Bildiğiniz gibi, Türkçe’de çok anlamlı bir deyiş vardır; “durumdan vazife çıkarmak”…
Bu, “farkında” olan insan bilincinin bir dayatmasıdır; herhangi bir kişi veya kurum sizden böyle bir şey istememiş olabilir; ne var ki, “insan” olma ayrıcalığının vücut verdiği sorumluluk hissi, elinizden çok fazla şey gelmeyeceğini bilseniz bile, en azından canhıraş bir çığlık atmak için sizi bir yerlere doğru iteler de iteler…
Bu bir namus meselesidir!..
Vatanımızın büyük bir tehlikede olduğu bugünlerde, her Türk vatandaşı “durumdan vazife çıkarmak”, karınca kararınca elinden ne geliyorsa bunu hiç çekinmeden uygulamak zorundadır.
Bu “iteleme” esnasında başvuru kaynağı veya belki daha doğru bir deyişle, eskilerin “müteharrik güç” dedikleri “itici güç” kişiden kişiye değişir: Kimi “Bayrak”tan yola çıkar, kimi “Kuran”dan; kimi “Türklük”ten püskürür bir lav gibi, kimi “bölüşümcülük”ten/”paylaşımcılık”tan…
Kişinin damarlarında dolaşan kanı isyan duyguları ve çoğu kere bu duygularla biçimlenmiş kutsal bir hınçla dalgalandıran bu “başvuru kaynağı”nın ne olduğu son tahlilde belirleyici bir özelliğe sahip değildir; belirleyici özellik namustur, haysiyettir, şereftir!..
Belirleyici olan namustur!..
Kuran’dan, Beyrak’tan, Vatan’dan veya insan’dan yola çıkan birinin hata yapması, sürçmesi, dosdoğru yürüyememesi her zaman mümkündür; çünkü sonuçta bu yola adım atan biri, ismi üzerinde, bir insandır… İnsan kuşkusuz belirli hatalar yapan, hatta bazen yaptığı hataları tekrarlayan bir yaratıktır. Bilgi yetersizliği, cesaret noksanlığı, yetersiz basiret, risk muhasebesindeki yanılgı, psikolojik savaş unsurlarının tam kavranamaması…
İnsana özgü hatalar, ismi üzerinde “însana özgü” olduğu için affedilebilir hatalardır…
Affedilemez olan şey, Türk Devleti’ne karşı yapılan bu kabil hatalar değil; bu hataları bilinçli bir biçimde, bir çıkar uğruna yapmaktır, ki bunun adı da vatana ihanettir, namussuzluktur!..
Vatana ihanet affedilemez, namussuzluk affedilemez!..
Türk insanı için “namus”; hava, su ve ekmek kadar vazgeçilemez bir ihtiyaçtır; bir insandan “namus” denen bu hasleti söküp aldığınızda geriye çürümüş et ve kemik yığınından ibaret bir leş kalır.
Geriye kalan sadece bir leştir!..
Kuran’ı incelediğinizde, şu bilinen tanımıyla “ateist” diye nitelendirilen insanlar için kesin çizgilerle belirlenmiş bir son göremezsiniz; bu, Yaratıcı’nın bir yasasıdır, çünkü Yaratıcı, bu tip insanların bir gün doğruyu göreceklerini bilmekte ve onlara her zaman “açık bir kapı” bırakmaktadır. Yaratıcı’nın affetmeyeceğini ısrarla vurguladığı belki de tek günah “riya”dır; Allah’ın Elçisi, bunun “gizli şirk” olduğunu söylemektedir. Riya gizli şirktir ve affedilmesi söz konusu dahi olmayan en büyük sürçmedir…
Peki, bu neden böyledir?..
Çünkü riya ikiyüzlülüktür; çünkü riya namussuzluktur!.. Riya, olduğu gibi görünmemek, göründüğü gibi olmamaktır!..
Namussuzluk “Gökler” için kuşkusuz affedilemez bir günahtır; çünkü bu “insan olma onuru”na aykırı bir davranıştır!.. “Gökler”, içinde Yaratıcı’sının Nefesi’ni taşıyan yaratıktan bu onura uygun davranmasını beklemekte; bu onura layık olmak için çaba sarf etmeyenleri asla affetmeyeceğini ısrarla vurgulamaktadır.
Her türlü hatasına rağmen insan namuslu olmak zorundadır!..
Tekrar edilmesi, altının adamakıllı çizilmesi gereken şey, insan için belirleyici olan şeyin “nereden” hareket ettiği değil,”nasıl” hareket ettiğidir…
Kuran’ı hiç görmemiş, “Türk” sözünü hiç duymamış, “paylaşımcılık” konusunda hiçbir yazı okumamış biri de “insanlık” yolunda, “insanlaşma” yolunda başarılı olabilir, çünkü içine üflenen “Nefes” onda bu hasletin ortaya çıkması için yeterli bir kaynaktır; ama Kuran’ı okumuş, Türk olarak doğmuş, paylaşımcılık konusunda yeterli biçimde bilgilendirilmiş biri için “insanlık yolunda başarılı olabilir” tanımlaması yetersizdir; bu kişi, bu yolda başarılı olmak zorundadır…
Bu, bu kişinin bir namus borcudur!..
Mustafa Kemal milliyetçiliği çerçevesinde kendini Türk olarak gören biri “insanlaşma” yolunda başarılı olmak zorundadır; çünkü bu yolda gerekli olan her şeyle teçhizatlandırılmıştır.
Türk, erdemli olmak zorunda değildir; Türk bizatihi erdemin ta kendisi olmak zorundadır.
Bu, Türk için bir namus meselesidir!..
Bu, kesinlikle bir ırkçılık meselesi değildir; başka milletler de kendileri için bu tip bir çerçeve çizebilirler, çizmelidirler; ama unutulmaması gereken şey, bunun onların sorunu olduğudur…
Bu, Vietnam’da küçük çocukları napalm bombalarıyla kavuran; Irak’ta vatanları için savaşan insanları yıldırmak için o insanların kadınlarını ve çocuklarını gözleri önünde taciz eden; bir başka ülkeyi istila edebilmek için kendi ikiz kulelerine saldırı düzenleyebilen ve kendi vatandaşı üç bin kişiyi gözü kırpmadan öldürebilen; mazlum ülkelerin doğal servetlerini gaspedebilmek için olmadık namussuzluklar sergileyebilen milletlerin sorunudur!..
Ne var ki, unutulmaması gereken bir şey daha vardır; ve bu “şey” insanı yaratan Güç tarafından çok belirgin bir biçimde çerçevelenmiş ve bu yaratığın adeta gözüne sokulurcasına orta yere serilmiştir: İçine üflenen Nefes’le onurlandırılan insanoğlu, içine üflenen Nefes’le “farkındalık”la donatılan insanoğlu, “görece” idrak dahi edilemeyecek kadar kısa olan bu yaşamında zalime karşı çıkmak, zulme karşı savaşmak sınavıyla baş başa bırakılmıştır.
Göklerin “namus” kapsamında nitelendirdiği haslet budur: İnsanoğlu zulme karşı çıkmalı, zalime karşı savaşmalıdır!..
Mazlum karşısında aslan kesilip zalim karşısında süt dökmüş kediye dönen uğursuz tiplerin görece cüretkâr çıkışları, riya çamurunda debelenmekten başka bir şey yapmayan sırtlanların kaplan maskesi takmalarından ibaret bir sahtekârlıktır!..
Türk insanı, “zalim” ve “zulüm” meselesinde doğuştan taraftır; yeryüzünün orasında veya burasında işlenen herhangi bir zulüm için “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” alçaklığını göstermek lüksüne sahip değildir… Bu topraklarda hayat bulan biri, bu iklimin kendine özgü yiğit ruhuyla o veya bu şekilde temas etmiş biri, bu tip bir “lüks”e sahip değildir; bugüne kadar hiç olmamıştır, bugünden sonra da olmayacaktır.
Bu bir namus meselesidir!..
Türk insanı şunu hiç unutmamalıdır: Zulüm “adalet”in karşıtıdır; adaletin olmadığı yerde insanlık yoktur, dolayısıyla Türklük de…
Türk, namuslu olmak zorundadır; bu, Türk’ün hamurunda bulunan genetik bir belirleyiciliktir!..
“Türk’üm” diyen biri için zulme ve zalime karşı savaşmak bir namus meselesidir!..
Merhamet, fedakârlık, sadakat, yiğitlik, mertlik, vatanseverlik, bölüşümcülük, kendine güven, cesaret, gerektiğinde gözükaralık gibi kavramlar Türk için bir namus meselesidir!..
Ahlâki değerlere bağlılık insanı hayvandan ayıran en temel özelliktir; ahlâki değerlere bağlı olmak namuslu olmak demektir; “namus”, ayakları havada, içi boş bir kavramdan ibaret değildir; bu haslet, bir Türk için gerektiğinde canını hiç düşünmeden feda edebileceği kutsal bir kavramdır!..
Nedir Türk’ün ahlâki değerleri?..
Türk; merhametli olmak zorundadır; halkı ve Devleti için fedakârlıkta sınır tanımamalıdır; sadık olmalı, yiğit olmalı, mert olmalıdır… Evet; “komşusu aç yatarken tok yatan bizden değildir” hiç kuşkusuz İslami bir söylemdir ve bu şifre sözler bizatihi Elçi’nin sözleridir; ama bu, aynı zamanda Türk’ün en temel hasletlerinden biridir de… Dünyayı gezip dolaşan, diğer kültürleri yakından tanıyan herkesin teslim etmek zorunda olduğu gerçek şudur: Yardımlaşma hususunda hiçbir millet Türk milletiyle boy ölçüşemez; bu konuda Türk milleti kadar fedakârca davranamaz!.. Dilbilimcilerin yakından bildiği gibi, “paylaşmak”, Arz’daki hiçbir dilde Türkçe’de olduğu kadar mübarek bir anlam ihtiva etmez…Türk Milleti, tarih sahnesinde, “yarin yanağındaki ben hariç” her şeyi paylaşabilen, bunun için hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan belki tek millettir…
İşte, meselenin can alıcı noktası, temel sorun burada ortaya çıkmaktadır:
Bu tip yüce hasletlerle donatılan bir millet, koskoca Arz’da emperyalizme karşı ilk kurtuluş savaşı veren ve bundan alnının akıyla çıkan bu kahraman millet bugün neden bu zillet uçurumuna yuvarlanmak üzeredir?!. (Tarih önünde yemin ediyorum; bu uğursuz çabalar boşa gitmeye mahkûm çabalardır; Türk milleti bu bir avuç uğursuz güruha hak ettiği cevabı mutlaka verecektir!..)
Temel mesele budur; temel mesele, bunu tahlil edebilmektir.
Ülkesini seven herkes, Devleti’ni seven herkes, insanını seven, Bayrağını seven herkes, bir dahaki buluşmamıza kadar ev ödevini doğru yapmalıdır.
Ev ödevi şudur:
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, 2004 yılı itibariyle, Türkiye’de yaşayan 1 milyon Türk açlık sınırının altında; 18 milyon Türk yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. TÜİK diğer verileri açıklamıyor, ama açıkladıkları yeteri kadar şeyi gözler önüne seriyor: 19 milyon kişi açlık ve yoksulluk sınırının altında; geri kalanların ezici çoğunluğu yoksulluk sınırında… (Bunu görebilmek için TÜİK’e ihtiyaç yok; her şey gözlerimizin önünde cereyan ediyor.)
Ahlâki değerlerimizde insanın kanını donduracak boyutlarda bir düşüş var: Televizyonlardaki “Biri Bizi Gözetliyor”, “Benimle Dans Eder Misin?”, “Benimle Evlenir Misin?” türü programlar; ah tanrım ah, neredeyse tarihten silinmesi için marazi bir hırsla mahvetmeye çalıştığımız Türkçe; bir Türk delikanlısı için neredeyse en büyük ahlâki çürümenin göstergesi kapkaç terörü; ülkemizi zehirli bir örümcek ağı gibi saran misyonerlik faaliyetleri; “Dinler Arası Diyalog” palavrası veya yanılgısı içinde Batı emperyalizmine adeta altın tepsi içinde sunulan bu kutsal topraklar; dilinin ucuna kadar gelenleri yazmamak için yoğun bir çaba sarf eden bu fakiri bağışlayın, şerefsiz-namussuzlar tarafından Kuzey Irak’ta başına çuval geçirilen on bir şerefli Türk askeri; Batı emperyalizminin takdir belgesini alabilmek için “Türkler Ermenileri kesmiştir!” demeye cüret edebilen yazar bozuntuları…
Tarihin en büyük imparatorluğunu kurmuş bir Devlet’in, ne idüğü belirsiz Avrupa Birliği macerasında sineye çekmek zorunda kaldığı hakaretamiz tutum ve davranışlar!.. Bu şerefli, bu kutsal toprakları her vesile ile çiğnemekten kaçınmayan AB ve Amerikan komiserleri!.. Türklüğe hakaret eden yazar bozuntularının yargılandığı mahkemeleri basan Avrupalı gözlemciler(!)…
Adı konulmamış (aslında konulmuş tabii de, bu başka bir çalışma konusu elbette) Haçlı Seferleri; ve bu uğursuz emperyalist saldırı karşısında dut yemiş bülbüller!..
Komşumuz Irak’ın namertçe işgali esnasında Türk topraklarından havalanan emperyalist bomba uçakları; ve bir kez daha dut yemiş bülbüller!..
Kan dökerek aldığımız Kutsal Kıbrıs topraklarının hayasızca geri alınış çabaları; ve sahnede yine bülbüller; üstelik bu kez, duta tam anlamıyla doymuşları!..
ABD Senatosunda hayasızca açıklanan “vatan haini gazeteci tavlama” metodları ve bu iş için ayrıldığı ilan edilen 400 milyon amerikan doları!.. (Haydi Türkler, hesap makinesi başına: 400 milyon dolar ile kaç kilo dut alınır? Bu kadar dut ile kaç uğursuz bülbül patlayasıya doyar?)
Allah’ın Elçisi’ni terörist olarak resmeden namussuz karikatürler; ve bir zamanlar her Cuma namazı çıkışında Amerikan bayraklarını yakan gurupların üç yıldır sırra kadem basışları!.. (Müslümanlara ek bir ev ödevi: Amerika Birleşik Devletleri zalim midir?.. Cevabınız “evet” ise, ki elbette öyledir; “Zalimler birbirlerinin dostlarıdırlar!” diye uyaran Casiye 19. ayet size ne ifade ediyor?)
Ev ödevini üstlenen onurlu insanlara küçük bir ipucu: Türkiye son elli-altmış yıldır hangi sistemle yönetilmektedir? Bir müslümanın asla kabullenemeyeceği “liberalizm” neden en gerici ideolojidir?.. Yardımlaşmak, bölüşmek, merhamet göstermek dururken, hayatta kalabilmek için hayvanlar gibi “rekabet etmek”; hayvanlar gibi birbirine üstünlük sağlamaya çalışmak ve bu esnada peygamber Adam Smith’in “gizli el”inin refahı sağlayacağını iddia etmek, bu “gerici” oluş keyfiyetini açıklamaya yeterli midir? (Yoksa, peygamber Adam Smith için Hz.Adam Smith mi demeliydim?!.)
Şimdi, milliyetçilere ek bir ev ödevi: Bir Türk hastalandığında bir başka Türk’ün ona “Paran var mı hemşerim!” diye sorması; parası olan Türk -tabii ki amerikan isimli- beş yıldızlı otel ayarındaki “hospital”lerde konuk edilirken, parası olmayan Türk’ün böbrek ameliyatı için 3 yıl sonrasına gün alabilmesi kanınıza dokunmuyor mu?.. Bir Türk’ün, kamu mülkiyetindeki kutsal müesseseleri özelleştirme adı altında ona buna peşkeş çekmesi sizi kahretmiyor mu?.. “Devlet peynir üretir miymiş kardeşim!” diye salyalar saçarak böğüren bir yaratığın karşısına çıkıp, “Üretir ulan!.. Ucuza üretir, ucuza satar; vatandaşının karnını doyurur, melun!” diye avazınız çıktığı kadar bağırmak içinizden gelmiyor mu?
“Milliyetçi” hassasiyetleri ağır basan samimi Türk insanı şu sorunun cevabını kendi vicdanında bulmak zorundadır: Devlet kutsal mıdır?.. Bu, temel bir sorudur ve bu soruya “evet” cevabının verilmesi, bir başka sorunun da cevaplandırılmasını dayatmaktadır: Devlet kutsalsa -ki bu satırların yazarı fakir için bu böyledir-, o halde, devletin mülkiyetindeki kamu işletmeleri neden özelleştirilmektedir?!. Ülkesini, Bayrağını, Devletini, insanını seven samimi bir milliyetçi, vicdanını bu soru ile denetlemelidir!.. Bir milliyetçi -ki bu satırların yazarı fakir bir milliyetçidir-, Türkiye’nin en çok kâr eden ve en çok kurumlar vergisi ödeyen şirketlerinden biri olan Türk Telekom’un özelleştirilmesi esnasında, Fransız Telekomu’nun özelleştirme ihalesine neden girdiğini anlamaya çalışmak zorundadır!.. (Fransız Telekom’u bir devlet kuruluşudur; bu şerefsizler kendi devletlerini küçültmeye neden yanaşmamaktadırlar?!.)
Bu, kendisine “Türk milliyetçisi” diyen herkesin görevidir!..
İktisadi liberalizme göre devlet küçülmeli, elinde ne varsa satmalı ve piyasadan çekilmelidir; değil mi?.. Peki; liberalizmin bu kahpe yasası Fransız Devleti için neden geçerli değildir?!. (Aynı şeyler, abd’yi yöneten soysuzlar için de geçerlidir!)
Hani devlet küçülmeliydi, hani devlet iktisadi hayattan çekilmeliydi, hani devlet peynir dahi üretmemeliydi; Hz.Adam Smith ve onun Türkiye’deki sadık müritleri böyle söylemiyorlar mıydı?!.
