir sonuçla karşı karşıyayız:
1) Her şeyin oluşması için Arz yeterli bir zamana sahip; bazı ehli kitap ilahiyatçılarının iddia ettiği gibi, Dünya ne 6.000 yaşında, ne de yaratılış 6 x 24 saat sürmüş.
2) Bildiğimiz anlamda “yaşam”, gökten indirilip yerde tutulan bir su (Müminun, 18) ile ve o suyun içinde başlamış; ve tabii yaşayan her şeyin özü su. (Gökten indirilen bu su ayrıntısına giremedik; burada sözü edilen su, “yağmur” değil, başka bir şey. Yağmur başka ayetlerde uzun uzun anlatılıyor. Başka bir çalışmada açarız inşallah. Küçük bir pencere: Arz’a çarpan ve su buzundan oluşan bir meteor mu acaba?)
3) Bütün canlılar tek bir “ortak ata”dana gelmişler. Hepimizin, tüm canlıların tek bir atası mevcut; Kitap’ın deyimiyle “hepimiz tek bir canlıdan yaratılmışız”.
4) Kozmos’un oluşturulmasında göze hemen çarpan bir aşama mevcut; ama biraz sağduyu, bu aşamanın canlılığın/yaşamın oluşumunda da rol oynadığını su götürmez bir biçimde ortaya koyuyor. Yaşam ortaya çıktıktan sonra belirli aşamalardan geçerek insana dek ulaşıyor.
5) İnsan “henüz hiçbir şey değilken”(Meryem, 67)den alınıp bugüne getirilene dek, sürekli olarak biçimlendirilmiş. İnsan için bir düzgünlük amaçlanmış ve insan o amaçlanan düzgünlüğe Allah tarafından ulaştırılmış. (Bu şaşkınlık uyandıracak kadar ilginç ayet üzerinde biraz durmanızı öneririm; bizzat Kuran’dan okumalısınız. “İnsan” veya “prototipi” mevcut, ama henüz hiçbir şey değil!)
6) Canlı türleri kendi içlerinde değiştikleri gibi, türler, birbirine de dönüşebiliyor. Bir canlı türü, bir başka canlı türü halini alabiliyor.
7) İnsanoğlu, üstün bir yaratık. Tamam; Kâinattaki en üstün yaratık değil belki ama en üstün olanlardan biri. Hiç kuşkusuz, Arz üzerinde yaşayan diğer canlı türleriyle kıyaslanmayacak kadar üstün.
8) Yaratılış söz konusu olduğunda, rastlantısallıktan bahsetmek mümkün değil! Şu klasik “alın yazısı” anlamında olmayan bir “kader” her şeye hakim. Her şey, bir planın, kozmik bir tasarımın bir ürünü. Özele indirgersek, “yaşam” ve “insan” rastlantı ürünü değil. Bilinçli bir oluşum söz konusu. Kısacası bir “yaratılmışlık” söz konusu; rastlantı sonucu oluşmuşluk değil. (Evrim Teorisi ile bu şifreden itibaren “görece” çelişmeye başlıyoruz.)
9) Allah, her şeyi yarattıktan sonra, bir yerlerden kayıtsızca bakıp Yaratılış’ın pörsütülmesine izin veren bir Güç değil; gerek gördükçe müdahale ediyor! Mükemmel olması gereken bir tasarım müdahaleye neden gerek duysun, diye düşünülebilir; evet, mükemmel bir tasarım mevcut, ama mükemmel bir “özgür irade” de mevcut. Bu özgür irade, Esas İrade’nin izniyle, “okul”daki müfredatı bazen pörsütme gücüne de sahip olacak kadar “akıllı”; belki bu da “müfredat”ın bir parçası. Öyle veya böyle, Yaratılış’a Allah tarafından bir müdahale olduğu su götürmez bir gerçek. (Evrim Teorisi ile bu şifrede bir hayli ters düşüyoruz; ve esasen düşmeliyiz de! Bilimin görevi burada son buluyor çünkü; bilim, o muazzam görevini başarıyla ifa ediyor ve bir kenara çekiliyor. Çekilirken de herhangi bir saygısızlıkta bulunmuyor üstelik.)
Tüm bunlar, Mesaj’dan çıkardığımız sonuçlar.
Söyler misiniz; yaşamı boyunca biyolojiyle hiç ilgilenmemiş biri dahi bu göstergelerden bir “evrim”e ulaşmıyor mu? Kendinize şunu sorar mısınız: Allah bu hususta neden bu denli bilgi ile donatmış Kitabını?
Şifrelerin ışığında baktığımızda, insanın maymundan türediğine dair hiçbir bilgi yok değil mi?
Gayet tabii olmayacaktı, çünkü insan maymundan türememişti; zaten Darwin de bunu iddia etmiyordu. Bilim dünyası, maymun ile insanın bir primat türünden, ortak bir atadan evrimleşerek geldiğini söylüyor; bunun neresi İslam’a aykırı?!. (“İnsan var ama henüz hiçbir şey değil”; hatırladın mı?)
İnsanın neden türediği bilimi ilgilendiren bir konu. Peki bilim nedir? Allah’ın bir başka Kitabı değil mi? Bilime duyulan bu korku neden?
Akla şöyle bir soru da gelebilir: Kuran neden her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlatmıyor da, bazı şeyleri anlamak için bilime ihtiyaç duyuluyor?
Kuran’ı incelediğinizde şaşırtıcı bir şeyle karşılaşıyorsunuz: Kuran sadece Yaratılıştan söz etmiyor ki; hukuk, felsefe, ekonomi, kimya, astronomi, jeoloji, tıp, sosyoloji, psikoloji…
Bunların tümü en ince ayrıntısına kadar anlatılsaydı, Kuran bir stadyum’a sığmayacak büyüklükte bir hacime sahip olurdu; ve o zaman insanların akıllarını çalıştırmalarına gerek kalmazdı tabii. Oysa, yukarıda “akıl” ile “öte taraf” arasında bir ilişki, bir bağlantı olduğunu görmüştük. Kız çocuklarını diri diri gömen cahil bir topluma bir stadyum hacmindeki kitap gönderilir mi?!. (Jeolog dostlarım, “Siz dağları donuk durgun görürsünüz, oysa onlar bulutlar gibi dolaşmaktadır.” mealindeki ayet yeteri kadar açık değil mi; bu, henüz hiçbir bilimsel keşfe vakıf olmayan “görece” ilkel bir insan toplumuna daha veciz nasıl anlatılabilirdi ki?!.)
Peki, şimdi niye göndermiyor?
Gerek yok ki; bilim, “sırası gelen” her şeyi çözüyor zaten.
İşte sırf bu nedenle bile, din ile bilimin kavga etmemesi gerekiyor; herkes kendi işine bakacak!
Sen ona hurafeci diye saldırırken öteki de seni Allahsız komünist diye damgalarsa, işte böyle binlerce yıl kavga eder durursun!
Ama bu kısa çalışmada anlatmaya çalıştığım şey tam da bu işte: Bilim ile Kuran çelişmiyor! (Çeliştirmek için özel bir gayret sarf ederseniz, başka tabii!)
Bu çalışmayı da bu nedenle yaptım işte!
Bilim ile Kuran çatışmıyor; bırakalım Darwincilerle Hıristiyan ve Musevi ilahiyatçılar kozlarını paylaşsınlar; bizim böyle bir sorunumuz yok ki. (Esasında onların da yok, bu ayrı bir şey.)
“Biz insanlar, bir ağaca kıyasla değişik görünüşteyizdir. Hiç kuşkusuz, dünyayı bir ağacın algıladığından farklı algılarız. Fakat molekülün asıl yapısına bakınca, ağaçla insanın kalıtım açısından nükleik asit kullandıkları görülür. Hücrelerimizin kimyasal yapısını denetleyici enzimler olarak proteinleri kullanmaktayız. İşin daha da anlamlı yanı, nükleik asit bilgisini protein bilgisine çevirmek için, insanın da, ağacın da, gezegenimizdeki hemen tüm öteki yaratıkların da aynı şifre kitabını kullanmakta oluşlarıdır. Molekül benzerliği açısından temeldeki bu birlik için yapılabilecek akla uygun açıklama şudur: Ağaçlar da, insan da, balık da, salyangoz da, kısaca tüm canlı varlıklar, gezegenimiz tarihinin ilk dönemlerinde tek ve aynı yaşam başlangıcından kaynaklanmışlardır. (…) Bilinen organik molekül sayısı on milyarı aşar. Oysa bunlar arasında yalnızca ellisi yaşamın temel faaliyetlerine gereklidir. Aynı örüntüler değişik işlevler için şaşılası bir düzenle kendilerini koruyarak yinelenirler. Yeryüzündeki hayatın temelinde yatan ve hücrenin kimyasal yapısını kontrol eden proteinlerle kalıtsal talimatları taşıyan nükleik asitlerden oluşan moleküller, hem bitkilerde, hem hayvanlarda temelde aynıdır. Çınar ağacının da, bizlerin de yapısı aynı harçtandır. Zaman açısından yeterince geriye doğru gidildiğinde ortak bir atamız olduğu anlaşılır.”(Carl Sagan/Kozmos-Evrenin Ve Yaşamın Sırları/Altın Kitaplar Yayınevi, 1990.)
Ateist diye küfür ettiğiniz bu müthiş adam, bu olağanüstü ruh, bu seçkin abide bunları neredeyse 20 yıl önce söylemişti, şu anda yaşasaydı kimbilir daha neler söyleyecekti! Fena mı olacaktı yani! Adam farkında bile olmadan Kuran’ın emirlerini yerine getiriyor, tabiatı araştırıyor, insanın ve Kâinatın oluşumu hakkında ömür tüketiyor. Siz bu sözlerde Kuran’a aykırı bir şey görebiliyor musunuz? (Üstelik bu muazzam bilgin, bilim alanında son derece muhafazakâr/ihtiyatlı biriydi; tüm yaşamını bilime ve Evren’deki diğer canlılarla iletişime adamıştı.)
Ben bu mübarek adamla neden kavga edeyim ki?!.
Darwin’in “doğal seçilim”i temelde üç önerme üzerine bina edilmiştir:
1) Organizmalar değişir ve değişiklikler (en azından kısmen) kalıtımla yavrulara aktarılır.
2) Organizmalar hayatta kalabilecek olandan daha fazla yavru yapar.
3) Ortalama olarak, çevre koşullarına en uygun yönde değişiklik gösteren yavrular hayatta kalır ve ürer. Böylece, yararlı değişiklikler doğal seçilim yoluyla topluluklarda birikir.
Ben bu adamla neden kavga edeyim?!.
“Bu üç önerme doğal seçilimin nasıl işlediğini anlatsa da, Darwin’in bu ilkeye biçtiği temel doğruyu göstermeye yetmez. Darwin’in kuramının temel iddiası, doğal seçilimin, uygunsuzluğun celladı olmakla kalmayıp aynı zamanda evrimin yaratıcı gücü olduğudur. Doğal seçilim uygunluğu da kurmalıdır; her kuşakta rastlantısal olarak oluşan çeşitlilik tayfının en uygun kısmını koruyarak adım adım uyum yaratmalıdır.” (Stephah Jay Gould/Darwin Ve Sonrası/TÜBİTAK-Popüler Bilim Kitapları, 2000.)
“Rastlantısal olarak oluşan çeşitlilik tayfı…”
N’olmuş?!. Her şey o denli mükemmel ki, adam bunu yaratabilecek bir Güç’ün olduğunu kabul bile edemiyor ve bunu rastlantısallığa bağlıyor. (Belki de, o Güç’ü kanıtlamak mümkün olmadığı için, bunu görmezden geliyor; çünkü bunu deneyemiyor, sınayamıyor, gözlemleyemiyor, tekrar edip aynı sonuçları alamıyor.)
Bu adam birtakım şeyleri rastlantıya bırakıyor, hatta her şeyi rastlantıya bırakıyor diye bilim dünyasına sunduklarını tümden inkâr mı etmem gerekiyor? Bir zamanların islam ilahiyatçılarının icmaı, yani ortak kanaati dünyanın düz olduğu yönündeydi, buna uygun fetvalar yayınlıyorlardı; sırf bu konuda hata yaptılar diye, o bilginlerin tüm birikimlerini inkâr mı edeceğiz şimdi?!. (El Ezher Üniversitesi’nin Dünya’nın düz olduğu konusunda açıklaması var, deniyor, ben görmedim; kaynak aktaramayacağım için bunu parantez içinde veriyorum.)
“Doğal seçilime çok basit bir örnek, yeşil bir ağacın üzerinde yaşayan yeşil ve beyaz yaprak bitlerinden, beyaz olanların silinip gitmesi; yaprağın rengine benzerliğinden dolayı doğal bir koruma kazanan diğerlerinin avcılardan kurtulma yetenekleri nedeniyle nesillerini sürdürebilmeleridir.”(Gould/aynı eser.)
Buna nasıl itiraz edilebilir?
Evrimci İslam bilgini Cahız, bunu, esmer bir adamda koyu renk bitler ve kızıl saçlı bir adamda kızıl renkli bitler örneği ile açıklıyordu. Esmer adam, beyaz veya kızıl bitleri kolayca görüp öldürmekte, ama göremediği için öldüremediği siyah bitler yaşamaya devam etmekteydi.
Bu kadar mantıklı bir şey nasıl inkâr edilebilir?!.
Bakın, bizden bir örnek. Profesör Doktor Filiz Perkün, bundan 35 yıl önce neler yazmış:
“… Hayvanlarda kesintili olan diş dizeleri ilkel maymun olan parapithecus’lardan beri kesintisiz hale dönüşmüştür. İnsanlarda ise bütün dişler birbirine değecek şekilde dizilir ve diş dizeleri kesintisizdir.
“Bunun yanında segital yön yüz küçülmesi diş dizelerini de etkilemiş ve insan diş dizelerinin bu yön boyutları da daha küçük bir hal almıştır. Bu küçülme diş hacimlerini de etkilemiştir. Maymunlarda bile görülen, köpek dişlerinin karşı çeneye taşması ve buna bağlı olarak maymun diasteması adı verilen aralıklar insanlarda yok olmuştur.
“Ancak, halen diş kavisleri ve dişlerin küçülme temposu, çene kemiklerinin ufalma hızına uymamakta ve belirli bir yavaşlık göstermektedir.
“Bu yavaşlığa bağlı olarak akıl dişlerinin sürme arızalarına ve dişlerin sıkışıklık ve çapraşıklıklarına daha sık olarak rastlanmaktadır.”(Prof.Dr.Filiz Perkün/Çene Ortopedisi- cilt 1/1973)
Diş Hekimim Nuran Çulcuoğlu, bu konuyu sorduğumda, bazı ailelerde artık yirmi yaş dişlerine sartlanmadığını özellikle belirtmişti. Ateşin denetim altına alınması ve yiyeceklerin pişirilerek yumuşatılması, eskisi kadar güçlü ve yoğun diş gerekliliğini ortadan kaldırmış gibi görünüyor.
Kimi insan, yırmi yaş dişlerinin çenesinde kendisine yer bulamaması nedeniyle çok sıkıntılı anlar yaşıyor, bu hepimizin bildiği bir gerçek; ne yani, Tanrı Yaratış’ta bir kusur mu işledi ki, bu tip “genel” sorunlarla karşılaşıyoruz?!.
Tabii ki, hayır; değişen şartlara göre biçimlendirilmemiz devam ediyor; hepsi bu! (Kudret’in büyüklüğüne bakın: Küçük bir transistörlü radyo, şartlar değiştiğinde ve geliştiğinde kendisi de gelişerek plazma tv olarak yaşamını sürdürüyor; Allah bu denli önemli bir eser üretmiş işte!)
Bunları söyleyen insanlara alay olsun diye muz uzatırlar ya hani; ne hazin bir yanılgı içinde olduklarını dahi göremiyorlar bunlar. Tamam, maymunla %99 akrabayız, ama bilmedikleri şey, o uzattıkları muzla da %50 akraba oluşumuz; bunu genetik bilimciler genlerle kanıtlıyorlar!
Son yapılan araştırmalar, Güney Amerikada yaşayan dev kertenkeleler ve boa yılanları üzerine. İkisi ciddi yakınlıkta akraba, ama kertenkelenin ayakları varken, yılanın yok. Bu ayaklar nasıl oldu da evrimleşerek kayboldu diye araştıran bilimadamları, inanılmaz bir Tanrısal Mühendislikle karşılaşıyorlar: Ayaklar kaybolmuyor aslında; ayakların oluşumundan sorumlu gen, o bölgedeki aktivitesine son veriyor ve ayaklar gövdeyle birleşiyor. Ama şaşırtıcı olanı, bu genin, bu ayak yapma yeteneğini hâlâ bağrında barındırıyor olması. Tanrı öyle muazzam bir şey yaratmış ki, yarın bir gün şartlar değişse ve ayaklar o yılana tekrar gerekli olsa, yapılması gereken tek şey o geni harekete geçirmek, bilim adamları buna aktive etmek diyorlar, hepsi bu. Daha da şaşırtıcı olanı, Tanrı o gene öyle kesin ve öyle matematiksel bir buyruk vermiş ki, o gen “ne zaman aktive olacağını/olması gerektiğini” biliyor; siz kabul etseniz de etmeseniz de, siz komünist ateistleri hapislere koysanız da koymasanız da!
İşte bir başka hazin olan şey de bu: Evrimci, farkına bile varmadan Yaratıcı’nın ne muazzam bir Sanatçı olduğunu anlatırken, yobaz kafa bunun tam tersini yaparak Tanrı’nın o kadar da yetenekli olmadığını kanıtlamaya çılışıyor; çelişkiye bakın! (Gözünü sevdiğim Müslüman kardeşlerim, Allahaşkınıza dikkat: Sözüm size değil; “karılarını kıskanmayan komünistler” kadar aşağılık iftiralar atan namussuzlara! Onlar kendilerini bilirler!)
“Az gittiler uz gittiler, bir arpa boyu yol gittiler. Balinaların karada yaşayan dört ayaklı atalarının arka bacakları zamanla bir yumruya dönüştü. Pokicetus yürüyordu, ama ambolucetus hem yüzüyor, hem yürüyordu. Omurgasına eklemlenen leğen kemiği sayesinde karada kendi ağırlığını taşıyabiliyor; bu arada perdeli ayakları, omurgasını dalgalandırarak yüzerken, su altında ek güç sağlıyordu. On milyon yıl sonra, boyu 18 metreyi bulabilen yılan benzeri Basilosaurus’un küçülmüş bacakları vardı. Bazı kanıtlar, diz eklemleri ve ayaklarına kadar hâlâ tam olarak varlığını koruyan bu bacakların, çiftleşme konumunu almaya yardımcı olduğunu düşündürüyor. Bugün, balinanın arka bölümleri çok küçük ve içerlek daha çok üreme organlarına destek oluyor. Daha uzun ellerin ve ayakların kodunu taşıyan genleri de koruyorlar, hatta bazıları bir ya da iki bacaklı doğuyor. Bundan 15 yıl önce, erken dönemleriyle ilgili o kadar az şey biliniyordu ki, yaradılışçılar balinaları, günümüzdeki türlerin doğal seleksiyon sonucu ortaya çıkmış olmadığına dair iddialarının kanıtı olarak gösteriyorlardı. Oysa şimdi, balinalar evrimin en iyi örneklerinden biri oldular. (National Geographic, Kasım, 2001)
Buyrun size türlerin dönüşümü!
Bunda tanrısal olmayan ne var?!.
Dergi “yaratılışçılar” derken tabii ki kendi dünya görüşünü ortaya koyuyor; tamam da bu neyi değiştirir. Onlar rastlantısal mutasyonlar desinler, biz Allah diyelim; bu, türlerin -gerektiğinde- birbirine dönüştüğü gerçeğini değiştiriyor mu?!.
Yukarıda altını çizdiğim cümleyi bir kez daha okuyun; “daha uzun ellerin ve ayakların kodunu taşıyan genleri de koruyorlar.”; Yaratıcı bu denli muhteşem bir “kodlama” yapmış işte. Yarın ihtiyaç olursa o kol ve bacaklar tekrar çıkabileek yeteneği bağrında barındırmaya devam ediyor.
Sonuçta türler birbirine böyle dönüşüyor işte!
Ama önemli bir mesele var; ve yavaş yavaş işin can alıcı noktasına da geliyoruz tabii…
Bakın bir ateist(!) bilimadamı nasıl da kıvranıyor(!): “Darwin’in 130 yıl kadar önce ortaya koyduğu bu teori hâlâ aşağı yukarı aynı şekliyle kabul görmektedir ve birçok olgunun açıklanmasında başarılı olmuştur. Ancak, bilinç konusu bir istisna oluşturuyor gibi görünmekte, Darwin’in teorisinin kalıplarına uymayı inatla reddetmekte, büyük ve başa çıkılması zor bir sorun olmaktadır.” (Marian Stamp Davkins/Hayvanların Sessiz Dünyası/TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, 2000. Bu bilimci, su katılmamış bir evrimcidir ve “namuslu” biri olduğunu da işte böyle ortaya koymaktadır.)
Benzer sıkıntıyı Darwin de yaşamış: “Maymunların zekasının niçin insanlar kadar gelişmemiş olduğu sorusuna, ancak genel sebeplere dapanarak cevap verilebilir. Birbirini takip eden gelişme basamakları hakkında bilgisizliğimiz gözönünde tutulacak olursa, daha kesin herhangi bir cevap beklemek anlamsız olacaktır.” (İnsanın Türeyişi/Charles Darwin/Sol Yayınları, 1968/Sayfa113)
Aynı kaygıyı taşıyan bir başka namuslu ateist daha var, bakın neler diyor: “Bu sorular herkesi olduğu kadar bilim insanlarını da meşgul etmektedir. Daha sonra göreceğimiz gibi bugün bazı tezler ortaya koysalar da biyologlar için bilinç hâlâ başa çıkılması zor ve şaşırtıcı bir sorundur. Şaşırtıcıdır, çünkü onların, bilinen evrimsel bakış açısına tam uymamaktadır. Bu, bilim insanlarının kendilerini rahatsız hissetmelerine yol açar. Öyle ki bazen bilincin bilimsel bir konu olduğnu bile reddederek bunun, bilimsel olarak ele alınamayacağını ve dolayısıyla herhangi bir bilimsel teori için sorun oluşturmadığını söylerler. Ama gerçekte bir sorundur ve dahası biyolojinin kilometre taşlarından biri olan Darwin’in doğal seçilim teorisi açısından bir sorundur.” (Marian Stamp Dawkins/Hayvanların Sessiz Dünyası/ TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, 2000)
Peki, Darwin’in yakın dostu ve yandaşı Thomas Henry Huxley, 1863’te ne diyordu: “İnsanlarla hayvanlar … arasındaki uçurum derinliğine hiç kimse benden daha çok inanmış değildir. … çünkü olağanüstü düşünme ve konuşma yeteneği yalnızca onda vardır; ve o … bu yeteneğinin üstünde, bir dağın doruğunda dikilir gibi, kendisine göre aşağıda kalmış soydaşlarının çok yukarısında durarak, gerçeğin tükenmez kaynağından derilen ışın demetini, yer yer, o görkemli benliğinden yansıtır.” (Aktaran: Roger Levin/Modern İnsanın Kökeni/TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, 2000)
Hüzünlendirici bölümlerdeyiz değil mi?
“Bilinç” sahibi bir yaratık olarak insan, nedenini tam olarak çıkaramasa da, insanı sözde yücelten tüm bu satırları içine sindirmekte zorlanıyor; psikolojisi, yolunda gitmeyen bir şeylerin varlığını fısıldıyor kulağına… Büyük deha Freud’un tanımlamalarıyla; “süperego”, “ego”nın işlevini ıskalamasından huzursuz, bilinçsiz bir hayvansal içgüdünün itelemesiyle “ego”ya diş gösterip durmakta!
“Tanrı’nın Nefesi” ile ödüllendirildiği veya yeryüzünde “halife kılındığı” için olsa gerek, insan, bu anlatımların satır aralarında, yaratılışına uymayan birtakım alçaltıcı ithamların gizliliğine dair kuşkular duymaktan kendini alamıyor.
Şifrelerin işaret ettiği üstün yaratık, tüm yaratılmışları kucaklayıp emanetine alan üstün ve ayrıcalıklı bir yaratık; o bir insan!
Ama, biyolojik araştırmaları bilimle sınırlamak zorunda olan bilimadamlarının evriminin üstün yaratığı bu şerefe nail değil; çünkü o bir insan değil, o bir hayvan-insan!
Görünen o ki, şifrelerin üstün yaratığı “insan” ile, Evrim Teorisinin üstün yaratığı “hayvan-insan” arasında gerçekten derin bir uçurum var!
Darwin’in ilham perisi Adam Smith’in ve izleyicilerinin sadece kendi çıkarını düşünen ve bunu yüce bir ilke edinen, tüm soylu duygulardan bihaber bu üstün hayvanı, Allah’ın “halife” olarak atadığı, merhamet sahibi, şuurlu, fedakâr; bir gün öleceğini ve kendisine Nefesinden üfleyen Yaratıcı’sına hesap vereceğini bilen özel bir yaratık değil! O, hayvanlar aleminin üstün bir üyesi; hepsi bu! (Bu insanların dönem dönem ırkçılığa varan sapkın görüşler ileri sürmeleri tabii ki yanlıştı; Batılı beyazın diğer türlerden üstün olduğunu söylemeleri tabii ki yanlıştı, ama bu o şartlarda, o adamlara pek de yanlış gelmiyordu, çünkü ırkçılık o tarihlerde ayıplanan bir şey değildiBize düşen görev, bu sapkın görüşü mahkûm etmekten ibarettir; teoriyi olduğu gibi dışlamak değil. Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombasını Einstein mi atmıştı yani?!. Bugünün birçok teknoloji harikasını bu bilgine borçlu değil miyiz?!.)
Peki; bu durumda Darwin’i tümden reddetmemiz mi gerekiyor?
İşte tüm sorun bu!
Bilimin işi buraya kadar; ve bilim işini namuslu bir biçimde ve tam olarak yapıyor!
Bize düşen, bilimin bu tıkandığı noktada devreye girmek ve sorunu “inanç” düzeyine taşıyarak kabul edilebilir tezler ileri sürmek… (Tez, antitez ve sentez böyle oluşuyor işte; bu da Allah’ın bir yasası! İnananlar da olacak, inanmayanlar da, hatta kafası karışık olanlar da… Ama hakaret, hele iftira hiç olmayacak!)
Darwin, Adam Smith ve benzerlerinin -izah edemeyecekleri için ve esasen izah etmelerine de gerek olmadığı için- telaffuz etmekten özenle kaçındıkları o yüce haslet “merhamet”, doğal seçilim tarafından şekillendirilen “rastlantısal” mutasyonrların refakatindeki içgüdülerden mi mürekkep?!.
Böyle şey olur mu?!.
Her şey bir rastlantıdan mı ibaret gerçekten?!.
Bakın “namus” nasıl önemli bir erdem: “Şimdi bir düşünün: Yumurtanın içindeki moleküller üzerinde, kimyasal süreçlerin hızını düzenleyen maddelerin üretimini başlatıp durduran binlerce komutun yazılı olduğu iddiasından daha inanılmaz bir şey olabilir mi? Önceden oluşmuş parçalar fikri çok daha akla yakın geliyor. Kodlanmış Komutlar görüşünü destekleyen tek şey ise, bunun var olduğunun görülmesidir.” ( Stephan Jay Gould/Darwin Ve sonrası/Doğa Tarihi Üzerine Düşünceler/TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, 2000)
Bu sevgili bilimadamı daha ne yapsın ey Müslaman kardeşlerim? “Evet, bunlar var, görüyorum, ama inanamıyorum işte!” diye namuslu bir biçimde itiraf ediyor… (Bilimadamının görevi dinin sahasına girmek değil ki, o gözlem, bulgu ve deneyinin sonuçlarını açıklar, siz de bundan yararlanırsınız; hepsi bu! Ameliyata girerken canınızı emanet ettiğiniz cerraha “Sen Tanrı’ya inanıyor musun bakalım!?.” diye soruyor musunuz?!.)
Batılı dürüst bilimadamlarının bu imdat çığlıkları beni nasıl hüzünlendiriyor bilemezsiniz; ama daha hüzünlendirici olanı, İslam dünyasının bu çığlıklara kulak kapatmadaki dirençliliği… Bu kısa çalışmanın kitaplaştırılmaya çalışıldığı günlerde (Ekim veya Kasım 2000), gazetelerde çıkan haberlere göre, zalim diktatörlerce yönetilen İslam ülkelerinden birinde, “kadını incitmeden dövmenin suç olmadığı”na dair bir mahkeme kararı yayınlandı; incitmeden dövmenin tarifi de: Mahkeme kararına göre, dövülen kadının kemikleri kırılmadığı sürece “incitme” vücut bulmuyormuş!.. (Bu olay Darwin’den yaklaşık 150 sene sonra oluyor… Ama haklısınız; bunun Evrim Teorisi ile ne ilgisi var ki!)
İlk yedi şifrede bire bir örtüşen evrim ve Kuran, 8. şifre olan “Kodlanmış Komutlar Silsilesi” meselesinde biraz ters düştü, değil mi?
Ama son sırada çok daha ters bir mesele var: Yaratılışa Müdahale…
Bakın Gould nasıl şaşkına dönüyor: “İnsanları ve şempanzeleri tam olarak birbirinden ayıran hiçbir özellik ya da yetenek bulunmadığını kabul etsek bile, en azından aramızdaki genetik farklılıkların epey büyük olduğunu söyleyebiliriz. Ne de olsa, iki türün görünüşü çok farklıdır ve doğal koşullar altında çok farklı davranırlar. Ancak yakın zaman önce, Mary-Claire King ve A.C.Wilson, iki tür arasındaki genetik farklılıkların bir dökümünü yayınladılar. Sonuçlar, sanırım çoğumuzun hâlâ yaşattığı eski bir önyargı için oldukça sarsıcı nitelikte. Günümüzün bütün biyokimyasal tekniklerinden yararlanarak ve olabildiğince fazla proteini inceleyerek elde ettikleri sonuca göre, genel genetik farklılığın olağanüstü derecede küçük olduğu görülüyor.
“Güzel bir paradoks: aramızdaki farkların yalnızca bir derece meselesi olduğunu kuvvetle savunuyorum, ama yine de çok farklı hayvanlarız. Eğer genetik uzaklık bu kadar küçükse, biçim ve davranıştaki bunca ayrılığa neden olan şey nedir?
“Ortalama bir insan beyninin ağırlığı 1300 gram dolayındadır; kafamız, bu kadar büyük bir beyni alabilmek için, diğer hiçbir büyük memelinin kafasına benzemeyen, şişkin ve yuvarlak, balona benzer bir şekil almıştır.
“Bu ölçüte göre, bekleneceği gibi, şu ana kadar yaşamış en iri beyinli memelileriz. Başka hiçbir tür, memelilerin ortalama beyin büyüklüğünü bizim kadar aşmamıştır.
“Varacağım sonuç sıra dışı değil, üstelik havasını indirmekle iyi edeceğimiz şişkin egomuzu da teşvik ediyor. Ne var ki, beynimiz, büyüyen vücudumuzun talepleriyle ilişkili olmayan bir şekilde, gerçek bir büyüklük sergilemiştir.”(Stephan Jay Gould/Darwin Ve Sonrası/Doğa Tarihi Üzerine Düşünceler/TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, 2000)
Gould ve diğer evrimci bilimadamlarına sorulması gereken soru şudur: Vücudumuzun talepleri ile ilişkili olmayacak şekilde büyüyen beynimiz, bu nedenle, neden “doğal seçilimin bir ürünü” olsun ki?!. Doğal seçilim mekanizmasının büyük beyin hayranı olmadığını biliyoruz; doğal şartlara çok başarılı bir biçimde uyum göstermiş olan milyonlarca tür canlı mevcut, ama bunların beyni büyük değil. Biliyoruz ki, yeryüzündeki bütün organizmalar içinde, vücut ağırlığına göre en büyük beyne sahip olan organizma “Homo Sapiens”, yani biziz. Neden? Milyonlarca türde bu ayrıntıya girmeyen doğal seçilim, neden sıra bize geldiğinde “kodlanmış komutunu değiştirme” gereğini hissetsin?!.
Sevgili Gould, “Eğer genetik uzaklık bu kadar küçükse, biçim ve davranışlardaki bunca ayrılığa neden olan şey nedir?” diye soruyordu. Gould’u biraz “düşünmeye” davet ediyorum. (Aslında, mükemmel bir biçimde düşündüğüne eminim ve insanlık adına kendisine müteşekkirim; zaten düşünmese bu satırları yazamazdı.)
Oxford Somerville Collega’da öğretim üyeliği yapan Marian Stamp Dawking, hayvanlar dünyasını inceleyen bir bilimci; üniversitede hayvan davranışları konusunda dersler veriyor… Kitabından anlaşıldığı gibi, evrime inanan biri ve bunun doğal sonucu olarak Darwinci tabii… Tüm kitap boyunca “bilinç” denen olguyu araştırıyor; ve şu tespitleri itiraftan da kaçınmıyor:
“Biyolojide hâlâ cevap bekleyen sorulardan en derinlikli ve gizemli olanı bilinç konusudur. Böyle bir içsel yaşama niçin sahibiz? Bu olgu neden ve nasıl gelişti? …
“Doğal seçilim bilinçli canlıları bilinçsizlerden neden daha çok kayırsın?
“Eğer herhangi bir şeyi ne kadar iyi yaptıkları değerlendirildiğinde, bilinçli ve bilinçziz hayvanlar arasında bir fark yoksa o zaman bilinç doğal seçilim yoluyla evrilmiş olamaz”(Hayvanların Sessiz Dünyası/Hayvanlarda Bilincin Varlığı Üzerine Bir Araştırma/TÜBİTAK Bilim Kitapları, 2000.)
Hiç kimse, Darwinci doğal seçilimcilik açısından, “bilinç”in gerekliliğini savunamaz. Hatta doğru olan belki bunun tersidir; çünkü son derece başarılı milyonlarca tür, tam anlamıyla bilinçsiz bir yaşam sürmektedir. (Konumuz itibariyle “bilinç”i doğru tanımlamalıyız: O canlı “kendisinin farkında” mı; en azından “ben bir canlıyım, doğdum, yaşlanıyorum ve bir gün öleceğim.” diye düşünebiliyor mu? Yoksa harikulâde bir tasarımcı olan bal arısının bilinçsiz olduğu iddia edilebilir mi?)
O halde ortaya çıkan sonuç, “bilinç”in doğal seçilimin bir ürünü olmadığıdır.
Ancak bu yetmez; bilincin neyin ürünü olmadığını söylemek, neyin ürünü olduğunu söylemekten daha kolaydır, ama “bilinçli “ bir canlının kolay cevaplar yerine doğru cevaplar üzerinde “kafa yorması” da bizatihi bilincin bir talebidir!
“Beynin hacmindeki en büyük evrimsel patlama son birkaç milyon yıl içinde olmuştur.
“İnsan evrimi üzerinde çalışanlardan bazıları, beynin evrimindeki o muazzam patlamanın ardında bulunan ayırıcı baskının bir kısmının, ilk olarak, bilme işlemlerinden sorumlu olan neokorteks alanlarında değil, motor korteksde (vücudumuzun hareketlerini düzenleyen bölüm. Yürüme, oturma, atlama gibi. Y.Y.) yer almış olduğuna inanır. Onlar, insanların dikkati çeken yetenekleri olan; nesneleri isabetli fırlatma, zarif bir şekilde hareket etme, av hayvanlarından hızlı koşarak onları yakalama gibi şeylerin üsdünde dururlar. Bilme işlemlerinden sorumlu olan neokorteks sonradan atağa kalkmıştır. “ (Carl Sagan/Cennetin Ejderleri/e yayınları, 1986)
Hatırladınız mı: İnsan önce yaratılıyor, sonra şekillendiriliyor, sonra kıvama erdiriliyor ve “tamamlanıyor”… Sagan farklı bir şey söylemiyor…
İşte bu çalışmanın en temel sorusu budur: Bilme işlemlerinden sorumlu olan neokorkteks "neden sonra” atağa kalkmıştır. Onu atağa kaldıran şey nedir?
Tanrı’nın Nefesi tabii…
Sagan devam ediyor: “Düşünüleceği üzere, işaret dilleri sözcüklerle tamamlanmış ve sözcükler sonraları işaretlerin yerini almıştır; başlangıçtaki sözcükler o nesne veya hareketin sesle taklit edilmesi şeklinde ortaya çıkmış olabilir. … Fakat beyinde yeni bir kuruluş olmaksızın bütün bunlar gerçekleşemezdi.”
Tabii ki “beyinde yeni bir kuruluş” olmuştu; insanın içine Tanrı’nın Nefesi üflenmişti!..
“Adem, Adem olmazdan önce maymundu.”
Çalışmaya bu cümle ile başlamıştık ve tüm çalışma esnasında bazen satır aralarında, bazen de direkt olarak, Abdülkadir Bidil’in bu sözüne itiraz etmiştik.
Peki o halde kime müdahale edildi?
Yoksa bu soruyu “ne”ye müdahale edildi?” diye değiştirmek daha mı doğru olur!
Her şey, bundan 7.5 milyon yıl önce başladı… (Bilimin genel inanışı bu; siz isterseniz 1 milyon yıl deyin, isterseniz 39 milyon yıl, sonuç değişmeyecektir.)
Arz yeteri kadar hazırlanmış, “kıvamına erdirilmiş”ti; tüm bu “emanet”i sırtlanacak “bilinç” için her şey özenle hazırlanmıştı.
Yaratıcı’nın ta milyarlarca yıl önce bizzat kodladığı gibi, sonradan “insan” sıfatını alacak olan yaratık “müdahale” için hazır bekliyordu.
Yaratıcı’nın “iki elimle” diye tarif ettiği şefkat dolu ama liyakatle sorumlandırıcı o müdahale yapıldıktan 5.5 milyon yıl sonra (günümüzden iki milyon yıl önce), artık “Homo Habilis” olarak adlandırılılması gereken Australopithecus iki ayağının üzerinde devinmeye başlamış; ortak atadan geldiği maymunla arasına kesin bir sınır çizmişti. Artık yürürken ön ayağının dışını yere sürtmüyor, yani “setiklemiyor”; boş kalan ellerini kullanmayı öğreniyordu. Yaklaşık 300 milyon yıl daha geçince, sonraları “Homo Erectus” adını alacak olan bu yaratık, iki ayağının üzerinde rahatça yürümeye başlamıştı; çünkü omurgası artık dik durmasını sağlayacak biçimde değişikliğe uğramış, “S” biçiminde bir görüüm kazanmıştı. (Bu arada bir kısmını bildiğimiz, bir kısmını da asla bilemeyeceğimiz bir sürü şey oluyordu tabii; örneğin bu canlının “larinks”i boynunun aşağısına doğru kayıyordu, elinin başparmağı kavramaktan ziyade tutmaya yönlendiriliyor, ayak başparmağı büyük bir değişiklik geçiriyor ve yürüme işlevine uyarlanıyordu vs… Tabii, inanılmaz boyutlardaki beyinsel patlamayı saymazsak…)
Bu “tamamlanışlar” ve “kıvama erdirilişler”, bizim için inanılmayacak kadar uzun kabul edilecek süreleri içeriyor olabilirdi; ama Kozmik takvim esas alındığında, bunların neredeyse her biri bir “an”a karşılık geliyordu.
Nihayet günümüzden yaklaşık 100.000 yıl önce, deyim yerindeyse, tüm Kâinat’ın nefesini tuttuğu an gelişti: Beyni antık yeterli büyüklüğe ulaşan Homo Erectus, “Homa Sapiens”e dönüştürülüyor, yani “insan” haline getiriliyordu.
Tanrı’nın o Kudret dolu Muhteşem Nefesi, bu yaratığın içine üflendiğinde birçok şey birden oldu.
Allah ile insan arasında, ayrıntısını bilmediğimiz bir ahdleşme yapıldı; “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna insan, “Evet, sen bizim Rabbimizsin; buna tanıklık ederiz.” diye cevap verdi. (Araf, 172); o güne dek yaratılmış her şey “bilinç”e emanet edildi (Ahzâb, 72); yeryüzüne bir halife atanması kararlaştırıldı (Bakara, 30); “Ve Allah Adem’e isimlerin tümünü öğretti” (Bakara, 31)… (“İsimlerin tümünün öğretilişi”ni, “bilim yapma yeteneği ile donatılmak”, “şeyleri/olayları/olguları anlayıp yorumlayabilecek bilinç kapasitesine ulaştırılmak” şeklinde anlayabilir miyiz?)
Ve “niyetler”in de içinde yer aldığı “canlı yayın” böylece başlamış oluyor; Levhi Mahfuz “her şeyi” titiz bir biçimde an be an keydetmeye geçiyordu. Artık sahip olduğu “özgür irade”si nedeniyle bir parça “O” haline getirilen “insan”, mağrur bir ifadeyle kafasını göğe doğru kaldırıyordu...
Ve melekler toptan secde ediyorlardı!.. (Sâd, 73)
İnanıyormuş gibi yapanların anlamsız bir şiddetle inkâr ettiği, inanmıyormuş gibi yapanların ise artık kesinlikle tespit ettiği (ama itirafa gerek görmediği) bu gerçeği, moleküler antropoloji bakın nasıl açıklıyor:
“20. yüzyılda, antropolojiye ilişkin en belirgin gelişmelerden biri 1960’larda ortaya çıktı. Buna göre antropolojik araşatırmalar çoktan yok olmuş türlerin fosilleşmiş kemiklerine değil; bunun tam tersine, yaşayan hayvanlardan alınan kan örneklerine dayandırılıyordu. Genetik yakınlığı ölçmek için insanlarla insansı maymunlardan (şempanze, goril, orangutan) alınan kan örneklerindeki protein albüminlerine antikor yanıtının gücüne dayalı yetkin bir sınama yöntemi kullanılmaktadır. Buna göre, bu iki türe ait albümin yapısı aynı ise, yanıtın gücünün de aynı olması gerekir. Bir proteinin yapısı diğerinden ne denli farklı olursa bu yanıtın gücündeki farklılık da o denli büyük olur. Bu testlerin altında yatan varsayıma göre, protein yapısındaki benzerlik genetik yakınlığı, farklılıklarsa genetik uzaklığı belirtmektedir.
“Bu yöntemi uygulayan bilimadamları şu sonuca varmışlardır: bu üç insansı maymun arasındaki akrabalığın, bunların her birinin insana akrabalığından daha yakın olduğu yönündeki antropolojik değerlendirme yanlıştır.
“İnsanın atası şempanze değil, insanın yanısıra şempanzelerle gorillerin de ortak atası olan değişik bir tür kuyruksuz insansı maymundur.” (Modern İnsanın Kökeni/Roger Lewin/TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, 2000.)
Moleküler antropoloji, maymunla insanın ortak bir atadan geldiklerini kanıtlıyor, buraya kadar tamam; ama “insansı maymun” betimlemesine katılmıyorum; çünkü o atadan şu anda herhangi bir iz yoktur; dolayısıyla o yaratığa insansı da olsa “maymun” demek doğru değildir. Ayrıca betimleme biçimi neden “insansı maymun” da, “maymunsu insan” değil; o aşamada bu yaratık henüz insan değildi, tamam; ama yine aynı nedenle, o aşamada bu yaratık maymun da değildi. (O yaratığın maymun olduğu kanıtlansaydı buna itiraz etmezdim, gerek yok çünkü; ama şu anda bu kanıtlanmış değil.)
Aynı bilginin, aynı kitapta bir başka yerdeki betimlemesi bana daha kabul edilebilir geliyor:
“İnsan bugünkü Afrika insansı maymunlarının atası olmadığı gibi, onlar da bizim atamız değildir. İnsan da, Afrika insansı maymunları da (şempanze, goril, orangutan) ortak bir atadan gelmişlerdir.”