Türk Devleti’ni küçültmek için kamunun kutsal mülkiyetini ona buna peşkeş çekenler Fransız devleti’nin bu ihaleye girmesini nasıl açıklayacaklar?!. Türk Devleti küçülmek zorunda da, Fransız devleti veya amerikan devleti neden küçülmek zorunda değil?!. Türk Devleti’ni küçültme parolasıyla açılan bir ihalede, kamu mülkiyetindeki bir işletmeye Fransız devletinin bir işletmesinin göz koyması hangi ahlâk yasası ile açıklanabilir?!.
Buna samimi cevap verebilecek namuslu bir babayiğit var mı bu ülkede?!.
Ey Türk milliyetçisi; bu sorunun cevabını bulmadan sana uyku uyumak haramdır; bunu bilesin!.. (“Türk Devleti küçülsün!” diye adeta yırtınanlar, bunu neden amerikan devleti veya Fransız devleti için söylemiyorlar?!. amerikan Senatosu 400 milyon dolarlık ihanet yemini boşuna mı oltaya taktı sanıyorsunuz?!. Bu 400 milyon doları ülkemizde hangi gazetecinin, hangi aydının bölüştüğünü; hangi uğursuz tiplerin bu para için vatanını sattığını göremiyor musunuz gerçekten?!.)
Sırada marksistler var: Bu ülkenin milli ve manevi değerlerine saldırarak bir yere ulaşmanın mümkün olmadığını artık anladınız mı?.. Ulus-Devlet’in kutsallığı ve gerekliliği konusunda düşünceleriniz berrak mı?.. Emperyalizme savaş açarken birlikte çarpışmak zorunda olduğunuz Türk halkının milli ve manevi değerlerine saygı göstermek gerektiğini artık kavradınız mı?..
Ve son sırada amerikan ve AB hayranlarına ev ödevi: Her aynaya baktığınızda neden mide bulantılarına garkolduğunuzu nihayet anlayabildiniz mi; yoksa tüm yaşamınız boyunca bu bulantıyla uğraşmak zorunda kalacağınızı hâlâ göremiyor musunuz?!. (abd olamaz tabii de, içlerinde benim dostlarımın da bulunduğu samimi AB’cileri tenzih ediyorum; ama bu tenzih esnasında, bu sevgili dostlarımı bir kez daha uyarmayı bir görev olarak kabul ediyorum. Bu adamlar sizi içlerine almayacak dostlarım; inşallah da almazlar… Benim düşüncelerimi soracak olursanız, otuz yıldır verdiğim cevabı tekrarlamaktan onur duyarım: Bir kez daha Allah belalarını versin, tabii… Elton John ve erkek sevgilisi geçenlerde, İngiltere’de, üstelik kilisede evlendiler; mutlu oldunuz mu?!. Allah’ın Sodom şehrini neden Arz’dan sildiğini hatırlıyor musunuz; Sodomluların, erkek kılığında Arz’a inen meleklere dahi cinsel tacizde bulunmaları, size İngiltere’deki bu erkek erkeğe evliliği çağrıştırıyor mu?!. AB’ye girdiğinizde “erkek erkeğe evliliklerde imam nikahı” için camilere koşacak mısınız?!.)
Şimdi tüm kesimleri kapsayan esas ev ödevi: Baş düşman kim; AB veya abd mi, yoksa bağrımızda serpilip büyüyen, gazeteci/yazar/aydın kılığındaki bir avuç engerek soyu mu?!.
Şu konuları bir düşünün: Kıbrıs, AB, abd, PKK, Dinler Arası Diyalog, misyonerlik faaliyetleri, Türk Ordusu, Ermeni meselesi, tam bağımsızlık, emperyalizm, Türk Devleti, Mustafa Kemal, İslam’da reform arayışları (ılımlı İslam)… Bu listeyi, bu minvalde istediğiniz kadar uzatabilirsiniz…
Temel soru şu: Bu konularda Türkiye aleyhine faaliyet gösteren Türklerin istisnasız-tekrar ediyorum, istisnasız- tümünün liberalizmi savunuyor oluşu basit bir rastlantı mı; yoksa bu paradigma mı insanları kendi vatanlarına ihanetle baş başa bırakıyor. Hani şu çok sevdikleri deyimle, bu insanlar TINA mı yoksa?!. (TINA: There is no alternative/Seçeneksiz.) Liberalizme gönül vermiş samimi insanları bir kez daha uyarmayı bir görev addediyorum: Sevgili dostlarım; sizi ülkesine, insanına, Devletine ihanet çizgisine getiren şey, liberalizm hususundaki seçeneksizliğiniz mi yoksa?!. (Bunu, şu yukarıda anlattığım Türk Telekom örneğinden yıla çıkarak bir kez daha düşünün lütfen. Bize dayattıkları bu liberal palavraları kendileri neden uygulamıyorlar?.. abd tarım ürünlerinin fiyatlarına neden müdahale ediyor; “piyasanın serbestçe oluşması”na neden izin vermiyor; stratejik konumdaki topraklarını Japonlar satın alacak diye neden ödleri kopuyor?!. amerikan Senatosu stratejik konumdaki sektörlerin özelleştirilmesine neden karşı çıkıyor?!. Siz hiç “amerikan devleti küçülmelidir!” diyen bir liberale rastladınız mı?!. Peki; size ne oluyor da Türk Devleti’ni küçültmeye çalışıyorsunuz?!.)
Türk insanı bu soruyu cevaplandırmaya çalışırken, şu ayrıntıyı da göz önünde tutmak zorundadır: Mazlum milletlerin doğal servetlerini gaspedebilmek için her türlü namussuzluğu yapan, kardeş milletler arasına nifak tohumları atan, dünyayı artık onurlu bir biçimde yaşanamayacak kadar şerefsizleştiren milletlerin tümü; amerikanı, İngilizi, Fransızı… aklınıza hangi deyyus emperyalist güç geliyorsa, bunların tümünün liberalizmle yönetiliyor oluşu da mı basit bir rastlantı?!. (Bu, sözde liberalizm tabii; Allah izin verirse bunu ileriki çalışmalarımda açacağım.)
Liberalizm insan namusuyla bağdaşmıyor; bunu görebilmek bu denli zor mu?!.
Temel soru, Türk’ü Türk’e kırdırma noktasına getiren şu gayri ahlâki “rekabet”le, şu iktisadi liberalizmle, son Türk Devleti’ni küçülttükçe küçülten şu neo-liberal zihniyetle mücadelede, dolayısıyla emperyalizmle mücadelede Türkler’in değişik kamplara ayrılma lüksünün olup olmadığı…
Solcu, sağcı, milliyetçi, Müslüman, sosyalist, komünist, anarşist veya her ne Allahın belası ayırımsa!..
Emperyalizmin boyunduruğuna girmek üzere olduğumuz şu zillet dolu günlerde, böyle ayrılıp paramparça olmak gibi bir lükse sahip miyiz?!.
Türkler olarak birbirimizi kırdığımız, vurduğumuz, öldürdüğümüz; ve böylece emperyalizm karşısında paramparça olduğumuz yetmedi mi artık?!.
Kutsal topraklarımız Müslüman kanına bulanmış amerikan postalları altında çiğnendikten sonra mı aklımızı başımıza alacağız?!.
Yetmedi mi artık!..
Bizi Türk yapan hasletlerimiz ne zaman bir volkan gibi patlayarak içimizdeki bir avuç şerefsiz-namussuzu ve Türkiye üzerinde çirkin emelleri olan emperyalistleri kahredecek?!.
Türk halkı açlık sınırında yaşıyor, tüyleri diken diken eden bir kültürel ve ahlâki yozlaşmayla karşı karşıyayız, Türkçe elden gitti, Kıbrıs gitti gidiyor, Güneydoğu bölündü bölünüyor, Cuma namazı çıkışlarındaki o milli ve manevi beraberlik göçtü gitti, Kutsal Vatan Toprakları emperyalistler tarafından istila edilmek üzere; buna daha ne kadar katlanacağız?!.
“Ezan susmayacak, bayrak inmeyecek!” diye sahte çığlıklar atarken ülkemizi emperyalizmin boyunduruğuna teslim etmekten çekinmeyen -aslında görevleri bu olan- iğrenç politikacılardan, vatan haini gazetecilerden-yazarlardan, üç kuruşluk dünya çıkarı uğruna ülkesine ihanet eden kahrolası sahte aydınlardan gına geldi artık; adamın asabını bozmayın birader!..
Türk, erdemin bizatihi ta kendisi olmak zorundadır: bu, bir namus meselesidir!..
Namussuza haddini bildirmenin zamanı gelmedi mi artık!..
Bir dahaki buluşmamıza kadar ev ödevimizi iyi çalışmak; “Türkiye ve Türk neden bu hale geldi?”yi etraflıca bir düşünmek zorundayız…
Bu, sıradan bir beyin jimnastiği değil; bir namus meselesidir!..
Bu Bayrağın “kırmızısı” nereden geliyor arkadaş; bu kutsal Bayrak için kanını dökmekte bir an bile tereddüt etmeyen milyonlarca şehidin kemiklerini daha ne kadar sızlatacağız?!. Biz bu Vatanı yolda mı bulduk sevgili dostlarım?!.
Ve son söz koynumuzda beslediğimiz engereklere!..
Ey uğursuzlar güruhu, ey soysuz engerek tohumları, ey kahpeler kahpesi vatan hainleri!..
Türkiye aleyhine faaliyetlerinizi adım adım izliyorum; bu ülkeyi sahipsiz sanıyorsunuz, ama yanılıyorsunuz; ayağınızı denk alın, adamın asabını bozmayın!..
O çatallı dillerinizi ikiye ayırıp boğazınıza dolayacağım günler yakındır; her aynaya baktığınızda bu sözleri hatırlayıp kanınızın çekildiğini görür gibiyim; ve emin olun bu marazi korkunuzda hiç de yanılmıyorsunuz!..
Ey engerek soyu!..
Elinizdeki leş kokulu kalemi kırıp gözünüze sokacağım günler geldi çattı; size hak ettiğiniz tokadı patlatabilmek için tekrar görevimin başındayım!..
Uzun süren rahatsızlıktan sonra yuvaya dönmüş olmaktan büyük bir mutluluk duyuyor, bu fakir gibi düşünmeyen ama samimi olan tüm unsurları tenzih ediyor, tüm engerek soyunu açıkça tehdit etmekten gurur duyuyor, tüm halkımı sevgiyle kucaklıyorum…
Yaşasın Türkiye, kahrolsun engerek soyu, kahrolsun emperyalizm!..
Ne mutlu Türk’üm diyene!..
Allah’a emanet olun…
İstanbul, 20/2/2006
12 Mart 2009 Perşembe
AÇLIK VE SEKİZ YÜZ BİN ZENCİ ÇOCUK
Uzaklarda, çok uzaklarda bir çocuk ağlıyor,
Uzaklarda… Ta ötelerde… Nijer’de… Kıtlığın pençesinde.
Anasının kucağında, ama güvende değil, çünkü karnı aç!..
Alay ediliyor sanki onla; o adeta bir fire; o harcanabilir…
Havalı Batı’nın gözünde o bir fire; küreselleşme firesi,
Havalı Batı’nın küreselleşmesi uğruna aç kalmış o; ölecek!..
Bizden çok uzakta o; görünmüyor, rahatsız etmiyor, ölebilir…
Bizden çok uzakta; anasının kucağında ve aç!..
Bizden çok uzakta; sözde kuraklık ve çekirge öldürüyor onu!..
İnsanoğlu gözünü çeviriyor görmemek için; o ölebilir, kime ne!..
İnsanoğlu hüzünlenmiyor bile artık; alıştı, kanıksadı, sindirdi içine.
İnsanoğlu hüzünlenmiyor bile artık; zenci bir çocuk için değer mi!..
Sekiz yüz bin bebek bu durumda; hepsi aç, hepsi ölüyor,
Kahrolası sanal uygarlık sözde tedbir arayışında; ne yapılabilir diye soruyor;
Ne yapılabilir?.. Asrın faciası kapıda; bebekler birer birer ölüyor açlıktan;
Kapitalist iblis için için gülüyor; “pazar ekonomisinin gizli eli”ne;
Ve Tanrı her şeyi bin kez lanetliyor; kaydederken levhi mahfuz’a olan biteni!..
Uzaklarda… Ta ötelerde… Nijer’de… Kıtlığın pençesinde.
Anasının kucağında, ama güvende değil, çünkü karnı aç!..
Alay ediliyor sanki onla; o adeta bir fire; o harcanabilir…
Havalı Batı’nın gözünde o bir fire; küreselleşme firesi,
Havalı Batı’nın küreselleşmesi uğruna aç kalmış o; ölecek!..
Bizden çok uzakta o; görünmüyor, rahatsız etmiyor, ölebilir…
Bizden çok uzakta; anasının kucağında ve aç!..
Bizden çok uzakta; sözde kuraklık ve çekirge öldürüyor onu!..
İnsanoğlu gözünü çeviriyor görmemek için; o ölebilir, kime ne!..
İnsanoğlu hüzünlenmiyor bile artık; alıştı, kanıksadı, sindirdi içine.
İnsanoğlu hüzünlenmiyor bile artık; zenci bir çocuk için değer mi!..
Sekiz yüz bin bebek bu durumda; hepsi aç, hepsi ölüyor,
Kahrolası sanal uygarlık sözde tedbir arayışında; ne yapılabilir diye soruyor;
Ne yapılabilir?.. Asrın faciası kapıda; bebekler birer birer ölüyor açlıktan;
Kapitalist iblis için için gülüyor; “pazar ekonomisinin gizli eli”ne;
Ve Tanrı her şeyi bin kez lanetliyor; kaydederken levhi mahfuz’a olan biteni!..
Adam gibi adam
Geçenlerde bir dostum, “Adam Gibi Adam”ı anlatan bir kitap yazmamı rica etmişti. İçinde bulunduğu ruh halini anlamak zor değildi: Etrafını öylesine pislik tipler sarmıştı ki, o anda aslında benle konuşmuyor, yüksek sesle düşünüyor; bu kötü gidişi önlemek adına neler yapılabileceğini hesaplamaya çalışıyordu. Farkındaydı veya değildi, tam olarak anlaşılmıyordu; ama bilinçaltını tırmalayan bir şeyler olduğu açıktı: İnsanlık kötü bir akıbete doğru hızlı adımlarla ilerliyordu, bir şeyler yapılmalıydı…
Televizyondaki iğrenç tipi izlerken, bu dostumun söylediklerini aklımdan geçirmeden edemedim: “Adam gibi adam” ne menem bir şeydi?.. İşte, ekrandaki tip karşımdaydı; anlaşıldığı kadarıyla birkaç yabancı dil konuşuyordu, bir-iki üniversite bitirmişti, giyimi-kuşamı yerli yerindeydi, kendinden emin bir tavırla konuşuyor, hatta bu konuşmasını hafif alaycı mimiklerle destekleyerek daha da etkili hale getirebiliyordu… Tarafsız bir gözlemci, bu yaratığı bir-iki dakika izledikten sonra gayet içten bir şekilde “İşte, adam gibi adam!” diyebilirdi.
De…
De’si vardı işte…
Alaycı mimiklerle desteklediği küstah bakışlarını objektife dikmiş, “Türkiye’yi kimin yönettiği, hangi partinin iktidara geldiği beni zerre kadar ilgilendirmiyor; beni ilgilendiren şey, Avrupa Birliği’ne bir an önce nasıl gireceğimizdir.” diye kendi ülkesine ve kendi halkına kin kusuyordu… Benzer birkaç cümleden sonra, alaycı mimikleri ve etrafındakilere tepeden bakan tavırları daha bir anlam kazanıyordu: Biz cahil, ilkel, beş para etmez, aşağı tabakadan insanlardık; o ve benzerleri bizden değillerdi ve Avrupa Birliği’ne girildiğinde o ve bir avuç seçkin(!), medeniyetle buluşmuş, üstün ırk arasına katılmış olacaklardı… Ülkeyi kim yönetirse yönetsin o ve onun gibiler için fark etmiyordu; çünkü onlar zaten bizden değillerdi, bu nedenle yöneten ve yönetim biçimi onları bağlamayacaktı. Onlar, “sahiplerle” öylesine bir dayanışma içindelerdi ki, ülkeyi yönetecek güç onların yaşam biçimlerini o veya bu şekilde etkileme yeteneğine sahip değildi. Onlar, “efendilerle” çoktan kaynaşmışlar, çoktan “onlardan biri” olmuşlardı… Yönetimin gücü efendilere ve ruhlarını o efendilere satmış bu efendilere yetmezdi; veya belki daha doğru bir anlatımla, yönetimin zafiyeti onlara zarar veremezdi… Türk olmak da neydi ki?!. Milli ve manevi değerler de neyin nesiydi; biz kimdik ki birtakım değerlere sahip olacak ve bu konuda hassasiyet gösterebilecektik!.. Kıbrıs meselesi, Türk Devleti’nin onuru, Ay Yıldızlı Bayrak, Türk Dili, ülkenin bağımsızlığı, toprak bütünlüğü, milli haysiyetimiz, gururumuz, hatta “amerikalı sahipler”in on bir askerimizin başına çuval geçirmesi… Bunların tümü “safra” idi ve yükselmek için gerektiği kadarı aşağı atılabilirdi… Özelleştirme, istisnasız her şeyin satılabileceği yönünde öylesine bir bilinç oluşturmuştu ki, bu kör bilinç, satılmakta olan veya satılması gereken şeyin ne’liği üzerinde bile durmuyordu artık; Makyavel, bunların yanında bir anda süt dökmüş bir kediye dönebilirdi… Her şeyi bu denli açık olarak ortaya koymuyordu kuşkusuz, ama mimiklerinden, özenle kurduğu cümlelerden, konuşmasının arasına bilinçle serpiştirdiği vıcık vıcık riyakârlık, sahtecilik, fırsatçılık ve özentilik kokan amerikanca sözcüklerden ve milli ve manevi değerler söz edildiğinde takındığı mesaj içeren o sefil tavırlarından bunu açıkça anlayabiliyordunuz; zaten o da bunun böyle anlaşılması için özel bir gayret sarf ediyordu… Özel bir gayret sarf ediyordu; çünkü bizle konuşur gibi yaparken aslında yaptığı şey, “efendiler”e özel mesajlar göndermekten ibaretti…
Bizle konuşur gibi yaparken, aslında Avrupalı ve abd’li efendilere irade beyanında bulunuyordu; bu yolda satılabilecek, atılabilecek ne varsa hemen feda edebileceği yönünde…
Pislik bir tipti; tam anlamıyla pislik, iğrenç, süprüntü, çukur bir tip…
Bu ve benzerleri Türkiye’deki işsizliğe başka bir pencereden bakabilme yeteneğine de sahiptiler: Ülkedeki işsizlik çok da kötü bir şey değildi; çünkü rekabet koşulları nedeniyle bu işsizleri ucuza çalıştırmak mümkündü ve bu da Batı ile rekabet edebilmek için olumlu bir şeydi:
Ucuz işgücü ve ucuz maliyet…
İnanmadığınızı biliyorum, çünkü gerçekten inanılacak gibi değil; ne var ki, bu konuda yazıları dahi var ve hepsi arşivde saklanıyor. Ucuz işgücünü böylesine olumladığını gördüğünüzde isyan etmeden duramıyordunuz; ama yapacak bir şey yoktu, bunların hepsi böyle işte!.. (Aslında, yapacak birçok şey var tabii; bu fakir yirmi yıldır bunu anlatıp duruyor, ama yeteri kadar anlaşılır olmadığı veya modası geçmiş fikirlerinin pek rağbet görmediği anlaşılıyor!..)