O atadan bugün herhangi bir iz mevcut değildir; çünkü Kadiri Mutlak’ın Mutlak Kararı’ndan sonra bu tür iki dala ayılmış, biri insan olma yönünde emin adımlarla yürürken, diğeri bugünkü insansı maymunları oluşturmak üzere evrimleşmeye devam etmiş, çeşitli dallar halinde günümüze kadar gelmiştir.
İşte bu nedenle soru, “ne’ye müdahale?” olmalıdır; çünkü insan maymundan gelmediği gibi, maymun da insandan gelmemektedir.
Son ortak ata ne insandır, ne maymun.
Müdahale için seçilen yaratık, bu müdahaleden sonra kendi orijinal yapısını kaybetmiş, maymun ve insan olarak iki türe dönüşmüştür.
İnsanın ve maymunun her ikisinin ortak bir atası mevcuttur; ve bu nedenle şempanze ile insanın genetik yapısı % 99 aynıdır. (Ve çok yakın akrabadır tabii.)
Ve o Muhteşem Nefes nedeniyledir ki, bu inanılmaz orandaki genetik yakınlık, yine inanılmaz oranda bir bilinç farklılığı doğurmakta zorlanmamıştır.
Ancak hiç duraksamadan eklenmesi gereken şey şudur; O yaratık nasıl betimlenirse betimlensin, bu, “Allah’ın yolu ve yasası” dahilinde uygulanmış bir işlemdir; bu nedenle, insanı aşağılayacağı endişesiyle bu ortak ata nedeniyle kaygı duyulabilecek herhangi bir şey mevcut değildir. Her şeye gücü yeten Yaratıcı, eğer dileseydi herhangi bir ortak ata mekanizmasına başvurmadan da yaratabilirdi bizi; ama böyle yapmamışsa, böyle yapmamıştır; bu konuda herhangi bir muhaletfet şerhi düşmek kimsenin cüret sınırları içinde olmamalıdır.
Madem maymundan geldik, o halde maymun neden evrimleşip insanlaşmıyor; neden hâlâ konuşmuyor?!.” sorusuna verilen bu doyurucu cevaba eklenmesi gereken bir şey daha vardır: Maymun hiçbir zaman konuşmayacaktır ve hiçbir zaman insanlaşma aşamasına kadar evrimleşemeyecektir. Bu, birbirine bağlı iki nedenle mümkün değildir: Birincisi, o, “Tanrı’nın Nefesi”ni taşımamaktadır; ikincisi, ilk nedenin sonucu olarak hiçbir zaman “bilinç” sahibi olmayacak ve konuşmayacaktır, çünkü o, bu şekilde tasarlanmamış ve kodlanmamıştır. (“Konuşamayacaktır” değil, “konuşmayacaktır”; çünkü Yaratıcı bunu böyle uygun görmüş ve böyle kodlamıştır. Maymunun konuşmasına gerek yoktur.)
“Beyin, kuşkusuz, konuşma (dil) olgusunun gerçekleşmesinden sorumlu anatomik aygıtın ögelerinden yalnızca biridir. Beyindeki dil merkezleri; larinks, farinks, ses telleri, dil, dudaklar, altçene ve üstçeneden oluşan ses donanımının çeşitli ögelerinin işlevlerini düzenleyip denetler. Bu donanım, büyük ölçüde, yumuşak dokudan (kas, kıkırdak, deri gibi) oluştuğu için, fosil kayıttan silinip gider.
“İnsan dışında, tüm memelilerde, larinks, boynun yukarısında yüksek bir konumda yer almaktadır. Bu durum iki ayrı sonuç doğurmaktadır. Birincisi, larinksin, nazofarinks (burun boşluğunun “arka kapısı” yanındaki havalandırma boşluğu) içine kilitlenmesini, böylelikle de, su içerken hayvanın soluk alabilmesini sağlamak gibi önemli bir işlev görür. İkincisi, larinksin yüksek konumda yer alışının doğal sonucu olarak, farinks boşluğunun (ses kutusunun) küçük oluşu yüzünden, hayvanın çıkarabileceği sesler çok sınırlıdır. Dolayısıyla, belirli memeliler için, ses oluşturma (vacalization), temelde, larinkste oluşan seslere nitelik kazandıran ağız boşluğu ve dudakların biçimine bağlıdır.
“İnsanlarda larinks, boynun çok aşağısında yer aldığı için eşsamanlı yutkunma ve soluma imkânsızdır; dolayısıyla bunlar besinleri ve sıvıları yutarken boğulma tehlikesiyle yüz yüze gelebilirler. Bu çapta tehlikeye karşılık, larinksin aşağı konumunun kimi yararlar sağlaması gerekir; bu yarar da, en belirgin olarak, ses tellerininin yukarısında daha çeşitli niteliklerde seslerin oluşmasına olanak sağlayan çok daha geniş bir farinks boşluğu biçiminde kendini gösterir. New Yok, Mount Sınai Tıp Fakültesi’nden Laitman, ‘Gerçek anlamıyla söz üretebilmemizin anahtarı genişlemiş farinkstir’ demektedir.
“Laitman ve arkadaşları, bebeklerde bedensel gelişmenin bu bağlamda insanın evrimsel gelişimini özetleyerek yinelendiğini ortaya koymuşlardır. Bebek doğduğunda tıpkı memelilerde olduğu gibi, larinks, boynun yukarı kesimindedir; bu, onların meme emme sırasında boğulmalarını önler. Aşağı yukarı bir buçuk yıl içinde, larinks aşağı doğru kayarak yaklaşık 14 yıl sonra, erişkin insanın düzeyine varır; konuşma yeteneğinin gelişimi, bu kayma süresine denk düşer.”(Roger Lewin/aynı eser.)
Maymun işte bu nedenle konuşamaz!..
O, bir şey yer veya içerken boğulma tehlikesini göze alamamış evrimsel bir canlıdır; oysa insan, boğulma riski de göze alınarak üretilmiş, o ana kadarki genel evrime Gökler tarafından müdahale edilerek “özele” çevrilmiş, özel bir türdür.
Altı çizilmesi gereken husus, insan’a gelinceye kadar tam anlamıyla devrede oan “doğal seçilim mekanizması”nın, bu aşamadan sonra devreden çıktığıdır, insan özeli bazında tabii ve bir süreliğine… Bir canlı Yaratıcı’nın Mesajı’na muhatap olacak ölçüde biliniç kazanacaksa, bu mutlak surette bir müdahale ile olacaktır; ve bu müdahale, bir anlamda “doğal seçilim mekanizması”na, “evrim”e bir müdahaledir. (Allah yarın bir öküzün bilinçlenip mantıklı bir şekilde konuşmasını, Kuran okumasını; mahkemelerden, kadının kemiklerinin kırılmaması şartıyla istenilebileceği kadar dövülmesine imkân tanıyan kararlar çıkarmamasını murat ederse, muhtemelen bu öküz için de aynı mekanizmayı devreye sokacaktır.)
Bu, insanda aynen böyle olmuştur.
Bu, son derece hayati bir meseledir; bu mesele ihmal edildğinde, insan bir “hayvan insan” konumuna düşürülmekte, “özel yaratılmışlık ayrıcalığı” elinden koparıp alınmakta ve Adam Smith gibi birtakım düşünürlerce “yaşamak için rekabete” zorlanmaktadır; insana yakışmayan bu kahrolası didişme, merhamet eksikliğinden ve gönül gözü körlüğünden kaynaklanmakta olup, bu çalışmada bu konuya yer verilmeyecektir. (Benzerleriyle Değiştirilenlerin Hikaysi’nde bu konu genişçe irdelenmiştir.)
Ama bu konuda birkaç paragraf yazmak da insanın boynunun borcu tabii:
“Ancak Marx ve Engels, bir şeyi açıklamakta zorlanıyorlardı: Canlıların nasıl var olduğu sorusu. Çünkü canlıları ‘yaratılmamışlık’ temelinde açıklayan bir tez olmadıkça, dinin uydurulmuş bir afyon olduğunu ileri sürmek ve tüm tarihi maddeye dayandırmak mümkün olmazdı.
“Marx’ın beklediği açıklama, Darwin’den geldi. Marx, Türlerin Kökeni’ni eline alır almaz kitabın önemini anladı. Engels’e yazdığı 19 Aralık 1860 tarihli mektubunda, Darwin’in kitabı için ‘bizim görüşlerimizin tabii tarih temelini içeren kitap budur işte’ diyordu.
“Komünizmin bu iki kurucusu tarafından bu denli yüceltilen Evrim Teorisi, doğal olarak onların takipçileri tarafından da hararetle benimsendi. Dünyanın neresinde olursa olsun, her türlü konünist rejim ya da hareket, Darwinizm’i ve neo-Darwinizm’i sonuna dek savundu, onu kendi entelektüel temel taşlarından biri olarak kabul etti.”
İşte yüz elli yıldır bu nedenle kavga ediliyor; konunun tabiatla, biyolojiyle,antropolojiyle falan bir ilgisi yok!
Evrim Teorisi yıkılmalı ki, komünizm de yıkılsın!..
Peki; evrim teorisini sadece komünistler mi benimsiyorlar; başka ideolojiler de bu teoriden yararlanmaya çalışmıyor mu?!.
Gayet tabii başka birtakım ideolojiler de bu teoriyi benimsiyor, bu teoriden hareket ediyor; ama onlar tehlikeli değil ki!
Komünizm tehlikeli!..
Bu ideoloijiler içinde, komünizm kadar Kuran’a yakın olanı yok; Allah muhafaza, komünizm gelse, Kuran hükümlerinin pek çoğu kendiliğinden hayata geçecek; işte tehlike burada!.. (Bunları, bizim körler için, gözleri olan ama bırakın onların dedikleri gibi % 5’i, % 1 bile görmeyen bu körler için söylüyorum; yoksa bilimadamlarının komünizmle momünizmle ilgilendikleri yok, onlar işlerini yapmaya çalışıyorlar. İslâm ilahiyatçısı Mehmet Bayrakdar Hoca komünist mi yani?!.)
Evrim teorisi düşmanlığıyla ucuz kahramanlık yapmak kolay tabii; alsanıza hakim sınıfları karşınıza!.. Allah’ın rızıklarını eşit şekilde paylaştırmayanları, bunu engelleyenleri, servetlerinden ihtiyaç sahibi yoksulları yararlandırmayanları alsanıza karşınıza!
Sizi sahtekârlar sizi!.. (Evrim teorisi’ne samimi biçimde karşı çıkan dindarları -hangi dinden olurlarsa olsunlar- tenzih ederim; sözüm onlara değil! Ben bu kahramanlara(!) gıcık oluyorum!)
“Evrim Teorisi” işlevini tamamlamış, bilime yaptığı muazzam katkılarla tarihin şerefli hafızasındaki o muhteşem yerini almıştır. Bugünden itibaren, bu teoriyi tarihe emanet ediyor ve bundan böyle “Evrim Kanunu”nu insanlığın dikkatine sunuyorum.
Son sözü, ismi bile bir başka güzel olan bir Sure söylesin; Muhammed Suresi’nin 24. ayeti’nde Allah şöyle diyor:
“Peki bunlar, Kuran’ın anlamını inceden inceye düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi var!”
Yılmaz Yunak
18/3/2009

Not: “Müslümanlarla böyle mücadele edilir mi?” diye düşünebilecek kimi dostlarım için son kez tekrar ediyorum. Müslümanlarla değil böyle, hiç mücadele edilemez; neden mücadele edilsin ki!
Bu çalışma, kendisi de Müslüman olan bu fakir tarafından Müslüman dostları için yapılmıştır ve bu bir mücadele değildir. Çalışmanın kimi yerlerinde “esaslı bir mücadele” olduğu doğrudur tabii; ama bu mücadele Müslümanlarla değil, Müslüman taklidi yapan uğursuzlarladır!
Bir Müslümanla neden mücadele edilsin ki!..

17 Mart 2009 Salı

24.12.2008

Sevgili insan kardeşlerim,
Sevgili Müslüman kardeşlerim,
Sevgili Hristiyan kardeşlerim,
Sevgili Musevi kardeşlerim,
Sevgili ateist kardeşlerim,
Diğer dinlere inanan sevgili kardeşlerim, (“Diğer dinler” nitelemesi yanlıştır tabii de; bu şu anda girmemiz gerekmeyen, başka bir konudur. Allah’ın otuz tane dini mi olur!)
Çok sevgili komünist kardeşlerim,
Çok sevgili milliyetçi kardeşlerim,
Pek hazzetmediğim ama yine de dost bildiğim liberal kardeşlerim,
Hiç ama hiç hazzetmediğim renksiz-görüşsüz kardeşlerim,
Tüm kalbimle tiksindiğim riyakâr -ne yazık ki- kardeşlerim, (Sahi; Maun Suresi ne diyordu?)
Ne olduklarını bilmediğim, ama varlıklarından da kuşku duymadığım, şu anda Arz’la ilgilenmekte olan görevli kardeşlerim,
Veya kendinizi nasıl niteliyorsanız öyle sevgili kardeşlerim,


Kış o zorlu yüzünü gösterdi ve Yaratıcı’nın bazı yaratıkları için belki de deneme aracı için gerekli gördüğü o çetin günlere girdik yine. Bugünlerde -aslında çeşitli vesilelerle her an olduğu ibi-, o veya bu biçimde, şu veya bu şekilde ama mutlak surette deneneceğinizi, karşınıza birtakım fırsatlar çıkarılarak sınava tabi tutulacağınızı, birtakım vesilelerle ruhunuzun yoklamaya tabi tutulacağını unutmamanızı öneririm.

Bazen küçük bir simit parçasının, yarım dilim ekmeğin, artmış yarım tabak yemeğin veya buna benzer herhangi bir şeyin Yaratıcı’nın yaratıklarından bazılarının hayatını kurtarabileceğini; ama bunu yaparken bile merhametten yoksun birtakım sefil yaratıkların tepkisini çekebileceğinizi, aslında bu tepkiye vereceğiniz karşı tepkinin de bir “deneme aracı” olabileceğini, Kozmik Plan’da bunun da belirli bir nedeni olan önemli bir “kurgu” olduğunu unutmamanızı öneririm.

Özellikle nüfusunun tamamına yakını müslüman olan Türk toplumunun, Kuran’ın neden Fatiha Suresi ile başladığını, Fatiha Suresi’nin neden “Bismillahirrahmanirrahim” sözü ile başladığını, bu besmelenin neden “Çok Merhametli, Hep Merhametli” anlamına geldiğini düşünmesi, bundan birtakım sonuçlar çıkarması ve bu sonuçlara göre hareket etmenin İslam’ın neden en önemli prensibi olduğunu düşünmesi gereken günlere geldik yine!

“Merhamet” sözcüğünün, Allah’ın en önemli iki sıfatı olan “Rahman” ve “Rahim” sözcükleri ile aynı kökten gelme bir sözcük olduğunu; bu sözcüğün “acıma” ile sınırlı olmayıp, bu acımanın verdiği itelemeyle harekete geçmek ve acınan yaratık hakkında kutsal bir koruma, esirgeme, kollama, dertlerine çare bulma zorunluluğu keyfiyeti anlamlarının tümünü içerdiğini bir kez daha hatırlatmak isterim.

Bir gün size de merhamet gösterilmesi gereken günlerin de geleceğini, bundan kurtuluşun mümkün olmadığını, o günler için şimdiden birtakım hazırlıklar yapmak gerektiğini bilmenizde fayda görürüm.

Müslüman Türk toplumunun, Kuran’daki “Yok mu Allah’a güzel bir borç verecek?” mealindeki ayetin ne anlama geldiğinin düşünülmesi gereken günlerden geçmekte olduğumuzu bilmesinde fayda görürüm.

Ve son olarak, içinde Yaratıcı’nın Nefesi’ni taşıyan bu seçkin yaratığın, yani insanın, Yaratıcısı gibi davranmak zorunda olduğunu (En güzel boya olan Allah’ın boyasıyla boyanın.), bunun ilk ve temel göstergesinin de tüm yaratılanlara karşı -insanlar, hayvanlar, bitkiler, çevre ve benzerleri- merhametli davranmak, “çok merhametli olmak, hep merhametli olmak” olduğunu önemle hatırlatırım

Son sözüm her zamanki gibi “Kafirun 6”dır; bunun ne anlama geldiğini de herkes kendisi takdir etmelidir. (Senin dinin sana, benim dinim bana.)

İçinizdeki Allah, içinizden size bakıyor; “vicdan” diye isimlendirdiğiniz olgu, O’nun o merhamet fışkıran kozmik fısıltısından başka bir şey değil; hani bir siz var ya sizden içeri, işte bundan söz ediyorum. Bugünler, bu sese daha fazla kulak verilmesi gereken günler.

Sahi; gökler, dağlar, taşlar ve diğer yaratıklar dururken neden her şey size emanet edildi?

Hadi bakalım; gün bugündür…

Bir fakir dostunuz.

16 Mart 2009 Pazartesi

Ne yapmaya çalışıyoruz?

Burada, kimseye akıl vermek, ne yapması gerektiğini söylemek gibi bir küstahlık yapmak peşinde değiliz. Birtakım şeyleri herkesten daha iyi bildiğimizi, kimsenin göremediği şeyleri gördüğümüzü, herkesten akıllı olduğumuzu falan iddia etmiyoruz.

Burada, belki değişik bir açıdan bakıldığında ne olağanüstü bir macera içinde yer aldığımızı idrak edebilmek için, hep beraber yürümekte olduğumuz bu hülyalı yola birtakım işaret levhaları koymak peşindeyiz; kendi koyduğumuz bu levhaların tümünü yorumlayabilecek yetenekte olmasak da…

Ömür çok kısa, ama buna karşılık hissedilebilecek, belki ucundan kıyısından da olsa yakalanabilecek/fark edilebilecek şeyler sınırsız!

Biz kabul edelim veya etmeyelim, her an, her saniye belki “mucize” diye nitelendirilmesi gereken birçok şey olup bitmekte. Çok sıradan bir örnek olarak, Ay, her yıl bizden dört santim uzaklaşıyor, belki milyarlarca yıl sonra Arz’ın artık bir uydusu olmayacak! Bir başka örnek “kök hücre” denen şey! Belki görece kısa sayılabilecek bir süre sonra, genetikteki ilerlemelerin de yardımıyla, aynen bir kertenkelenin kaybettiği kuyruğunu yeniden çıkarması gibi, kaybettiğimiz organlarımızın yerine yenisini çıkarabileceğiz! Klonlama gibi tuhaf bir fenomenle karşı karşıyayız. HZ.Adem’in ilk insan olmadığını, ondan önce birtakım insan kuşaklarının/ırklarının Arz’da yaşadığını ve ortadan silindiğini biliyoruz artık. UFO denen şey mesela; zamanda yolculuk mesela, tayyi mekan mesela… Toplu halde intihar eden fareler, balinalar… Küresel ısınma bir gerçek mi, yoksa emperyalist bir tezgâh mı? Vedalar’da yazılanlar gerçek mi, yoksa bir hezayandan mı ibaret; ya Aztekler, Mayalar; Mısır’daki, Güney Amerika’daki ve Asya’nın kimi yerlerindeki piramitler?