Bir ara, bu pisliği ve beni 10-15 dakikalığına bir odaya kapattıklarını ve hiçbir şeye karışmadıklarını hayal ettim; hayal mayal, yine de güzel bir duyguydu…
Evet; birkaç dil konuşabiliyordu, birkaç üniversite diploması taşıyabiliyordu, “efendiler/sahipler” gibi giyinebiliyordu; ve tabii, bal tutup parmağını sıkça yaladığı açıkça belli olduğundan muhtemelen bir hayli varlıklıydı da…
Da…
Tüm bunlar “adam gibi adam” olmaya yetmiyordu; bu berrak bir şekilde görülebiliyordu işte!.. (Ne ilginç değil mi; “nefret” konusunda her dakika ukalalık yapan ve bunun iyi bir şey olmadığını anlatmaya çalışan bu fakir, şu anda nefretinden tir tir titremekte!.. Genetik yapımızdan, evrimimizden ve Yaratıcı’nın ruhlarımızı kodlaması esnasında duyduğu gereklilikten kaynaklanıyor olmalı; yoksa “zalime karşı mücadele”de nasıl başarılı olabilirdik ki!..)
Adam gibi adamlık… Hiç de kolay bulunan bir haslet değil…
Birkaç yıl önce ciddi bir ruhsal rahatsızlık yaşamıştım. O “tuhaf günler”in başlangıç sancıları esnasında yine televizyonda gördüğüm bir haberi hiç unutamadım; her şeyi sorgulamaya başladıktan ve bunun doğal bir sonucu olarak gelişen bir hayli çileli bu maceradan sonra iyice anladım ki, ruhsal rahatsızlığımı tetikleyen kimi unsurlar arasında bu “sıradan haber” de vardı…
Ak sakallı bir ihtiyardı… Çok fazla eğitim görmediği tavırlarından, mimiklerinden, davranışlarından belliydi. Bizim gibi; ortalama, sıradan, kendi halinde, alçak gönüllü biriydi… Tam hatırlayamıyorum, sanım Güneydoğu illerimizin köylerinden birindeydi… Yere çömelmişti ve iki elindeki ince çubuklarla yerden bir şeyler topluyordu. Kamera yere odaklandığında, topladığı şeylerin akrep olduğu belli oldu. Yaşlı adam, elindeki çubukları maharetle kullanıyor, özenle yakaladığı akrepleri bir kavanoza dolduruyordu. Hareketlerinde belli belirsiz bir şefkat havası sezebiliyordunuz; merhametle davranıyor, herhalde hayvanların canını yakmak istemiyordu… Etrafında birkaç adam ve kadının yanı sıra on-on beş de çocuk vardı. Yaşlı adam tipik bir müslüman görünümünde olduğu için içimin bir an huzurla dolduğunu hissetmiştim. Kötü günler geçiriyordum, Yaratıcı’nın içimize üflediği o esrarengiz “Nefes”in tezahürlerinden birini görmeye, merhameti koklamaya, insanlık bilincini yaşamaya ihtiyacım vardı. Yaratan tarafından yaratılan bir mahlûk, sırf bu nedenle bile hak ettiği merhameti görebiliyordu…
Hiç unutmuyorum, hiç!..
Tüm yaşamım boyunca böylesine acı çekerek ağladığım çok az günler olmuştur. Öylesine acı çekiyordum ki, bu acım yüzünden o anda Yaratıcı’ya öfke duymuş ve isyan etmiştim… O anda aklımdan geçenlerin, dolayısıyla öfkemin Levhi Mahfuz’a kayıtlandığını şu anda biliyorum, ama bundan hiç gocunmuyorum; çünkü Yaratıcı’nın da benim duygularımı paylaştığına ve bu nedenle beni affedeceğine inanıyorum.
İlkel bir tören gibiydi; insanın kanını donduran, nefret ve isyan duygularını dayanılmaz boyutlara taşıyan, bizim bilmediğimiz kendine özgü nedenlerle Yaratıcı’nın şimdilik müdahale etmediği hazin bir tören… Önce kuru otlar, çalı çırpı hazırlandı… Bir yatak, bir yuva, bir sığınak gibi… Sonra bu sığınağın(!) etrafına çepeçevre çalı çırpı dizildi ve ateşe verildi… Kavanozdan çıkarılan panik içindeki akrepler benimle birlikte yuvanın içine konuldu; ve bir süre beklendi… O anda kendimi Mahşer’de buldum: Panik içinde Cehenneme doğru götürülüyordum; çıldırasıya korkuyor, kaçmak istiyor, avaz avaz bağırıyordum…
Ama hiçbir şey değişmiyordu…
Yuva(!) ateşe verildiğinde yaşanan o panik… Kimi yavru o biçarelerin birbirlerini ezercesine oraya buraya kaçma çabaları…
O çığlıkları… Çıkardıkları o tarif edilemez ses, o feryatlar…
Aman tanrım, o feryatlar!.. .
Hiçbir suçunuz olmadığı halde yakınlarınızla, belki çocuklarınızla birlikte yanıyorsunuz; bunun tam anlamıyla idrakindesiniz ve kaçacak hiçbir yer yok!.. Bacaklarınız, sırtınız, başınız hep alev almış, müthiş acı çekiyorsunuz; bu arada gözünüz yakınlarınızda, çocuklarınızda, yavrularınızda… ve onlar da yanıyor, onlar da yanıyor… ve… ve kaçmaya çalıştığınız yer, sizi çepeçevre kuşatan etrafınızdaki çember de alev alev...
Bu, bardağı taşıran damlalardan biriydi: İnandığım tüm İslami ve insani değerleri paramparça edip bir kenara fırlatan o kahredici günden sonra, çok ciddi bir tedavi görene kadar, akıl hastanelerinden kurtuluncaya kadar bir daha kendimi toparlayamadım…
Evet, yaşlı adam bizden biriydi, her türlü manevi değerin ırzına göçmeyi göze alabilen yukarıdaki örnekte verdiğim liberale hiç benzemiyordu; kurduğu cümlelerin arasına amerikanca sözcükler sokuşturmuyor, Kamu’nun kutsal hazinesinin “özelleştirme” adı altında ona buna peşkeş çekilmesi için çırpınıp durmuyor, açlık sınırında yaşayan kitlelere “ucuz işgücü” diye özel bir önem atfetmiyor, “sahiplere” yaranmak için vatan hainliğini göze almıyordu…
Da…
Gönül gözü kapalıydı…
Uzaktan bakıldığında Müslüman ve insan gibi görünüyordu ama merhametsizliği ve bundan kaynaklanan affedilemez vahşetiyle İslam’ı ve tüm insani değerleri bir çırpıda silip atıyordu.
“Adam gibi adam” arayışımızda, paradigma farklılığı nedeniyle meselelere değişik pencerelerden bakabiliriz; bu son derece doğaldır. Kimimiz komünistiz, kimimiz liberal; kimimiz milli ve manevi değerlerin takipçisiyiz, kimimiz evrensel değerlerin…
Peki; ortak bir payda bulmak mümkün mü?..
Aziz Nesin Allah’a inanmıyordu, ama tüm yaşamı boyunca hayır peşinde koştu durdu; İslami söylemle, bu unutulmaz dahinin yaşamı “hayırlarda yarışmakla” geçti…
Freud… Bu dahi psikiyatri alanında öylesine muazzam önsezilere sahipti ki, neredeyse iki asır geçmesine rağmen, bırakın onun ayarında bir dehanın bulunabilmesini, ona yaklaşabilen biri dahi çıkmadı ortaya… Ama bu deha hem ırkçıydı, hem de kadın düşmanı… “Kadın düşmanı” diye nitelemek dahi yanlış aslında; çünkü kadını insandan bile saymıyordu ki ona düşman olsun!..
Buyurun size “bizden” bir örnek: İslami literatürde “hadis” diye aktarılan garip bir söz var: “Kadın erkeğin kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Bu nedenle, onu düzeltmeye çalışmayın; ondan bu eğri haliyle yararlanın!”
Kadının erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığı Tevrat’ta geçer; Kuran, Adem’in yaratılışını anlattıktan sonra “Ondan da eşini yarattı” diye bilgi verir. (İnsanın yaratılış macerasına ilişkin bu konu çok ayrıntılı ve bir o kadar da zevklidir: Geniş bilgi için “Kuran’daki Maymun” adlı kitabımı okumanızı salık veririm.) Yeryüzünde kadını “meşrulaştıran” ve onu hak ettiği saygınlığa kavuşturan ilk yazılı kaynak Kuran’dır. Allah’ın Elçisi’nin sözü (hadis) diye aktarılan bu saçma sapan söz, hiç o Muazzam Ruh’a ait olabilir mi?!. (Ne demek “ondan bu eğri haliyle yararlanın!”; bu söz hiç Kuran’dan onay alabilir mi?!.)
Ama ne yaparsınız ki, bu söz, isimlerinin önünde “Prof.Dr.” yazan kimi alimlerden(!) bile taraftar bulabilmektedir.
Yani, “adam gibi adam” olabilmek için nüfus kağıdınızda “Müslüman”, kartvizitinizde “prof.” yazması da yetmiyor işte…
Hele bir de bu mukaddes değerleri siyaset aracı yapanlar var; vay canına, hele bir de bunlar var!..
Suratına baktığınızda bir şey hissediyorsunuz; tam olarak anlam veremediğiniz bir şey; ama biliyorsunuz ki bir şey bilincinizi tırmalıyor, “gönül gözünüz”le ucundan kıyısından algılayabildiğiniz o uğultu bir şeylerin habercisi, size bir şeyler anlatmaya çalışıyor…Kulağınızda değil belki ama vicdanınızda yankılanan bir ses, “Bu adam” diyor, “Bu adam bir riyakâr, bir sahtekâr; bu adam… bu adam uğursuz bir tip!..”
Adam görünüşte tüm İslami değerleri sınırsızca savunuyor; ama gelin görün ki, bir kolunu abd’ye, diğerini AB’ye kaptırmış!.. Üstelik bunu zorunluluktan da yapmamış; politik çıkarları onlarla örtüşüyor; tek neden bu!.. Üzerinde bir parça düşündüğünüzde, savunduğu değerlerin tamamına yakınının eski Arap kabullerinden oluştuğunu, İslamla uzaktan yakından bir ilgisi olmadığını görebiliyorsunuz; ve bu uğursuz davranışının nedeninin bu olduğunu hemen anlayabiliyorsunuz… Ne var ki, yapabileceğiniz hiçbir şey yok; çünkü eninde sonunda her toplum layık olduğu biçimde yönetiliyor!..
Öğrenimse öğrenim, karizmaysa karizma, kararlılıkla kararlılık, makamsa makam-mevki ise mevki; her şey mevcut; ama “adam”lık eksik; çünkü yukarıdaki paragrafların birinde tartıştığımız gibi, “adam”dan ne anladığımız farklı!..
En çıplak gösterge, bir taraftan tüm İslami değerlere sahip çıkarken, diğer taraftan liberalizmi katıksız savunuyor olmak…
Yani, riya yapmak, riyakârlık…
Bu kadar sırıtan bir yalpalamanın -çoğu kişi görmese/göremese bile- Levhi Mahfuz’dan onay alması mümkün mü?!.
“Lanet olsun be!..” deyip geçmek en iyisi… En iyisi, çünkü üzerinde daha fazla konuşmaya dahi değmez bir çukur tiplemesi uğruna sizi bu çalışmadan soğutmak istemiyorum… (Bu uğursuz tipi hemen tanıdığınızı biliyorum, en azından “riya” kokusu aldığınızı…)
Bu konuda söylemeden geçemeyeceğim tek şey ise şudur: Teorik olarak herkesi kandırmanız mümkündür; ama bilmelisiniz ki O’nu kandırmak mümkün değildir…
O kanmıyor!..
Bir gün Üsküdar’dan Harem’e doğru yürürken, sahildeki beton korunağın arkasındaki kayalıklarda oturan bir adama ilişti gözüm. Orta yaşlı, hırpani kılıklı, ürkütücü bir tipti. Saçı başı dağılmış, sakalları uzamış, elbisesi yer yer eprimişti. Hani şu “tinerci” diye isimlendirdiğimiz yitikleri andırıyordu.
Adamın kendi kendine konuştuğunu, ara sıra tebessüm ettiğini görünce meraklanıp biraz daha yaklaştım ve beton çıkıntının kenarına oturarak onu izlemeye başladım. Hava sıcaktı; ara sıra denize uzanıyor, avuçladığı suyu başına, boynuna döküyor sonra tekrar kayaların arasına bakıp konuşmaya başlıyordu.
Gözucuyla fark ettiğinde bana doğru dönerek bir süre süzdü beni.
“Biraz bozukluğun var mı moruk?..”
Kelimeleri ve vurgulaması kabaydı, ama niyetinin bu olmadığı belli oluyordu.
Elimi cebime atıp cüzdanımı çıkarırken karşı taraftaki çay bahçesini işaret etti:
“Şuradan kaşarlı bir tost kapsana ciğerim, bir de gazoz söyle babalık, anadın mı!..”
Bir an için hiddetlendiğimi hatırlıyorum, ama neden kızıyordum ki; tinercinin benden farkı yoktu; riya yapmaktansa, bildiği gibi davranmayı seçiyordu…
Üç-beş dakika sonra geri döndüğümde ayağa kalkmış beni bekliyordu; bakışları bir tuhaftı, daha doğrusu anlam karmaşasıyla doluydu: Takdir, teşekkür, saygı, caydırıcılık, bıkkınlık…
Kayaların üstüne oturduktan sonra benle hiç ilgilenmedi. Önce gazozdan birkaç yudum aldı, sonra elindeki tosttan küçük parçalar kopararak kayaların arasına atmaya başladı.
Bu seferki duygularım hiddetten çok bir acıma diye tarif edilebilirdi: Ben ona tost almıştım, o ise tostu yiyeceğine parçalıyor ve kayaların arasına atıyordu; deli olmalıydı…
Can sıkıntısı içinde kalkmaya hazırlanırken kayaların arasında bir hareketlenme çarptı gözüme; ve o anda zaman zaman duyumsadığım o gerçek dışı boyutta buldum kendimi:
Zayıf bir fareydi… Küçük tost parçalarını bir kedi gibi havada yakalıyor ve kayaların arasında, göremediğim bir yere götürüyor, sonra aceleci adımlarla geri dönüyor ve aynı hareketleri tekrar ediyordu.
Kendimi birden tinercinin yanında buluverdim:
“Bu, Melahat Abla, moruk!..”
Biraz ileride duran ve bu seremoniye katılmayan bir hayli iri fareyi göstererek sordum:
“O kim?”
Dudaklarını ileri doğru uzatıp kafasını takdirle sallayan tinerci, “O Muhittin Abi.” diye cevapladı sorumu. “Biraz sinirlidir, biraz da vahşi… Melahat Ablanın kocası sanırım, ama pek yüz vermiyor; mimikleri ve jestleriyle racon kesiyor, sonra da gidiyor. Seni biraz kessin, tehlikeli olmadığına kanaat getirirse biraz sonra gider.”
Gerçekten de, Muhittin Abi beni bir süre inceledikten sonra ağır adımlarla çekti gitti.
“Neden yemiyor, nereye götürüyor?”
Gazozundan bir yudum daha içen tinerci, “Yeni doğum yaptı.” diye mırıldandı. “Bir ara gördüm ama sayamadım, sanırım 8-9 tane yavru var; on-on beş gündür emziriyordu, artık yiyecek de veriyor.”
Tinerciyle bir süre bakıştık ama konuşmadık. Kayaların üstünde düşmeden yürümeye gayret ederken garip adamın dost sesiyle omuzumun üstünden kaçamak bir bakış fırlattım o yöne doğru..