“Biz insanı önce yarattık, sonra biçimlendirdik, arzulanan kıvama gelince de ona ruhumuzdan üfledik.” ne demek mesela? Yaratıcı, “Ben kendime bir halife atayacağım!” diye bildirdiğinde melekler neden sitem etmişlerdi; ayrıca “gayb” Allah’ın tekelinde olduğuna göre, melekler atanacak olan halifenin “insan” olacağını nereden biliyorlardı?

Yaratıcı, insanoğluna, “Kendine ve ailene yeterli olanından artanını infak et/dağıtarak tüket!” derken sermaye birikimine, dolayısıyla kapitalizme karşı mı çıkıyordu?

Yaratıcı, Mustafa Kemal gibi bir “fenomen”i biz Türklere hediye ederken ne düşünüyordu?

Marx, “din halkların afyonudur!” derken yanılmış mıydı? Aynı Marx, “tefeci sermayesine ve faize savaş açtı” diye, Hz.Muhammed’i övmekten neden kendini alamamıştı?

Allah’ın Elçisi, mealen, “Faizden vazgeçmeyen, Allah’tan ve Elçisinden bir savaş ilanı duymuş olsun!” derken ne demek istemişti ve “savaş” sözünü neden özellikle kullanmıştı? Aynı Elçi, “Riba”dan, yani “paranın para kazanmasından” neden nefret ediyordu? (Aslında bu kadar basit değil tabii; “riba” sözcüğü, Yaşar Nuri’nin eşsiz ifadesiyle, “mal ve servetlerde haksız ve makûl olmayan artış” anlamına geliyor. “Haklı” olması da kurtarmıyor onu demek ki, aynı zamanda “makûl” de olacak! Tehlikenin(!) farkında mısınız?

Buyurun size tuhaf bir soru: Bir insan aynı anda hem Müslüman, hem milliyetçi, hem komünist olabilir mi? Komünist olmak için marksist olmak zorunlu mu? Allah’ın Elçisi’nin en yakın arkadaşlarından Ebu Zer El Gıfari’yi nasıl konumlandıracağız? Marx’tan yüzlerce yıl önce yaşamış olan bu büyük yiğit, Muaviye ile neden kavga edip duruyordu, “altını ve gümüşü depoluyorsunuz, halka dağıtmıyorsunuz!” diye?

Kaşalot türü balina, hâlâ güdük arka “ayakları” ile doğuyor; ne demek bu? Küçücük bir sekoya tohumu, kendisine uygun şartlar temin edildiğinde yüz yirmi metrelik inanılmaz bir boya ulaşacağını biliyor; bu bilgiyi bu küçücük tohumun içine kim, ne zaman şifreledi?

“Darwin zaten beş para etmez çocuğun biriydi; papaz da olamadı, doktor da. Zaten babası da ‘sen bir halt olamazsın!’ diye azarlamıştı onu. Bu nedenle Darwin bilim adamı falan değildir, Türlerin Kökeni isimli eser de onun eseri değildir! Darwin’in bilime en ufak bir katkısı olmamıştır, zaten “evrim” Allah’ın yaratışını da aykırıdır!” gibi bilimsel(!) tezler ileri süren biriyle nasıl mücadele edersiniz; veya bu kafayla mücadele etmek gerekir mi gerçekten? Tübitak’ta neler oluyor?

“İyi de muhterem, Darwin Türkler aşağı bir ırktır demişti, Türkleri hiç sevmezdi!”

N’olmuş?!. Araplar da İlk Dünya Savaşında bizi arkadan vurmuşlardı, bizden nefret ederlerdi; bir sürü sahtekâr dincinin akıl almaz uygulamaları ortada, daha geçenlerde bir kadını daha taşlayarak öldürdüler; tüm bunlar Allah’ın dinini inkâra götürür mü bizi, götürmeli mi?!. Bu tuhaf Müslümanların(!) eylemleri İslam’ı mahkûm etmeyi gerektirir mi?!. Darwin’in gavur oluşu ve bu fakirin de uzunca anlattığı gibi (Kuran’daki Maymun) birtakım hatalar yapması “Evrim Teorisi”ni geçersiz kılar mı? Freud, içinde bulunduğu birtakım şartlar ve bazı önyargıları nedeniyle kadını insandan bile saymıyordu; bu, bu büyük dehayı inkâra götürmeli mi bizi? Tevrat (Eski Ahit) ve Hristiyanların Kutsal Kitabı (Eski Ahit ve Yeni Ahit; yani Tevrat ve İncil) Arz’a yaklaşık 6.000 yıllık bir ömür biçiyorlardı; Darwin’i nasıl kabul edebilirlerdi ki?!. İyi de bundan bize ne; bizim Kitabımız Dünya’nın 4.6 milyar yaşında olabileceğine cevaz veriyor!.. (Uzun hikaye… Benzerleriyle Değiştirilenlerin Hikayesi’ne bakabilirsiniz.)

Merhamet ne demek?

Yeryüzünde hangi meali alırsanız alın, hangi ülkede yayınlanam Kuran’ı okursanız okuyun, Kitabın “Hep Merhametli, Çok Merhametli Allah’ın Adıyla” diye başladığını göreceksiniz; bu ne anlama geliyor; Yaratıcı insanğluna gönderdiği mesajını bu iki isim-sıfatla başlatarak neyi hedefliyordu? Bu anlamda, “Allah’ın boyasıyla boyanmak” ne demek?

Çok can alıcı bir soru mesela: Bir insan, bir başka insanın himmetine muhtaç olmalı mı gerçekten? Belediyeler şu anda insanlara para dağıtıyorlar, fakir fukara da para kapmak için birbirini ezerken insanlığından çıkıyor! Bir insan bu duruma düşmeli veya düşürülmeli mi? İnsanoğlu işsizlikle yeteri kadar mücadele ediyor mu gerçekten; yoksa “ucuz işgücü” kahpeliği bunu engelliyor mu? Birileri zenginken, diğerleri neden fakir; daha da önemlisi, bu sizi rahatsız ediyor mu?

Peki; Tanrı buna neden izin veriyor, neden Sodom’a veya Firavun’a müdahale ettiği gibi, buna da müdahale etmiyor?

Birkaç “tuhaf” soru daha: Sağlık hizmetleri ve ilaç parayla satılıyor; bu iğrenç bir şey değil mi?!. Hani hepimiz kardeştik; bu nasıl kardeşlik?!. Bir kısım insan patlayıncaya kadar yerken, bir başka kısım insan açlıktan ölüyor; Tanrı, “Rezzak” (rızıklandıran, yarattıklarının ihtiyacı olan gıdayı bol bol veren) isminden/sıfatından vaz mı geçti yani?!.

Kuran’da, mealen, “O’nun arşı da su üzerinde idi.” diye bir ayet var; benzer bir ayet Tevrat’ta da yer alıyor; mealen, “Dünya’nın yaratılışı esnasında Tanrı’nın ruhu suların üzerinde geziniyordu” diye; bu ne demek?

Gaflet ve hatta hıyanet içindeki birtakım din alimleri Bakara 219, Nahl 71 ve Nisa 75’i neden yaşamları boyunca bir kez bile anlatmıyorlar; neden korkuyorlar, kimden çekiniyorlar?!. Bu ayetler ne anlatıyor ki, din adamlarının korkudan dudakları uçukluyor? Kimden korkuyorlar?

Bakın ne kadar tuhaf bir soru: İblis, yaratılmakta olan insanın önünde secde etmeyi reddettiğinde isyanın doruklarında mı geziniyordu, yoksa “tevhit”in doruklarında mı? Ona neden süre verildi, yani İblis neden mühletlendirildi? Şirk koşmak için ille de taştan veya tahtadan put yapmak mı gerekir, yoksa birtakım şeyler put yerine mi kullanılır?

Kuran neden Arapça indirildi?

Evren şu anda hâlâ genişliyor. Bu genişleme kendine özgü fizik kuralları nedeniyle bir gün tersine dönecek ve Kâinat bu kez daralmaya/küçülmeye başlayacak; o zaman ne olacak? Güneş’in yaklaşık 5 milyar yıl daha yetecek yakıtı kaldı, sonra kırmızı bir dev halini alarak Arz’ı da içine alacak kadar büyüyecek; kıyamet bu mu?

Çinliler, birkaç yıl önce bir kasabayı tümden boşalttılar ve birkaç saat sonra deprem o kasabayı yerle bir etti; bunu nasıl tahmin etmişlerdi? Doğa gerçekten işaret veriyor mu? Geçenlerde (sanırım birkaç yıl önce), bir şehrimizde belediye encümeninin oy birliği ile aldığı bir kararla fay hattı bimem kaç kilometre kuzeye alındı; amaç, bu yerleri yerleşime açmaktı! Yunus Suresi’nin 100. ayeti bu encümene ne diyor?

Yüz elli yıl yaşayan bir kaplumbağa ile bir gün yaşayan bir kelebek görece aynı yaşamı sürüyorlar; “görece” ne demek; Einstein ne demek istemişti? Kuran, bin yıl, üç bin yıl, on bin yıl süren bir “gün”den söz ediyor; bunu söylerken ne diyor aslında?

İkizler paradoksu nedir? Böyle bir şey nasıl olabilir?

Hz.Süleyman uçak kadar hızlı bir taşıtla mı seyahat etmişti? (Kuran’daki UfO’ya bakabilirsiniz.)

Kâbe’yi yıkmaya yeltenen Ebrehe’nin muazzam ordusunu “yenmiş ekin yaprağı gibi delik deşik eden uçucular” neydi? Klasik müfessirler ve mealciler bu “uçucu” anlamına gelen “tayr” sözcüğünü neden “kuşlar” olarak tercüme ediyorlar? Hz.Musa’nın “Ahit Sandığı” gerçek miydi, Müslümanlara da ulaşmış mıydı; gördüğüm kadarıyla bu kadar ilahiyatçı arasında neden Sadece Muhammed Esed bunu iddia ediyor? Hz.Musa bu sandık aracılığıyla gerçekten Yaratıcı ile iletişim kurabiliyor muydu? Saba Melikesi Belkıs’ın tahtı, bir an içinde Hz.Süleyman’ın makamına nasıl getirilmişti; zamanda yolculuk mu söz konusuydu, yoksa şu “ışınlama” denen şey mi? Yaratıcı bu olayı Mesaj’a koyarak bize ne anlatmak istiyordu? “Hz.Hızır” olduğu söylenen ve Hz.Musa ile belki birkaç gün süren kısa bir gezintiye çıkan “kişi”, kaderi nasıl oluyordu da değiştirebiliyordu; gemiyi batırıyor, duvarı onarıyor, çocuğu öldürüyor ve Hz.Musa’ya bunların gerekçesini anlatabiliyordu? Zülkarneyn kimdi?

Bu konuştuklarımızın, “mal ve nimetlerin insanlar arasında eşit biçimde paylaşılması gerektiği” ile ne ilgisi var? Kapitalizm/liberalizm neden “insana rağmen”dir; hayvanlar gibi rekabet içinde bunalıp gideceğimize neden yardımlaşmayalım? Bu “yardımlaşma” önerisi kimin tekerine çomak sokuyor; bunu önerenler neden ömürlerini hapislerde geçiriyorlar?

Bu fakir, Ulus-Devleti neden savunuyor; bunun tüm bu konuştuklarımızla bir ilgisi var mı?

Emperyalizme karşı olmak sadece komünistlerin görevi mi, yoksa tüm “insan”ların mı? “İnsan” ne demek?

Milliyetçi Müslüman komünist biri, bitki mi hayvan mı olduğuna bir türlü karar veremediği mantarı, esasen anlayacak yetenekte ve eğitimde olmadığı halde neden anlamaya çalışıyor? Fotosentez yapmayan, haraket de edemeyen ama vücudunda bizim kan sistemimize benzeyen bir plazma dolaştıran bu tür de nedir? Ne yani; şimdi bu sorunun sırası mı? İnsanda neden apandis var, yirmi yaş dişlerimiz neden çıkıyor veya “çıkamıyor”? Karanlıkta yaşayan ve esasen göremediği için göze de ihtiyacı olmayan birtakım yarasa türünün neden gözü var? Tavuk neden uçamıyor, böyle savunmasız bir yaratık nasıl oldu da türünü devam ettirebildi?

İnsanın en değerli hazinesi neden zamandır; ve buna bağlı olarak tabii, insanların çok büyük bir kısmının evlerine ekmek götürebilmek için bu kadar delice ve bu kadar insafsızca çalıştırılarak zamanlarının heba edilmesi alçaklık mıdır, değil midir? 6.000 TL tutarında bir çanta veya 30.000 TL tutarında bir kol saati yapmak alçaklık mıdır, değil midir? Yoksul ülkelerin işçilerini ayda 30 dolara çalıştırmak alçaklık mıdır, değil midir? Ülkemizde olduğu gibi, trilyonlarca lira olsa dahi birtakım kazançları beyan dışı bırakmak insafsızlık mıdır, değil midir; ve her şeyden önemlisi, bu, neden böyledir?

Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş, “Harun gibi geldiler, Karun gibi oldular!” derken ne demek istiyor?

Çok önemli bir soru daha: Tüm insanlar, hatta tüm canlılar, tek bir organizmanın hücreleri olabilir mi? Mesela, bu anlamda, Arz da, aslında tek bir organizma olan Kainat’ın bir hücresi olabilir mi? Bu organizmanın hücrelerinden birine verilen zarar, tüm organizmayı etkiliyor olabilir mi? Geçenlerde büyük tarlaların bulunduğu devasa bir ovaya neden helikopterlerle yılan attılar? “Ekolojik denge” bir gerçek mi? Bu ovada fareler bu nedenle mi çoğalmıştı da insanlara ekin mekin bırakmıyordu?

Gerçekten bu cennet gibi gezegen sadece biz insanlara mı ait; hayvanların ve bitkilerin hiçbir hakkı yok mu? Kuran bu konuda ne diyor? Aslında evelallah bir hayli kabadayı sayılabilecek bu fakir, sokak kedilerine yemek vermek için neden gece karanlığını tercih ediyor? İnsanlardaki bu kedi-köpek düşmanlığı nereden geliyor? Hz.Muhammed, bizim peygamberimiz, Allah’ın onurlu Elçisi, Mesaj’ı bize tebliğ eden bu olağanüstü Ruh, hırkasının eteğinde uyuyan kedisi uyanmasın diye namazını kaza mı etmişti gerçekten? Yere düşen keçisi için gözyaşı dökebilen bu Yüce Ruh, ümmetinin kedi-köpek düşmanlığını görse ne derdi? Ağrılılar nehire su içmeye inen o ayı yavrusunu üç buçuk saat boyunca işkence ederek neden öldürmüşlerdi? Benzer bir şey şu “gavur” Kanada’da olup da ayı yavrusu düşüp yaralanınca neden helikopterler bu ayı yavrusunun imdadına yetişmiş, onu kurtararak ormana salıvermişti? Bunu bir Müslüman mı yapmalıydı, bir gavur mu?

Bu milliyetçi Müslüman komünist neden ikide bir “Kuran Kuran” deyip duruyor?

Kim daha vahşi; Irak’ta 1.5 milyon kişiyi katleden Amerika denen deyyus mu, yoksa İkiz Kulelerde 3.000 kişiyi katleden El Kaide mi? (Aslında bunu amerikalıların kendilerinin yaptığını hepimiz biliyoruz tabii, Hitler de aynısını yapmış, Meclis’i yakmış, sonra bunun sorumlusu diye komünistleri öldürmüştü; bu başka bir şey!)

”İnsan” denen bu varlık neden “bizatihi” başlı başına bir mucize?

Durugörü, telekinezi, telepati, reenkarnasyon, ruh göçü, tayyi mekan, kehanet… Tüm bunlar gerçek mi değil mi; esas soru, gerçek olsa ne olur, olmasa?..

Tüm bunlar ortada dururken, yerel seçimleri bu kadar ciddiye almak doğru mu, değil mi? Tüm bu konuştuklarımızın seçimlerle ne ilgisi var?

Yiğitlik nedir?

Kendinden güçsüz birine karşı babalanmak, onu ezmek, hırpalamak, onun gururuyla oynamak, onu korkutmak ve benzeri şeyler yiğitlik midir?

Yiğitliğin konumuzla ne ilgisi var?

Emperyalizme karşı ilk kurtuluş savaşını veren, bunu başaran ve tarihte bir ilk olan bu şerefli Türkiye Cumhuriyeti, şu anda neden bu durumda? “Batmayan” (!) bankalarımızın neden yüzde doksanı gavurların? Telefon sistemimiz neden gavurların elinde? Sahi; Devlet neden peynir üretmesinmiş; bunun ne mahsuru var?!. İnsanlar hem kaliteli hem de ucuz peynir yerse kimin tekerine çomak sokulmuş olur?

“Alçak” ne demek; daha doğrusu, “Ulan alçak!” ne demek?

“Vatana ihanet” ne demek?

Bunun konumuzla ne ilgisi var?!.

İşte burada bu ve benzeri soruların cevabını arıyoruz.

Yapmaya çalıştığımız şey işte budur!

16.3.2009 tarihinde, yaratılışımızdan milyonlarca yıl sonra, hâlâ “İnsan” olmaya çalışıyoruz. Hedef tabii ki “insan-ı kamil”, ama bunun ne kadar zor olduğunu da bilmiyor değiliz; hacca gitmeye soyunan topal karınca misali, hiç olmazsa yolunda ölmeye çalışıyoruz. (Liberalizm/kapitalizm konusunda belki de yanılıyoruz; ama namuslu davranıyor, ne düşündüğümüzü açıkça ortaya koyuyoruz. Üç kuruşluk dünya nimeti için onun bunun köpeği durumuna düşmüyoruz; yanılıyorsak da namusumuzla yanılıyoruz! Bu arada, bu benzetmeden dolayı gerçek köpekten, bu asil yaratıktan özür dilemeyi de bir borç biliyoruz tabii.)

Çünkü biliyoruz ki, Kâinattaki en ufak zerre, tüm Kâinatın bilgisini içinde barındırıyor ve “bilmek” esasında “hatırlama”ya dayanıyor…

Sekoya tohumunda da gördüğümüz gibi, hatırlamaya çalışıyoruz; hepsi bu!..
Allah’a emanet olun…

15 Mart 2009 Pazar

İyi pazarlar...



PROF. M. ŞEHMUS GÜZEL - gündemonline

Enternasyonal marşı ilk kez 23 Temmuz 1888'de Fransa'nın Lille kentinde söylendi. Sözlerini bir Fransız işçi, Eugene Pottier, 1870'de yazdı. Bestelenmesi ise 1888'de yine bir Fransız işçinin, Pierre Degeyter'nin eseri.

Enternasyonal'in sözlerini Eugene Pottier yazdı. Pottier (1816-1887) dönemine şair, siyasetçi ve halk adamı olarak damgasını vuran bir militan. 4 Ekim 1816'da Paris'te mütevazi bir sandık yapımcısı zanaatkarın oğlu olarak dünyaya geldi. Babası O'nu 12 yaşında okuldan alıp, yanında çırak yapmak istedi. Fakat Eugene baba mesleğinden hoşlanmadığı için kağıt işçiliğini tercih etti.Tam anlamıyla halk adamı olan Pottier, kendi kendine öğrenmiş biri: Boş zamanlarını okumaya, özellikle de Pierre Jean de Bêranger'nin türkülerini ezberlemeye ayırıyordu. Bêranger başkaldıran, isyancı türküleriyle tanınıyordu. Pottier ilk türküsünü 1830 ihtilali sırasında kaleme aldı. Türküsünde Babeuf ve Fournier'nin etkisi görülüyordu. Pottier ana babasının Bonapartist ve dinci inançlarını yadsıyıp, din tanımayan sosyalizmi benimsemiştir artık. Kralın, krallığın, dinin, dinsel ahlakın ve din adamlarının halk türkülerinde 'tiye' alındığı bu yıllarda Pottier de kervana katılıyor. Alaycı ve eleştirici türkülerini, mahallesinin isçi, zanaatkar, küçük dükkan sahiplerinin toplanıp sohbet ettiği küçük kahvelerde söylüyor. Edebi ve bohem bir yaşam sürdürüyor. Bu yıllar kahveler sivil toplumun en önemli unsuru, en birinci muhalif mekanlardır.Şubat 1848 ihtilaline isyancılar yanında, aktif olarak katılan Pottier, haziranda kurşuna dizilmekten kıl payı kurtulur. 2 Aralık 1851'deki hükümet darbesinden sonra Cumhuriyet'in rövanşı alacağından emin 'O'nun intikamını kim alacak?' isimli şiirini yazdı. Değişik birçok işe girip çıktıktan sonra resim yapmayı öğrenip Paris'in kumaş üzerine en iyi resim yapan ressamlarından biri olduktan sonra, 1867'de 'Resim Atölyeleri Sendika Odası'nı kurdu. Sendikacılık ve enternasyonalizm öncülerinden olan Pottier, sendikası ile Nisan 1870'de I. Enternasyonal'e 'İşçiler Uluslararası Derneği' ile katıldı. İmparatorluğun düşüşü, Cumhuriyetin 4 Eylül 1870'de ilanı ve savaş üzerine, Pottier, Cumhuriyet'in kurtarılması ve savunulması için ulusal muhafız birliğinde astsubay olarak görev aldı.Enternasyonal marşının yazılış tarihi uzun süre efsanevi bir havaya büründürüldü. Kimi, Pottier'nin şiirini Komüncülerin insafsızca katledildiği 'Kanlı Hafta' (22-28 Mayıs 1871) sırasında ve saklandığı çatı katında yazdığını öne sürdü. Ama bugün, tarihi gerçekler ışığında, şiirin ilk versiyonunun, 3. Napolyon'un Sedan'da Prusya ordusu önünde yenik düştüğü ve Fransa'da Cumhuriyet'in ilan edildiği 4 Eylül 1870'in ertesi günü yazıldığı biliniyor. Gerçek ve inanmış bir cumhuriyetçi olan Pottier coşkusunu Enternasyonal şiiri ile dile getiriyordu. İlk versiyondan sonra şiir birkaç kez, özellikle de 1876-1877'de Pottier ABD'de siyasi mülteci iken, değişikliklere uğradı. Enternasyonal'in gücü, döneminin Fransız ve uluslararası proletaryasının ana konularını ve belli başlı isteklerini, günün diliyle şiirleştirmesinden kaynaklanıyor.18 Mart 1871'de Paris'te Komün ilanı üzerine, Pottier, Paris'teki 20 ilçeden birinin Cumhuriyetçi Merkez Komitesi üyesidir. Böylece Komün'e aktif bir biçimde katıldı. Barikatlarda Komün'ü savundu. 25 ile 30 bin Komün taraftarının hunharca katledildiği 'Kanlı Hafta' katliamından mucize eseri kurtulan Pottier önce İngiltere'ye sığındı. Daha sonra ABD'de sürgün hayatı yaşadı. Komün ve komüncülerin katliamı birçok şiirine konu oldu.Birçok sürgün ve siyasi sığınmacı Komün taraftarı gibi Pottier de, 17 Mayıs 1873'te, gıyabında ölüme mahkum edildi. Zor, sıkıntılı ve dertli sürgün yıllarında ABD işçi hareketiyle ilişki kurdu. Komün'den çıkarılması gereken dersleri, Komün'ün başarısızlık neden ve sonuçlarını anlattı. ABD Sosyalist Parti kurucuları arasında yer aldı.1880 affından sonra, birçok Komün taraftarı gibi, Paris'e döndü: Pottier o günlerde yarı felç, yoksul ve artık hiç kimsenin tanımadığı yaşlı bir 'eski tüfek'ti. 1883'te Türkü Yarışması'na katıldı. 300 aday arasında birinci seçildi. Böylece Fransa'ya dönüşü duyuldu. Yeni şiirleri tanıdıkları, bu arada müzisyen, besteci ve türkücü Gustave Nadaud tarafından ilgi ve beğeniyle karşılandı.Bu dönemde Pottier, Jules Guesde ve Paul Lafargue'in Sosyalist Gazetesi'ne katkıda bulundu ve onların Fransız İşçi Partisi'nin kurulması ve geliştirilmesi çabalarına yardımcı oldu. Şiirleri 1887'de yayınlandı. Enternasyonal'in de yer aldığı bu derlemenin 1908 ve 1937'de yeni baskılar yapıldı. 1908 baskısının önsözünü Jean Jaurês, Edouard Vaillant ve Jean Allemane kaleme aldılar.Eugene Pottier, 6 Kasım 1887'de Paris'te Lariboisiere Hastanesi'nde hayata gözlerini kapadı. Cenazesi 9 Kasım'da binlerce kişinin katılımıyla kaldırıldı. 'Yaşasın Komün!' sloganlarıyla ve yer yer polisle çatışmalarla topluluk cenazesini Pere-Lachaise mezarlığına getirdi. Duvarı dibinde Komüncülerin katledildiği, Komüncüler mezarlığı bir devrimciyi daha kabul ediyordu. Pottier öldüğünde Enternasyonal henüz bestelenmemişti.

Beste Pierre Degeyter'ninFransa'nın kuzeyindeki Lille kenti 19. yüzyılın dokuma ve maden merkezlerinden en önemlisi, belki de en başta geleniydi. İşçi yoğun kent, sosyalizmin kalesidir. Vignette sokağındaki 'Özgürlüğe' kahvehanesi her pazar sosyalist-işçilerin toplandığı, söyleştiği, tartıştığı, okuyup-yazdığı ve eğlendiği bir yerdi. Aynı kahvehanede Fransız İşçi Partisi'nin kurduğu 'Çalışanlar Korosu' provalarını yapıyordu. İşte bu koronun üç üyesi, yani bir süre sonra Lille'in belediye başkanı ve milletvekili seçilecek olan Gustav Delory ile Pierre ve kardeşi Alphonse Degeyter Enternasyonal'in işçi marşı olarak düzenlenmesinde önemli roller oynadılar.Gustave Delory o sıralarda yapacağı 'seçim kampanyasına uygun bir marş' ararken, 1888'de Paris'te, bir yıl önce ölen EugŽne Pottier'nin 'Devrimci Türküler' isimli kitabındaki 'Enternasyonal' şiirini çok beğendi. Kitabı alıp, Lille'e döndü. Ve hayran olduğu bu şiiri bestelemek istedi. Yetenekli bir besteci aradı. Pierre Degeyter, bu 15 Temmuz 1888'de işi üstlendi. Birkaç gün, daha doğrusu gündüzleri Fives-Lille fabrikasında çalıştığı için birkaç gece metin üzerinde kafa yoran Pierre Degeyter bu işi kotardı.Ve 23 Temmuz 1888'de Lille'de Saint-Sauveur Mahallesi'nin yukarıda bahsettiğim, popüler küçük kahvesinde, Gazete Satıcıları Sendikası'nın bir toplantısında Enternasyonal marşı ilk kez İşçi Korosu tarafından söylendi. Ancak herkes marşı beğenmedi. İşçilerin pek çoğu Büyük Fransız Devrimi'nden gelen La Carmagnole ile ilk kez 10 Ağustos 1792'de söylenen ve 14 Temmuz 1795'te Fransa'nın 'ulusal marşı' olarak benimsenen La Marseillaise gibi marşları tercih ediyordu. Ama her şeye karşın Fransız İşçi Partisi Lille yönetimi Enternasyonal marşının bilinmesi, tanınması, yayılması ve ezberlenmesi için basılı altı bin örneğini dağıttı.Bestecisinin işinden atılmasına yol açan ve ilk yıllarında sadece Lille ve çevresindeki devrimci işçilerce bilinen Enternasyonal tam sekiz yıl sonra sihirli bir biçimde bir mücadele marşına dönüştü.

İşte öyküsü:Gustave Delory'nin Lille belediye başkanı seçilmesinden sonra, Fransız İsçi Partisi 14. ulusal kongresini Lille'de yaptı. Fransa'nın dört bucağından gelen delegeler yanında W. Liebknecht'in de aralarında bulunduğu Almanya Sosyal demokratları, Avusturyalılar, İspanyollar, Rumenler de kongreye katıldılar. 23 Temmuz 1896'da kongrenin sonuçlanması vesilesiyle düzenlenen dostluk gösteri ve yürüyüşü milliyetçi, tutucu ve dincilerce engellenmek istendi. Saldırıya sosyalistlerin yanıtı topluca okunan Enternasyonal marşı oldu.

Sosyalistler bile marşın söylenişi sırasındaki kendiliğindenciliğe şaşırmışlardı.

Ve işte böylece Enternasyonal marş olarak, işçilerin ve sosyalistlerin marşı olarak artık tarihe geçmiş oldu. Nitekim ertesi günkü Le Reveil du Nord Gazetesi 'Marseillaise'in Enternasyonal tarafından' alt edildiğini yazdı.Üç yıl sonra 3-8 Aralık 1889'da Paris'te Japy Salonu'nda 'Fransız sosyalist örgütleri genel kongresi' adı altında işçi hareketi içindeki bütün eğilimleri biraraya getirmek ve birliği sağlamak amacıyla bir toplantı yapıldı. Kongre sonunda delegeler hep bir ağızdan Enternasyonal'i söylediler. Enternasyonal artık işçi grevlerinde, gösteri ve yürüyüşlerinde söylenmeye başlamıştı. Dahası tanınma, uluslararası düzeye de sıçradı. 1900'de Paris'te toplanan Uluslararası Sosyalist Kongre'de Fransız delegeler birkaç kez Enternasyonal'i söylediler. Enternasyonal, 7 Şubat 1904'te Brüksel''de, 28 Ağustos-3 Eylül 1910'da Kopenhag'da söylendi. Enternasyonal ilk okunuşundan otuz yıl kadar sonra dünya işçilerinin dillerinden düşmez hale gelmişti. Bu arada, SSCB 1917 ile 1941 arasında Enternasyonal'i 'ulusal marş' olarak kabul etti. Pierre Degeyter Komünist Enternasyonal'in Moskova'da 17 Temmuz- 1 Eylül 1928'de yapılan 6. Kongresi'ne katıldı; delegeler besteciye büyük bir sevgi ve ilgi gösterdiler. Marş büyük bir orkestra tarafından çalındı.84 yaşında 26 Eylül 1932'de Paris'in hemen kuzey bitişiğindeki Saint-Denis'te vefat eden Pierre Degeyter için 50 bin kişinin katıldığı büyük bir cenaze töreni yapıldı. Halk Cephesi'nin 1936'daki zaferini muştulayan bu cenaze töreni tarihi bir önemdeydi. O gün sosyalist ve komünistler ayrılıklarını unutup birlikte yürüdüler. Pierre Degeyter'in anısı halen Saint-Denis Müzesi'nde yaşatılırken; Enternasyonal tüm görkemiyle dünyayı dolaşmaya devam ediyor..