“Teşekkür ederiz ciğerim. Biz hep buradayız; yolun düşerse uğra, laflarız…”
O gün akşama kadar bu olayı yorumlamaya çalıştım. Acemi müzisyenler gibiydim; notayı bir yakalıyor, bir kaybediyordum. Neler olup bittiğini, niçin bu şekilde davrandığını tinerciye neden sormadığımın cevabını çok sonra buldum: Hani anlamını bilmediğiniz, yabancı dilde romantik bir şarkı dinlerken sözleri kendiniz yazar, melodiye kendi anlamınızı yüklersiniz ya, benim yaptığım da buna benzer bir şeydi… Öyle yoğun duygularla yüklenmiştim ki: Merhametin o tanrısal kokusu, tüm canlıların kardeşliği, dışlanan ve hatta tiksinilen bir türle böylesine naif bir ilişkinin şaşırtıcı sıra dışılığı, diğergamlığın o esrarengiz çağrışımı, içinde yaşanılan topluma isyanın romantik çekiciliği, bir şeyleri biliyor olmanın vermiş olduğu o reddedilemez hüznün mistik lezzeti, yitip gitmişliği dahi kabullenebilecek ölçüde yoğun bir protesto biçimi…
Hırpani kılıklı, argo konuşan, kaba, işsiz-güçsüz, korkutucu biriydi tinerci…
De…
Bir şeylerin bilincine varmış, bir şeyleri aşmış, bir şeyleri elinin tersiyle itebilme cesaretini gösterebilmişti…
Bence yiğit biriydi; namuslu, cesur, merhametli, gözüpek, sevecen…
Ama kaçmayı seçmişti.
Kaçmayı seçmişti ve bu, “adam gibi adam” arayışımızda görmezden gelebileceğimiz kadar küçük bir sürçme değildi!..
Keşke bunun başka bir yolunu biliyor olsaydı veya biliyorsa keşke buna da cesaret edebilseydi ve aramızda kalmayı sürdürebilseydi…
Ama bazen kaybetmeyi kabullenmek aslında kazanmanın ta kendisi olabiliyordu ve belki de bu görünüşte yitik dostumuz bu gerçeği yakalayabilmişti; kimbilir!..
Merhamet, akıl ve namus dostlar…
Merhamet, akıl ve namus…
Aslında üçü de soyut birer kavramdan ibaret, tamam; ama somutun, bir başka deyişle gerçeğin ne olduğunu kim biliyor, kim böyle bir iddia ile ortaya çıkabilir ki!..
Merhametten hepimiz farklı şeyler anlıyoruz, akıl deseniz bir başka meçhul, namus ise tam anlamıyla bir anlayıştan/bir kabulden ibaret; bu kavramlara herkesin farklı anlamlar yüklediği çok açık değil mi?!.
Ne var ki; yine de aslolan bu olmalı; doğru veya yanlış, eksik veya fazla, ilahi veya değil…
İnsanoğlunun görebileceği, anlayabileceği, dolayısıyla tam olarak idrak edebileceği büyüklükte bir Kâinat haritası yapmaya kalksanız, bu haritada Arz’ı kalemin ucuyla bile gösteremiyorsunuz; kalemin ucu bile o kadar büyük bir nokta bırakıyor ki, ölçek bir anda paramparça oluyor…
İşte Arz, yani üzerinde yaşadığımız Dünya bu kadar küçük!..
Benzer yöntemi yaşam süremize de uygulayabilirsiniz: Arz ile kıyaslandığında insanoğlu 23 Aralık’ta ortaya çıktı ve henüz birkaç saatlik; Evren ile kıyaslandığında ise ömrümüz yani tüm bir insan ırkının ömrü neredeyse saniyelerle ifade edilebilecek ölçüde yeni ve kısa!..
Koca Kâinatta, uzay ve zamanda var mıyız, yok muyuz belli değil!..
Yaşamımız görünüşte öylesine ince bir pamuk ipliğine bağlı ki, Evren’deki trilyonlarca göktaşından biri bile bizi sonsuza dek oyun dışı etmeye yetiyor…
Bu kadar küçük, bu kadar kırılgan ve bu kadar kısa süreli isek, üstelik tüm bunlara rağmen henüz hiç kimsenin tarif bile edemediği “akıl/bilinç” gibi Tanrısal bir yetiyle de donatıldıysak, bunun mutlaka bir nedeni olmalı…
Belki de kuşku duyamayacağımız tek şey bu!..
Bir karikatür görmüştüm: Mikroskobun altındaki tek hücreli organizma “Barış için geldik, size zarar vermeyeceğiz; bizi başkanınıza götürün!” diye çıkışıyordu merceğe doğru saf saf bakarken…
Bu zavallı organizmadan farklı olduğumuz gibi küstahça bir kanaate sahibiz!..
Üstelik, çevremize şöylesine bile bakmayı akıl dahi edemiyoruz: 600 yıl yaşayan çınar, 120 metrelik sekoya, Güney Amerika’daki 4.000.000 yaşındaki bodur bitki, esrarengiz piramitler, izah edilemeyen Aztek ve Maya uygarlıkları; telepati, telekinezi, durugörü, kehanet, eşyanın tabiatını değiştirdiği söylenen ermişler, su üzerinde yürüyebilenler; sadece Güneş Sistemi dahi ele alındığında hayranlıktan dudak uçurtacak düzeydeki aritmetik, geometri ve eşgüdüm; saniyesi saniyesine, her 72.000 yılda bir yakınımızdan geçen kuyruklu yıldız, Güneş patlamalarında uzaya tehditkâr birer dil gibi atılıveren Arz’ın 800 katı büyüklüğündeki alev sütunları; ve derin bir öğretinin canlı bir göstergesi olan, Ay yüzeyindeki derin kraterler, “bakın, ne kadar korumasızsınız” dercesine gözümüze gözümüze sokulan Tanrısal işaretler…
Ama heyhat!..
Beş temel ölçüt…
Merhamet, namus, akıl, cesaret ve çalışkanlık…
Merhamet, çünkü insanı Arz’la sınırlı kalmaktan kurtarıp kozmik boyuta taşıyan en yüce haslet budur; namus, çünkü insanı hayvandan ayıran belki de tek temel değer budur; akıl, çünkü içimize nefes üflenmesi esnasında genlerimize kodlanan “bir parça O’luk”u adeta gözlerimize sokan en temel işaret budur; cesaret, çünkü sıradan bir et ve kemik yığınını “değer”e dönüştüren, “feda” kavramının çerçevesini dolduran belki tek özellik budur; ve çalışkanlık, çünkü un, şeker ve suyu “helva”ya dönüştürebilme yeteneği için gereken enerji budur…
Tarif üç aşağı beş yukarı tamam da; işte sorun da tam burada ortaya çıkıyor ne yazık ki: Özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra bu kavramlar öylesine biçimsizleştirildi ki, şu anda çerçevenin içi bomboş veya çerçevenin içini herkes kendi dünya görüşü doğrultusunda doldurma eğiliminde…
Arz’da kullanılan binlerce dil içinde “merhamet” sözcüğü kadar anlamlı bir başka kelime bulmak herhalde mümkün değil; ne var ki -Türkçe sözlükler dahil-, bu Tanrısal haslet “acıma” olarak sınırlandırılmış durumda artık…
Bu ihanet, özellikle nüfusunun tamamına yakını Müslüman olan bir ülkede daha da acınası bir hüviyete bürünüyor… İster klasik tertiplere bakın, ister iniş sırasına göre düzenlenmiş olanına, göreceğiniz şey şudur: Kuran “Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla” diye başlamaktadır. “Rahman ve Rahim”in Türkçe karşılığı “hep merhametli, çok merhametli”dir. Bu Kozmik Şifre hiç “hep acıyan, çok acıyan” diye Türçeleştirilebilir mi?!.
Olur mu böyle şey!..
Merhamet köküyle ilişkili bu iki isim-sıfat, “koruyarak, esirgeyerek seven” anlamındadır; bunu acıma ile sınırlandırmak insanın kendisine ihaneti değilse, nedir?!.
Özellikle liberal sistemde, “koruyarak, esirgeyerek sevmek” ne kadar tehlikelidir(!), değil mi?!. Bir servet sahibinin “merhametli” olduğunu düşünsenize… Bu dakikadan sonra, artık orada herhangi bir servetten söz edilebilir mi?!.
“Benzerleriyle Değiştirilenlerin Hikayesi”nde bunu “Servet ile merhamet bir tahterevallinin iki ucunda oturmaktadır; biri yükseldiğinde diğeri alçalır!” şeklinde formüle etmiş ve bununla ilgili olarak “Tahterevalli Sendromu” ismini taktığım bir kuram oluşturmuştum. Burada ayrıntısına giremeyeceğim bu kuram, liberal bir sistemde “merhamet”in neden ortadan silinmesi gerektiğini anlattıktan sonra, bunun muhtemel sonuçlarını da gözler önüne seriyordu: “İnsanın benzerleriyle değiştirilmesi” keyfiyeti… (Bu Kuransal bir sözdür. İnsan, 28)
Basit birkaç örnek isterseniz…
Kuş gribi nedeniyle milyonlarca kanatlı imha edildi, hem de hunharca, adice, şerefsizce… Peki, neden?.. Aynı günlerde, tüm kanatlılara karşı bir nefret dalgası kapladı tüm Türkiye’yi… Peki, neden?..
Çok basit: Bu kanatlıları kurtarmaya çalışmak, en azından bir yere toplayıp/karantinaya alıp sonucu beklemek “ticari-ekonomik” değildi!..
Akıllıca(!) değildi… (Bu arada; kendi küçük kümesiyle geçinmeye çalışan gariban köylü veya küçük üretici perişan olurken, aklını(!) kullanıp “entegre” tesislerde “üretim”(!) yapanlar paraya para demediler; bu da bir başka gösterge… Tabii, görebiliyorsanız!..)
Liberal mantık açısından baktığınızda bu doğrudur; ama Kuransal anlamdaki “merhamet” açısından baktığınızda gözleriniz bir anda dalar; ve o kısacık bir anda 16 milyar yıllık akıl ötesi serüven gözlerinizin önünden bir film şeridi gibi akıp geçer…
Bunu ya görüyorsunuzdur, ya da görmüyorsunuzdur; bunun tartışması olmaz!..
Otantik anlamıyla, asli anlamıyla “merhamet”, “Tanrıca bakabilme yeteneği”ne sahip olanların derinlemesine nüfuz edebildikleri bir giz ummanıdır; bu ummanda bir damla olup tüm ummana aidiyet duygusunu tadabilmek herkese nasip olmayan bir ayrıcalıktır. (Ama bu lezzetten tadabilmenin Arz’a yansıyan kimi sonuçları vardır; ve bu sonuçlara katlanabilmek de her babayiğidin harcı değildir tabii…)
Namus!..
Kiminin saça-başa, kiminin bacak arasına, kiminin de ticari ilişkilere münhasır kıldığı zavallı kavram… Zavallı… “İnsanın ahlâk kurallarına karşı beslediği bağlılık duygusu”; sözlüklerdeki tarif bu…
Ahlâk kuralları…
Peki; kimin ahlâkı, kimin koyduğu kurallar?..
Zor mesele değil mi?..
Bakın size bir ahlâki(!) kural; hem de İslam’ın en temel ölçütü olan “adalet” kavramı da kullanılarak yapılan bir tanım; aynen, kelimesine dahi dokunmadan aktarıyorum (Kendimi frenliyor ve inanılmaz ölçüdeki kötü Türkçesini bile düzeltmiyorum; düşünün artık!..):
“Bu durumda, insanlar arasında sosyo-ekonomik farklılıklara “eşitleştirme” saplantısı açısından değil, bir başka liberal değer olan “adalet” açısından bakmak gerekir. Adalet, insanların bilgi, beceri ve şans etkenlerine bağlı olarak içinde bulundukları farklı konumların haksız kazanımların sonucunda (yani, eşit kuralların veya kuralların eşit uygulanmasının ihlali yoluyla) elde edilip edilmediklerine bakar ve bu açıdan tespit edilen adaletsizliklerin telafi edilmesini öngörür. Başka bir ifadeyle, adalet, insanların maddi konumları bakımından eşit olmalarını veya eşit kılınmalarını değil, fakat sadece adil kuralların herkese aynı şekilde uygulanmasını kural-dışılıkların bertaraf edilmesini gerektirir. Ayrıca, belki adalet kurallarının adil uygulanmasın rağmen, kendi kusuru olmaksızın asgari insani yaşama sınırının altına düşenlere, istisnai olarak toplum adına yardım edilmesini de gerektirir.” (Liberal Toplum/Liberal Siyaset, Profesör Doktor Ahmet Erdoğan/Siyasal Kitabevi, 1998)
İşte böyle!..
* İnsanları sosyo-ekonomi açıdan eşitleştirmeye çalışmak saplantıdır!..
* İnsanlar bilgi, beceri ve şans etkenlerine bağlı olarak farklı konumlarda olabilirler; bunun bir sakıncası yoktur!.. (İçinizde çocuğunun böbrek ameliyatı için 3 yıl sonrasına gün alabilen bir baba veya anne var mı?.. Çocuğu özel hastanede rehin kalan bir yakınınız var mı?.. Şişesi üç milyar TL’ye satılan şarabın bir bardağı, neredeyse bir memur maaşı ediyor; bu size koyuyor mu?.. Sakın abartmayın; profesör üstadımız bunun bir “şans meselesi” olduğunu söylüyor, ondan daha mı iyi bileceksiniz?!. Üstelik, bu olguya Allah da içine sindiriyor olmalı; çünkü baksanıza, hocaya göre, “adalet” kuralları adil işliyor!..)
* Kurallar son derece adil; bu konuda şaka yapmıyorum, gerçekten bana da adil geliyor: Örneğin lüks bir araba, bir trilyoner için de 300.000 dolar, benim gibi fakir bir muhasebeci için de!.. 300.000 doları getir, arabayı götür kardeşim; insan ayırımı falan yok; bundan daha adil bir şey olabilir mi?!. Parayı bulamıyorsan, o zaman otur oturduğun yerde hemşerim; adaleti neden zorluyorsun ki?!. Çocuğunun ameliyatı için özel hastane senden 15 milyar istiyormuş; e, n’olmuş yani; hastane bu parayı zengin ailelerden de istiyor, ne var bunda?!.
Neden bozgunculuk yapıyorsunuz kardeşim?!.
“Paramız yok; çocuğumuz ölsün mü ulan yazar bozuntusu!” diye çıkıştığınızı duyar gibiyim. Ayıp ediyorsunuz ama; “bilgi, beceri ve şans etkenleri” kardeşim; sizde bunlar yoksa ben ne yapayım!.. Tamam namuslu bir insan olabilirsiniz, ama bu yetmiyor babam; paranız var mı, paranız; siz onu söyleyin!.. Çocuğunuz hastaymış, pöh; liberal adalet, liberal ahlâk bunla mı uğraşacak; serbest piyasanın tüm sorunları çözdüğünden haberiniz yok mu kardeşim!.. Burada tedavi ettiremiyorsanız amerika’ya götürün; sizi kim engelliyor?!.
* Şimdi sıkı durun: Adalet kuralları adil uygulanıyor ve siz “hiçbir kusurunuz olmadan asgari insani yaşama seviyesinin altına düşüyorsunuz”; ve size “istisnai olarak” yardım ediliyor!
Bu ne boktan bir adalettir ki, kurallar adil, ama hiç kusuru olmayan insanoğlu açlıktan ölmek üzere!.. Ve belki de daha da önemlisi; yardım, “istisnai”…
İşte liberalizmin ahlâki kurallarına somut bir örnek; üstelik birkaç kitap okuyarak sallayanlardan değil, koskoca bir profesörden… (Bu sevgili hoca, amerika’da “fullbright bursiyeri” olarak geliştirmiş kendisini; tam olarak anlayamadım ama sanırım bu, “bilgi, beceri ve şans etkenleri”nden kaynaklanıyor olsa gerek!..)
Ortaya çıkan sorun şu: Tamam, ahlâk… da, kimin öngördüğü ahlâk bu… Yaratıcı’nın mı, Adam Smith’in mi?..
Size somut bir soru: amerika’nın komşumuz Irak’ı işgal etmesi ahlâklı bir eylem midir, ahlâksız mı?..
İşte sorun bu!..
Kavramların içi öylesine boşaltıldı, her türlü ahlâki değer öylesine yozlaştırıldı/değiştirildi ki, çerçevenin içini doldurmakta ve ona göre tavır koymakta zorlanıyoruz artık…
Kim namussuz; Irak’ı kan gölüne çeviren Amerika mı, ikiz kuleleri yerle bir ettiği iddia edilen El Kaide mi?.. Lübnan’daki Sabra ve Şatilla katliamlarını hatırlıyor musunuz? İki hafta içinde 3.000 civarında Filistinli kadın ve çocuk amerikalılar tarafından katledilmiş, saf kişilere bu eylemi Lübnanlı Falanjistlerin yaptığı öğretilmişti…
Hatırladınız mı?..
Son kuşak Filistinlilerin tamamına yakını köpek bağlasanız durmayacak kamplarda, derme çatma kulübelerde doğdu ve büyüdü; milyonlarca Filistinli yabancı ülkelerde mülteci olarak barınmaya çalışıyor, aç, susuz ve hiçbir şeye sahip olmadan!.. Allah bin türlü belalarını versin; Ortadoğu’ya asker diye sürülen amerikalı psikopatlar, sapıklar, namussuzlar her gün bu Müslüman çocukların ırzına geçip duruyor!..
Tamam da, muhterem; bu Müslüman din kardeşlerimize bu zulmü uygulayan namussuzlar şu anda bizim müttefikimiz değil mi; bunların oluşturduğu “Büyük Ortadoğu Projesi”ne eş başkanlık dahi yapmıyor muyuz?!. (Şu andaki eşbaşkan, kendi ifadesiyle, Recep Tayip Erdoğan’dır… Sevgili AKP’lilere duyurulur!..)
İnsanın kafası karışıyor, değil mi?!.
Akıl…
Akıl?..
Boşverin; bu konuya hiç girmeyelim… Yalnız, Yaratıcı, “Biz pisliği aklını kullanmayanların üzerine bırakırız!” mealinde bir şeyler söylüyor; ne demek istiyor acaba?.. (Yunus, 100)
Ne dersiniz; 200 milyon Arap, 7 milyon Yahudi karşısında neden bu denli acınası durumda; yoksa bunun akılla bir ilgisi mi var?..
Boşverin…
Cesaret…
Çanakkale ve Gelibolu’yu hatırlayın yeter…
Çalışkanlık…
1930’lu yıllarda Hollanda’ya kendi üretimimiz olan uçak -evet evet, uçak- ihraç ettiğimizi biliyor muydunuz?.. Geçen gün bir liberal beni “Hâlâ o kafa mı, komünist!” diye azarlamıştı; gerçi “o kafa” yüzünden sol kaşı ve iki kaburgası biraz hasar gördü ama, hâlâ derin derin düşünmekten kendimi alamıyorum: Böyle bir söz nasıl söylenebilir ki?.. Ne ilgisi var o kafayla, bu kafayla?!.
Allah’ın elçisi 70 yıl evvel değil, 1500 yıl önce söylemişti, “Komşusu aç yatarken tok yatan bizden değildir!..” diye; şimdi kalkıp da “Hâlâ o kafa mı kardeşim!” diye çıkışabilecek bir babayiğit var mı aranızda?!.
Zor mesele…
Benden bu konuda kitap yazmamı rica eden dostum uzun bir süre daha beklemek zorunda kalacak sanırım.
Ne var ki, çok karamsar olmaya da gerek yok belki: Bakarsınız; “bilgi, beceri ve şans etkenleri” bizden yana da dönebilir bir gün; kimbilir!..
amerika’ya bir sorsam mı; “fulbright bursiyeri” olmak için neler yapmak gerekiyor?.. (Hata değil değil; “a”yı özelikle küçük yazdım!)
Allah’a emanet olun…
Not: amerika’nın “a” sı özellikle küçük yazılmıştır; abd, özellikle böyle yazılmıştır; bana içlerinden sövmek isteyen yabancı dil/amerikanca hayranları kendilerini özgür hissetmelidirler, çünkü ben onlara günün yirmi dört saati zaten en galiz biçimde sövmekteyim.
20/07/2006
Televizyondaki iğrenç tipi izlerken, bu dostumun söylediklerini aklımdan geçirmeden edemedim: “Adam gibi adam” ne menem bir şeydi?.. İşte, ekrandaki tip karşımdaydı; anlaşıldığı kadarıyla birkaç yabancı dil konuşuyordu, bir-iki üniversite bitirmişti, giyimi-kuşamı yerli yerindeydi, kendinden emin bir tavırla konuşuyor, hatta bu konuşmasını hafif alaycı mimiklerle destekleyerek daha da etkili hale getirebiliyordu… Tarafsız bir gözlemci, bu yaratığı bir-iki dakika izledikten sonra gayet içten bir şekilde “İşte, adam gibi adam!” diyebilirdi.
De…
De’si vardı işte…
Alaycı mimiklerle desteklediği küstah bakışlarını objektife dikmiş, “Türkiye’yi kimin yönettiği, hangi partinin iktidara geldiği beni zerre kadar ilgilendirmiyor; beni ilgilendiren şey, Avrupa Birliği’ne bir an önce nasıl gireceğimizdir.” diye kendi ülkesine ve kendi halkına kin kusuyordu… Benzer birkaç cümleden sonra, alaycı mimikleri ve etrafındakilere tepeden bakan tavırları daha bir anlam kazanıyordu: Biz cahil, ilkel, beş para etmez, aşağı tabakadan insanlardık; o ve benzerleri bizden değillerdi ve Avrupa Birliği’ne girildiğinde o ve bir avuç seçkin(!), medeniyetle buluşmuş, üstün ırk arasına katılmış olacaklardı… Ülkeyi kim yönetirse yönetsin o ve onun gibiler için fark etmiyordu; çünkü onlar zaten bizden değillerdi, bu nedenle yöneten ve yönetim biçimi onları bağlamayacaktı. Onlar, “sahiplerle” öylesine bir dayanışma içindelerdi ki, ülkeyi yönetecek güç onların yaşam biçimlerini o veya bu şekilde etkileme yeteneğine sahip değildi. Onlar, “efendilerle” çoktan kaynaşmışlar, çoktan “onlardan biri” olmuşlardı… Yönetimin gücü efendilere ve ruhlarını o efendilere satmış bu efendilere yetmezdi; veya belki daha doğru bir anlatımla, yönetimin zafiyeti onlara zarar veremezdi… Türk olmak da neydi ki?!. Milli ve manevi değerler de neyin nesiydi; biz kimdik ki birtakım değerlere sahip olacak ve bu konuda hassasiyet gösterebilecektik!.. Kıbrıs meselesi, Türk Devleti’nin onuru, Ay Yıldızlı Bayrak, Türk Dili, ülkenin bağımsızlığı, toprak bütünlüğü, milli haysiyetimiz, gururumuz, hatta “amerikalı sahipler”in on bir askerimizin başına çuval geçirmesi… Bunların tümü “safra” idi ve yükselmek için gerektiği kadarı aşağı atılabilirdi… Özelleştirme, istisnasız her şeyin satılabileceği yönünde öylesine bir bilinç oluşturmuştu ki, bu kör bilinç, satılmakta olan veya satılması gereken şeyin ne’liği üzerinde bile durmuyordu artık; Makyavel, bunların yanında bir anda süt dökmüş bir kediye dönebilirdi… Her şeyi bu denli açık olarak ortaya koymuyordu kuşkusuz, ama mimiklerinden, özenle kurduğu cümlelerden, konuşmasının arasına bilinçle serpiştirdiği vıcık vıcık riyakârlık, sahtecilik, fırsatçılık ve özentilik kokan amerikanca sözcüklerden ve milli ve manevi değerler söz edildiğinde takındığı mesaj içeren o sefil tavırlarından bunu açıkça anlayabiliyordunuz; zaten o da bunun böyle anlaşılması için özel bir gayret sarf ediyordu… Özel bir gayret sarf ediyordu; çünkü bizle konuşur gibi yaparken aslında yaptığı şey, “efendiler”e özel mesajlar göndermekten ibaretti…
Bizle konuşur gibi yaparken, aslında Avrupalı ve abd’li efendilere irade beyanında bulunuyordu; bu yolda satılabilecek, atılabilecek ne varsa hemen feda edebileceği yönünde…
Pislik bir tipti; tam anlamıyla pislik, iğrenç, süprüntü, çukur bir tip…
Bu ve benzerleri Türkiye’deki işsizliğe başka bir pencereden bakabilme yeteneğine de sahiptiler: Ülkedeki işsizlik çok da kötü bir şey değildi; çünkü rekabet koşulları nedeniyle bu işsizleri ucuza çalıştırmak mümkündü ve bu da Batı ile rekabet edebilmek için olumlu bir şeydi:
Ucuz işgücü ve ucuz maliyet…
İnanmadığınızı biliyorum, çünkü gerçekten inanılacak gibi değil; ne var ki, bu konuda yazıları dahi var ve hepsi arşivde saklanıyor. Ucuz işgücünü böylesine olumladığını gördüğünüzde isyan etmeden duramıyordunuz; ama yapacak bir şey yoktu, bunların hepsi böyle işte!.. (Aslında, yapacak birçok şey var tabii; bu fakir yirmi yıldır bunu anlatıp duruyor, ama yeteri kadar anlaşılır olmadığı veya modası geçmiş fikirlerinin pek rağbet görmediği anlaşılıyor!..)
Bir ara, bu pisliği ve beni 10-15 dakikalığına bir odaya kapattıklarını ve hiçbir şeye karışmadıklarını hayal ettim; hayal mayal, yine de güzel bir duyguydu…
Evet; birkaç dil konuşabiliyordu, birkaç üniversite diploması taşıyabiliyordu, “efendiler/sahipler” gibi giyinebiliyordu; ve tabii, bal tutup parmağını sıkça yaladığı açıkça belli olduğundan muhtemelen bir hayli varlıklıydı da…
Da…
Tüm bunlar “adam gibi adam” olmaya yetmiyordu; bu berrak bir şekilde görülebiliyordu işte!.. (Ne ilginç değil mi; “nefret” konusunda her dakika ukalalık yapan ve bunun iyi bir şey olmadığını anlatmaya çalışan bu fakir, şu anda nefretinden tir tir titremekte!.. Genetik yapımızdan, evrimimizden ve Yaratıcı’nın ruhlarımızı kodlaması esnasında duyduğu gereklilikten kaynaklanıyor olmalı; yoksa “zalime karşı mücadele”de nasıl başarılı olabilirdik ki!..)
Adam gibi adamlık… Hiç de kolay bulunan bir haslet değil…
Birkaç yıl önce ciddi bir ruhsal rahatsızlık yaşamıştım. O “tuhaf günler”in başlangıç sancıları esnasında yine televizyonda gördüğüm bir haberi hiç unutamadım; her şeyi sorgulamaya başladıktan ve bunun doğal bir sonucu olarak gelişen bir hayli çileli bu maceradan sonra iyice anladım ki, ruhsal rahatsızlığımı tetikleyen kimi unsurlar arasında bu “sıradan haber” de vardı…
Ak sakallı bir ihtiyardı… Çok fazla eğitim görmediği tavırlarından, mimiklerinden, davranışlarından belliydi. Bizim gibi; ortalama, sıradan, kendi halinde, alçak gönüllü biriydi… Tam hatırlayamıyorum, sanım Güneydoğu illerimizin köylerinden birindeydi… Yere çömelmişti ve iki elindeki ince çubuklarla yerden bir şeyler topluyordu. Kamera yere odaklandığında, topladığı şeylerin akrep olduğu belli oldu. Yaşlı adam, elindeki çubukları maharetle kullanıyor, özenle yakaladığı akrepleri bir kavanoza dolduruyordu. Hareketlerinde belli belirsiz bir şefkat havası sezebiliyordunuz; merhametle davranıyor, herhalde hayvanların canını yakmak istemiyordu… Etrafında birkaç adam ve kadının yanı sıra on-on beş de çocuk vardı. Yaşlı adam tipik bir müslüman görünümünde olduğu için içimin bir an huzurla dolduğunu hissetmiştim. Kötü günler geçiriyordum, Yaratıcı’nın içimize üflediği o esrarengiz “Nefes”in tezahürlerinden birini görmeye, merhameti koklamaya, insanlık bilincini yaşamaya ihtiyacım vardı. Yaratan tarafından yaratılan bir mahlûk, sırf bu nedenle bile hak ettiği merhameti görebiliyordu…
Hiç unutmuyorum, hiç!..
Tüm yaşamım boyunca böylesine acı çekerek ağladığım çok az günler olmuştur. Öylesine acı çekiyordum ki, bu acım yüzünden o anda Yaratıcı’ya öfke duymuş ve isyan etmiştim… O anda aklımdan geçenlerin, dolayısıyla öfkemin Levhi Mahfuz’a kayıtlandığını şu anda biliyorum, ama bundan hiç gocunmuyorum; çünkü Yaratıcı’nın da benim duygularımı paylaştığına ve bu nedenle beni affedeceğine inanıyorum.
İlkel bir tören gibiydi; insanın kanını donduran, nefret ve isyan duygularını dayanılmaz boyutlara taşıyan, bizim bilmediğimiz kendine özgü nedenlerle Yaratıcı’nın şimdilik müdahale etmediği hazin bir tören… Önce kuru otlar, çalı çırpı hazırlandı… Bir yatak, bir yuva, bir sığınak gibi… Sonra bu sığınağın(!) etrafına çepeçevre çalı çırpı dizildi ve ateşe verildi… Kavanozdan çıkarılan panik içindeki akrepler benimle birlikte yuvanın içine konuldu; ve bir süre beklendi… O anda kendimi Mahşer’de buldum: Panik içinde Cehenneme doğru götürülüyordum; çıldırasıya korkuyor, kaçmak istiyor, avaz avaz bağırıyordum…
Ama hiçbir şey değişmiyordu…
Yuva(!) ateşe verildiğinde yaşanan o panik… Kimi yavru o biçarelerin birbirlerini ezercesine oraya buraya kaçma çabaları…
O çığlıkları… Çıkardıkları o tarif edilemez ses, o feryatlar…
Aman tanrım, o feryatlar!.. .
Hiçbir suçunuz olmadığı halde yakınlarınızla, belki çocuklarınızla birlikte yanıyorsunuz; bunun tam anlamıyla idrakindesiniz ve kaçacak hiçbir yer yok!.. Bacaklarınız, sırtınız, başınız hep alev almış, müthiş acı çekiyorsunuz; bu arada gözünüz yakınlarınızda, çocuklarınızda, yavrularınızda… ve onlar da yanıyor, onlar da yanıyor… ve… ve kaçmaya çalıştığınız yer, sizi çepeçevre kuşatan etrafınızdaki çember de alev alev...
Bu, bardağı taşıran damlalardan biriydi: İnandığım tüm İslami ve insani değerleri paramparça edip bir kenara fırlatan o kahredici günden sonra, çok ciddi bir tedavi görene kadar, akıl hastanelerinden kurtuluncaya kadar bir daha kendimi toparlayamadım…
Evet, yaşlı adam bizden biriydi, her türlü manevi değerin ırzına göçmeyi göze alabilen yukarıdaki örnekte verdiğim liberale hiç benzemiyordu; kurduğu cümlelerin arasına amerikanca sözcükler sokuşturmuyor, Kamu’nun kutsal hazinesinin “özelleştirme” adı altında ona buna peşkeş çekilmesi için çırpınıp durmuyor, açlık sınırında yaşayan kitlelere “ucuz işgücü” diye özel bir önem atfetmiyor, “sahiplere” yaranmak için vatan hainliğini göze almıyordu…
Da…
Gönül gözü kapalıydı…
Uzaktan bakıldığında Müslüman ve insan gibi görünüyordu ama merhametsizliği ve bundan kaynaklanan affedilemez vahşetiyle İslam’ı ve tüm insani değerleri bir çırpıda silip atıyordu.
“Adam gibi adam” arayışımızda, paradigma farklılığı nedeniyle meselelere değişik pencerelerden bakabiliriz; bu son derece doğaldır. Kimimiz komünistiz, kimimiz liberal; kimimiz milli ve manevi değerlerin takipçisiyiz, kimimiz evrensel değerlerin…
Peki; ortak bir payda bulmak mümkün mü?..
Aziz Nesin Allah’a inanmıyordu, ama tüm yaşamı boyunca hayır peşinde koştu durdu; İslami söylemle, bu unutulmaz dahinin yaşamı “hayırlarda yarışmakla” geçti…
Freud… Bu dahi psikiyatri alanında öylesine muazzam önsezilere sahipti ki, neredeyse iki asır geçmesine rağmen, bırakın onun ayarında bir dehanın bulunabilmesini, ona yaklaşabilen biri dahi çıkmadı ortaya… Ama bu deha hem ırkçıydı, hem de kadın düşmanı… “Kadın düşmanı” diye nitelemek dahi yanlış aslında; çünkü kadını insandan bile saymıyordu ki ona düşman olsun!..
Buyurun size “bizden” bir örnek: İslami literatürde “hadis” diye aktarılan garip bir söz var: “Kadın erkeğin kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Bu nedenle, onu düzeltmeye çalışmayın; ondan bu eğri haliyle yararlanın!”
Kadının erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığı Tevrat’ta geçer; Kuran, Adem’in yaratılışını anlattıktan sonra “Ondan da eşini yarattı” diye bilgi verir. (İnsanın yaratılış macerasına ilişkin bu konu çok ayrıntılı ve bir o kadar da zevklidir: Geniş bilgi için “Kuran’daki Maymun” adlı kitabımı okumanızı salık veririm.) Yeryüzünde kadını “meşrulaştıran” ve onu hak ettiği saygınlığa kavuşturan ilk yazılı kaynak Kuran’dır. Allah’ın Elçisi’nin sözü (hadis) diye aktarılan bu saçma sapan söz, hiç o Muazzam Ruh’a ait olabilir mi?!. (Ne demek “ondan bu eğri haliyle yararlanın!”; bu söz hiç Kuran’dan onay alabilir mi?!.)
Ama ne yaparsınız ki, bu söz, isimlerinin önünde “Prof.Dr.” yazan kimi alimlerden(!) bile taraftar bulabilmektedir.
Yani, “adam gibi adam” olabilmek için nüfus kağıdınızda “Müslüman”, kartvizitinizde “prof.” yazması da yetmiyor işte…
Hele bir de bu mukaddes değerleri siyaset aracı yapanlar var; vay canına, hele bir de bunlar var!..
Suratına baktığınızda bir şey hissediyorsunuz; tam olarak anlam veremediğiniz bir şey; ama biliyorsunuz ki bir şey bilincinizi tırmalıyor, “gönül gözünüz”le ucundan kıyısından algılayabildiğiniz o uğultu bir şeylerin habercisi, size bir şeyler anlatmaya çalışıyor…Kulağınızda değil belki ama vicdanınızda yankılanan bir ses, “Bu adam” diyor, “Bu adam bir riyakâr, bir sahtekâr; bu adam… bu adam uğursuz bir tip!..”
Adam görünüşte tüm İslami değerleri sınırsızca savunuyor; ama gelin görün ki, bir kolunu abd’ye, diğerini AB’ye kaptırmış!.. Üstelik bunu zorunluluktan da yapmamış; politik çıkarları onlarla örtüşüyor; tek neden bu!.. Üzerinde bir parça düşündüğünüzde, savunduğu değerlerin tamamına yakınının eski Arap kabullerinden oluştuğunu, İslamla uzaktan yakından bir ilgisi olmadığını görebiliyorsunuz; ve bu uğursuz davranışının nedeninin bu olduğunu hemen anlayabiliyorsunuz… Ne var ki, yapabileceğiniz hiçbir şey yok; çünkü eninde sonunda her toplum layık olduğu biçimde yönetiliyor!..