14 Mart 2009 Cumartesi

Zillet

İçinde Yaratıcı’nın Nefesi’ni taşıdığının farkında olan bir insan için tüm yaşam macerasında katlanamayacağı, içine sindiremeyeceği, kendisine hiçbir şekilde yakıştıramayacağı belki tek şey zillettir.
Zillet; aşağılanma, horlanma, itilip kakılma, adam yerine konulmama, alaya alınma gibi, insan fıtratıyla (yaradılışıyla) hiçbir şekilde bağdaşmayacak, kahredici bir esarettir… İnsanın kendi egosuna esareti…
İnsanın kendi egosuna esareti, çünkü zillet ne Yaratıcı tarafından, ne de doğa tarafından uygulanan bir müessesedir; bu sefil uygulama ne yazık ki sadece insan tarafından sahneye konulmakta ve öznesi de çoğu kere yine insan olmaktadır. (Bunun istisnası, Yaratıcı’nın bazı insanları “bir başka oluşumda” zillet altında inleteceği gerçeğidir; ama bu başka bir çalışmada incelenmesi gereken özel bir durumdur. Şu anda üzerinde çalıştığımız konu, insanın kendinden kaynaklanan bu esarete prangalanmaması için bir uyarı görevini de üstlenmektedir.)
Hayvanların veya yaradılışın bir başka unsurunun zillete tâbi tutulması elbette büyük günahlardan biridir; ama ya insan, ya insan sevgili insan kardeşlerim, ya insan?!.
Bizim Göksel Başvuru Kaynağımız Kuran, “insan”ı anlatırken özel birtakım uyarı levhaları, özel birtakım kodlar ve şifreler kullanarak bu yaratığın ne denli önemli olduğunun altını çizmektedir: İçine üflenen Tanrısal Nefes; meleklerin insanın yaradılışına karşı sızlanmaları üzerine tüm melekler âlemine verilen o sert tonlamalı cevap; yaradılış esnasında kullanılan “iki elimle” ifadesinde kendini bulan o “özel ihtimam”; “Ben kendime bir halife atayacağım!” ifadesindeki insanın içini ürperten o muhteşem “Ben” zamiri; Yaratıcı’nın sadece kendine özgülediği o tüyler ürpertici “halife” tanımlaması; meleklerin insanın yaratılışı karşısında toptan secde etmeleri, diz çökmeleri; ve nihayet, diz çökmeyi reddeden İblis’in Tanrısal Hiyerarşi’den dışlanması… (Sâd, 71-76; Bakara, 30.)
Tüm bu ilahi bağışlar tek bir gayeye yöneliktir sevgili insan kardeşlerim, tek bir gayeye; farkındalığa!..
Farkındalık!..
Yaratıcı, insanın “farkında” olmasını istemektedir!.. Bunu özellikle istemektedir, çünkü farkındalığın bilinçlerde oluşturacağı bir parça “o” olmak anlamındaki bu harikulâde bağış sadece insana yapılmıştır; sadece insana… Göklerdeki hiyerarşiyi bir düşünün: Melekler suç işleme yeteneğinden mahrum kılınmışlardır, insanın yaradılışı esnasında secde etmeyi reddeden İblis Allah katından kovulmuş ve sonsuza dek lânetlenmiştir; Kuran’ı ilk kez insanlara tebliğ edilirken duyan cinler, Hz.Süleyman’ın emrinde bir işçi gibi çalıştırılmışlardır; Cebrail, Hz.Muhammed’e Allah’ın Mesajı’nı iletmekle görevlendirilmiştir…
Tüm bu hiyerarşi içinde -içine üflenen Nefes dolayısıyla- bir parça “O” olan, sadece insandır; ve Yaratıcı insanın bunun farkında olmasını istemektedir. Bunu istemektedir; çünkü Arz’a sınav amacıyla gönderdiği bu özel yaratığından bunun sonuçlarına katlanmasını talep etmektedir. İnsan özel bir yaratık türüdür ve bu özel oluş, bu yaratığa çok ciddi görevler-sorumluluklar yüklemektedir.
Zillete uğrayan insan Yaratıcı’sını öfkelendirmektedir; çünkü bir parça da olsa “O” oluş keyfiyeti, bu zilletten ”O”na da pay yansımasına neden olmaktadır. Bundan daha ürpertici bir günah, bundan daha sefil bir sürçme düşünülebilir mi?!.
Çalışmamızın buraya kadar olan bölümünde, “zillete” uğrayan insanın değil, tam tersine “zillet uygulayan insan”ın suçlu olduğu izlenimi uyanmaktadır; oysa bu çalışmanın ana konusu, “zillet uygulayan” değil, amacı bu olsa da olmasa da, bunu istese de istemese de, uğradığı zillette başkaldırmamakla “insanlığa”, insanlığın tümüne zillet uygulayandır.
Sevgili insan kardeşlerim; en büyük zillet, zillete başkaldırmamaktır!..
Ezilen, horlanan, aşağılanan, itilip kakılan bir insan, bu aşağılanışa başkaldırmak zorundadır; bunu yapmıyorsa, -amacı bu olsa da olmasa da- tüm insanlığa, tüm varoluşa, tüm yaradılışa karşı bir zillet uygulayışı içinde bulunuyor demektir!..
İslâm’ın Tebliğcisi’ni terörist biçiminde karikatürize eden sözde sanatçı muhtemelen Şeytan’ın oyununa gelmiştir, aldatılmıştır, kandırılmıştır; ama buna tepkisiz kalan, buna başkaldırmayan bir Müslüman bizatihi şeytanla işbirliği içinde demektir!..
Bunlardan hangisi daha ağır bir suçtur?!. (Buna başkaldırmak ille de yakarak-yıkarak sağa sola saldırmak anlamına gelmez; bu şanlı başkaldırının ekonomik, sosyal, kültürel, siyasi birçok yolu-yöntemi olabilir.)
Zillet ve buna başkaldırı sadece İslam’a yönelik saldırılara münhasır bir şey değildir; bu uğursuz oluşumla hayatın her alanında karşılaşmak mümkündür.
Sözgelimi, bir zamanlar “halk cephesinde” yer alırken, özellikle Özal’dan sonra hidayete eren ve halen Brüksel’de, ağababalarının kucağında otururken Türk Milleti’ne, Türk Ordusu’na, Türk Bayrağı’na ve Türkiye Cumhuriyeti’ne sataşan cibilliyetsiz neo-liberal; onurumuzla oynayan, bizi aşağılamaya çalışan, Türk milletine durmaksızın kin kusan çıkarcı bedbaht, mümkündür ki İblis’in esiri olmuştur, ülkesine bu nedenle ihanet etmektedir; ama buna tepkisiz kalanlar, birtakım çıkarları uğruna veya kahrolası bir cesaretsizlik veya adamsendecilikle buna tepki koymaktan kaçınanlar tüm insanlık alemine karşı zillet suçu işlemektedirler!.. (Kaleminden irin damlayan bu kokuşmuş cibilliyetsiz, bu uşak ruhlu sürüngen, kendi öz kızından “şıllık” diye söz edecek kadar “özgürlük sevdalısı”dır. “Büyük Gazete”nin(!) arşivine girenler, beşuş çehresinden tiksinti yakamozları sıçrayan bu uğursuzun, kendi öz kızı için kullanmaktan çekinmediği bu “şıllık” yakıştırmasını, kendi “köşe”sinde görebilirler.)
Bunun hesabının sorulmayacağı düşünülebilir mi?!.
Sevgili insan kardeşlerim; amerikan emperyalizmini veya Avrupa Birliği emperyalizmini lanetlemek, tüm suçu bu insanlık düşmanlarının üzerine atmak ne kadar kolaydır!.. Peki, lütfen vicdanınızla hesaplaşır mısınız; bu, bu zillete başkaldırmamanın bir gerekçesi olabilir mi, olmalı mı?!.
Irak halkı, amerikan emperyalizmine yeteri kadar direnememenin zilleti içinde debelenip durmuyor mu?!. Tek kurşun bile atmadan adeta buharlaşan sözde “cumhuriyet muhafızları” Allah indinde en az amerikalı teröristler kadar suçlu değil mi?!. (Bu fakir “amerika”yı böyle küçük “a” ile yazmaktadır; itirazı olan var mı?!.)
Yönetim biçimlerine katılırız katılmayız; Vietnam Ulusu’nun amerikan terörizmine karşı şanlı direnişi tüm insanlık vicdanında hak ettiği onurlu konuma kolay mı yükseldi?!.
Uzaklara gitmeye hiç gerek yok; Çanakkale destanını yazanlar, top mermilerinin, bombaların, şarapnallerin üzerine yiğitçe gitmeseler, onurları için canlarını vermekten kaçınsalardı, Türk Milleti insanlık aleminde bu onurlu duruşunu koruyabilir miydi?!. Tüm dünya tarihinde “Türk İstiklâl Savaşı” kadar onurlu bir savaş daha var mıdır?!.
Horlanmak sevgili insan kardeşlerim, horlanmak… Horlanmak, “farkında olmayan” bir yaratık için bir lükstür ve hiçbir insanın, özellikle hiçbir Türk’ün böyle bir lükse sahip olmaya hakkı yoktur; Türk Milleti için böyle onursuzca, böyle sefilce, bu denli aşağılık bir lüks bugüne kadar hiç olmamıştır, bundan sonra da hiç olmayacaktır!.. (Bir gün cesedimi görecek olanlar gözlerimin neden açık olduğunu merak edecek olurlarsa şunu bilsinler ki, o güne dek şu kahrolası “çuval hadisesi”nin öcü henüz alınmamış demektir; gözlerim kapalıysa beni gönül rahatlığı içinde toprağa teslim edebilirler.)
Her zamanki gibi, önce uyarayım ki, birileri, “Bizi kimse uyarmadı ama!” deme hakkına sahip olmasın: Arabasının arka camına “Baby on the board” yazanlar; o güzelim “paşa” sözcüğünü “pasha” diye karalamaya/kirletmeye cüret edebilenler; ele geçirdikleri ekranlarda “high tec/off the record/no comment/” adında programlar yapabilenler; şaşırdıklarında “Oh my God!” şeklinde sefillenenler ve benzerleri hiç kuşkusuz Türk Dili’ne ihanet etmemektedirler; ama lütfen kendinize gelin sevgili insan kardeşlerim, lütfen kendinize gelin; aslında şerefli Türk Dili’ne esas ihanet edenler, tüm bu saydıklarıma tepki vermeyerek “huzurlarını kaçırmaktan korkanlar”, yani bizleriz!.. (Tüm suç, bizi “adamsendeciliğe” iten egolarımızda; rahatımızın kaçmasından korkuyoruz, tembellik ediyoruz, risk muhasebesinde yanılıyoruz ve ne yazık ki teslim oluyoruz!..)
Zillet bize uygulanmıyor; bu ahlâksızlığa, bu aldanışa, bu zavallılığa tepki vermeyerek genelde insanlık alemine, özelde ise Türk alemine zillet uygulayanlar esas biziz!..
Hepimize yuh olsun, hepimize yazıklar olsun; ülkemizde, İstanbul’da, kendi topraklarımızda oynanan Galatasaray-Ankaragücü futbol maçı seyircisiz oynandığı için daha çok dikkatinizi çekmiştir: İstisnasız tüm basın mensuplarının üzerinde boktan bir giysi vardı ve bu boktan giysilerin üzerinde kocaman harflerle “Press” yazıyordu!.. Takım kaptanlarının kollarındaki bantlarda, artık Türkçe’ye girmiş, millileşmiş, içimize sindirilmiş “kaptan” sözcüğü değil, kahrolası/namert/şerefsiz “captain” sözcüğü bulunuyordu!..
Hepimize yuh olsun, hepimize yazıklar olsun!..
Bir Allah’ın kulu çıkıp da “Burası müstemleke memleketi mi ulan!” diye haykırmadı, haykıramadı!.. (Takım kaptanlarını, futbol takımlarının yöneticilerini, Futbol Federasyonunu ve bu uşak ruhlu uygulamayı protesto etmeyen tüm basın mensuplarını Türk halkına ve Allah’a şikayet ediyorum…Ayrıca, bu uşak ruhlu uygulama karşısında elimden ancak bu kadarı geldiği için Türk Halkı’ndan ve Allah’tan özür diliyorum.)
Allahaşkınıza elinizi vicdanınıza koyun ve öyle karar verin: Burada zillet uygulayan kim; bu duyarsız, bu gaflet içindeki, bu işbirlikçi futbol adamları veya medya mı; yoksa hiçbir şeyin farkına varmamak için adeta özel bir gayret gösteren sinmiş, sindirilmiş, uyutulmuş, adeta efsunlanmış bizler mi?!.
Memur maaşlarına zam yapıldığında veya KDV oranları aşağı çekildiğinde İMF (adamı sinir etmeyin; burada “ay em ef” değil “i me fe” yazıyor!) celalleniyor; Türklüğe hakaret eden kiralık kalemli deyyus mahkemeye verildiğinde AB komiserleri mahkemelerimizi basıyor; İran’ın resmi bayramını kutlasak, abd teröristi aba altından sopa göstermeyi çoktan bıraktı, resmen tehdit ediyor; inanabiliyor musunuz, Belçika mahkemeleri “Türkler soykırım yapmamıştır.” diyen Türkleri dahi hapisle cezalandırabiliyor; ve tüylerinizi diken diken edecek son bir örnek: Kuzey Kıbrıs’ta görevli Türk Ordusu’nun komutanı korgeneral, bayrak krizi esnasında geberen sefil nedeniyle yurtdışına dahi çıkamıyor, çünkü bu şerefli Türk paşası İnterpol tarafından, katil olduğu gerekçesiyle kırmızı bültenle aranıyor!..
Aynı kahredici soru tekrar karşımıza çıkıyor: Esas zilleti uygulayan kim; bu emperyalist güçler mi, yoksa bunların bu zulmüne sessiz kalmayı “seçen” bizler mi?!.
Kıbrıs’ta görevli şerefli Türk korgeneralinin “Biz de misillemede bulunalım; örneğin eşdeğer bir komutan, Yunanlı bir korgeneral hakkında tutuklama müzekkeresi çıkaralım!” şeklindeki önerisi, Türk(!) makamlarınca “kayda değer” dahi bulunmuyor!..
Sevgili insan kardeşlerim, basın ve yayın kuruluşlarında bize İslam’ı anlatan anlı şanlı ilahiyatçılar, saç-sakal-bıyık’tan, günlük ibadetlerimizden ve orucun faydalarından sıkça söz ediyorlar; ama Kuran’ın mucizevi beyanları olan Bakara 219, Nahl 71, Nisa 75 ve benzeri ayetlerden tek sözcük dahi çıkmıyor ağızlarından…
Neden?..
Bu saydığım ayetler ve benzerleri, Allah’ın “Rezzak” ismi çerçevesinde, tüm nimet ve imkânların insanlar arasında eşit ölçüde dağıtılması gerektiğini, insanların sadece ailelerini geçindirecek kadar servete sahip olmaları, kalanını diğer insanlara “infak” etmeleri gerektiğini (dağıtmaları) söylüyor ve “Yoksa siz Allah’ın nimetini bilerek inkâr mı ediyorsunuz” diye çıkıştıktan (Nahl 71) sonra, özellikle Nisa 75’de billurlaştırıldığı gibi, “Size ne oluyor da!” diye tehdit edip “zalime karşı neden mücadele etmediğimizi” soruyor!..
İlahiyatçıların bu tavrı, özellikle müslümanlara karşı işlenmiş bir zillettir, ama esas zillet, bu zulme karşı sessiz kalan ve konumlarını yitirme endişesi nedeniyle Allah’ın sözlerinin gizlenmesine/üstünün örtülmesine izin veren bilinçli kitledir!.. (Kuran’ı ezbere bilen on binlerce kişinin bu ayetleri bilmediği düşünülebilir mi?!.)
Allah’ın sözlerinin üzerini örten (bu bir Kuran tabiridir) ilahiyatçılar, İblis’in kulaklarına fısıldadığı efsunlayıcı sözler nedeniyle egolarını tatmin peşinde koşmaktadırlar; ama buna karşı sessiz kalan tüm ilahiyatçılar, hatta ilahiyatçı olmalarına dahi gerek bulunmayan tüm Kuran bağlıları tepkilerini ortaya koymadıkları için şeytanlı işbirliği içindedirler!..
Evet, bu ağır bir ithamdır; ne var ki, bir o kadar da doğru bir ithamdır; yoksa özelde Türk halkının, genelde tüm insanlığın yarısından çoğu açlık sınırında yaşar, zillet altında inler miydi?!. Bu kadar insan neden aç ve sefil; hâşâ Allah “Rezzak” sıfatından vaz mı geçti?!. (Bir an kafanızı bu çalışmadan kaldırın lütfen ve derin derin düşünün: Allah’ın sözlerini gizlemeye, saklamaya, üzerini örtmeye kimin hakkı olabilir; hangi sözde haklı gerekçe böyle bir ihanete kılıf olabilir?!. Allah ne diyorsa o doğru değil midir, Müslüman kardeşlerim; Allah’ın insanlık için öngördüğü düzeni değiştirmek kimin haddine!.. Allah’ın en sevgili kulu, O’nun mübarek Elçi’si “Komşusu aç yatarken tok yatan bizden değildir!” demiyor mu?!. Sevgili Elçi’nin en yakın arkadaşı Ebu Zer El Gıfari, düzenin koruyucusu Muaviye ile ve Arap oligarşisiyle boşuna mı kavga edip duruyordu; altını ve gümüşü depolayıp halka dağıtmıyorlar diye?!. )
Sevgili insan kardeşlerim, biri çıkıp da “Geliniz…” diye konuşmaya, yazıp çizmeye başlıyorsa, bilin ki sizi kandırmaya, sömürmeye, oyalamaya çalışıyordur!.. Hayır, “gelmeye-gitmeye” hiç gerek yok; mücadele alanı, savaş alanı, İslami deyişle “cihat alanı” bizatihi hayatın kendisidir ve bu kutsal mücadele için herhangi bir yerlere gidip gelmek zorunlu değildir; herkes bulunduğu yerde, makamda, mevkide, alanda, hatta bunların hiçbirinde mevcut değilse, kendi kendine mücadele etmek ve onurunu korumak, zillete başkaldırmak durumundadır.
Ele geçirdiği kamusal hazinelerden biri olan radyoda, sabahları “enjoy the morning” adı altında program düzenleyen uşak ruhlu züppeye telefon açıp, faks çekip, mesaj gönderip tepki koymak bu kadar zor mudur?!. Kurduğu cümlelerin arasına amerikanca sözcükleri özenle serpiştiren uğursuz serseriye bu yaptığının ne kadar aşağılık bir hareket olduğunu münasip bir dille söylemek bu kadar zor mudur; bunun için bir yerle gitmeye gerek var mıdır?!. Hayatı boyunca ağzından -zekat dışında- paylaşım meselesi hiç çıkmayan ilahiyatçıya “Hoca ayıp değil mi; infak”ı neden anlatmıyorsun hiç?!.” diye çıkışmak bu kadar zor mudur?!.
KDV indiriminde kabadayılık gösterisi yapan İMF’ye (kimse ukalalık yapmaya kalkmasın; bu fakir bu konuda az da olsa mürekkep yalamıştır), mahkemelerimizi basmaya kalkan AB komiserlerine, komşularımızı inim inim inletmeyi adeta görev belleyen ve ülkemiz üzerinde sürekli tehdit unsurları oluşturmaya özen gösteren abd teröristlerine “Höst ulan!” diye çıkışmak bu kadar zor mudur; bunun için bir yerlere gitme zorunluluğu var mıdır?!. (Kimseye, herhangi bir yere gitmemesini, herhangi bir yere üye olmamasını öğütlüyor değilim; söylemeye çalıştığım şey, herhangi bir kurum ya da kuruluşa üye olmadan da mücadele edilebileceğidir. Üzerimizdeki şu ölü toprağını ne zaman silkeleyeceğiz sevgili dostlarım; Vatan toprakları abd postalları altında kirletildikten sonra mı?!.)
Sevgili insan kardeşlerim; Türk Milleti, Türkiye Cumhuriyeti, sevgili vatanımız, Aziz Devletimiz ve mazlum vatandaşlarımız son yıllarda zillet altında yaşamakta, horlanmakta, itilip kakılmakta, aşağılanmaktadır. Ne var ki, idrak etmemiz gereken şey, bu aşağılanmayı bizzat davet ettiğimizdir. Evet, mevcut durum çok acıdır; ama esas suçun bizde olduğu gerçeği de su katılmamış bir gerçektir!..
Sevgili dostlarım; daha önceki çalışmalarımızda da gördüğümüz gibi, -bu fakirin naçizane tespitlerine göre- yaklaşık 25 milyar yıllık özel bir serüvende, 4.6 milyar yıl yaşındaki bir gezegenin üzerinde, hayal dahi edilemeyecek boyutlarda yepyeni bir oluşumda görev alabilme adına sınav için ömür sürüyoruz; ve esas dikkat edilmesi gereken nokta, bu ömrün yukarıda verdiğim zamanlarla kıyaslandığında ne kadar kısa olduğu gerçeği… Arz üzerinde, neredeyse “bir an” sayılabilecek kadar kısa bir süreç içinde geçip/göçüp gidiyoruz. Zillet altında yaşamamızın nedeni, Kuran’ın her zaman olumsuz anlamda kullandığı “dünya” nimetlerine karşı zaafımız; yığıp biriktirme, ezip horlama, tükettikçe tüketme hırsımız… Allah rahmet eylesin, Vehbi Koç da öldü, Sabancı da; ve bu satırların yazarı fakir de ölecek… Olmaz tabii de, bu saygın sanayicilerin mezarlarını ziyaret edenler bir gün bu fakirin de mezarına gelirlerse şunu düşünsünler: Üçümüz de toprağın bir buçuk metre altındayız ve üçümüz de çıplağız… Yanımızda herhangi bir şey götürmeye hakkımız yok… Dolarlar, altınlar, mücevherler, tapular, mâlikhaneler… hepsi, hepsi burada kalmış…
Götürebildiğimiz tek şey onurumuz, gururumuz ve insanlık bilincimiz… Bu rasgele bir tespit değil; sağımızda ve solumuzda sürekli olarak not tutan, her anımızı Levhi Mahfuz’a kayıtlayan görevliler mallarımızı mülklerimizi değil, şerefimizi, namusumuzu, insanlaşma çabalarımızı kayıt altına alıyorlar; bunu bizi Yaratan Güç söylüyor…(Kaf 17-18)
Ve… Ve sevgili insan kardeşlerim; şeref, namus ve insanlaşma çabalarımızın başında zillete başkaldırı geliyor!..
İnsanlaşmak isteyen her yaratık o veya bu biçimde zillete başkaldırmak, içinde barındırdığı o Tanrısal Nefes’e layık olmak zorunda…
Genelde “insan”lık ve pısırıklık, özelde Türklük ve pısırıklık…
Hiç yakışıyor mu?!.
Hiç yakışıyor mu?!.
Hey uşak ruhlu züppe, hey uğursuz serseri, kendine gel; burası Türkiye!.. Orada “el pi ci” yazmıyor, “le pe ge” yazıyor!..(LPG)
Bakın; hiç de zor değilmiş; değil mi!..