Öğrenimse öğrenim, karizmaysa karizma, kararlılıkla kararlılık, makamsa makam-mevki ise mevki; her şey mevcut; ama “adam”lık eksik; çünkü yukarıdaki paragrafların birinde tartıştığımız gibi, “adam”dan ne anladığımız farklı!..
En çıplak gösterge, bir taraftan tüm İslami değerlere sahip çıkarken, diğer taraftan liberalizmi katıksız savunuyor olmak…
Yani, riya yapmak, riyakârlık…
Bu kadar sırıtan bir yalpalamanın -çoğu kişi görmese/göremese bile- Levhi Mahfuz’dan onay alması mümkün mü?!.
“Lanet olsun be!..” deyip geçmek en iyisi… En iyisi, çünkü üzerinde daha fazla konuşmaya dahi değmez bir çukur tiplemesi uğruna sizi bu çalışmadan soğutmak istemiyorum… (Bu uğursuz tipi hemen tanıdığınızı biliyorum, en azından “riya” kokusu aldığınızı…)
Bu konuda söylemeden geçemeyeceğim tek şey ise şudur: Teorik olarak herkesi kandırmanız mümkündür; ama bilmelisiniz ki O’nu kandırmak mümkün değildir…
O kanmıyor!..
Bir gün Üsküdar’dan Harem’e doğru yürürken, sahildeki beton korunağın arkasındaki kayalıklarda oturan bir adama ilişti gözüm. Orta yaşlı, hırpani kılıklı, ürkütücü bir tipti. Saçı başı dağılmış, sakalları uzamış, elbisesi yer yer eprimişti. Hani şu “tinerci” diye isimlendirdiğimiz yitikleri andırıyordu.
Adamın kendi kendine konuştuğunu, ara sıra tebessüm ettiğini görünce meraklanıp biraz daha yaklaştım ve beton çıkıntının kenarına oturarak onu izlemeye başladım. Hava sıcaktı; ara sıra denize uzanıyor, avuçladığı suyu başına, boynuna döküyor sonra tekrar kayaların arasına bakıp konuşmaya başlıyordu.
Gözucuyla fark ettiğinde bana doğru dönerek bir süre süzdü beni.
“Biraz bozukluğun var mı moruk?..”
Kelimeleri ve vurgulaması kabaydı, ama niyetinin bu olmadığı belli oluyordu.
Elimi cebime atıp cüzdanımı çıkarırken karşı taraftaki çay bahçesini işaret etti:
“Şuradan kaşarlı bir tost kapsana ciğerim, bir de gazoz söyle babalık, anadın mı!..”
Bir an için hiddetlendiğimi hatırlıyorum, ama neden kızıyordum ki; tinercinin benden farkı yoktu; riya yapmaktansa, bildiği gibi davranmayı seçiyordu…
Üç-beş dakika sonra geri döndüğümde ayağa kalkmış beni bekliyordu; bakışları bir tuhaftı, daha doğrusu anlam karmaşasıyla doluydu: Takdir, teşekkür, saygı, caydırıcılık, bıkkınlık…
Kayaların üstüne oturduktan sonra benle hiç ilgilenmedi. Önce gazozdan birkaç yudum aldı, sonra elindeki tosttan küçük parçalar kopararak kayaların arasına atmaya başladı.
Bu seferki duygularım hiddetten çok bir acıma diye tarif edilebilirdi: Ben ona tost almıştım, o ise tostu yiyeceğine parçalıyor ve kayaların arasına atıyordu; deli olmalıydı…
Can sıkıntısı içinde kalkmaya hazırlanırken kayaların arasında bir hareketlenme çarptı gözüme; ve o anda zaman zaman duyumsadığım o gerçek dışı boyutta buldum kendimi:
Zayıf bir fareydi… Küçük tost parçalarını bir kedi gibi havada yakalıyor ve kayaların arasında, göremediğim bir yere götürüyor, sonra aceleci adımlarla geri dönüyor ve aynı hareketleri tekrar ediyordu.
Kendimi birden tinercinin yanında buluverdim:
“Bu, Melahat Abla, moruk!..”
Biraz ileride duran ve bu seremoniye katılmayan bir hayli iri fareyi göstererek sordum:
“O kim?”
Dudaklarını ileri doğru uzatıp kafasını takdirle sallayan tinerci, “O Muhittin Abi.” diye cevapladı sorumu. “Biraz sinirlidir, biraz da vahşi… Melahat Ablanın kocası sanırım, ama pek yüz vermiyor; mimikleri ve jestleriyle racon kesiyor, sonra da gidiyor. Seni biraz kessin, tehlikeli olmadığına kanaat getirirse biraz sonra gider.”
Gerçekten de, Muhittin Abi beni bir süre inceledikten sonra ağır adımlarla çekti gitti.
“Neden yemiyor, nereye götürüyor?”
Gazozundan bir yudum daha içen tinerci, “Yeni doğum yaptı.” diye mırıldandı. “Bir ara gördüm ama sayamadım, sanırım 8-9 tane yavru var; on-on beş gündür emziriyordu, artık yiyecek de veriyor.”
Tinerciyle bir süre bakıştık ama konuşmadık. Kayaların üstünde düşmeden yürümeye gayret ederken garip adamın dost sesiyle omuzumun üstünden kaçamak bir bakış fırlattım o yöne doğru..
“Teşekkür ederiz ciğerim. Biz hep buradayız; yolun düşerse uğra, laflarız…”
O gün akşama kadar bu olayı yorumlamaya çalıştım. Acemi müzisyenler gibiydim; notayı bir yakalıyor, bir kaybediyordum. Neler olup bittiğini, niçin bu şekilde davrandığını tinerciye neden sormadığımın cevabını çok sonra buldum: Hani anlamını bilmediğiniz, yabancı dilde romantik bir şarkı dinlerken sözleri kendiniz yazar, melodiye kendi anlamınızı yüklersiniz ya, benim yaptığım da buna benzer bir şeydi… Öyle yoğun duygularla yüklenmiştim ki: Merhametin o tanrısal kokusu, tüm canlıların kardeşliği, dışlanan ve hatta tiksinilen bir türle böylesine naif bir ilişkinin şaşırtıcı sıra dışılığı, diğergamlığın o esrarengiz çağrışımı, içinde yaşanılan topluma isyanın romantik çekiciliği, bir şeyleri biliyor olmanın vermiş olduğu o reddedilemez hüznün mistik lezzeti, yitip gitmişliği dahi kabullenebilecek ölçüde yoğun bir protesto biçimi…
Hırpani kılıklı, argo konuşan, kaba, işsiz-güçsüz, korkutucu biriydi tinerci…
De…
Bir şeylerin bilincine varmış, bir şeyleri aşmış, bir şeyleri elinin tersiyle itebilme cesaretini gösterebilmişti…
Bence yiğit biriydi; namuslu, cesur, merhametli, gözüpek, sevecen…
Ama kaçmayı seçmişti.
Kaçmayı seçmişti ve bu, “adam gibi adam” arayışımızda görmezden gelebileceğimiz kadar küçük bir sürçme değildi!..
Keşke bunun başka bir yolunu biliyor olsaydı veya biliyorsa keşke buna da cesaret edebilseydi ve aramızda kalmayı sürdürebilseydi…
Ama bazen kaybetmeyi kabullenmek aslında kazanmanın ta kendisi olabiliyordu ve belki de bu görünüşte yitik dostumuz bu gerçeği yakalayabilmişti; kimbilir!..
Merhamet, akıl ve namus dostlar…
Merhamet, akıl ve namus…
Aslında üçü de soyut birer kavramdan ibaret, tamam; ama somutun, bir başka deyişle gerçeğin ne olduğunu kim biliyor, kim böyle bir iddia ile ortaya çıkabilir ki!..
Merhametten hepimiz farklı şeyler anlıyoruz, akıl deseniz bir başka meçhul, namus ise tam anlamıyla bir anlayıştan/bir kabulden ibaret; bu kavramlara herkesin farklı anlamlar yüklediği çok açık değil mi?!.
Ne var ki; yine de aslolan bu olmalı; doğru veya yanlış, eksik veya fazla, ilahi veya değil…
İnsanoğlunun görebileceği, anlayabileceği, dolayısıyla tam olarak idrak edebileceği büyüklükte bir Kâinat haritası yapmaya kalksanız, bu haritada Arz’ı kalemin ucuyla bile gösteremiyorsunuz; kalemin ucu bile o kadar büyük bir nokta bırakıyor ki, ölçek bir anda paramparça oluyor…
İşte Arz, yani üzerinde yaşadığımız Dünya bu kadar küçük!..
Benzer yöntemi yaşam süremize de uygulayabilirsiniz: Arz ile kıyaslandığında insanoğlu 23 Aralık’ta ortaya çıktı ve henüz birkaç saatlik; Evren ile kıyaslandığında ise ömrümüz yani tüm bir insan ırkının ömrü neredeyse saniyelerle ifade edilebilecek ölçüde yeni ve kısa!..
Koca Kâinatta, uzay ve zamanda var mıyız, yok muyuz belli değil!..
Yaşamımız görünüşte öylesine ince bir pamuk ipliğine bağlı ki, Evren’deki trilyonlarca göktaşından biri bile bizi sonsuza dek oyun dışı etmeye yetiyor…
Bu kadar küçük, bu kadar kırılgan ve bu kadar kısa süreli isek, üstelik tüm bunlara rağmen henüz hiç kimsenin tarif bile edemediği “akıl/bilinç” gibi Tanrısal bir yetiyle de donatıldıysak, bunun mutlaka bir nedeni olmalı…
Belki de kuşku duyamayacağımız tek şey bu!..
Bir karikatür görmüştüm: Mikroskobun altındaki tek hücreli organizma “Barış için geldik, size zarar vermeyeceğiz; bizi başkanınıza götürün!” diye çıkışıyordu merceğe doğru saf saf bakarken…
Bu zavallı organizmadan farklı olduğumuz gibi küstahça bir kanaate sahibiz!..
Üstelik, çevremize şöylesine bile bakmayı akıl dahi edemiyoruz: 600 yıl yaşayan çınar, 120 metrelik sekoya, Güney Amerika’daki 4.000.000 yaşındaki bodur bitki, esrarengiz piramitler, izah edilemeyen Aztek ve Maya uygarlıkları; telepati, telekinezi, durugörü, kehanet, eşyanın tabiatını değiştirdiği söylenen ermişler, su üzerinde yürüyebilenler; sadece Güneş Sistemi dahi ele alındığında hayranlıktan dudak uçurtacak düzeydeki aritmetik, geometri ve eşgüdüm; saniyesi saniyesine, her 72.000 yılda bir yakınımızdan geçen kuyruklu yıldız, Güneş patlamalarında uzaya tehditkâr birer dil gibi atılıveren Arz’ın 800 katı büyüklüğündeki alev sütunları; ve derin bir öğretinin canlı bir göstergesi olan, Ay yüzeyindeki derin kraterler, “bakın, ne kadar korumasızsınız” dercesine gözümüze gözümüze sokulan Tanrısal işaretler…
Ama heyhat!..
Beş temel ölçüt…
Merhamet, namus, akıl, cesaret ve çalışkanlık…
Merhamet, çünkü insanı Arz’la sınırlı kalmaktan kurtarıp kozmik boyuta taşıyan en yüce haslet budur; namus, çünkü insanı hayvandan ayıran belki de tek temel değer budur; akıl, çünkü içimize nefes üflenmesi esnasında genlerimize kodlanan “bir parça O’luk”u adeta gözlerimize sokan en temel işaret budur; cesaret, çünkü sıradan bir et ve kemik yığınını “değer”e dönüştüren, “feda” kavramının çerçevesini dolduran belki tek özellik budur; ve çalışkanlık, çünkü un, şeker ve suyu “helva”ya dönüştürebilme yeteneği için gereken enerji budur…
Tarif üç aşağı beş yukarı tamam da; işte sorun da tam burada ortaya çıkıyor ne yazık ki: Özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra bu kavramlar öylesine biçimsizleştirildi ki, şu anda çerçevenin içi bomboş veya çerçevenin içini herkes kendi dünya görüşü doğrultusunda doldurma eğiliminde…
Arz’da kullanılan binlerce dil içinde “merhamet” sözcüğü kadar anlamlı bir başka kelime bulmak herhalde mümkün değil; ne var ki -Türkçe sözlükler dahil-, bu Tanrısal haslet “acıma” olarak sınırlandırılmış durumda artık…
Bu ihanet, özellikle nüfusunun tamamına yakını Müslüman olan bir ülkede daha da acınası bir hüviyete bürünüyor… İster klasik tertiplere bakın, ister iniş sırasına göre düzenlenmiş olanına, göreceğiniz şey şudur: Kuran “Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla” diye başlamaktadır. “Rahman ve Rahim”in Türkçe karşılığı “hep merhametli, çok merhametli”dir. Bu Kozmik Şifre hiç “hep acıyan, çok acıyan” diye Türçeleştirilebilir mi?!.
Olur mu böyle şey!..
Merhamet köküyle ilişkili bu iki isim-sıfat, “koruyarak, esirgeyerek seven” anlamındadır; bunu acıma ile sınırlandırmak insanın kendisine ihaneti değilse, nedir?!.
Özellikle liberal sistemde, “koruyarak, esirgeyerek sevmek” ne kadar tehlikelidir(!), değil mi?!. Bir servet sahibinin “merhametli” olduğunu düşünsenize… Bu dakikadan sonra, artık orada herhangi bir servetten söz edilebilir mi?!.
“Benzerleriyle Değiştirilenlerin Hikayesi”nde bunu “Servet ile merhamet bir tahterevallinin iki ucunda oturmaktadır; biri yükseldiğinde diğeri alçalır!” şeklinde formüle etmiş ve bununla ilgili olarak “Tahterevalli Sendromu” ismini taktığım bir kuram oluşturmuştum. Burada ayrıntısına giremeyeceğim bu kuram, liberal bir sistemde “merhamet”in neden ortadan silinmesi gerektiğini anlattıktan sonra, bunun muhtemel sonuçlarını da gözler önüne seriyordu: “İnsanın benzerleriyle değiştirilmesi” keyfiyeti… (Bu Kuransal bir sözdür. İnsan, 28)
Basit birkaç örnek isterseniz…
Kuş gribi nedeniyle milyonlarca kanatlı imha edildi, hem de hunharca, adice, şerefsizce… Peki, neden?.. Aynı günlerde, tüm kanatlılara karşı bir nefret dalgası kapladı tüm Türkiye’yi… Peki, neden?..
Çok basit: Bu kanatlıları kurtarmaya çalışmak, en azından bir yere toplayıp/karantinaya alıp sonucu beklemek “ticari-ekonomik” değildi!..
Akıllıca(!) değildi… (Bu arada; kendi küçük kümesiyle geçinmeye çalışan gariban köylü veya küçük üretici perişan olurken, aklını(!) kullanıp “entegre” tesislerde “üretim”(!) yapanlar paraya para demediler; bu da bir başka gösterge… Tabii, görebiliyorsanız!..)
Liberal mantık açısından baktığınızda bu doğrudur; ama Kuransal anlamdaki “merhamet” açısından baktığınızda gözleriniz bir anda dalar; ve o kısacık bir anda 16 milyar yıllık akıl ötesi serüven gözlerinizin önünden bir film şeridi gibi akıp geçer…
Bunu ya görüyorsunuzdur, ya da görmüyorsunuzdur; bunun tartışması olmaz!..
Otantik anlamıyla, asli anlamıyla “merhamet”, “Tanrıca bakabilme yeteneği”ne sahip olanların derinlemesine nüfuz edebildikleri bir giz ummanıdır; bu ummanda bir damla olup tüm ummana aidiyet duygusunu tadabilmek herkese nasip olmayan bir ayrıcalıktır. (Ama bu lezzetten tadabilmenin Arz’a yansıyan kimi sonuçları vardır; ve bu sonuçlara katlanabilmek de her babayiğidin harcı değildir tabii…)
Namus!..
Kiminin saça-başa, kiminin bacak arasına, kiminin de ticari ilişkilere münhasır kıldığı zavallı kavram… Zavallı… “İnsanın ahlâk kurallarına karşı beslediği bağlılık duygusu”; sözlüklerdeki tarif bu…
Ahlâk kuralları…
Peki; kimin ahlâkı, kimin koyduğu kurallar?..
Zor mesele değil mi?..
Bakın size bir ahlâki(!) kural; hem de İslam’ın en temel ölçütü olan “adalet” kavramı da kullanılarak yapılan bir tanım; aynen, kelimesine dahi dokunmadan aktarıyorum (Kendimi frenliyor ve inanılmaz ölçüdeki kötü Türkçesini bile düzeltmiyorum; düşünün artık!..):
“Bu durumda, insanlar arasında sosyo-ekonomik farklılıklara “eşitleştirme” saplantısı açısından değil, bir başka liberal değer olan “adalet” açısından bakmak gerekir. Adalet, insanların bilgi, beceri ve şans etkenlerine bağlı olarak içinde bulundukları farklı konumların haksız kazanımların sonucunda (yani, eşit kuralların veya kuralların eşit uygulanmasının ihlali yoluyla) elde edilip edilmediklerine bakar ve bu açıdan tespit edilen adaletsizliklerin telafi edilmesini öngörür. Başka bir ifadeyle, adalet, insanların maddi konumları bakımından eşit olmalarını veya eşit kılınmalarını değil, fakat sadece adil kuralların herkese aynı şekilde uygulanmasını kural-dışılıkların bertaraf edilmesini gerektirir. Ayrıca, belki adalet kurallarının adil uygulanmasın rağmen, kendi kusuru olmaksızın asgari insani yaşama sınırının altına düşenlere, istisnai olarak toplum adına yardım edilmesini de gerektirir.” (Liberal Toplum/Liberal Siyaset, Profesör Doktor Ahmet Erdoğan/Siyasal Kitabevi, 1998)
İşte böyle!..
* İnsanları sosyo-ekonomi açıdan eşitleştirmeye çalışmak saplantıdır!..
* İnsanlar bilgi, beceri ve şans etkenlerine bağlı olarak farklı konumlarda olabilirler; bunun bir sakıncası yoktur!.. (İçinizde çocuğunun böbrek ameliyatı için 3 yıl sonrasına gün alabilen bir baba veya anne var mı?.. Çocuğu özel hastanede rehin kalan bir yakınınız var mı?.. Şişesi üç milyar TL’ye satılan şarabın bir bardağı, neredeyse bir memur maaşı ediyor; bu size koyuyor mu?.. Sakın abartmayın; profesör üstadımız bunun bir “şans meselesi” olduğunu söylüyor, ondan daha mı iyi bileceksiniz?!. Üstelik, bu olguya Allah da içine sindiriyor olmalı; çünkü baksanıza, hocaya göre, “adalet” kuralları adil işliyor!..)
* Kurallar son derece adil; bu konuda şaka yapmıyorum, gerçekten bana da adil geliyor: Örneğin lüks bir araba, bir trilyoner için de 300.000 dolar, benim gibi fakir bir muhasebeci için de!.. 300.000 doları getir, arabayı götür kardeşim; insan ayırımı falan yok; bundan daha adil bir şey olabilir mi?!. Parayı bulamıyorsan, o zaman otur oturduğun yerde hemşerim; adaleti neden zorluyorsun ki?!. Çocuğunun ameliyatı için özel hastane senden 15 milyar istiyormuş; e, n’olmuş yani; hastane bu parayı zengin ailelerden de istiyor, ne var bunda?!.
Neden bozgunculuk yapıyorsunuz kardeşim?!.
“Paramız yok; çocuğumuz ölsün mü ulan yazar bozuntusu!” diye çıkıştığınızı duyar gibiyim. Ayıp ediyorsunuz ama; “bilgi, beceri ve şans etkenleri” kardeşim; sizde bunlar yoksa ben ne yapayım!.. Tamam namuslu bir insan olabilirsiniz, ama bu yetmiyor babam; paranız var mı, paranız; siz onu söyleyin!.. Çocuğunuz hastaymış, pöh; liberal adalet, liberal ahlâk bunla mı uğraşacak; serbest piyasanın tüm sorunları çözdüğünden haberiniz yok mu kardeşim!.. Burada tedavi ettiremiyorsanız amerika’ya götürün; sizi kim engelliyor?!.
* Şimdi sıkı durun: Adalet kuralları adil uygulanıyor ve siz “hiçbir kusurunuz olmadan asgari insani yaşama seviyesinin altına düşüyorsunuz”; ve size “istisnai olarak” yardım ediliyor!
Bu ne boktan bir adalettir ki, kurallar adil, ama hiç kusuru olmayan insanoğlu açlıktan ölmek üzere!.. Ve belki de daha da önemlisi; yardım, “istisnai”…
İşte liberalizmin ahlâki kurallarına somut bir örnek; üstelik birkaç kitap okuyarak sallayanlardan değil, koskoca bir profesörden… (Bu sevgili hoca, amerika’da “fullbright bursiyeri” olarak geliştirmiş kendisini; tam olarak anlayamadım ama sanırım bu, “bilgi, beceri ve şans etkenleri”nden kaynaklanıyor olsa gerek!..)
Ortaya çıkan sorun şu: Tamam, ahlâk… da, kimin öngördüğü ahlâk bu… Yaratıcı’nın mı, Adam Smith’in mi?..
Size somut bir soru: amerika’nın komşumuz Irak’ı işgal etmesi ahlâklı bir eylem midir, ahlâksız mı?..
İşte sorun bu!..
Kavramların içi öylesine boşaltıldı, her türlü ahlâki değer öylesine yozlaştırıldı/değiştirildi ki, çerçevenin içini doldurmakta ve ona göre tavır koymakta zorlanıyoruz artık…
Kim namussuz; Irak’ı kan gölüne çeviren Amerika mı, ikiz kuleleri yerle bir ettiği iddia edilen El Kaide mi?.. Lübnan’daki Sabra ve Şatilla katliamlarını hatırlıyor musunuz? İki hafta içinde 3.000 civarında Filistinli kadın ve çocuk amerikalılar tarafından katledilmiş, saf kişilere bu eylemi Lübnanlı Falanjistlerin yaptığı öğretilmişti…
Hatırladınız mı?..
Son kuşak Filistinlilerin tamamına yakını köpek bağlasanız durmayacak kamplarda, derme çatma kulübelerde doğdu ve büyüdü; milyonlarca Filistinli yabancı ülkelerde mülteci olarak barınmaya çalışıyor, aç, susuz ve hiçbir şeye sahip olmadan!.. Allah bin türlü belalarını versin; Ortadoğu’ya asker diye sürülen amerikalı psikopatlar, sapıklar, namussuzlar her gün bu Müslüman çocukların ırzına geçip duruyor!..
Tamam da, muhterem; bu Müslüman din kardeşlerimize bu zulmü uygulayan namussuzlar şu anda bizim müttefikimiz değil mi; bunların oluşturduğu “Büyük Ortadoğu Projesi”ne eş başkanlık dahi yapmıyor muyuz?!. (Şu andaki eşbaşkan, kendi ifadesiyle, Recep Tayip Erdoğan’dır… Sevgili AKP’lilere duyurulur!..)
İnsanın kafası karışıyor, değil mi?!.
Akıl…
Akıl?..
Boşverin; bu konuya hiç girmeyelim… Yalnız, Yaratıcı, “Biz pisliği aklını kullanmayanların üzerine bırakırız!” mealinde bir şeyler söylüyor; ne demek istiyor acaba?.. (Yunus, 100)
Ne dersiniz; 200 milyon Arap, 7 milyon Yahudi karşısında neden bu denli acınası durumda; yoksa bunun akılla bir ilgisi mi var?..
Boşverin…
Cesaret…
Çanakkale ve Gelibolu’yu hatırlayın yeter…
Çalışkanlık…
1930’lu yıllarda Hollanda’ya kendi üretimimiz olan uçak -evet evet, uçak- ihraç ettiğimizi biliyor muydunuz?.. Geçen gün bir liberal beni “Hâlâ o kafa mı, komünist!” diye azarlamıştı; gerçi “o kafa” yüzünden sol kaşı ve iki kaburgası biraz hasar gördü ama, hâlâ derin derin düşünmekten kendimi alamıyorum: Böyle bir söz nasıl söylenebilir ki?.. Ne ilgisi var o kafayla, bu kafayla?!.
Allah’ın elçisi 70 yıl evvel değil, 1500 yıl önce söylemişti, “Komşusu aç yatarken tok yatan bizden değildir!..” diye; şimdi kalkıp da “Hâlâ o kafa mı kardeşim!” diye çıkışabilecek bir babayiğit var mı aranızda?!.
Zor mesele…
Benden bu konuda kitap yazmamı rica eden dostum uzun bir süre daha beklemek zorunda kalacak sanırım.
Ne var ki, çok karamsar olmaya da gerek yok belki: Bakarsınız; “bilgi, beceri ve şans etkenleri” bizden yana da dönebilir bir gün; kimbilir!..
amerika’ya bir sorsam mı; “fulbright bursiyeri” olmak için neler yapmak gerekiyor?.. (Hata değil değil; “a”yı özelikle küçük yazdım!)
Allah’a emanet olun…
Not: amerika’nın “a” sı özellikle küçük yazılmıştır; abd, özellikle böyle yazılmıştır; bana içlerinden sövmek isteyen yabancı dil/amerikanca hayranları kendilerini özgür hissetmelidirler, çünkü ben onlara günün yirmi dört saati zaten en galiz biçimde sövmekteyim.
20/07/2006
11 Mart 2009 Çarşamba
Gurur
Ağacın üst dallarından birinde haşmetle oturuyor, kaşlarının altından aşağıdakileri ısrarlı ve tahakküm eder süzüşü bir şeyler çağrıştırıyordu; belli ki, önemli bir şeyler olmuştu. O her zamanki belirgin kabadayımsı tavırları gitmiş, yerini adeta mistik bir tefekkür almıştı. Omuzlarını hafifçe kaldırmıştı yine, ama bu kez kavga çıkaracak gibi görünmüyordu; garip bir havası vardı, bir şeyler… bir şeyler saklar gibiydi, ama aynı zamanda bunu etrafındakilere duyurmak istediği de mimiklerinden belli oluyordu. Dudaklarının kenarındaki belirgin kıvrılma, müthiş gururunun bir göstergesi gibiydi… “Hazzın geciktirilmesi”ni oynuyordu; söyleyecekti, ama önce bu zevki kendisi doya doya yaşamalı, gururun ve sevincin salgıladığı endorfinden kaynaklanan vücut kimyasındaki o kışkırtıcı bulamaçta kendi sörfünü sergilemeliydi…
Neden sonra kımıldanıp bir panter çevikliğinde aşağı atladığında, bir süre gerinmekten kendini alamadı: Herkes onu görsün, herkesin merakı bir nebze daha artsın istiyor; niyeti o olmasa bile belirgin bir biçimde hava atmaktan kendini alamıyordu.
Dudaklarının kenarındaki müstehzi kıvrım had safhaya ulaştığında, kendinden emin adımlarla yürüyerek yavrusunun yanına doğru yürümeye başlamıştı. Kuyruğunu iki yana doğru sevinçle sallıyor, kaçamak bakışlarla etrafı süzerek yeterli dikkati çekip çekmediğini kontrol ediyordu. Birkaç kaçamak bakıştan sonra gözleri bir yakut gibi parlamaya başlamıştı bile; her şey yolundaydı, herkes ona bakıyor, esrarengiz tavırlarından bir şeyler çıkarmaya çalışıyordu.
“Ne oluyor kız?” diye sorduğumda, iri iri açtığı gözleriyle beni süzdü… Kısacık bir an, çok kısa… “Sen de kimsin, bu ne küstahlık!” der gibiydi…
Tırnaklarını çıkarmış, sırtını hafif kamburlaştırmıştı; ben kim oluyordum ki, ona, hem de yavrusunun yanında bu şekilde hitap edebiliyordum!..
Genellikle aynı hatayı birçok kez yaparım; ama bu kez tekrarlamadım:
“Ne oldu hanımefendi, neler saklıyorsunuz bakalım?”
Bu kez hoşuna gitmişti; suratıma onaylar biçimde bakarken bir taraftan da yavrusunu yalamayı ihmal etmiyordu. Dikkatlice baktığınızda, yavrunun da annesinden farklı olmadığını fark edebiliyordunuz; evet, bir şeyler saklıyorlardı, gurur duydukları bir şeyler… Yavru da hafif kabarmış, vücudunu annesine dayamıştı; ana kız amma da hava atıyorlardı..
Neler oluyordu be!..
Birbirlerini bir süre yaladıktan sonra kendilerini izleyenlere dönüp kafalarını havaya kaldırdılar: Artık soruları alabilir, meraktan çatlayanları verdikleri cevaplarla bir başka şekilde çatlatmaya geçebilirlerdi…
“Ee?..” diye bir kez daha sordum; “Neler oluyor arkadaş, anlatacak mısınız artık?..”
Yavrusunun başını birkaç kez daha yaladıktan sonra irice bir kayanın üzerine çıkıp bana doğru döndü. Kuyruğunu iki yana doğru keyifle sallıyor, bir bize bakıyor, bir yavrusuna dönüyordu…
Kafasını yukarıdan aşağı gururla sallarken “Mauvv…” diye mırıldandı, “ O, miyau moue meo maguei!..” (*)
Biz ne dediğini anlamaya çalışırken, o yavrusunu da alıp kendinden emin adımlarla yürümeye başlamıştı bile…
Arkalarından uzun uzun baktıktan sonra, bana merakla bakanlara dönüp başımı yukarı doğru kaldırdım: Dudaklarımın kenarında oluşan kıvrım anne kedi kadar belirgin olmayabilirdi; ama bundan neredeyse onun kadar gurur duyduğum belli oluyordu sanırım.
Cebimden çıkardığım paketten özenle seçtiğim sigarayı esrarengiz hareketlerle yakarken, beni merakla izleyenleri şöyle bir süzdüm… Konuştuğumda, sesimi ben bile tanıyamadım; uzunu zamandır… çok uzun zamandır böyle keyifli olduğumu hatırlamıyordum.
O minicik yavru büyümüş ve başarmıştı; annesi bu nedenle hava atıyor, gurur duyuyor ve tüm dünyaya haykırmaktan kendini alamıyordu.
“Onu ben doğurdum, ben büyüttüm.” diyordu. “O, başardı…”
“O, başardı…”
(*)Başardı… O bir astronom artık.
26/02/2006
Neden sonra kımıldanıp bir panter çevikliğinde aşağı atladığında, bir süre gerinmekten kendini alamadı: Herkes onu görsün, herkesin merakı bir nebze daha artsın istiyor; niyeti o olmasa bile belirgin bir biçimde hava atmaktan kendini alamıyordu.
Dudaklarının kenarındaki müstehzi kıvrım had safhaya ulaştığında, kendinden emin adımlarla yürüyerek yavrusunun yanına doğru yürümeye başlamıştı. Kuyruğunu iki yana doğru sevinçle sallıyor, kaçamak bakışlarla etrafı süzerek yeterli dikkati çekip çekmediğini kontrol ediyordu. Birkaç kaçamak bakıştan sonra gözleri bir yakut gibi parlamaya başlamıştı bile; her şey yolundaydı, herkes ona bakıyor, esrarengiz tavırlarından bir şeyler çıkarmaya çalışıyordu.
“Ne oluyor kız?” diye sorduğumda, iri iri açtığı gözleriyle beni süzdü… Kısacık bir an, çok kısa… “Sen de kimsin, bu ne küstahlık!” der gibiydi…
Tırnaklarını çıkarmış, sırtını hafif kamburlaştırmıştı; ben kim oluyordum ki, ona, hem de yavrusunun yanında bu şekilde hitap edebiliyordum!..
Genellikle aynı hatayı birçok kez yaparım; ama bu kez tekrarlamadım:
“Ne oldu hanımefendi, neler saklıyorsunuz bakalım?”
Bu kez hoşuna gitmişti; suratıma onaylar biçimde bakarken bir taraftan da yavrusunu yalamayı ihmal etmiyordu. Dikkatlice baktığınızda, yavrunun da annesinden farklı olmadığını fark edebiliyordunuz; evet, bir şeyler saklıyorlardı, gurur duydukları bir şeyler… Yavru da hafif kabarmış, vücudunu annesine dayamıştı; ana kız amma da hava atıyorlardı..
Neler oluyordu be!..
Birbirlerini bir süre yaladıktan sonra kendilerini izleyenlere dönüp kafalarını havaya kaldırdılar: Artık soruları alabilir, meraktan çatlayanları verdikleri cevaplarla bir başka şekilde çatlatmaya geçebilirlerdi…
“Ee?..” diye bir kez daha sordum; “Neler oluyor arkadaş, anlatacak mısınız artık?..”
Yavrusunun başını birkaç kez daha yaladıktan sonra irice bir kayanın üzerine çıkıp bana doğru döndü. Kuyruğunu iki yana doğru keyifle sallıyor, bir bize bakıyor, bir yavrusuna dönüyordu…
Kafasını yukarıdan aşağı gururla sallarken “Mauvv…” diye mırıldandı, “ O, miyau moue meo maguei!..” (*)
Biz ne dediğini anlamaya çalışırken, o yavrusunu da alıp kendinden emin adımlarla yürümeye başlamıştı bile…
Arkalarından uzun uzun baktıktan sonra, bana merakla bakanlara dönüp başımı yukarı doğru kaldırdım: Dudaklarımın kenarında oluşan kıvrım anne kedi kadar belirgin olmayabilirdi; ama bundan neredeyse onun kadar gurur duyduğum belli oluyordu sanırım.
Cebimden çıkardığım paketten özenle seçtiğim sigarayı esrarengiz hareketlerle yakarken, beni merakla izleyenleri şöyle bir süzdüm… Konuştuğumda, sesimi ben bile tanıyamadım; uzunu zamandır… çok uzun zamandır böyle keyifli olduğumu hatırlamıyordum.
O minicik yavru büyümüş ve başarmıştı; annesi bu nedenle hava atıyor, gurur duyuyor ve tüm dünyaya haykırmaktan kendini alamıyordu.
“Onu ben doğurdum, ben büyüttüm.” diyordu. “O, başardı…”
“O, başardı…”
(*)Başardı… O bir astronom artık.
26/02/2006
10 Mart 2009 Salı
Kitaplık
KOZMİK UYARI
BEŞBİNDÖRTYÜZOTUZDÖRT
Roman
Kozmos Yayınları
Haziran, 1998
http://www.imge.com.tr/product_info.php?manufacturers_id=265&products_id=52940
Kitap, taslağını okuyanlar tarafından “Özel hayata müdahale” özelliğiyle SAKINCALI bulundu. Çünkü taslağın tamamını okuyanlar, rutin hayatlarına dönemediler. Kendilerini, çevrelerini, toplumu, her anı sorgulamaktan, bir tuhaf... bir başka... karmakarışık oldular.
“Rutin hayatını bozmak istemeyenlerin kesinlikle okumaması gerekir.”
bir reenkarnasyon mucizesi
Psikoloji denen dipsiz bucaksız ummandan dramatik bir fısıltı...
Bilim ve metafiziğin nefes kesen kapışması...
Beşbindörtyüzotuzdört’de olduğu gibi, yine Türkiye’de bir ilk’e imza;
Şeytan nelerin peşinde?..
Yeniden bedenlenmenin akıllara durgunluk veren hesaplaşması...