Bu çalışmamıza konu meseleyi kendi vicdanlarımızda sınayabilmek için bir hayli veciz bir örnek olan ev ödevimiz şudur:
“Belki adalet kurallarının adil uygulanmasına rağmen, kendi kusuru olmaksızın asgari insani yaşama sınırının altına düşenlere, istisnai olarak toplum adına yardım edilmesini de gerektirir.”
Tırnak içinde verdiğim bu paragraf bir profesöre aittir. Bu profesör “fulbright bursiyeri” olarak -ne demekse- amerika’da eğitim görmüştür; dolayısıyla anlattığı sistemi gerçekten iyi bilmektedir.
Peki; bu fulbright bursiyeri profesör hangi sistemi anlatmaktadır?
İşte bu çalışma çerçevesindeki ev ödevimiz budur; bu değerli hoca hangi sistemi, hangi ekonomik sistemi anlatmaktadır?
Sevgili dostlarım bu konuyu düşünürlerken şu hususlara özellikle dikkat etmelidirler:
“Adalet kuralları adil uygulanıyor; ama buna rağmen insanlar asgari yaşama sınırının altına düşüyorlar”
Bu nasıl insanlık dışı bir sistemdir ki, adalet kuralları adil işlese dahi insanlar açlıktan kıvranacak duruma düşüyorlar? (Dolayısıyla zillet altında inliyorlar!..)
“İnsanlar kendi kusurları olmaksızın asgari yaşama sınırının altına düşüyorlar”
Bu ne aşağılık bir sistemdir ki, insanlar hiçbir kusur işlemedikleri halde yine de açlıktan kıvranacak duruma düşüyorlar? (Dolayısıyla zillet altında inliyorlar!..)
“Bu duruma düşen insanlara toplum adına yapılacak yardım bir istisnai yardımdır; yani bu yardım istisnai olarak uygulanır ve ondan sonra herkes kendi başının çaresine bakar.”
Bu ne insanlık dışı bir sistemdir ki, adalet kuralları iyi işlediği halde, insanlar hiçbir kusur işlemedikleri halde zillet altına yuvarlanıyorlar ve bu ne alçak bir toplumdur ki, bu toplum bu insanlara istisnai olarak yardım yapıyor; bu yardımı kalıcı bir biçime getirmiyor. Örneğin bir kez ekmek veriyor ve sonra “ne halin varsa gör!” deyip sefalete terk ediyor!..
“Adalet kuralları iyi işlediği halde insanlar zillete yuvarlanmaktan kurtulamıyorlar”…
Bu ne aşağılık bir “adalet” telakkisidir sevgili insan dostlarım; bu ne aşağılık bir adalet tanımıdır ki, kuralları iyi işlese bile insanlar zillete sürükleniyor!.. Böyle alçakça bir adalet olabilir mi?!. İslam’ın en temel kurallarından biri olan -bu fakire göre İslam’ın temel kurallarından birincisi olan- adalet, bu denli aşağılık, bu denli insanlık dışı, bu denli kahrolası bir hüviyete bürünebilir?!.
Böyle bir namertliğe “adalet” adı verilebilir mi?!.
İşte ev ödevimiz budur: Bu alçakça saptamaları yapan ve bu iğrençliğe ahlâki bir kılıf hazırlamak için ta filozof Kant’a kadar giderek “bilinçaltı kurgulama” yolu ile akıl karıştırmaya çalışan bu kahrolası ekonomik sistemin adı nedir? (Profesöre sözüm yok; o sadece bu sistemi anlatıyor; “inandığı manevi değerleri tebliğ etmeye” çalışıyor.)
Sevgili insan kardeşlerim; bu çalışmayı okuyana kadar belki de “bilmemenin verdiği lükse sahiptiniz”, ama şu andan itibaren bu lüksünüzü elinizden almış bulunuyorum. Bundan böyle -tabii ev ödevinizi yapmaya niyetli iseniz- artık “Ama ben bilmiyordum ki!” deme hakkınızı kaybediyorsunuz; dolayısıyla bu iğrençliğe en kısa zamanda tepki vermezseniz “zillet uygulayana karşı koymayarak insanlık adına zillet işliyor” konumunda olacaksınız!..
Lütfen dikkat ediniz: Allah’ın halifesi zor durumda; üstelik adalet kuralları iyi işliyor ve Allah’ın halifesinin hiçbir suçu yok, ama buna rağmen Allah’ın halifesi “asgari yaşama seviyesinin altına düşüyor”…
Allah’ın hiddetinden gökler çatırdayacak durumda (bu bir Kuran tabiridir); ama bu kahrolası zulme karşı insanlar hiçbir şey yapmadan öylece bakıp duruyor, başkaldırmaya cüret edemiyorlar!..
Böyle şey olur mu!..
Sevgili insan kardeşlerim; bir gün size “Tüm bunlar olurken sen ne yapıyordun bakayım!?.” diye bir hayli sert bir tonlamayla sorulacak; gelmesi kaçınılmaz olan o gün için (bu da bir Kuran tabiridir) bence tez elden Nisa Suresi’nin 75. ayetini okumalısınız…
Lütfen unutmayın; en büyük zillet, zillete başkaldırmamaktır.
Belki de sırf bu nedenle Arz’da bulunuyoruzdur, belki de sırf bu nedenle “deneniyoruz”dur; kimbilir!..
Milliyetçi kardeşlerimden özel ricam, bu amerikan bursiyerinin tarif ettiği ekonomik sistemi incelerken, ülkemizde bu ekonomik sistemin kurbanı olarak “zillet altında inlemeye mahkûm edilen” insanların Türk olduklarını akıllarından çıkarmamaları… (Kendi topraklarımızda, kendi yurdumuzda, hastalanan bir Türk’ten tedavi görmesi için para talep edilmesi sizi ne zaman çıldırtacak sevgili milliyetçi kardeşlerim; dağda-bayırda gözünü-kulağını, kolunu-bacağını bırakan yiğit gazilerimiz açlığa terk ediliyor, bu sizi ne zaman çıldırtacak?!. Kıçıkırık itler, uğursuzlar, “şıllıklar” ayda elli bin Lira kazanırken (televizyonlara bakınız), yiğit gazilerimize 500-600 Lira maaş bağlanıyor; buna ne zaman isyan edeceksiniz?!. Zillete uğrayan bu biçare yiğitlerin hakkını/hukukunu kim koruyacak?!.)
Bakın, bu amerikan bursiyerinin mezhep başkanı Hz.Hayek -bildiğiniz gibi, ilahları abd, peygamberleri HZ.Adam Smith’tir; bu sadece mezhep başkanı-, devletten nasıl söz ediyor:
“İktisadi alandaki en uygun siyaset, asgari ölçüdeki (minimal) devlettir.”
“Devlet küçülsün!” diye salya sümük böğürüp duranlar, bu mezhep başkanının öğretileri dahilinde görev ifa ediyorlar; bu konuda seçeneksizler, çünkü kutsal öğretileri bunu zorunlu kılıyor. Bu nedenle, bu yaratıklara çok da fazla kızmak gelmiyor insanın içinden; biz nasıl “merhametli” olmak zorundaysak (çünkü Allah’ın en temel iki ismi olan Rahman ve Rahim “hep merhametli”, “çok merhametli” anlamındadır; Kuran bu iki isim-sıfatla başlamaktadır) bunlar da o ölçüde merhametsiz olmak zorundalar, çünkü bunu dinleri/dogmaları emrediyor!..
Bir Türk, bu denli alçakça bir “adalet” ve “devlet” anlayışına sahip olabilir mi?!.
Bir Türk milliyetçisinin temel görevi bu namert ekonomik sistemi kahretmek değil midir?.. Türk Devleti’nin düşmanlarının istisnasız tümü bu ekonomik sistem adına hareket etmiyorlar mı?!. Emperyalistlerin tümü bu sistemle yönetilmiyor mu?!.
İşte sırf bu nedenle dahi; şeriatçı, sağcı, solcu, komünist, faşist, bilmemneist diye ayrılma/bölünme/parçalanma lüksüne sahip değiliz!..
Düşman tek yumruk olmuş sevgili insan kardeşlerim, düşman tek yumruk olmuş; biz neden bu kabil yapay ayrımlara giderek kendimizi zayıflatıyoruz ki?!.
Ey büyük ruh, ey büyük Komutan; ruhun şâd olsun: “Söz konusu olan vatan savunması ise gerisi ayrıntıdır!.. (Mustafa Kemal Atatürk.)
Size “Geliniz …” diye başlayan ve laf salatasından ibaret olan kuru bir söylev çekmek peşinde değilim: Kimsenin bir yere gelmesi-gitmesi gerekmiyor. Herkes; “insan” olmanın bilincindeki, “Türk” olmanın sorumluluğundaki herkes, tek başına bir siyasi parti gibi davranmak zorunda.
Zillet, zillete başkaldırmayanlarla beslenmektedir; Bayrak, insanlık ve Türk Devleti adına herkesi siperlere davet ediyorum…
Başta egolarımız olmak üzere abd, AB ve içimizdeki vatan ve insanlık hainleri ile savaşmak üzere…
Herkes siperlere!..

Allah’a emanet olun.
01/04/2006