Sigmund Freud, Carl Gustav Jung ve Bakara 28Tarih boyunca insanoğlunun akıl edebileceği en şerefsiz tören; Recm cezası...
Yaradan adına yaradılanı yokedebilme küstahlığı...
Ekminezi gerçekten yaşanabilir mi?..
Hipnozdan farkı nedir?..
Ucuz parapsikolojik saçmalıkların dışında, yeniden doğuşa başka bir perspektiften bakış ve inanılmaz bir kurgu;
Şizofren bir genç ve paranoyak sevgilisi...
Yılmaz Yunak yine düşünmeye sürüklüyor,
Belki kimilerin sadece bir roman olarak niteleyebilecek olmalarına rağmen.
KARA SEVDAM TÜRKİYE’M
Derleme
Şubat,2000
Kozmos Yayınları
Yazarın çok sevdiği ülkesinde yaşanan haksızlıklar, sistemin bozukluğu
ve çıkmazlara isyanlarını ama hala ümitlerini yansıtıyor.
Türkiye’nin tüm kara sevdalılarını
“belki birgün...” dedirtecek hülyalara sürüklüyor...
Yılmaz YUNAK okuyucularını bir kez daha uyarıyoruz;
SAĞLIK BAKANLIĞI tarafından onaylan-ma-mıştır!
B a ğ ı m l ı l ı k yapar!
LACİVERT PARADOKS
Roman
Kozmos Yayınları
Haziran, 2000
Zamanda yolculuk ve zamanın paradoksları arasında yaşanan
ölümsüz bir aşk...
Milyonlarca yıllık mermer blokun içindeki taşlaşmış ceset...
Banka kasasındaki çıplak adam...
Genelkurmay’ın özel ofisinde, kapatıldığı odada “ortadan kaybolan” yaşlı adam...
Ay’ı, “yarılmadan” önceki haliyle gören “tuhaf adam”ın hayreti...
23 yıl nce gelen mektup...
270 yaşındaki esrarengiz ihtiyar...
Aynen “Beşbindörtyüzotuzdört”teki gibi, elinizden bırakmadan, bir solukta okuyacağınız enfes bir gerilim ve akıllara durgunluk veren muhteşem bir kurgu...
Yaşamınız boyunca unutamayacağınız bir roman.
Herşeyi ile, bir Yılmaz Yunak yapıtı...
“BENZERLERİYLE DEĞİŞTİRİLENLER”İN HİKAYESİ
İnceleme
Beyan Yayınları
Ekim, 2001
http://www.ideefixe.com/kitap/tanim.asp?sid=RKHUGBFJUB5BYEU05MUJ
Bu kitabı müslümanlar, sosyalistler
ve her iki disiplini de kabulden şimdilik kaçınan “insan”lar için yazdım.
İslam’ın ve sosyalizmin birbirinin zıddı gibi görülmesi ve gösterilmesi karşısında uzun zamandır böyle bir muhalefet şerhi koymak için dayanılmaz bir arzu duyuyordum;
“nasip” bugünlereymiş...
Arıtan Yayınevi
Bu kitapta, üzerlerine "kurumuş çamurdan damgalı taş" atarak koskoca bir orduyu perişan eden "uçucular"dan söz edeceğim size ve "uçucular"ın ne olduğunu anlatacağım...
Ve bir de soracağım: "Kabe'yi yıkmaya yeltenen Ebrehe Ordusu'nun üzerine neden atom bombası atılamazdı; bunu engelleyen hamile kadın kimdi?"
Hatta size; "Rabbin katında işaretlenmiş taşlar"dan söz edeceğim.
Ne demek bunlar?.. Bugüne kadar bunları neden duymadık?..
Homoseksüellik illetine yakalanan Sodom şehri yok edilirken Hz. Lut ve ailesi neden dağların arkasına kaçmalıydı ve neden kesinlikle arkasına bakmamalıydı?.. Hz. Lut ve yanındakiler arkalarına baksalardı ne olurdu?..
Sodom'u yok eden atom bombasını oraya kim koymuştu?.. Hz. Süleyman bir saatte 450 km. süratle nasıl yolculuk yapıyordu; peygamber uçak mı kullanıyordu, başka bir taşıtı mı?.. Hz. Peygamber katıldığı en az iki savaşta göksel yardim almış mıydı; Allah'ın Elçisi'ne yardim edenler hangi "ayırd edici işaretler"i taşıyorlardı?..
İnsanlar, kendilerine bir insanın kılavuzluk etmesine neden itiraz ediyorlardı;
o güne kadar onlara ve atalarına kim kılavuzluk etmişti?..
Her şeyi öğrenmenin vakti geldi artık; haydi, derin bir nefes alın ve okumaya başlayın..
18 Eylül 1982 tarihinde Sabra ve Şatilla mülteci kamplarına düzenlenen operasyonda; tamamı silahsız, çoğu kadın ve çocuklardan oluşan binlerce insan dünyanın gözleri önünde acımasızca katledildi.
Leyla Kemer henüz 7 yaşındayken bu katliamda tüm ailesini kaybetmiş,
Derleme
Ocak,1997
Kozmos Yayınları
http://urun.gittigidiyor.com/KOZMIK-UYARI-YILMAZ-YUNAK_W0QQidZZ16023990
Ocak,1997
Kozmos Yayınları
http://urun.gittigidiyor.com/KOZMIK-UYARI-YILMAZ-YUNAK_W0QQidZZ16023990
gerçek hümanist, gerçek medya mensubu, gerçek sosyalist, gerçek bilim adamı, sözün kısası, gerçek ‘insan’ kendi meşrebine göre mutlaka birşeyler bulacaktır.
Çünkü, bu fakir, ne üç-beş kuruş için ona buna yalakalık yapmakta, ne de kabaca 25 milyar yıl sürecek bu muazzam serüvende, kozmik takvim kıstas alındığında üç saniyeye tekabül eden, zavallı altmış yıllık bir rol kaptığını unutmakta.
Ama allahın zavallı benliklerine bir nebze de olsa şeref bahşetmediği bir takım lağım farelerinin bu kitapta bulacakları, sadece sıradan bir Türk insanının hezeyanları olacaktır.
Gerçek dindarlara ve yurdunu, milletini seven dürüst medya mensuplarına selam olsun.
Selam olsun kazancı alın terinden oluşanlara.
Selam olsun aydınlığa.
Ve selam olsun geleceğin o pırıl pırıl dünyasına; içinde ne ezen, ne de ezilenin barınmadığı o mutlu yarınlara...
Çünkü, bu fakir, ne üç-beş kuruş için ona buna yalakalık yapmakta, ne de kabaca 25 milyar yıl sürecek bu muazzam serüvende, kozmik takvim kıstas alındığında üç saniyeye tekabül eden, zavallı altmış yıllık bir rol kaptığını unutmakta.
Ama allahın zavallı benliklerine bir nebze de olsa şeref bahşetmediği bir takım lağım farelerinin bu kitapta bulacakları, sadece sıradan bir Türk insanının hezeyanları olacaktır.
Gerçek dindarlara ve yurdunu, milletini seven dürüst medya mensuplarına selam olsun.
Selam olsun kazancı alın terinden oluşanlara.
Selam olsun aydınlığa.
Ve selam olsun geleceğin o pırıl pırıl dünyasına; içinde ne ezen, ne de ezilenin barınmadığı o mutlu yarınlara...
BEŞBİNDÖRTYÜZOTUZDÖRT

Roman
Kozmos Yayınları
Haziran, 1998
http://www.imge.com.tr/product_info.php?manufacturers_id=265&products_id=52940
Kitap, taslağını okuyanlar tarafından “Özel hayata müdahale” özelliğiyle SAKINCALI bulundu. Çünkü taslağın tamamını okuyanlar, rutin hayatlarına dönemediler. Kendilerini, çevrelerini, toplumu, her anı sorgulamaktan, bir tuhaf... bir başka... karmakarışık oldular.
“Rutin hayatını bozmak istemeyenlerin kesinlikle okumaması gerekir.”
KANLI KEFENLE RANDEVU
Roman
Kozmos Yayınları
Haziran, 1999
http://www.ikiayayincilik.com.tr/root/a/auth.asp?rsi=atwzz
Roman
Kozmos Yayınları
Haziran, 1999
http://www.ikiayayincilik.com.tr/root/a/auth.asp?rsi=atwzz
bir reenkarnasyon mucizesi
Psikoloji denen dipsiz bucaksız ummandan dramatik bir fısıltı...
Bilim ve metafiziğin nefes kesen kapışması...

Beşbindörtyüzotuzdört’de olduğu gibi, yine Türkiye’de bir ilk’e imza;
Şeytan nelerin peşinde?..
Yeniden bedenlenmenin akıllara durgunluk veren hesaplaşması...
Sigmund Freud, Carl Gustav Jung ve Bakara 28Tarih boyunca insanoğlunun akıl edebileceği en şerefsiz tören; Recm cezası...
Yaradan adına yaradılanı yokedebilme küstahlığı...
Ekminezi gerçekten yaşanabilir mi?..
Hipnozdan farkı nedir?..
Ucuz parapsikolojik saçmalıkların dışında, yeniden doğuşa başka bir perspektiften bakış ve inanılmaz bir kurgu;
Şizofren bir genç ve paranoyak sevgilisi...
Yılmaz Yunak yine düşünmeye sürüklüyor,
Belki kimilerin sadece bir roman olarak niteleyebilecek olmalarına rağmen.
KARA SEVDAM TÜRKİYE’M

Derleme
Şubat,2000
Kozmos Yayınları
Yazarın çok sevdiği ülkesinde yaşanan haksızlıklar, sistemin bozukluğu
ve çıkmazlara isyanlarını ama hala ümitlerini yansıtıyor.
Türkiye’nin tüm kara sevdalılarını
“belki birgün...” dedirtecek hülyalara sürüklüyor...
Yılmaz YUNAK okuyucularını bir kez daha uyarıyoruz;
SAĞLIK BAKANLIĞI tarafından onaylan-ma-mıştır!
B a ğ ı m l ı l ı k yapar!
LACİVERT PARADOKS

Roman
Kozmos Yayınları
Haziran, 2000
Zamanda yolculuk ve zamanın paradoksları arasında yaşanan
ölümsüz bir aşk...
Milyonlarca yıllık mermer blokun içindeki taşlaşmış ceset...
Banka kasasındaki çıplak adam...
Genelkurmay’ın özel ofisinde, kapatıldığı odada “ortadan kaybolan” yaşlı adam...
Ay’ı, “yarılmadan” önceki haliyle gören “tuhaf adam”ın hayreti...
23 yıl nce gelen mektup...
270 yaşındaki esrarengiz ihtiyar...
Aynen “Beşbindörtyüzotuzdört”teki gibi, elinizden bırakmadan, bir solukta okuyacağınız enfes bir gerilim ve akıllara durgunluk veren muhteşem bir kurgu...
Yaşamınız boyunca unutamayacağınız bir roman.
Herşeyi ile, bir Yılmaz Yunak yapıtı...
“BENZERLERİYLE DEĞİŞTİRİLENLER”İN HİKAYESİ

İnceleme
Beyan Yayınları
Ekim, 2001
http://www.ideefixe.com/kitap/tanim.asp?sid=RKHUGBFJUB5BYEU05MUJ
Bu kitabı müslümanlar, sosyalistler
ve her iki disiplini de kabulden şimdilik kaçınan “insan”lar için yazdım.
İslam’ın ve sosyalizmin birbirinin zıddı gibi görülmesi ve gösterilmesi karşısında uzun zamandır böyle bir muhalefet şerhi koymak için dayanılmaz bir arzu duyuyordum;
“nasip” bugünlereymiş...
KURAN’DAKİ MAYMUN
İnceleme
Kozmos Yayınları
2003
İçinde yaşadığımız şu yüzyılda, “evrim” sözcüğünü ağzına alanlara
hemen saldıracak kadar Kuran’dan uzak oluş, kesinlikle İslami bir
tavır olamaz. Kitabın ilerleyen bölümlerinde, “meleklerin insana
ne zaman secde ettikleri”nin ayrıntısını gördüğünüzde, bana hak
vereceğinizden eminim. Bilimin doruk noktasına ulaştığı bu çağda,
şu andan itibaren “Evrim Teorisi” diye anılan kısmen doğru anlayışın
karşısına, “Evrim Kanunu” ile çıkıyorum. “Evrim Teorisi” nitelemesini
tarihin onurlu sayfalarına emanet ediyor, bu “Yaratılış Gerçeği”nin
aslında bir “Kanun” olduğunu, Yaratıcı’nın Kanunu olduğunu
tüm dünyaya ilan ediyorum.
İnceleme

Kozmos Yayınları
2003
İçinde yaşadığımız şu yüzyılda, “evrim” sözcüğünü ağzına alanlara
hemen saldıracak kadar Kuran’dan uzak oluş, kesinlikle İslami bir
tavır olamaz. Kitabın ilerleyen bölümlerinde, “meleklerin insana
ne zaman secde ettikleri”nin ayrıntısını gördüğünüzde, bana hak
vereceğinizden eminim. Bilimin doruk noktasına ulaştığı bu çağda,
şu andan itibaren “Evrim Teorisi” diye anılan kısmen doğru anlayışın
karşısına, “Evrim Kanunu” ile çıkıyorum. “Evrim Teorisi” nitelemesini
tarihin onurlu sayfalarına emanet ediyor, bu “Yaratılış Gerçeği”nin
aslında bir “Kanun” olduğunu, Yaratıcı’nın Kanunu olduğunu
tüm dünyaya ilan ediyorum.
KURAN’DAKİ UFO
Arıtan Yayınevi
İstanbul, 2004
Bu kitapta, üzerlerine "kurumuş çamurdan damgalı taş" atarak koskoca bir orduyu perişan eden "uçucular"dan söz edeceğim size ve "uçucular"ın ne olduğunu anlatacağım...

Ve bir de soracağım: "Kabe'yi yıkmaya yeltenen Ebrehe Ordusu'nun üzerine neden atom bombası atılamazdı; bunu engelleyen hamile kadın kimdi?"
Hatta size; "Rabbin katında işaretlenmiş taşlar"dan söz edeceğim.
Ne demek bunlar?.. Bugüne kadar bunları neden duymadık?..
Homoseksüellik illetine yakalanan Sodom şehri yok edilirken Hz. Lut ve ailesi neden dağların arkasına kaçmalıydı ve neden kesinlikle arkasına bakmamalıydı?.. Hz. Lut ve yanındakiler arkalarına baksalardı ne olurdu?..
Sodom'u yok eden atom bombasını oraya kim koymuştu?.. Hz. Süleyman bir saatte 450 km. süratle nasıl yolculuk yapıyordu; peygamber uçak mı kullanıyordu, başka bir taşıtı mı?.. Hz. Peygamber katıldığı en az iki savaşta göksel yardim almış mıydı; Allah'ın Elçisi'ne yardim edenler hangi "ayırd edici işaretler"i taşıyorlardı?..
İnsanlar, kendilerine bir insanın kılavuzluk etmesine neden itiraz ediyorlardı;
o güne kadar onlara ve atalarına kim kılavuzluk etmişti?..
Her şeyi öğrenmenin vakti geldi artık; haydi, derin bir nefes alın ve okumaya başlayın..
18 Eylül 1982 tarihinde Sabra ve Şatilla mülteci kamplarına düzenlenen operasyonda; tamamı silahsız, çoğu kadın ve çocuklardan oluşan binlerce insan dünyanın gözleri önünde acımasızca katledildi.

Leyla Kemer henüz 7 yaşındayken bu katliamda tüm ailesini kaybetmiş,
vahşice tecavüze uğramış, bir gemiye sığınmış ve günlerce arkadaşının cesediyle koyun koyuna yaşamıştı. Kurtuluş mucizesi ve yeni hayatı, yaşadığı bu korkunç travmayı unutması için yeterli olmadı. Artık tek bir şey uğruna yaşıyordu; ailesinin, halkının ve tüm çocukluğunun intikamını almak!
Baştan sona aksiyon içerisinde okuyacağınız bu kitapta; tarihin kirli sayfalarına saklanmış bir vahşete ve intikam yemini etmiş bir kadının akıl almaz hikayesine tanık olacaksınız.
ABD, Abdullah Öcalan’ı Türkiye’ye neden teslim etti?
Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye iadesiyle başlayan süreçte, MİT ajanı Leyla Kemer tarafından başlatılan CIA ajanlarına yönelik katliamdan eski bir CIA ajanı olan Amerikan Başkanı kurtulabilecek mi?
Meteor olduğu sanılan Kabe’deki kutsal taşa yönelik Amerikan nükleer saldırı planı engellenebilecek mi?
MİT, 3.Dünya Savaşı’nı engelleyebilecek mi?
MİT, Muratlı katliamının intikamını nasıl aldı?
Baştan sona aksiyon içerisinde okuyacağınız bu kitapta; tarihin kirli sayfalarına saklanmış bir vahşete ve intikam yemini etmiş bir kadının akıl almaz hikayesine tanık olacaksınız.
ABD, Abdullah Öcalan’ı Türkiye’ye neden teslim etti?
Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye iadesiyle başlayan süreçte, MİT ajanı Leyla Kemer tarafından başlatılan CIA ajanlarına yönelik katliamdan eski bir CIA ajanı olan Amerikan Başkanı kurtulabilecek mi?
Meteor olduğu sanılan Kabe’deki kutsal taşa yönelik Amerikan nükleer saldırı planı engellenebilecek mi?
MİT, 3.Dünya Savaşı’nı engelleyebilecek mi?
MİT, Muratlı katliamının intikamını nasıl aldı?
SEÇENEK ETKİSİ
ISBN 978-975-6178-26-3
"Zaman sonsuz bir geçmişten sonsuz bir geleceğe uzanıyor,
zaman diye birşey yok evlat."
zaman diye birşey yok evlat."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

